• Sumer ilahileri tanrıları, kralları, mabetleri övmek için Sumer
    şair ve ozanları tarafından kaleme alınmış şiirlerdir. Bu şarkılarda
    yazar ya onları kendi ağzından över, veya kendi kendilerini övdürür. Şiirlerin bitiminde onların hangi çalgıların eşliğinde çalınacağı
    da yazılmıştır. Bu ilahiler yalnız mabetlerde söylenen şarkılardır.
    Bu şarkılardan bazıları kadın diliyle yazılmıştır. Onlar ilkçağlarda
    yalnız rahibeler tarafından söylenmiş. Fakat daha sonraları onları
    rahipler de okumaya başlamışlardır.
    200'den fazla ilahi bulunmuştur. Bunların uzunluğu 1 00 satır ile
    500 satır kadardır. Tabletlerin kırıklıkları, bozuklukları dolayısıyla
    hepsi tam olarak okunamıyor. Bunların bir kısmı Sumerlilerin yaptığı edebi eserlerin kataloglarında saptanmıştır.
    Sumerliler şiiri şöyle tanımlamışlar: Şiir, şarkıların kalbi, göz
    alabildiğine uzanan mavi sularıyla kafamızdaki sıkıntıları alıp enginlere götüren, hafif hafif esen rüzgarın okşamaları ile bize huzur
    veren bir deniz gibidir. Şiir, bilgileri öğreten, onları kuşaktan kuşağa götüren bir bağdır.
    Sumerce ilahi sir'dir. * Bunlar şu şekilde sınıflandırılmış:
    Sir-ama-gana = kadınların çalışma şarkısı
    Sir-gal = büyük şarkı
    Sir-gidda = uzun şarkı
    Sir-hamun= çok sesli şarkı
    Sir-teş-gal = büyük topluluk şarkısı, koro halinde
    Sir-ku = kutsal şarkı
    Sir-ma-gur -ra = gemicilerin şarkısı
    Sir-nammar = müzikal ilahi
    Sir-namgala = gala rahiplerin şarkısı
    Sir-nam-ur-sag-ga = ka11raınanlık şarkısı
    Sir-nam-şub = sihir şarkısı
    Sir-nam-en-na = beylik şarkısı
    Sir-nam-nir-ra = erkeklik, güçlülük şarkısı
    Sir-nam sipat-İnanna = Tanrıça İnanna'nın çobanlık şarkısı
    İlk ilahi örneğini, MÖ 2100 yıllarında yaşayan Lagaş şehri kralı Gudea'nın kendinin ve şehrinin koruyucu tanrısı Ningirsu için
    yaptırdığı Eninnu tapınağının inşasını anlatan metinde buluyoruz.
    Şiir şeklinde olan bu metin, kilden yapılmış iki silindir üzerine
    1 350 satır olarak yazılmıştır. Aslında üç silindimüş, ne yazık ki biri bulunamadı. Diğerlerinde de kırıklıları ve bozukları yüzünden
    okunamayan yerler bulunuyor. Arp ve lir eşliğinde çalınıp söylenmiş. Bu metnin başında şöyle deniyor:
    Gökte ve yerde kaderler verildiği zaman
    Lagaş büyük 'tanrısal güç' ile gururlanarak
    Başını göğe kaldırdı ve
    Dicle'nin akan bol sularıyla kutsandı.
    Bundan sonra Lagaş'ın koruyucu tanrısı Ningirsu'nun Gudea'dan kendisine bir ev yaptırmasını istediği ve ona bunu rüya ile
    bildirdiği anlatılıyor: Başında tanrısal başlık ve vücudunun üst kısmında aslan başlı kuşun kanatlan olan, alt kısmı tufan dalgalarını
    andıran korkunç büyüklükte bir adam, Gudea'ya rüyasında, kendisine bir tapınak yapmasını emrediyor. Fakat Gudea bu sözleri anlamıyor. Yine başka bir rüyada, tan yerinden güneş gibi bir ışık yük seliyor. O arada, elinde altın bir kalem bulunan ve bir kil tableti inceleyen bir kadın görünüyor. Tabletin üzerinde gökteki yıldızların
    resmi var. Derken üzerinde bir evin planı çizilmiş mavi taştan (lapis lazuli) bir tableti tutan bir kahraman görünüyor. O, elinde bir sepet olan Gudea'nın önündeki tuğla kalıbına bir tuğlayı koyuyor. Diğer taraftan iyi bakılmış bir eşek sabırsızlıkla toprağı eşeliyor.
    Bu rüyanın neyi anlatmak istediğini bilmeyen Gudea, rüya yorumcusu Tanrıça N anşe'ye sormak istiyor. Fakat Tanrıça, Lagaş'ın
    Nina denilen yerinde oturuyor. Oraya ancak bir kanal yoluyla gidildiğinden Gudea bir tekne ile yola çıkıyor. Giderken yolunun üzerindeki şehirlere uğrayıp onların tanrılarına, kendisini desteklesinler diye kurbanlar sunuyor. Nina'nın iskelesine gelince başı dik olarak tapınağın avlusuna giriyor. Orada da kurbanlar, içkiler sunuyor,
    dualar ediyor ve Tanrıça'nın yanına girerek rüyasını anlatıyor. O da
    rüyayı tek tek şöyle yorumluyor: "başında tanrısal tacı, aslan başlı
    kuşun kanatlan ve alt kısmı tufanın dalgaları gibi olan adam kardeşim Tanrı Ningirsu'dur, sana kendisi için bir tapınak yapmanı istiyor" diyor. Tanrıça yorumlamasını sürdürerek, tan yerinden güneş
    gibi yükselen ışığın, Gudea'nın şahsi tanrısı Ningişzida, elinde altın
    kalem ile gökte yazılanların çizildiği tableti elinde tutan kadının
    Yazı Tanrıçası Nidaba olduğunu ve Tanrıça'nın ona yapacağı tapınağı kutsal yıldızların bildirdiğine göre yapmasını önerdiğini, elinde mavi taştan tablet tutanın Mimarlık Tanrısı Nindul, tabletin üzerindeki resmin de yapılacak olan tapınağın planı olduğunu anlatıyor. İçinde kader tuğl ası olan tuğla kalıbıyla sepeti ise, Eninnu tapınağının tuğlaları ve onları taşıyacak sepet, yeri eşeleyen bakımlı
    eşeği de tapınağı yapmaya sabırsızlanan Gudea'nın kendisi olarak
    yonımluyor. Tanrıça Nanşe Gudea'ya, çok süslü erkek eşek koşulmuş savaş arabasını, tanrıların amblemlerini ve silahlarını , davulların sesleri arasında Tanrı Ningirsu'ya sunmasını öneriyor. Hepsi yapılıyor. Gudea'ya başka bir rüyasında Tanrı Ningirsu, tapınak için daha ayrıntılı emirler veriyor. Lagaaş'ı bolluk ve bereketle kutsuyor. Gudea'ya, halkının Eninnu tapınağını büyük bir zevkle yapacaklarını, kerestesini, taşını, madenlerini dünyanın çeşitli ülkelerinden getireceklerini söylüyor. Gudea uykudan uyanıyor. Tanrıya
    kurbanlar yaptıktan sonra işe koyuluyor. Buna ait satırlar şöyle:
    Ensi (şehir beyi, kralı) şehrini tek adam gibi yönetti.
    Lagaş halkını, bir annenin çocukları gibi birleştirdi.
    Ağaçlar dikti, dikenleri söktü,
    Yakınmaları geri çevirdi, kötülükleri döndürdü.
    Anne çocuğunu azarlamadı, çocuk annesine saygısız konuşmadı.
    Fena davranan kölenin başına, efendisi vurmadı.
    Terbiyesizlik eden köle kızın yüzüne, hanımı vurmadı.
    Eninnu tapınağına yaparken Gudea'ya kimse suç getirmedi.
    Ensi şehri ateşle temizledi.
    Temiz olmayanları şehirden attı.
  • 118 syf.
    ·3 günde·Beğendi
    Selim İleri, Milliyet Sanat Dergisi - Aralık 1980 sayısında şöyle bahsediyor Behçet Necatigil'den :

    "Onu en son görüşümü hatırlıyorum şimdi; Beşiktaş'ın pazar yerine, balıkçılara, sebze ve salata satılan alanına çıkan küçük, daracık bir sokağında Behçet Necatigil'le son kez karşılaşıyoruz. Hayatım boyunca bu büyük ve aziz insanın, Cumhuriyet döneminin bence en önemli şairinin son anısını ince ayrıntısıyla anımsayacağım.
    Ona Beşiktaş'ın arka sokaklarında, otomobillerle, kamyonetlerle yayaların bir arada güçlükle yol aldıkları dar geçitlerde sık sık rastlardım. Yüzünde hep o kırık gülümseyiş, çoğu kez elinde filesi ya da kitaplar, ya pazardan ya da Beşiktaş postanesindeki posta kutusundan geri dönerdi. Bir iki dakikalık konuşmalarımızdan sonra, ben artık başka bir insan olurdum. Behçet Necatigil çoğumuz için uygarlık aşısı, insanlık bildirisiydi. "

    Bu son cümle, bir insanı anlatmak için kurulabilecek en güzel cümle olsa gerek. Gerçekten de çok temiz, çok düzgün ve imrenilesi bir yaşam sürmüş Mehmet Behçet Gönül... Evet gerçek soyadı Gönül imiş. Ancak, yüreğindeki Divan edebiyatı aşkı ve bu dönemin şairi Necati Bey'in şiirlerine olan tutkusundan mütevelli mahkeme kararı ile soyadını Necatigil olarak değiştirmiş. O artık Behçet Gönül değil, Divan şairi Necati'nin soyundan gelen Behçet Necatigil'dir.

    Edebiyat alanında mektup türü metinleri okumayı çok severim, her mektubu döne döne okur, hayalimde o anları canlandırırım.Hele ki bir de o mektuplar , böyle güzide yazar ve şairlerin kaleminden çıkmışsa, tadına doyum olmuyor okumaların.
    Sevmesine seviyorum, merak ve ilgi ile yaklaşıyorum mektuplara ama gelin görün ki, bunları yayımlamanın , okutmanın ve okumanın çok da etik bir hareket olmadığını düşünüyorum. Zira kim ne derse desin, mektuplar kişiye ve aileye özeldir, her ne kadar halka mal olmuş şahıslara ait olsa dahi böyle açık edilmesi, şahsımca pek de münasip değildir.

    Serin Mavi, Behçet Necatigil'in, 1955-1977 yılları arasında, birtakım geçerli sebepler ile ailesinden uzak kaldığı dönemlerde, eşi Huriye Hanım'a yazdığı mektuplardan oluşuyor.Mektuplar sayesinde, Necatigi'in bu ayrılık zamanlarında, eşi Huriye'ye, kızları Selma ve Ayşe'ye duyduğu özlemi, geçim derdini ve bundan kurtulma çabalarını, günlük ritüellerini ve anılarını öğreniyoruz. Mesela o dönemki Türk Dili Kurumu'nun toplantılarından bahsediyor, dolayısıyla toplantıya iştirak eden dönemin yazarları da Necatigil'in mektuplarında bir miktar nasipleniyor.

    Necatigil, edebiyat dünyamızda "Evlerin Şairi" lakabı ile biliniyor. Ailesine yazdığı bu satırları okuyunca, bunun son derece isabetli bir lakap olduğunu görüyoruz. Evine, karısına ölesiye bağlı bir adam, evlatlarına ölesiye düşkün, ilgili bir baba.

    Bu kıymetli eser, yıllardır sandıklarda itina ile saklanan mektupların, Behçet Necatigil’in kızları Ayşe Sarısayın ile Selma Necatigil'in düzenleme, derleme çabaları ile yayımlanarak gün yüzüne çıkıyor.
    Kırk iki yıldır, babalarının kitaplarını yayımlatan evlatları aynı zamanda , Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü düzenli olarak vererek, babalarının isimlerini yaşatıyorlar.

    Sözün özü, Türk şiirinin nev-i şahsına münhasır şairi Behçet Necatigil, yaşanmışlıklarını, yaşanmamışlıklarını bu mektuplarında ilmek ilmek işlemiş Satırlarında. Mektuplar arasında, şairin nefis şiirlerine denk gelmek de cabası. İşte Mektuplar kitabına adını veren şiiri :

    SERİN MAVİ

    Dağ köyleri serin, kıyılar mavi,
    Yaz sıcağında şehir,
    Bunaltır beni.
    Hava yapışkan yağlı,
    Kalkıp bir yere gitsem,
    Yollarım bağlı.
    Kıskanıyorum kuşları,
    Ben uçmasını bilsem,
    Uçmak serin ve mavi.
    Yaşa nasıl yaşadıysa anan baban,
    Öndekine uyar arka tekerlek,
    Git gel aynı yollardan,
    Aynı arabayı çekerek.
    Çocuk dört duvarın içinde hür,
    Havasız odalarda kirli sokağa karşı,
    Pencere gerisinde solgun bir çiçek büyür,
    Düşünür kırık saksı.
    Yattığın yerden senin de,
    Bulutlar görünür mü,
    Seyret gökyüzünü,
    Bir cam genişliğinde...

    Kara arkadaşımızın "Behçet Necatigil" etkinliği kapsamında okumuş oldum, kendisine bu güzel etkinlik ve şahsım adına kazanımlarıma vesile olduğu için teşekkür ediyorum.
  • 100 syf.
    Sisler Bulvarı, Üçüncü Şahsın Şiiri, Ben Sana Mecburum, Yağmur Kaçağı, Ağustos Çıkmazı gibi pek çok şiirinin dillere pelesenk olduğu şair, nam-ı diğer "Kaptan", Attilâ İlhan'ın kitabını bitirmenin burukluğunu yaşıyorum.

    İlginçtir ki birçok şiirini sevmeme rağmen kitaplığımda hiç Attilâ İlhan eserinin olmadığını fark ettim.
    Muhtemelen okuduğum şiirleri içeren kitapların çoğunu üniversite kütüphanesinden aldım.

    Attilâ İlhan'ın vefat ettiği zamanı hatırlıyorum. Hatta o dönemki gazetelerden birinde haberi yapılmıştı. Bir şiiriyle birlikte fotoğrafı vardı. Onu kesip saklamıştım. Yıl 2005.

    Edebiyatımızın önemli bir isminin yaşadığı döneme denk gelmek bence harika bir olay. Sıkıntı şu ki çok fazla göz önünde bulunmuyor olmaları.
    Töreni haberlerde izlemiştim. Kız kardeşi Çolpan İlhan, yeğeni Kerem Alışık(Sadri Alışık'ın oğlu) konuşma yapmışlardı.

    Attilâ İlhan, kendi de bunu dile getiriyor , şiirini imgeler üzerine kurmuş. Siz aşk şiiri okuduğunuzu zannedersiniz ama o aynı zamanda toplumsal bir olaya da değinmiş olur. Birkaç arkadaşıyla 'Mavi şiir akımı' nın kurucusudur aynı zamanda.
    Şiirlerinde bireysel konuların yanı sıra toplumu ilgilendiren konulara da değinmiş.

    Yağmur Kaçağı'nda dikkatimi çeken bir husus oldu.
    'acı ninni'i bölümündeki şiirlerin dilinde şive ağır basıyor. Bu hiç beklemediğim bir durumdu.

    Kitabın sonlarına doğru 'meraklısına notlar' diye bir kısım var. Bu kısımda yazar şiirlerini hangi duyguyla, hangi olay karşısında kaleme aldığını anlatıyor. Bu bölüm çok hoşuma gitti. Şiirleri daha iyi anlayıp yorumlamada epey yardımcı oluyor.

    Attilâ İlhan sadece şair değil.Ayni zamanda romancı, gazeteci gibi pek çok özelliği tek bir kişide birleştirmiş çok yönlü bir insan. Bu kitabı okuduktan sonra kendi adıma bir karar verdim.
    Bir sonraki kitap alışverişimde Attilâ İlhan'ın romanlarından birini alacağım. Romanlarını hiç okumadım. Üslûbunu merak ediyorum.

    Bir hususa daha değinmek istiyorum
    Birçok şiiri bestelenmiştir.

    "Ağustos Çıkmazı,Mahur Beste,Belki Gelmem Gelemem" benim bildiklerim.


    "elimden tut yoksa düşeceğim
    yoksa bir bir yıldızlar düşecek
    eğer şairsem beni tanırsın
    yağmurdan korktuğumu bilirsin
    gözlerim aklına gelirse
    elimden tut yoksa düşeceğim
    yağmur beni götürecek yoksa beni
    ...
    "
    Attilâ İlhan'ı okuyunuz, okutunuz.
    Okumalı keyifli günler... ◉‿◉

    Attila İlhan
    Yağmur Kaçağı
  • 144 syf.
    ·3 günde·Beğendi·7/10
    Enver Gökçe...

    Siyasetin işkence ve ölüm kokan sokaklarında, bir avuç şehirlinin bir kucak dolusu köylüsüne galip geldiği zamanlarda; kokuşmuş düzene pırıl pırıl düzensizliği tercih eden şairidir.

    Otobiyografisinin ve şiirlerinin yer aldığı bu kitapta Türk Edebiyatı' nın unutulmuş dehlizlerinde güzel bir yolculuğa çıkacaksınız.

    O' nun şiirlerinde Erzincan peynirinin tadına bakarsınız, Adana' da pamuk toplarsınız, denizinde yıkanırsınız; sanırsınız tuzu yok, yakmaz gözlerinizi.
    Öyle bir aşkla anlatır, öyle bir gözle bakar ki gökyüzüne, dünyanın hiç bir yerinde mavi değildir gökyüzü. Mahpus damı, kendi ülkesinde diye sever ve hatta hürriyetinde özler avlusunu.

    Sanatın borcunu canınızla, elektrikle yok edilen erkekliğinizle, aşklarınızla ödediğiniz zamanlardır onlar.

    Her ne ise işte... Gelelim şiirlerine. Postoral (doğa şiirleri) şiirin tanımını soran olursa anında aklınıza bu kitap gelmelidir. Garip' lerin akım akım kol gezdiği bir dönemde Toplumcu şiiri koca bir tez olarak kendilerine referans alırlar. Aslında Nazım abilerinin varisçileridir onlar. Baskı, işkence, mahpusluk, sürgün onlara abilerinden emanettir. Onlar da sahip çıkar abilerinin bu güzel emanetine.

    Şiirlerinin olgunlaşmasında yardımcı olan sanatçılar:

    Nazım Hikmet, Aşık Ali İzzet, Aşık Veysel, Habib Karaaslan, Mehmet Kemal, Ceyhun Atıf Kansu Ahmet Kutsi Tecer, Bedrettin Tuncer, Ahmet Arif, Ruhi Su, Ulvi Araz, Kemal Bekir, Pablo Neruda. Evet evet şampiyonlar ligi.

    Şimdi size Enver Gökçe' nin biyografisini vermeden önce Enver Gökçe' nin ardından gelenlere yazdığı bir yazıyı vermeliyim diye düşündüm. Kendi ağzından şiire bakış açısını da anlamış oluruz böylece.

    "İyi bir sanatçı olmak için önce kendini, halkını sevmesi daha doğrusu bu halkın içinden bu halkın en devrimci sınıfına bağlılık göstermesi içtenlikle bunu yapması şarttır. Hayatı tüm yönleriyle seveceksiniz. İyilikleriyle, kötülükleriyle, pisliğiyle fakat seveceksiniz. Suyunu, dağını, toprağını. Çevreyi de kendisi kadar her şeyini seveceksiniz. Bunu sevdiğiniz bir sürede bunları yaptıklarınıza geçirebileceğiniz ölçüde büyük ve yol gösterici olacaksınız.

    Ben, Türk halkının içinden çıkmış, halkımızın özelliklerini yapıtlarında yansıtmaya çalışan, Genç sanatçı arkadaşlarımı şimdiden kutlarım. (Ankara 1977 1980)

    Biyografisi:

    1920 yılında Erzincan'ın Kemaliye (Eğin) ilçesine bağlı, Çit köyünde doğdu. 1929 yılında ailesiyle Ankara'ya göç ettiler. Burada özel ilkokulda okumaya başladı. Daha sonra Cebeci Ortaokulu' na girdi (1935). Ankara Gazi Lisesi'nin ardından Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu (1947). Türk dilinin tüm kolları, Türkmence, Kırgızca, Karaimce, Göktürk ve Oğuz lehçeleri, İstanbul ağzı vd. üzerinde çalıştı, Divan Edebiyatı'nı uzmanlık derecesinde öğrendi/hakim oldu. Pek çok halk öyküsünü, masalını, bu arada da, Dede Korkut Masalları'nı derleyerek bugünün Türkiye Türkçesine kazandırdı. Sosyalist düşünceye yakınlaşmaya başladı. Türkiye Gençler Derneği'nin (Ankara, 1946) kurucu üyeleri arasında yer aldı. Mezuniyet sonrası, öğretmen olarak atanması siyasî polisin engeline takıldığından, iş bulduğu Yurtlar Müdürlüğü'nün İstanbul öğrenci yurtlarında çalışmaya başladı. 1951 Türkiye Komünist Partisi Tevkifatı'nda tutuklandı ve mahkemede en yüksek cezayı alanlar arasında yer aldı. Tutukluluğu sırasında ve mahkûmiyet sonrası tutulduğu İstanbul Sirkeci'deki Siyasî Şube, Sansaryan Hanı'nın tabutluklarında iki yıl süresince çok ağır işkence gördü. Fiziksel ve psikolojik sağlığını önemli ölçüde yokeden, pek çok şiirinin ve ünlü destanı, Yusuf İle Balaban'ın kaybolmasına neden olan tutukluluk, hapislik ve sürgünlerin sonunda (1959) bu kez de işsizlik ve yoksulluk yakasına yapıştı. İstanbul ve Ankara'da yaşadığı acı deneyimler onun çok zor koşullar altında yaşamak zorunda kalacağı köyüne gitmesine neden oldu. Ağırlaşan hastalığı nedeniyle tekrar Ankara'ya dönmek zorunda kaldı. Kısa bir süre Bulgaristan'da tedavi gördü (1977). Son yıllarını Ankara'daki bir huzurevinde tamamladı. Enver Gökçe, 19 Kasım 1981'de yeğeninin Ankara'daki evinde öldü.

    Enver Gökçe, öğrencilik yıllarında, Nurullah Ataç, Ahmed Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer'in de katılımları olan, dönemin ünlü Halkevleri yayını, Ülkü Dergisi'nde görev aldı; ilk şiirleri (Ağıt, Bir Alıp Satıcı Gönül - 1943) ve yazısı (Çit Köyü - 1943) da burada yayımlandı. Ant dergisinde yayımlanan Köylülerime şiiri büyük yankı uyandırdı. Ant, Yağmur ve Toprak dergilerinin yayımında çalıştı. Daha sonra da şiirleri, 1940'lı yıllarda, Ant, Söz, Gün, Yağmur ve Toprak, Meydan, 1960'lı yıllarda şairin “yeniden keşfi”nin ardından, Türk Solu, Ant, nihayet 1970'lerde, Doğrultu, Yansıma, Yarına Doğru, Toplumcu Gerçekçiliğe Çağrı, Halkevi, Yapıt, Yaba, Yeni Adımlar, Türkiye Yazıları, Sanat Emeği gibi dergilerde yayımlandı.Toplumcu gerçekçi şiir akımının mensubudur. Mezuniyet tezi (1947) olan Eğin Türküleri, türünün ilk örnekleri arasındadır.

    Dünya şairi Şili Komünist Partisi militanı Pablo Neruda'nın şiirlerinden seçmeler ilk kez, Enver Gökçe tarafından Türkçeye çevrilmiş ve 1959 yılında Türkiye'de yayımlanmıştır.

    Bazı şiirleri Zülfü Livaneli, Timur Selçuk, Sadık Gürbüz, Kerem Güney ve Ahmet Kaya tarafından bestelendi.

    1977 yılında, Devrimci Sanatçılar Derneği tarafından banda kaydedilen, "Kendi Sesinden Yaşamı" ve "Kendi Sesinden, Seçtiği Şiirleri ve Pablo Neruda Çevirileri", sürekli güncellenen bir Enver Gökçe bibliyografyasının, Enver Gökçe üzerine yazılanları ve kendi ürünlerini içeren bir kitaplığın bulunduğu, belgelerin, Enver Gökçe'nin fotoğraflarının ve Enver Gökçe'nin kendi çektiği bazı fotoğrafların izlenebildiği, http://www.envergokce.org web sitesinde dinlenebilmektedir.

    Enver Gökçe'nin bazı kişisel eşyaları köyünde, köylüleri tarafından anısına kurulan müzede sergilenmektedir.

    (Biyografı kaynak : Vikipedia)
  • Kavel'in Kısa Yaşamöyküsü:
    ''Kavel'', günışığına çıkabilme olanağına kavuşmuş ilk kitabımdır benim. Ondan öncekilerin serüvenlerini ''Koçero Vatan Şiiri'' adlı kitabımın önsözünde kısaca anlatmıştım.
    Gerçekte, ilk kitabımın 'Hiroşima' olması gerekirdi. Ne yazık ki 'Hiroşima', Düşün Yayınevi'nde çıkan yangında gitti (1962). Yayımlanmış şiirlerimden oluşturduğum bir kitaptı o, bu yüzden, dosyanın yok olmasını önemsemedim. Oysaki kopyası da yoktu bende.
    1963'te, Ataç dergi ve yayınevi yönetmeni Şükran Kurdakul dostumdan bir öneri geldi: kendisinin, Necatigil'in ve benim şiir kitaplarımızı yayımlamayı düşünüyordu.
    O günlerde ünlü 'Kavel Grevi'nin destanına çalışıyordum; kimi bölümlerini de yazmıştım. Kurdakul'un önerisi üzerine, destan çalışmamı bir yana ittim. 'Hiroşima'yı yeniden toparlayıp düzenlemeye koyuldum. Adı yine 'Hiroşima' olsun istiyordum.
    Kitap bitti. Adını ''Kavel' koyduk.
    Şiir kitaplarına çizimler koyma gibi bir alışkanlık vardı o yıllarda. Hem kapağını yapsın, hem de uygun sayfalara çizimler hazırlasın diye, dosyayı ressam Balaban'a yolladım. Balaban, Bursa'nın Secköy'ünde yaşıyordu o yıllarda.
    İki ay sonra Balaban'dan bir mektup: ''Kavel'in kapağını ve desenlerini mum ışığında çalışarak, yer yer de çok duygulanarak yaptım, yolluyorum.''
    Kapağı ve resimleri, kitapla birlikte İstanbul'a, Şükran Kurdakul'a postaladım.
    '63 Kasımında basıldı kitap. Küçük boy, tıkız sayfalı bir kitaptı bu. Tasarladığım kitapla hemen hiç ilgisi yoktu. Balaban'ın dört renkli düşündüğü kapakta yalnızca mavi vardı. Çizimlerden kimileri de konulmamıştı kitaba. Bozuldum.! Çok sevdiğim Kurdakul bunu bana nasıl yapardı.?
    Sanatçı alınganlığı işte.!
    Ataç Yayınevi'nin parasal sorunlarını filan düşünecek durumda değildim. Üzüldüm ve küstüm Kurdakul'a. Kitabı elime almak istemedim. Oysa kitap sevildi, ilgi gördü, benden habersizce katıldığı 'Yeditepe Şiir Armağanı'nı kazandı. (1963)
    Ekmeğimi gazetecilikten ve gülmece yazarlığından kazanıyordum. Araya yeni kitaplarım ve olaylar girdi, 'Kavel'in yeni basımını düşünmeye vakit bulamadım.
    Hem, o yıllarda, yeteri sayıda yayınevi de yoktu.
    'Kavel'in ikinci basımını, 1967'de, o günün koşulları içinde, ben kendim yaptım. Çalışmakta olduğum basımevindeki, birikmiş alacaklarımı kurtarmak için bu yolu seçtiğimi belirtmeliyim. Kitaba yeni şiirler eklemiş, belgesel nitelikli bir de yazı koymuştum. Ayrıca, basımevindeki alacaklarıma karşılık 6500 veya 7000 adet bastırmıştım. Bunun yarısını ikinci, yarısını da üçüncü basım olarak düşünüyordum. Çünkü, 1967'lerde, bir şiir kitabı için en iyimser sayı, 3000'di; daha yukarısı düşçülük olurdu. Üstelik, 3000 kitabı, özel ilişkilerle dağıtmak ve tüketmek kolay değildi. Gerçekten de kolay olmadı.! 3000 kitanı beş yılda elden çıkarabildim.
    Kitabın üçüncü basımı, Ocak 1972'de yapılabildi. 3000 adet iç hazırdı; bir ressam arkadaşım, üçüncü basım için yeni bir kapak yaptı.
    Halkımız der ki: ''Güzelin yazgısı çirkin olur.'' Doğru, demek gerekiyor bu söze. 1963'te 'Yeditepe Şiir Armağanı'nı kazanmış olan, beğenilmiş, sevilmiş, hakkında çok yazı yazılmış bir yapıt, benim beceriksizliğim, ilgisizliğim yüzünden, okurundan ayrı düşme tehlikesiyle karşı karşıya gelmişti.
    1977 Şubatında, kitabı yeni basıma hazırladım. İstiyordum ki,sağlıklı bir basım ve dağıtımla okuruna ulaşsın bu sevdiğim, güvendiğim yapıt. Ne yazık ki, araya yeni yapıtım 'Haziranda Ölmek Zor' girdi, 1977 yılında. Yeni kitaplar, yeni olaylar derken, aradan yine yıllar geçti. Gelin de, ''güzelin yazgısı çirkin olur'' sözüne inanmayın.!
    'Kavel'in kısa yaşamöyküsü işte bu.!
    Onu, 1982'de kardeşlerinin arasına katıyor, yıllardır yoksun kaldığı havasına suyuna kavuşturuyorum. İnanıyorum ki, ilk basımıyla 'Yeditepe Şiir Armağanı'nı kazanan bu yapıtım, tez günde okurun eline ulaşacak ve hakkı olan yere oturacaktır.
  • 176 syf.
    1884 yılında Üsküp’te doğan Yahya Kemal Beyatlı, bu dönemde Üsküp Belediye Başkanlığı görevinde bulunana İbrahim Naci Bey’in oğludur. Gerçek isminin Ahmed Agah olduğu bilinmekte olduğu gibi, öğrenim hayatına Üsküp’te başlamış ve daha sonra 1897 yılında Selanik’e göç etmişlerdir. Annesini küçük yaşlardayken verem hastalığından dolayı kaybetmiştir.

    Babası yeni bir kadınla evlenmesi üzerine Yahya Kemal Beyatlı Selanik’ten ayrılarak Üsküp’e gitmiştir fakat kısa bir süre sonra tekrar Selanik’e gitmiştir. Selanik’te bir süre yaşadıktan sonra eğitimini tamamlamak üzere İstanbul’a gelen Yahya Kemal Beyatlı, Vefa Lisesi’ne kayıt yaptırdı. Lise okuduğu sıralarda edebiyata duyduğu ilgiyle birlikte çeşitli dergilerde yazarlık yapmaya başladı. Fransız edebiyatına duyduğu etki ve İstanbul’daki düşünce engelleri sebebiyle Paris’e gitmiştir ve kısa bir süre sonra 1912 yılında tekrar İstanbul’a gelmiştir.

    İstanbul’a dönüşünün ardından birçok ünlü kişiyle birleşerek Dergah adındaki dergiyi kurmuştur. Bu dergi üzerinde yazdığı yazılarda sürmekte olan Milli mücadeleye destek vermiştir. Politikayla da ilgilenen Yahya Kemal Beyatlı, elçilik ve 4 dönem süren milletvekilliği görevlerini de yerine getirmiştir. Yahya Kemal Beyatlı, 1 Kasım 1958 tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir. "İstanbul Şairi" olarak bilinmektedir.

    Sağlığında hiçbir kitabı yayınlanmayan Yahya Kemal Beyatlı'nın vefatından sonra Nihad Sami Banarlı, şairin sağlığındaki düşüncelerinin ışığında eserlerini okuyuculara kazandırmıştır. Bununla birlikte Kazım Yetiş 81 şiiri Kendi Gök Kubbemiz, Yol Düşüncesi, Vuslat olmak üzere üç ana grup altında sunmuştur. Yani kitap üç bölümden oluşmaktadır.

    Birinci Bölüm:
    Kendi Gök Kubbemiz;
    Genel anlamda Türk halkının mücadelesinden, Türk halkının tarihteki yerinden söz ediliyor.

    Kitap "Süleymaniye'de Bayram Sabahı" şiiriyle başlıyor.
    Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede,
    Bir mehâbetli sabah oldu Süleymaniye’de.
    Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
    Dokuz asrında bütün halkı...

    Bu şiirde;
    Bir neferdir, bu zafer mâbedinin mîmârı...
    Diyerek askerin zaferin kurucusu olduğunu belirtiyor.

    Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
    Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbîr`i
    Ne kadar saf idi sîmâsı bu mü`min neferin!
    Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?
    Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
    Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu...

    Bu satırlarda da şair neferin halktan biri olduğuna, ta Malazgirtten gelen Anadolunun kapılarını Türk halkına açan asker olduğunun altını çiziyor.

    Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,
    Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
    Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
    Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde...

    Bu dizelerde de şair bu toprakların ve kaybedilen toprakların gerçek yaşayan sahibinin ve varisinin bu saf simalı ve gözü yaşlı nefer olduğunu belirterek "nefere" farklı anlamlar yüklemektedir.

    Şair "Bir Tepeden" adlı şiirde İstanbul’u fethetme girişimlerine ve şehrin fethine bununla beraber İstanbul Türk-İslam gelenek ve mimarisiyle değişimine değinmiştir.



    Şair "Bir Başka Tepeden" adlı şiirinde şu dörtlükte;

    Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
    Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
    Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
    Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

    Diyerek İstanbul'a olan hayranlığını dile getirmiştir.

    "İstanbul Fethini Gören Üsküdar" adlı şiirdeki şu dizelerde;

    Hepsi der: "Hangi şehir görmüş onun gördüğünü?
    Bizim İstanbul'u fethettiğimiz mutlu günü

    Son günün cengi olurken, ne şafakmış o şafak.
    Üsküdar, gözleri dolmuş, tepelerden bakarak,

    Görmüş İstanbul'a yüzbin meleğin uçtuğunu,
    Saklamış durmuş, asırlarca, hayâlinde bunu.

    İstanbul'ın fethinin son gününü gözleri dolarak izleyen semtin Üsküdar olduğunu, her şeye şahit olduğunu Türk halkının o mutlu gününe tanık olduğunu dile getirmiştir.

    Şair "Koca Mustafapaşa" şiirindeki şu son dizelerle;

    "Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan.
    Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan;
    Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;
    Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük.
    Sızlatır bazı saatler dayanılmaz bir acı,
    Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.
    Rûh arar başka tesellî her esen rüzgârda.
    Ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda!"

    Yahya Kemal, Türk-İslam hayat tarzlarını, gelenek, görenek ve ibadet şekillerini tam olarak yaşamayan, hatta hiç yaşamayan bir Türk şairidir. Bu yönüyle O, Tanzimat sonrasında inançlarından, milli değerlerinden, kültüründen, geleneklerinden kopmuş bazı aydınların temsilcisi gibidir. Fakat onlardan bir farkı vardır. Yahya Kemal, hiç olmazsa duygu bakımından, ruh bakımından milletiyle birlikte olmaktan mutluluk duyar.
    O öz varlık olan manzara, Müslüman Türk’ün ortaya koyduğu İslami ve milli yaşama biçimidir. Fakat batılılaşmış bazı Türk aydınları, Müslüman Türk yaşama biçiminden kopmuştur. Köksüzlük yani, kendi milletinin değerlerinden kopmuş olmak, kendi köklerine bağlı kalmamak, atalarının inançlarına ve yaşama biçimine uzak durmak, insanda derin iç yaralar açar, huzursuzluk doğurur, bunalımlara, neden olur. Bu durum, dünyada insanın başına gelebilecek hüzünlü bir öksüzlük halidir. Şair, bu tür insanları, "kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağaca" benzetiyor. Böyle insanlar, teselliyi kendi milli değerlerinde değil de yabancı inanç, yaşama biçimi ve kültürlerde arar.
    "Ne yazık! doğmuyoruz şimdi o topraklarda" diyerek kaybedilen topraklarımız için derin üzüntüsünü dile getirmiştir.

    "Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene." diyerek Yıldırım Beyazıd Han'ın diyarı, aynı zamanda kendi doğduğu şehri Üsküp'ü "Kaybolan Şehir" adlı şiirinin son dizesiyle bize unutturmuyor.

    Şair "1918" adlı şiirindeki şu dizelerle;

    "Vatanda korkulu rü’yâ içindeyiz, gerçek.
    Fakat bu çok süremez, mutlaka şafak sökecek.
    Ateş ve kanla siler, bir gün, ordumuz lekeyi,
    Bu, insan oğluna bir şeyn olan Mütâreke’yi."

    Vatan toprağının düşman tarafından işgaline yani Birinci Dünya Savaşına ama aynı zamanda, kurtuluşun yakın olduğuna Birinci Dünya Savaşını, Osmanlı Devleti için, sona erdiren Mondros Mütarekesi' ne dikkat çekmiştir.

    İkinci Bölüm:
    Yol Düşüncesi ;
    Şair kitabın ikinci bölümünde ise daha çok Cahit Sıtkı Tarancı tarzıyla karşımıza çıkıyor. Ümitsizlik, ölüm sıkça işlenmiş.

    Şair "Yol Düşüncesi" adlı şiirindeki şu dizelerle;

    Bu defa farkına vardım ki ihtiyarlamışım.
    Hayatı bir camın ardında gösteren tılsım
    Bozulmuş, anlıyorum, çıktığım seyahatte.
    Cihan ve ben değiliz artık eski hâlette.
    Mısır ve Suriye, pek genç iken, hayâlimdi;
    O ülkelerde gezerken kayıdsızım şimdi.
    Bu gözlerim, medeniyetlerin bıraktığını,
    Beş on yıl önce, görür müydü, böyle taş yığını?
    Bugünse yeryüzü hep madde, her ufuk maddî.
    Demek ki alemin artık göründü serhaddi.

    .....

    Diyordu: "İnsana çarmıhta haz verir iman!"
    Dedim ki: "Hazreti İsâ da genç imiş o zaman"...

    Eğer mezarda, şafak sökmiyen o zindanda,
    Cesed çürür ve tahayyül kalırsa insanda,
    - Cihan vatandan ibarettir, itikadımca -
    Budur ölümde benim çerçevem, murâdımca;
    Vatan şehirleri karşımda, her saat, bir bir;
    Fetihler ufku Tekirdağ ve sevdiğim İzmir;
    Şerefli kubbeler iklimi, Marmara'yla Boğaz;
    Üzerlerinde bulutsuz ve bitmiyen bir yaz;
    Bütün eserlerimiz, halkımız ve askerimiz;
    Birer birer görünen anlı şanlı cedlerimiz;
    İçimde dalgalı Tekbir'i en güzel dinin;
    Zaman zaman da "Neva-Kar'ı" doğsun, Itrî'nin.
    Ölüm yabancı bir alemde bir geceyse bile,
    Tahayyülümde vatan kalsın eski haliyle.

    Şair bu dizelerle ihtiyarlıkta ve ölüme yaklaştıkça artık hayattan alınacak zevklerin çekiciliğinin kalmadığını. insanın gözünde bütün dünyanın manasızlaştığını, tadılacak bütün zevklerin hatta ölümün bile gençlikte bir anlama sahip olduğunu ifade etmiştir. Şiirin son bölümünde anlattığı gibi Yahya Kemal ölümde bir teselli arıyor ve bu teselliyi vatan sevgisinde buluyor.

    Şair "Geçiş" adlı şiirinin son dizelerinde;

    "Artık güneş görünmez olur, gök bulutludur,
    Rahatça dal, ölüm sonu gelmez bir uykudur."

    Ölümün bir sonsuzluk belirtisi olduğunu dile getirmiştir.Ölümü sonu olmayan bir uykuya benzetmiştir. Aynı zamanda bu dizelerde doğa öğeleriyle ölüm iç içedir.

    Şair "Duyuş Ve Düşünüş" adlı şiirindeki şu dizelerle;

    .....
    Çok şey bilen diyor:`"Gidecek her gelen nesil
    Ey sade-dil bu bahsi hayatinda böyle bil!

    Hiç durmadan, hayat öğütür devreden bu çark,
    Ölmek sırayladır, sıralanmakta varsa fark!"

    İlmin derin görüşleri, aklın hükümleri
    Doldurmuyor boşalmış olan hisli bir yeri.

    Herkesin ölümden nasibini alacağını, bunun sırayla olduğunu ve bu sırada hiçbir farkın gözetilmediğine hiçbir bilimsel düşüncenin bu gerçeği değiştirmediğine dikkat çekiyor.

    Şair "O Taraf" adlı şiirinin son dizesiyle;
    ....
    Naklettiğim gibiydi bu rü’yâda gördüğüm.
    Rü’yâ bu. Yoksa başka bir âlem midir ölüm?

    Ölümden sonrasında başka bir hayat olduğuna, insanın sonsuzlukta kaybolmadığına dikkat çekiyor.

    Üçüncü Bölüm:
    Vuslat;
    Bu bölümde sevdaya yönelik duygulu dizeler yer alıyor. Bu bölümde bitmek bilmeyen bir canan özlemi hakim.

    ERENKÖYÜ'NDE BAHAR

    Cânan aramızda bir adındı,
    Şîrin gibi hüsn ü âna unvan,
    Bir sahile hem şerefti hem şan,
    Çok kerre hayâlimizde cânan
    Bir şi'ri hatırlatan kadındı.

    Doğmuştu içimde tâ derinden
    Yıldızları mâvi bir semânın;
    Hazzıyla harâb idim edânın,
    Hâlâ mütehayyilim sadânın
    Gönlümde kalan akislerinden.

    Mevsim iyi, kâinât iyiydi;
    Yıldızlar o yanda, biz bu yanda,
    Hulyâ gibi hoş geçen zamanda
    Sandım ki güzelliğin cihanda
    Bir saltanatın güzelliğiydi.

    İstanbul'un öyledir bahârı;
    Bir aşk oluverdi âşinâlık...
    Aylarca hayâl içinde kaldık;
    Zannımca Erenköyü'nde artık
    Görmez felek öyle bir bahâr.

    Bu şiirinde;
    Şiir; mekanı, mevsimi ve sevgiliyi aynı çatı altında buluşturuyor. Şiirde, canan; hayalde olan, "bir şiiri hatırlatan kadın" olarak diğerlerinden öne çıkıyordu. Canan, şiirde her ne kadar çokça zikredilen bir kadın olsa da Ferhat'ın Şirin'i gibiydi: Hayalde yaşayan, ulaşılması zor olan. Canan, şairin birçok şiirinde varlığından, yaşamışlığından emin olunmayan bir sevgili ancak şair, cananı "Bir sahile hem şerefti hem şan" ifadeleriyle ete kemiğe büründürüyor, onun gerçekte varolduğunu ve yaşadığı yerle ilgili ipuçları veriyordu. Şiirin ikinci beşliğinde geçen sevgilinin tavırlarının hazzı ve sesinin gönülde bıraktığı akisler; cananı canlı kılıyor, cananın yaşamışlığı ile ilgili varsayımları güçlendiriyordu. Şair, şiirinin ikinci beşliğinde cananla ilgili sevgisine devam ediyor; "Doğmuştu içimde ta derinden / Yıldızları mavi bir semanın / Hazzıyla harap idim edanın, / Hala mütehayyilim sadanın / Gönlümde kalan akislerinden." Sema olarak tarif ettiği, sevgilinin bakışlarından başka bir şey değildi. Bu semanın altındaki yıldızlar ise onun, içine çok derin bir yerlerden doğan, cananın mavi gözleriydi. O, bu mavi gözlerin sarhoşluğu ve cananın tavırlarının verdiği hazla darmadağın, sesinin gönlünde bıraktığı akislerle de hayal dünyasında yapayalnızdı.

    Şaire göre sevmek, sevgilinin güzelliğiyle kendinden geçmek için Erenköy'ün o büyülü ortamı gayet uygundu. Bahar yaşanmakta, yıldızların varlığı ortama ayrı bir güzellik katmaktaydı. Böyle bir ortamda zaman hülya gibi geçmekte, sevgilinin güzelliği, dünyadaki saltanatın ta kendisi gibiydi: "Mevsim iyi, kainat iyiydi / Yıldızlar o yanda, biz bu yanda / Hulya gibi hoş geçen zamanda / Sandım ki güzelliğin cihanda / Bir saltanatın güzelliğiydi." Ancak hülya ve saltanat kelimeleri ne yazık ki gelip geçiciliği, sandım ki ifadesi de aslında olmamışlığı, yaşanmamışlığı ifade etmekteydi.

    "İstanbul'un öyledir baharı / Aylarca hayal içinde kaldık." Ve "Zannımca Erenköyü'nde artık / Görmez felek öyle bir baharı" ifadeleriyle de kayboluşu, yok oluşu anlatmakta; aşk dolu günler için bir daha geriye dönüşün söz konusu olmayacağının altını çizmektedir.

    Genel Değerlendirme:

    Türk dilini bir musiki olarak benimsemiş, dizelerini okudukça kulağa hoş gelen bir beste duyar gibi oluyor insan. Bu özelliği ona kazandıran da şüphesiz aruz ölçüsüdür. Aruz ölçüsüyle yazmış şiirlerini ama "Başlarken aldığım gazâ yarası / İçinden çektiğim bu altın oktu!" diyerek "Ok" şiiriyle sanatında heceye de yer vermiştir.

    Türkçeye yapmış olduğu katkı zamanının çok ötesinde bir öneme sahiptir Yahya Kemal'in.


    Şiirlerinde farklı temaları işlemiş olup, birçok insanın ilgi alanına girmeyi başarabilmiş nadir şairlerdendir. Biz onu her ne kadar "İstanbul Şairi" olarak bilsek de o aynı zamanda bir "Sevda Şairi" ve Cahit Sıtkı Tarancı gibi ölüm, ümitsizlik kendine has rindlik temalarını işlemesiyle İstanbul Şairi olmanın da ötesinde bir şairdir. Ayrıca çoğu şiirinde "İstanbul Şairi" olmanın hissini okuyucuya aktarabilmiştir.

    Şiirleri hayattan kopuk değil aksine hayatın taa içinden gelmiştir. Tarihten, iki kişinin birbirine duyduğu sevgiden, insanın yaşama sevincini ama aynı zamanda ölümün bir son olmadığına ve buna baş eğmeyi ele almıştır. Çoğu şiirini ayrılma vakti gelmiş bir misafirin hüzünlü kabullenişiyle yazmıştır.

    Kitap Kimlere Tavsiye Edilebilir:
    Şiirde hayattan bir şeyler arayanlar için başucunda olabilecek bir başyapıt...
  • yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek
    beterin beteri var diyenlere inanmıyorum
    hep böylesi havalar besler fırtınaları
    korkarım bu mavi ışık çabuk sönecek.
    duymazdım durgun suların bezgin türkülerini
    alışmak ölümün bir başka adıymış bilmezdim
    bir yangın sonu yorgunluğu yakıyor avuçlarımı
    bu rüzgar kulaklarımdan hiç eksilmiyor
    esirgenmiş bir dünyada müthiş yalnızım
    geri dönsen hile ben artık o ben olmayacağım
    yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek


    ben mısralarımı kerpiç gecelerinden çekmişim
    beş numara lamba kaderi var mısralarımda benim
    yitirmişim yıldız işığında dost çizgileri
    deli çizgi gözlerini kör etmiş kör etmiş kör etmiş
    göçmüş kıtalara üstünde kuşlar dönüyor garipsi
    çığlık çığlığa kuşlara donuyor evcil ve tedirgin
    gök mavisi bir türkü dolanmış yureciğime
    selsele yolculuklar tütüyor gözlerimde -neyleyim
    insan demişim kitap yüzlü insanlar demişim gidemiyorum

    kaderim kaderlere demişim allı'nın kızı
    sen olmasan ben böyle uysal değildim
    böyle uysal ve kırılmış değildi şiirlerim
    bir yangın sonu yorgunluğu yakıyor avuçlarımı
    yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek

    yılandere yatağı ölüler yatağı helalim ölüler
    katran mazot bidonları paslı putreller
    kargalar üşüşmüş ahmedo'mun ellerine kargalar
    ahmedo'mun düşlerine yılan çiyan doluşmuş
    garipler mezarlığı doymamışlar dünyası
    yıkılası karakuşak kurudere sırtları
    ahmedo'm bir yaz bulutu,bir varmış bir yokmuş.
    fenerler titreşiyor bıçaklanmış türkülerin gözbebeklerinde
    vinçler beni balçık gibi aksamlara bindiriyorlar
    sen olmasan şu sabahlar olmasa
    şu benim büyük büyük susamışlığım
    bu mızmız takvimi bir solukta susturacağım
    yılandere yatağı ölüler yatağı helalim ölüler

    rüzgâr gibi bir ağustos geçti ellerimizden
    meyvalar bizi balrengi günahlara çağırıyorlar
    bir yanda yaşanmamış gunlerin hırsı
    bir yanda boşa geçen gecelerim acısı
    malûm o dramın en güzel perdesindeydik
    ağustos şarap olmuş, kanımıza almıştı
    göçmüş kıtalar üstünde kuşlar gibiydik
    duracak vaktimiz yoktu bitmiştik
    her giren didik didik bizi denetliyordu
    biz kendi derdimize düşmüştük

    orda da akşamlar olacak allı'nın kızı
    kanlı mendil gibi ağustos akşamları
    şu benim çektiklerimi görmeyeceksin
    belki yanında başkaları olacak
    belki düşlerine bile girmeyeceğim
    gün oldu acıların şiirini yaşadım
    gün oldu zehir gibi yokluğunu yaşadım
    bana sen ne diye duyurdun yalnızlığımı
    ne diye gurbet gibi mısralarıma sindin
    dokunsan parmaklarıma tutuşacağım

    yine ağustos gelse elele versek
    sen anandan kaçsan ben yalnızlığımdan
    yemi yoldan sazanlı çaydan geçsek
    güneşin bahçeleri emzirdiği saatte
    susamışlar aşkına, kandım diyesi
    uzun uzun öpüşsek
    yine ağustos gelse kovulsak cennetimize
    şantiye hiç durmada ötse bağırsa
    lazoğlu büyük harflerle sövse işçilerine
    damlarsa kayısı yarsalar rumeli göçmenleri
    dillerini sevdiğim kıvırcık dillerini
    ıssız bahçelerden geçsek unutulmuş sokaklardan
    çocuklar mavi mavi gülüşüp kaçışsalar
    bir marla dinler gibi sessizliği dinlesek
    kendimizi dinlesek köklerin çığlığı
    seni kollarıma alsam, yine yumsan gözlerini
    yine kapışılsa yavrum,batan şehrin hazineleri
    biz yine kendi derdimize düşsek

    yere batan şehrin tek yalnızıyım
    yüzyılın ağrısını anlayarak çekiyorum
    ekmeğime barut sinmiş bulanık özgürlükler
    tepmiş rahatımı boynu bükük mutluluğumu
    yaşıyorsam erkekçe yaşıyorum
    istemem sarmasın yumuşak duygular susuzluğumu
    geceler bıçak bıçak böğründe yatsın uyusun
    kaderim kaderleri demişim allı'nın kızı
    ellerimi kemirmekten memnunum
    düşün ki coğrafyanın en güzel yerindeyiz
    en güzel günlerinde gençliğimizin
    ölümden ötesini aklım almıyor
    beterin beteri var diyenlere inanmıyorum
    istesek cenneti kurtarabiliriz.
    ben bir ışık için tepmişim rahatımı
    ellerimi kemirmekten memnunum
    bu güleç yüzleri bu acı türküleri
    bu yoksul yerleri anlayarak seviyorum
    delice anlayarak allı'nın kızı
    (Temmuz Bildirisi)
    Hasan Hüseyin Korkmazgil