• 2019 Sabahattin Ali yılı olacak.

    Hürriyet gazetesi kitapsanat eki
    A. Ömer Türkeş köşe yazısı




    Pek çok yayınevi, yazarın telif süresi biten kitaplarının yayını için hazırlıklarını yaptılar ve ocak ayının ilk günleriyle birlikte Sabahattin Ali’nin bütün eserleri yeni edisyonlarıyla okuyucularla buluşacak. Şarkılara, türkülere dökülen şiirleri, çığır açan öykücülüğü, her biri başyapıt niteliğindeki romanları ve trajik hayat hikâyesi ile Sabahattin Ali, edebiyat tarihimizin en büyük isimlerinden biridir. Hesabı sorulmamış, dosyası hâlâ kapanmamış cinayetlerden birine kurban giden Sabahattin Ali, büyük bir yazar olmasının yanı sıra baskılara boyun eğmeyen bir aydın figürü olarak da önemlidir.

    ‘BENİM MESKENİM DAĞLARDIR’
    Tan gazetesinde tefrika edildikten sonra kitap olarak ilk kez 1937 yılında -Yeni Kitapçı yayınevi tarafından- yayımlanan ilk romanı ‘Kuyucaklı Yusuf’un hikâyesi 1903 yılında Nazilli’nin Kuyucaklı Köyü’nde başlar, hızlı bir şekilde Edremit’e geçer ve II. Dünya Savaşı sürerken sona erer. Roman kahramanı, Yusuf isimli -ailesi eşkıyalar tarafından katledilmiş- kimsesiz bir çocuktur. Aydın bir adam olan Kuyucak Kaymakamı Salâhattin Bey tarafından evlat edinilir. Yusuf’u çocukluğundan delikanlılık çağlarına kadar izleyen hikâye, onu isyana sürükleyen süreci, birey ve toplum çatışmasını, çok canlı bir kasaba yaşantısı içinde adım adım anlatır.

    Yayımlandığı günden bu yana ‘Kuyucaklı Yusuf’taki isyan teması -doğal olarak- öne çıkarılmıştır. Ancak romanın bütünlüğünü sağlayan, kişileri, ayrıntıları kucaklayan ve isyanı tetikleyen tema Yusuf’un çocukluktan beridir sevdiği Muazzez’e duyduğu aşktır. Kasaba hayatını gözler önüne seren pek çok yan hikâyeciği dönüp dolaştırıp işte bu aşk hikâyesine bağlar Sabahattin Ali. Hayat acemisi Yusuf’un Muazzez’e tutkusunun derinliği romanın en hüzünlü tarafıdır ve bu hüzün, romanın her sayfasına serpilmiştir.

    Sabahattin Ali’nin ‘Kuyucaklı Yusuf’ romanıyla ‘Dağlar’ şiiri arasındaki bağ dikkat çekici. Şiirine şu dizelerle başlar Sabahattin Ali; “Şehirler bana bir tuzak,/ İnsan sohbetleri yasak,/ Uzak olun benden, uzak,/ Benim meskenim dağlardır.”

    Romanını ise şu cümlelerle noktalar: “Yusuf bir oraya, bir de önündeki toprak yığınına baktı. Dişlerini ve yumruklarını sıktı, dudaklarını ısırdı; buna rağmen gözlerinden yanaklarına doğru iri damlalar yuvarlanmaya başladı. Bu yaşlar bütün manzarayı örtüvermişlerdi. Kollarının yeni ile gözlerini sildi. Hayvanına atladı. Bir kere daha dönüp geriye baktıktan ve ömrünün en korkunç senelerinin geçtiği bu kasabaya yumruğunu uzatıp tehdit eder gibi salladıktan sonra, atını ileriye, dağlara doğru sürdü.”

    MASUMİYETİN YİTİMİ
    Sabahattin Ali’nin ikinci romanı ‘İçimizdeki Şeytan’, 1939 yılında Ulus gazetesinde 87 bölüm şeklinde tefrika edildi, 1940 yılında kitaplaştırıldı. Yayıncısı Remzi Kitabevi’ydi. Avrupa’da faşizmin, Türkiye’de kafatasçılığın yükseldiği, tek parti yönetiminin hepten sağa kaydığı, ‘komünistler’e baskıların yoğunlaştığı yıllarda yazılan bu roman, hem üniversite gençliğini saran ırkçı, kafatasçı, Turancı görüşlerin hem de faşizmin iktidarına boyun eğen aydın kesimin eleştirisine yönelmesi açısından cesur bir tavırdır. 
    Siyasi tartışmalara kulakları tıkayarak yapılacak ‘tarafsız’ bir okumada, karşımıza bambaşka bir ‘İçimizdeki Şeytan’ çıkar. Öncelikle hüzünlü bir gençlik aşkı hikâyesidir anlatılan. İlk 100 sayfada kaderin cilvesiyle karşılaşan iki gencin birlikte yaşamaya başlamaları o dönem üniversite gençliğinin yaşam tarzlarıyla, umutlarıyla, heyecan ve hezeyanlarıyla birlikte titizlikle işleniyor, Sabahattin Ali bu ana hikâyeyi -tıpkı ‘Kuyucaklı Yusuf’ta yaptığı gibi- gençlerin hayatlarını karartan olaylar dizisiyle derinleştiriyor ve dolaylı olarak siyasetin alanına geçiyor.
    EN HÜZÜNLÜ AŞK HİKÂYESİ
    18 Aralık 1940-8 Şubat 1941 tarihleri arasında Hakikat gazetesinde ‘Büyük Hikâye’ altbaşlığı altında tefrika edilip 1943 yılında Remzi Kitabevi tarafından yayımlanan son romanı ‘Kürk Mantolu Madonna’ ise hiç şüphe yok ki edebiyatımızın en güzel ve en hüzünlü aşk hikayesidir. Aşk hikâyesi derken günümüzün ‘sabun köpüğü’ çok satanlarının ağdalı ve yapıntı aşklarını çağrıştırmasın. Derinlikli bir romandır ‘Kürk Mantolu Madonna’. Arkada yarım kalmış bir aşk şarkısı akıp giderken, faşizmi doğurtan Almanya atmosferini, taşrayı, taşra yalnızlığını, yabancılaşmayı, kısacası pek çok önemli meseleyi -hem de hakkını vererek- ele alır. ‘Kürk Mantolu Madonna’da silik bir taşra memurunun hayatına odaklanır Sabahattin Ali. Ne var ki Raif Bey’in o silik ve renksiz hayatının ardında büyük insani dramlar saklıdır. Raif Bey yıllar önce eğitimi için, I. Dünya Savaşı sonrasının Berlin’ine gitmiş, ilk başlarda bu yabancı kültürle kaynaşamamıştır. Sessiz, içine kapanık Türk genci Raif’i, içine kapandıgı kitaplar, düşler dünyasından, kendisi gibi duygusal yapıdaki bir Yahudi kızıyla yaşadığı tutkulu bir aşk çıkaracaktır. Biri Batı’dan, öteki Doğu’dan gelen, iki yaşam kaçağı, iki düş insanının karşılaşmasıdır bu.

    Sabahattin Ali gerek bizzat kendisinin maruz kaldığı gerekse de tanıklık ettiği olayların etkisiyle üç romanında da bireyin doğasına ve toplumsal yapıya yönelik karamsar bir bakış edinmiş, kötülük ve bencilliğin teşhirine yönelmiştir. Kurtarıcı lider tapıntısını, açgözlülüğü ve güç arzusunu farklı veçheleriyle ortaya koyan romanlarında söz konusu eğilim hem genel olarak toplum yapısına hem de teker teker bireylere içkindir. Sabahattin Ali, bir yazarın yapması gerektiği üzere, birey-toplum arasındaki ilişkileri bireyden yola çıkarak anlatır. Roman kişilerini psikolojik derinlikleri ile birlikte cisimlendirdiğini, roman kişilerinin dış dünyaları kadar iç dünyalarını da tahlil ve tasvir ettiğini, iç dünyaları ortaya koymak için yer yer bilinç akışına yaklaşan iç monologları başarıyla kullandığını söyleyebiliriz.

    Her üç romanındaki ana karakterler -‘Kuyucaklı Yusuf’un Yusuf’u, ‘İçimizdeki Şeytan’ın Ömer’i ve ‘Kürk Mantolu Madonna’nın Raif’i- birbirine benzer kişilikler sergilerler. Bu; ‘yazarın kafasında yepyeni çizgilerle iyice belirttiği çocukluk, gençlik, öğrenim yıllarının, velhasıl hayat macerasının, ülkülerinin, düşlerinin karma kişisidir’.

    Sabahattin Ali’nin her üç romanının belki de en önemli ortak paydası insanın içinde gördüğü şeytanı yani kötülüğü yakalamış ve yansıtmış olması... Günah keçiliğini üstlenen stereotipleştirilmiş ve basite indirgenmiş allah vergisi kötücül karakterlerle ya da ‘normal dışılıkla’ kavranacak şeytani bir kötülükle yapmıyor bunu. Hayatın içinde filizlenen, serpilip gelişen bir kötülüğü ve bu kötülüğü sıradanlaşan dinamikleri açığa çıkarıyor Sabahattin Ali. Gücü elinde tutup bu sayede güçsüzlere hükmetmeyi hak görenler, güçlülerin yanında pay tutarak pastadan pay kapmaya çalışanlar, arkadaşlarını ihbar eden muhbir vatandaşlar, yıkıcı dedikodular, dışlayıcı mekanizmalar... Bunları yaparken duyulan haz. Utanmak yerine övünmek. Hasetle, kinle, düşmanlıkla yoğrulmuş bir ruh hali. Sadece bize özgü değil; dünyanın her yerinde, her toplumda meydana gelebilecek türden olaylar ve insanlık halleri Sabahattin Ali’nin kaleminden teşhir edilmiştir. Belki de kendisine yönelik saldırıların nedeni, insanları görmek istemedikleri kişilikleriyle yüzleştirmesindendir. Sol düşüncelere sahip muhalif bir insandı ve kuşkusuz bütün yazdıkları bu duruşun etrafında oluşmuştur. Ancak hiç kimse Sabahattin Ali’de çıplak bir ideolojik manipülasyon, didaktik bir tonlama gösteremez. Her şey konunun ve ayrıntıların içinde kodlanmıştır. Neye karşı ise, karşı olduğu şeyi apaçık işaret etmez, okuyucunun gözüne sokmaz. Ne büyük laflar kelam eder, ne yaşananları abartır. Tam tersi, o yumuşak, pastoral üslubun kendisidir isyanımızı, hüznümüzü yaratan...

    http://www.hurriyet.com.tr/...-seytanlari-41070684
  • 480 syf.
    ·31 günde·Beğendi·10/10
    Yeni yılın kendi adıma ilk kitap incelemesi, geçen yıl okuduğum kitaplar içerisinde beni en çok sarsan, en çok etkileyen, hüzünlendiren, tebessüm ettiren, sorgulatan, çeşitli duygular arasında oradan oraya sürükleyen bu ‘tuhaf’ kitaba kısmetmiş…

    Lise yıllarından beri, çeşitli zamanlarda kitaplarıyla hayatıma girmiş bir yazar Orhan Pamuk… Bazen büyük bir hayranlıkla bazen de hayal kırıklıkları ile ayrıldım bu buluşmalardan. Bu 8. buluşma ise açık söylemek gerekirse, benim için oldukça özel ve keyifli geçti… Pek çok kitabının ilk baskısına sahip bir okuru olarak, -ki çıktığı gün alıp bitirdiğim kitapları olmuştur, bu kitabı okumak için neden 5 yıl bekledim bilmiyorum… Yeri gelmişken, birkaç ay önce bir Orhan Pamuk etkinliği başlatan (muhtemelen bitmiştir etkinlik) ve bu kitabı okumama vesile olan sevgili NigRa ’ya da en içten teşekkürlerimi gönderiyorum…

    Yılın ilk kitap incelemesi dediğime bakmayın siz… Yaklaşık 470 sayfa süren bu yolculuğa bir inceleme yazmaya kalksam en az bir 70 sayfa da bana gerekirdi derdimi tam olarak ifade edebilmek için… O yüzden sıcağı sıcağına dilim döndüğünce paylaşmak istedim kitaptan bana kalan tuhaflıkları:)

    -----------------------

    Gündüz yoğurtçuluk gece de bozacılık yapan bir babanın peşinden 60’lı yılların sonunda, kendini ‘taşı toprağı altın’ İstanbul’da bulan Mevlut’un hayatının 40 yıllık bir kesitine tanık oluyoruz… ‘Herkesin hayatı roman olabilir, yeter ki düzgün yazacak biri olsun’ tezini kanıtlarcasına, sıradan bir bozacının sıradan hayatı, Nobel’li bir yazarın elinde modern bir destana dönüşüveriyor…

    Kitapta ilk dikkatimi çeken şey, Mevlut ile Orhan Pamuk arasındaki tezatlık oldu… Öyle ki, Pamuk İstanbul’un köklü bir ailesinde, her dönemin ‘elit’ semti Nişantaşı’nda dünyaya gelen, bu elit çevrede iyi bir eğitim alarak yetişen, din ile arasına mesafe koymuş, hayatı boyunca bir gün dahi geçim sıkıntısı yaşamamış, dünya çapında tanınan başarılı bir yazar… Mevlut ise Anadolu’nun bir köyünde dünyaya gelip, okuma yazma bilmeyen babasının ardından para kazanmak için İstanbul’a göç eden, sadece köpeklerin yaşadığı çıplak tepelerde yeni kurulmaya başlayan bir gecekondu mahallesinde toprak tabanlı tek göz bir evde, derme çatma okullarda yetişen, oldukça muhafazakar, hayatı boyunca karnını doyurmak için gece gündüz hiç durmadan çalışan, küçücük bir çevrenin içinde hiçbir başarı hikayesi olmayan sıradan bir sokak satıcısı…

    Bu konuda çok daha fazla tezatlık örneği sıralayabilirim ama demek istediğimi anlatabilmek için bu kadarının yeterli olacağını düşünüyorum. Ben bu aşırı tezatlığı Orhan Pamuk’un edebiyat dünyasına sunduğu bir challenge/meydan okuma olarak görüyorum. Eğer böyleyse de hakkını sonuna kadar teslim ediyorum. Çünkü kitabın sonuna geldiğinizde tüm bu hayatı, bu hayata ait detayları, bu hayatın insanlarını, bu insanların dertlerini, mutluluklarını, aşklarını bu kadar gerçekçi ve detay atlamadan anlatabilmek için en azından bu hayata benzer bir hayat yaşamış olmak gerekir diye düşünüyorsunuz… Pamuk’a, hiç bilmediği sulara bu denli cesurca girebildiği ve taksiyle içinden geçerken dahi şöyle bir dönüp bakmadığımız ‘İstanbul’un karanlık yakası’nı okurlarına ev ev, sokak sokak gezdirip idrakimizde bir farkındalık yarattığı için ayrıca teşekkür etmek gerekiyor sanırım…

    ------------------------

    Kafamda Bir Tuhaflık’ı Türk edebiyatının sıra dışı romanlarından biri haline getiren pek çok neden saymak mümkün… Tüm bu nedenleri tek tek yazma imkanı olmadığı için şöyle bir özet yapabilirim belki; her şeyden önce bu kitabı düz bir roman gibi değil de, Türkiye’nin yakın tarihini kurgusal bir dille anlatan, sosyoloji, psikoloji, din, siyaset, ekonomi, kültür ve gelenek, sınıfsallaşma, devlet-toplum ilişkisi, aşk ve kadercilik gibi pek çok konu ve başlığın alanına hitap eden zengin bir metin gibi okumak gerekiyor… İsterseniz, ‘çıplak tepelerdeki çamurlu arazilerin birileri tarafından çevrilmesiyle ortaya çıkan gecekondular, 40 sene içerisinde nasıl plaza ve kulelere dönüştü’ sorusunun cevabını arayabilir ya da İstanbul’un taşındaki toprağındaki altının hangi koşullarda, hangi süreçlerden geçerek, hangi oranlarda kimlerin cebine girdiği sorunsalının izini sürebilirsiniz…

    Kitabın farklı yollardan dolaşarak sürekli ön plana çıkardığı merkez konularından bir tanesi de insanların düşünceleriyle dile getirdikleri arasındaki uyumsuzluk olarak karşımıza çıkıyor. Mevlut, günlük yaşamda ‘şahsi görüş ile resmi görüş’ arasında sık sık bocalarken manevi dünyada bu durum ‘dilin niyeti ile kalbin niyeti’ olarak farklı bir terminolojide karşılığını buluyor…

    Bunun başka bir versiyonuna Mevlana Celaleddin Rumi’ye ait olduğu rivayet edilen ‘Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol’ sözünde de rastlamak mümkün… Aslında tüm yollar aynı kapıya çıkıyor… İnsanın söylemek istedikleriyle söyledikleri, yapmak istedikleriyle yaptıkları, olmak istedikleriyle oldukları arasındaki mesafe, onun bu hayattaki konumunu da ortaya koyuyor bir anlamda… Aradaki mesafe açıldıkça insanın özgüveni azalıyor, huzursuzluğu artıyor… Pek çoğumuzun içten içe yaşadığı gizli depresyonların altında da aslında bu ikiliğin, bu çift başlılığın serencamı yatıyor… İnsanın kendini araması, kendine gelmesi, ve nihayetinde kendini bulması, işte bu yaşam yolculuğunda uzayan mesafeleri kapatabilme başarısıyla mümkün oluyor ancak…

    Mevlut’un kafasındaki tuhaflığın kaynağını araken bir okur olarak biraz da bu sularda yüzmek gerekiyor… Çünkü o tuhaflık aslında sadece Mevlut’un kafasında varolan, sadece onun tarafından hissedilen bir tuhaflık değil. O tuhaflık, her birimizin iç dünyasının bir köşesinde saklıyor kendini… Hayatımızın belli dönemlerinde ortaya çıktığında ise sorgulamaya başlıyoruz kendimizi, hayatımızı, hayatımızın ne kadarının kendimize ait olduğunu…

    Ve bu noktaya geldiğimizde Orhan Pamuk bir kelime atıveriyor önümüze…

    KISMET…

    Öyle sihirli bir kelime ki bu, yeri geldiğinde tüm hayatınızı tek başına bu kelimenin sırtına yükleyip, yanına ikinci bir kelime dahi koymadan yolunuza devam edebilirsiniz… Belki hiçbir soruya cevap vermez ama her sorunun da cevabı olabilecek kadar güçlüdür… Eğer dilinizin niyetiyle kalbinizin niyetini bir türlü denkleştirememiş, olmayı hayal ettikleriniz bir türlü kapınızı çalmamış, tüm bu karmaşık denklemden size kalanlar bir tuhaflığa dönüşmeye başlamışsa, kimbilir belki de ‘kısmet’ anahtarını takıp kilidi açmaktır tek çıkar yolunuz…

    Yavaş yavaş toparlamam gerektiğinin farkındayım :) Ancak başta da dedim ya, bu kitap benim için zihnimde birkaç ışık daha yakan, bazı silik düşüncelerime bir anlam veren, kendi hayatımı sorgularken transit geçtiğim bazı duraklara tekrar dönmemi sağlayan etkili bir kitaptı… O yüzden ben yazdıkça zihnimde yenileri beliren kelime yığınlarını tutmakta zorlanıyorum açıkçası:)

    Kitabın zengin kurgusu neden oluyor biraz da bu duruma… İstanbul’un yakın göç tarihi, detaylı bir şekilde işlenen konuların başında geliyor… Kitabı bitirdiğimde bu olaya kendi penceremden baktığımda bazı gerçeklerle yüzleştim. Neydi bu gerçekler?

    Öncelikle, kendi hayatımın da bu göç tarihinin bir parçası, bir uzantısı olduğunu net bir şekilde kabul ettim. Neticede ben de 20 sene önce kalkıp göç ettim bu şehre… Evet, belki benim göç etme nedenim daha fiyakalıydı Mevlut’ten… Çünkü ben üniversite okumak için geldim bu şehre! Bugüne kadar da kimse çıkıp ‘ulan ne farkı var, aynı bokun laciverti işte’ demedi… Böyle böyle idare ettik birbirimizi 20 yıl boyunca…
    Ancak 20 yılın sonunda fark ettim ki, buraya üniversite okumaya gelen adam, nohut-pilav satmaya gelen adamdan daha fazla İstanbullu olmuyor!

    Ama bir plazanın bilmem kaçıncı katında, ama bir gecekondu mahallesinde… Kimi beyaz yakalı, kimi önlüklü, kimi kendi arabasında, kimi metrobüs koltuğunda… Kimi prömiyerde galada, kimi halk gününde belediye meydanında… Neticede yolu dışarıdan bu şehre düşen her birimiz buğday rengi bir ekmeğin peşinde bir araya gelip İstanbul olmadık mı? Bir esnaf lokantası açan adam, marketten aldığı ucuz fasülyeyi Çayeli fasülyesi diye yedirdi, benim gibi bir gazeteci de incir çekirdeğini doldurmayacak şeyleri dünyanın en önemli olayıymış gibi allayıp pullayıp okura sundu… Lokantacının yaptığına namussuzluk, benim yaptığıma ise kapitalizm dedik…

    Kartlar böyle dağıtılsa da oyun öyle oynanmıyor sevgili kitap dostlarım… Plazanın 35. katıyla sokaktaki bozacıyı hizaya getiren göremediğimiz bir denge var aslında… Plazadaki adamı 35 kat aşağı çeken, sokaktaki bozacıyı 35 kat yükselten tuhaf bir denge… Sokaklarımız, arabalarımız, yaşadığımız evler, sosyalleşme mekanlarımız, çocuklarımızın oynadığı parklar, süpermarkette uğradığımız reyonlar birbirinden farklı olsa da; yolda karşılaşınca birbirimize selam verecek kadar yakın, geldiğimiz yeri bilecek, neden burada olduğumuzu anlayacak kadar sırdaşız aslında…

    Nihayetinde,

    Kimseye yar olmayan İstanbul’un platonik aşıklarıyız biz…

    Hepinize keyifli okumalar dilerim…

    PS: Kitap boyunca 10-12 litre kadar boza bitirdim:) O bozalı seanslardan bir kare;

    https://i.hizliresim.com/v65Q3O.jpg

    Kitabı okumayı düşünen arkadaşlar hazırlıklarını önceden yapsın…
  • 376 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    İnceleme yazmıyorum epeydir, inceleme dışında da pek bir şey yazdığım söylenemez a, bu kitap hakkında yazmasam çatlardım. Ben yazmak istemedim de Hasan Ali TOPTAŞ beni yazmaya itti, zorladı desek daha doğru olacak sanırım. Ah Hasan Ali Toptaş… O ne muntazam cümleler, o ne tasvirler, o ne dil kullanımı öyle. İnsanın aklı hayali almıyor; o kadar kelime bilgisine; düşünceleri, duyguları, ruh hallerini o kadar kolay; en sade , en duru , en yapmacıksız haliyle berrak bir su gibi anlatmaya.

    Bu okuduğum beşinci Hasan Ali Toptaş kitabı oluyor. Kuşlar Yasına Gider ile başlayıp sırasıyla Ben Bir Gürgen Dalıyım, Gölgesizler, Sonsuzluğa Nokta ve en son Heba. Okuduğum ilk iki kitabından o kadar çok etkilenmemiştim ya, Gölgesizler kitabı çok büyük etki bıraktı bende. O berber dükkanını gerçek bir düzlem alıp okuru farklı bir dünyaya götürüp getirdiği Gölgesizler. Sonsuzluğa Nokta da fena değildi sonra. Derin anlatımı, ruh analizleri, baş kahramanın çaresizliğini okurun iliklerine kadar işleyişi.

    Heba’yı da anlatım tarzı olarak benzettim Sonsuzluğa Nokta’ya. İki kitapta da çok derin bir anlatım vardı. Küçücük olayların tüm boyutlarıyla yazılması. Derin ruh analizleri. Aynı zamanda çok farklı bir Hasan Ali Toptaş da buldum bu kitabı okurken. Çok fazla özenmiş. Bu özen okurken okuyucunun iliklerine kadar işliyor. Mekan seçimleri çok iyi, tüm detaylar düşünülmüş, karakterlerin ruhsal durumları her konuşmada yada konuşmamada verilmiş. Gökyüzü bile defalarca tasvir edilmiş. Hepsi de birbirinden farklı. Gökyüzünü kaç farklı şekilde tasvir edebilirsiniz?

    Çok sayıda kelime kullanılmış. Bildiğimiz yada bilmediğimiz. Heralde Hasan Ali TOPTAŞ’ın en fazla kelime kullandığı romanıdır, ayrıca Türk Edebiyatında da oransal olarak en fazla kelime kullanılan romanlardan birisidir. Eseri okurken dünya kadar benzetmenin, ruh analizinin altını çizdim, hepsi de birbirinden farklı kelimelerden oluşmuş. Bazen de bu kadar benzetmenin okuyucuyu yorup yormayacağını düşünmedim dahil tabi. Bazı arkadaşlar kitabın kolay okunduğunu söylemiş ama ben bazı cümleleri defalarca okudum. Gerçi benimkisi biraz da okuduğumdan aldığım hazdandı. Özellikle ruh analizlerinde, tam olarak bu işte dediğim içindi. Belli ki yazar çok düşünmüş bazı benzetmeleri, belki de o kadar düşünmemiştir Hasan Ali Toptaş bu.

    Bu kısımdan sonra biraz da romanın kurgusu üzerine yazacağım. Okumayan arkadaşlar dilerlerse okumayı bırakabilirler.

    Roman bittiğinde ilk düşündüğüm konu, bu parçalarının nasıl birleşeceği oldu. İlk düşüncem romanın Ziya’nın hayatının ileri geri dönüşlerle anlatıldığıydı. Ama ilk bölüm olan ‘Anahtar’ kısmına bir türlü bir yere koyamadım. Binnaz Hanım’ın anlattıklarından oluşuyordu büyük bölümü ve bu anlatılanların Ziya’nın hayatına etkisi yoktu. Hasan Ali Toptaş’ın romanında her bölümün -her cümlenin dahi- kurguya hizmet etmesi gerekiyordu. Tekrar düşününce aslında bu romanın kişilerden ziyade mekanların romanı olduğu düşüncesinde karar kıldım.

    Ülkenin neresinde olursa olsun; ister İstanbul ister Ziya’nın köyü, ister Kenan’ın köyü , ister doğu sınırı; Heba olan, iyi, kötü insanlar vardı. Her yerde bir yaşam mücadelesi ve bu mücadelenin içinde kötü zamanlar yaşayan, hiç yaşanmamış gibi biten hayatlar vardı. Bir de tezatlıklar dikkatimi çekti. Kötü yaşamların yanında iyi sonuçlanan yaşamlarda vardı. Binnaz Hanım en az Ziya ve Kenan kadar kötü bir hayat yaşamıştı ama sonucunda talih ona gülmüştü yada evlenip mutsuz olanlar, evlenemeyenler varken Ziya’nın köyünde komşusunun oğlu evleniyordu. Bunlar bana hayatın akışını hatırlattı epeyce. Ben bunların rastlantısal olduğunu düşünmüyorum. Tamamı düşünülerek kurulmuş.

    Metinler arası göndermelerde çok hoşuma gitti. Ziya’nın Besim’i – Kenan’ın yeğeni- gördüğünde Binnaz Hanım'ın evinde yaşadıklarını hatırlaması, Ziya ile komutanının aynı köyden olması yada finalde Ziya’nın Binnaz Hanım’ın cümlesini hatırlaması. Bu göndermelerle yazar bir önceki bölümlere ilişkin olarak okuyucunun belleğini tazeliyordu. Ayrıca romanda kadınlara da önem verilmiş. Heba olan erkeklerin yanında bir Binnaz Hanım var sonra romanda aktif karakter olarak Kenan’ın annesi ve kız kardeşi. Çocuklar vardı sonra hortumun alıp götürdüğü. Karakter dağılımı çok iyiydi, kadınlar, erkekler, çocuklar, şehirliler, köylüler, askerler, siviller, Suriyeli bile vardı.

    Bölümler arası geçişlerde iyiydi. Olayların tamamı bittikten sonra geçmiş hep. Bazıları- özellikle birinci bölümün sonu- kafamı karıştırmadı değil. Özellikle Ziya’nın sabah kendini köyde bulması, akşamı pek hatırlamaması, Binnaz Hanım’a ilişkin şüpheli düşünceleri olması, Binnaz Hanım’ın şüpheli tavır ve konuşmaları. Yine de geçişler yumuşaktı, iyiydi.

    Finale gelince; final kendini Kenan’ın sonunda belli etti. Aynı mekanlarda olmasa da aynı kadere yaşayan iki arkadaş. Yazar şaşırtır mı dedim ama şaşırtmadı. Farklı olsaydı nasıl olurdu bilemiyorum tabi. Ziya Kenan’ın yerine geçip kaldığı yerden onun yaşamını yaşamaya devam etseydi mesela. Belki de çok iyimser bir son olurdu. Hasan Ali Toptaş zaten çok karamsar bir yazar, karakterlerine pek acımıyor. Ayrıca anlatıcının romanın sonunda Ziya ile konuşması çok iyiydi. Aslında finalde Hulki Dede’den bir şeyler bekliyordum, epigrafta sözü olunca, sanırım Ziya da bekliyordu kalabalığın içinde gözleri onu aradı ama olmadı. Hasan Ali Toptaş yaptı yine yapacağını.

    Epey yazdık. Daha da yazılacak konuşulacak çok şey var ama yeter bu kadar. Sevgilerimle.
  • ŞEHİR HAYATINA SIĞDIRAMADIĞI KİTAP AŞKINI KÖYÜNE TAŞIDI

    İlkokuldan sonra eğitime devam edemeyen ancak kitap okumayı hayat tarzı haline getiren 62 yaşındaki Afife Küçükbenli, şehir hayatından sıkılarak 15 yıl önce göç ettiği köyünde, hem ev ve köy işlerini yapıyor hem de kendisine yeni dünyaların kapılarını açan kitaplarına daha çok zaman ayırabiliyor

    Şehir hayatından sıkılarak 15 yıl önce köyüne göç eden 62 yaşındaki Afife Küçükbenli, hem doğayla baş başa yaşam sürüp ev işleri yapıyor hem de çocukluğundan beri hayat tarzı haline getirdiği kitap okuma alışkanlığını sürdürüyor.

    Kayseri'nin Yahyalı ilçesine bağlı kırsal mahallelerden Seki Dağı'nda yaşayan Küçükbenli, çocukluğunda köy ve ev işlerinde annesine yardım etmesi gerektiği için ilkokuldan sonra eğitimine devam edemedi. Çocukluğundan beri içinde olan kitap okuma sevgisini ilk zamanlar kardeşlerinin ders kitaplarını okuyarak dindiren ve köyde okuyacak kitap bulmakta zorlanan Küçükbenli, astsubay Ahmet Küçükbenli ile evlenip şehre taşınınca çok sevdiği kitaplara daha kolay ulaşma imkanı sağladı.

    Çocuklarının okula başlaması ve üniversiteye gitmesiyle ufkunu genişleten Küçükbenli, ilk olarak Türk edebiyatının önemli eserlerini okumaya başladı. Küçükbenli, çocuk hikayeleriyle başladığı okuma serüvenine, Türk edebiyatı klasiklerinin yanı sıra Rus, Alman ve Fransız edebiyatı olmak üzere bir çok yabancı baş yapıtı sığdırdı.

    Şehir hayatının stresinden bunalan ve çocukları üniversite için evden ayrıldıktan sonra emekli olan eşiyle birlikte memleketlerine yerleşme kararı alan Küçükbenli, 15 yıl önce 3 keçi ve 10 koyun alarak kendisine köyünde yeni bir hayat kurdu.

    Küçükbaş sürüsünün yanı sıra inek, tavuk, ördek, kedi ve köpek gibi hayvanlar besleyen, arı yetiştiren Küçükbenli, bir taraftan köy işleriyle ilgilenirken bir taraftan kendisine yeni dünyaların kapılarını açan kitaplarına daha fazla zaman ayırabiliyor.

    "KİTAPLAR DÜNYAYA BAKIŞ AÇIMI DEĞİŞTİRDİ"

    Çocukluğundan beri içinde olan ve ilerlemiş yaşına rağmen sürdürdüğü kitap sevgisini anlatan Afife Küçükbenli, kitapların kendisi için hem çok iyi bir arkadaş hem de çok iyi bir rehber olduğunu belirtti.

    Kitapların, insanın kendini geliştirmesinin ve dünyaya bakış açısını değiştirmesinin en kolay yolu olduğunu ifade eden Küçükbenli, "Mesela ben Sabahattin Ali'yi çok sevdim. Sadece iki kitabını okuyabildim. Kuyucaklı Yusuf ve Kürk Mantolu Madonna. Bu kitaplar benim dünyaya bakış açımı değiştirdi. İnsanlara ön yargıyla yaklaşmaktan vazgeçtim. Kitap benim dünyaya, doğaya, insanlara ve hatta kendime bakış açımı değiştirdi. Eşimin, çocuklarımın ve etrafımdaki insanların psikolojik durumlarını anlamama yardımcı oldu. Komşularımla iyi geçinmeyi, kendimle barışık olmayı ben kitaplardan öğrendim. Kitabın bana çok şey kattığını düşünüyorum. Ayrıca kitap insanı bir çok kötü alışkanlıktan da koruyor." diye konuştu.

    Okuduğu kitaplarla ilgili konuşacak birilerinin olmasını çok istediğini vurgulayan Küçükbenli, şöyle devam etti:

    "Okuduğum kitap hakkında daha önce o kitabı okumuş bir arkadaşım olmasını çok istiyorum. İnsanlar o kadar az kitap okuyor ki bunu yapmak pek mümkün değil. Ben de bir kitabı bitirince kitap hakkında konuşmak için çocuklarımı arıyorum. Nasıl ki sevdiğin bir şeyi başkasıyla paylaşmak istiyorsan, okuduğun kitabı da birilerine anlatmak istiyorsun. Jack London'ın bir kitabını okudum. Sıfırdan kendini geliştiren birini anlatıyordu. Çok etkilendim o kitaptan. Sonu hüsran olduğu için son bölümünü biraz sevmedim. İntihar etmemeliydi. Bu kitabı yaylada bitirdim. Kitabın kritiğini yapmak için biriyle konuşmaya çalışıyorum ama etrafımda konuşabileceğim kimse yok. Telefonumuz da çekmiyor. Bunun için tam bir saat yürüyerek karşıdaki tepeye tırmandım ve kızımı aradım."

    Köy hayatından mutlu olduğunu, şehir hayatından çok sıkıldığını dile getiren Küçükbenli, köyde kitap okumaya daha çok vakit ayırabildiğini kaydetti.

    "KİTAP OKUMAK BENİM YAŞAM TARZIM"

    Küçükbenli, hayatta üç hedefi olduğunu ve bu hedeflerini gerçekleştirmek için yaşadığını bildirerek, şunları aktardı:

    "Ben okuyamadığım için bütün çocuklarımı okutmak, iyi bir eğitim almalarını ve iyi bir insan olmalarını sağlamak istiyordum. Çocuklarım ikisi mühendis, büyük bir firmada iyi bir konumda çalışıyorlar. Kızım da İtalya’da bir üniversitede öğretim görevlisi. İkinci hedefim ise bir şeyler yapmak, bir şeyler üretmek istiyordum. Bunu da köye gelerek gerçekleştirmiş oldum. Üçüncü hedefim ise görebildiğim kadar aklımın erdiği kadar okumak istiyorum. Kitap okumak benim yaşam tarzım."

    Çocuklara kitap okuma alışkanlığının kazandırılmasında ailenin büyük etkisi olduğuna işaret eden Küçükbenli, "Biz kitap okumayan bir milletiz. Kitap okumayı millet olarak bir alışkanlık edinmeliyiz. Önce kendimiz okumalı sonra da çocuklarımızın okumasını sağlamalıyız. Mesela evde belirli bir saatin kitap okuma saati olması gerekiyor. Hiç olmazsa haftada bir kez bunu yapmalılar. Kadınlar saatlerce ütü yapıyor, temizlik yapıyor. İstenirse kitap okumaya da zaman ayırılabilir. Hatta ütü aksasa, yemek aksasa olur ama kitap okumaya ihmal etmemek lazım. Çünkü önce biz okumalıyız ki çocuklarımız da kitap okuma alışkanlığı olsun. Çocuklar anne babayı model olarak seçiyorlar. Bunun bilincinde olarak çocuklarımıza iyi örnek olmalıyız." ifadelerini kullandı.

    Afife Küçükbenli, evlerine gelenlerin de kitap okuyabilmesi için evin bir çok yerine kitaplar koyduğunu, çevresindeki insanların doğum günlerinde onlara kitap hediye ettiğini de sözlerine ekledi.
  • 74 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Bir Türk klasiği daha biter.
    Türk edebiyatında önemli bir yeri olan ilk Türkçe köy romanıdır karabibik. 1890 yılında Nabizade Nazım'ın kaleme aldığı eser Antalya'nın bir köyünde yaşayan karabibik adlı köylünün yaşam mücadelesini konu almıştır. Kitabın içinde iki ayrı hikaye bulunmaktadır. Biri dediğimiz üzere karabibik olup diğeri ise kara sevda dır. İlk hikayede köy yaşantısına değinen yazar ikinci hikayede aşkı, imkansızlığı ele almıştır.
    68 sayfadan oluşan eser dil bakımından ağır olup sanki 300 sayfalık bir kitap okumuşum hissi uyandırdı. Anlamını bilmediğim, telaffuzu zor bir sürü kelime olunca haliyle okumakta bir hayli zor oldu. Eser birçok ilki de beraberinde getirmekte. İlk realist roman özelliğini de taşımakta. Bol kitaplı günler dilerim
  • 544 syf.
    ·11 günde·Puan vermedi
    Okudukça daha derin düşüncelere, dalar ya insan bir roman kitabının her sayfasında. İşte bu eser de beni adeta etkisinde bırakıp içinde yaşıyormuşum gibi çok yoğun duygular , bir his bıraktı bana. Okuması çok zevkli kah güldürüp kah da üzen olayları yaşadığın bir roman. Çalıkuşu öyle içten öyle samimi.Teyzesinin oğluyla evlenecği gün bir kadın tarafından gelen mektupda kamranın isviçrede yaşadığı bir dönem de bir kadınla ilişkisi olduğunu öğrenir. Ve herşeyi birakıp bir anadolunun köyünde öğretmenlik yapmaya başlar. Bir aşk romanı gibi görülse de aslında o dönemin (osmanlı dönemi sonrası) anlatan bir kitap. Mesleği uğruna da verdiği yaşam mücadelesı anlatır. Gittiği her ilde güzelliği yüzünden orda yaşayan insanların çeşitli dedikodularla karşı karşıya gelir.
    Çalışkuşunun bir daha kamrana kavuşup kavuşmayacagı heyecanıyla kitabın son sayfalarını merakla okudum. Türk edebiyat yazarlarınından Reşat Nuri Güntekinin okuduğum ilk eserlerinden oldu. Bir kez daha okuyacağımı düşünüyorum.️
  • 262 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Kitap inceleme yazısı

    Kitap Adı: Benden selam söyle anadoluya
    Yazarı. : Dido Sotiriyu
    Çeviri. : Attila Tokatlı
    Yayınevi : Alan Yayıncılık
    Baskısı. :57. Baskı/ 243 sayfa

    Türk, kürt, rum, ermeni, çerkez, müslüman, hıristiyan, musevi olmak; yeryüzünde ne bir üstünlük, ayrıcalık kimliği, ne de bir utanç kaynağı.
    Bunlardan birini ön plana çıkarıp dayattığımızda, dolaylı olarak başkalarına da bu hakkı verip, özendiriyoruz.
    Sevginin, aşkın, acının, gözyaşının, merhametin dini ve ırkı yoktu aslında.
    Her birey farklı bir inanç, farklı bir medeniyetin parçası olarak, farklı bir coğrafyada dünya ile tanışıyor. Kendi iradesi ile mi belirliyor bunu?
    Kavga etmek için değil, tanışıp kucaklaşmak ve barış içinde yaşam sürdürmek için, farklılıklar içinde yaratılmışız aslında.
    İnanç ve ırk nasıl bir kavga, savaş ve ayrışma nedeni olabiliyor?
    Tolstoy da, vahşi zevkler adlı kitabında; savaşın insanları nasıl bir akıl tutulmasına sürüklediğini çok güzel tasvir ediyor.
    Yağmur ve kar taneleri birbirini ezmeden gökyüzünden inip, yeryüzünde bir ırmak ya da gölde buluşabiliyorsa, böyle bir yolculuğu insanoğlu da başarabilir.
    Ulaşmış olduğum yaşam felsefemle ben buna bir gerekçe ve anlam bulamıyorum.
    Cemil Meriç hint kültürü ve medeniyetini anlattığı, "bir dünyanın eşiğinde" kitabında şu veciz vurguyu yapıyor : " yunan felsefesi ve medeniyeti artık kitaplarda kaldı" diyerek, ahlak, eşitlik, özgürlük, demokrasi ve şefkat anlayışının gerilediğini vurguluyor.
    Tarihi olayları, bugünkü gözlemle yargılamak tartmak elbette mümkün değil.
    Hatalar hataları doğurmuş. İhmaller, yıkımları kovalamış. Cehalet de ilk kıvılcımı ateşlediğinde, insanlar yurt bildikleri yerlerde cehennem hayatı yaşamışlar.
    Mübadele bile tam bir mutluluk ve huzur tesis edememiş. Damarlarındaki kanın ırkıyla gaza gelenler/ getirilenler sonunda kanından da olmuşlar. Oysa ki bir toprak parçası, kendini çok farklı inanç ve etnik kökenden kabul eden insanların birlikte gayretiyle, iradesiyle vatan şekline pekala dönüşebilirdi.
    Fizyolojik, biyolojik ihtiyaçlarını ırkıyla mı, inancıyla mı tedarik ediyordu ki insanlar?
    Neden o zaman bu unsurlar vesilesiyle kan dökülebiliyor, göçe zorlanabiliyor?

    Kitabın yazarı 1900'lü yıllarda Aydın ilimizde Kırkıca isimli bir rum köyünde yaşamış.
    Köyün şimdiki adı Şirince.
    Anlattığı olaylar ne kadar doğru, çeviri yerinde mi ölçemeyiz tabi. Ama genel hatlarıyla zaman tüneline girip genel bir gözlem, tahlil, analiz yapmamıza katkı sağlıyor.
    Duygulanıyorsunuz, üzülüyorsunuz, kızıyorsunuz. Neden, niçin, değer miydi diye de farklı sorular oluşuyor zihninizde.
    Günümüzde halen Irkı ve inancı yüzünden huzursuzluk kaynağı olan toplumlar olduğu gibi, bu vasıflarından dolayı zulüm gören insanların olması çağın yüz karasıdır.
    Dünya medeniyetlerinin güzel tarafları kitaplarda kalmamalıydı.
    Güzellikleri buluşturamayınca, şeytanca ayrılıkları vuruşturuyoruz maalesef.
    Ortak yaşam medeniyeti geliştirebilmek için, yaşanmış olumsuz örnekleri de incelemekte yarar var.
    Güneş nasıl ki, tüm insanların ısı, ışık, enerji ve yaşam kaynağıdır. Aynı ölçüde tüm insanların birlikte barış, sevgi, kardeşlik ve dayanışma içinde yaşamasını sağlayacak ortak bir yaşam medeniyeti geliştirme zorunluluğu vardır.
    Bu anlamda okunması gereken faydalı bir eser.
    Kurtuluş savaşı ve milli mücadelenin; ülkeyi nereden nereye taşıdığını, nasıl bir mucizevi destan yazdığını daha iyi anlayacaksınız.
    Vatan ve millet sevgisinin ve kardeşliğinin artmasına vesile olması dileğiyle,
    İyi okumalar.
    Ali Rıza malkoç
    08.03.2018
    #armozdeyis