• Bilhassa yeni olmak isteyenlerin eskiye büyük ihtiyaçları vardır.
    Mehmet Kaplan
    Sayfa 83 - Dergâh Yayınları
  • Alparslan, Fatih, Kanunî ve onların yanı sıra Türk'e vatan kazandıran yüzlerce ve binlerce kahraman, içlerinde, Oğuz Kağan'ın ruhunu yeni bir şekilde devam ettirmişlerdir. Onlar Oğuz Kağan'ı unutsalar bile, tohum ve kan, onları içten içe idare etmiştir. Bugün de Türk'ü ayakta tutan yiğitlik, kahramanlık ve fedakârlık ruhudur.
    Mehmet Kaplan
    Sayfa 81 - Dergâh Yayınları
  • Azerbaycan Türk Edebiyatı

    19. Yüzyıl Azerbaycan Edebiyatı

    20. Yüzyıl Azerbaycan Edebiyatı

    Yakın Dönem Edebiyatı

    Güney Azerbaycan Edebiyatı

    Edebi Meclisler

    Edebiyol

    Dil Edebiyat

    Sayfa yazarları

    edebi yol

    Temmuz 2, 2010

    19. Yüzyıl Azerbaycan Edebiyatı

    XVIII. yy. sonu, Azerbaycan tarihinin en karışık ve en bunalımlı dönemi olmuştur. Ülkenin siyasî, ekonomik ve kültürel hayatında ardı arkası gelmeyen buhranlar yaşanmıştır. Türk asıllı Safeviler sülâlesinin, çöküşünden ve 1747 yılında, Avşarlar soyundan gelen Nâdir Şah'ın ölümünden sonra İran'ı saran iç savaş Azerbaycan'ı da etkilemişti. Bu asrın sonlarına doğru Azerbaycan, birçok hanlığa, belli sınırları olmayan, planlanmış ve istikrarlı politikalar yürütemeyen, zaman zaman birbirleriyle kanlı çatışmalara giren küçük, feodal devletlere bölünmüştü. Ülkenin topraklarında; Guba, Karadağ, Tebriz, Derbent, Şamahı, Baku, Karabağ, Gence, Talış, Nahçivan, Seki hanlıkları, Marağa ve Urmiya Malikâneleri, Şemseddin Gazalı ve İlisu Sultanlıkları, Car-Balakend Icmâsi gibi küçük, mahallî devletler kurulmuştu. Bu siyasî parçalanma, iktisadî ve kültürel hayatta da bir gerilemeye yol açmaktaydı.


    Azerbaycan'ın tarihî bağlarla, dil ve din birliğiyle sıkı sıkıya bağlı bulunduğu Osmanlı İmparatorluğu ve İran'ın zayıflamaya başladığı bu dönemde, kuzeydeki komşu Rus İmparatorluğu gittikçe güçleniyordu. Deli Petro'nun gerçekleştirdiği ıslahatlar sonucunda, batıya daha fazla yakınlaşmış olan Rusya, yalnız askeri açıdan değil, ekonomik ve kültürel yönden de kısa zamanda büyük başarılar elde etmişti. Bu durum Rusya'yı, Azerbaycan'la ilgili emellerinde, Osmanlı İmparatorluğu ve İran karşısında son derece avantajlı bir konuma getirmişti.

     

    180ı'den itibaren Rusya, Azarbaycan Hanlıkları'm işgal etmek için silahlı müdahaleye başladı. Bu hanlıkları şeklen kendi devletinin uzantıları sayan İran'la, 1805-1812 ve 1826-1828 yıllarında girişilen savaşlar Rusların zaferiyle sonuçlandı. 1813'te yapılan Gülistan Anlaşması ve 1828'de imzalanan Türkmençay barış sözleşmesiyle Kuzey Azerbaycan, kesin olarak Rus İmparatorluğu'na katılmış oldu. Araş nehri, Rusya ile İran arasında sınır olarak kabul edildi.

     

    Böylece, XIX. yy. başlarına gelindiğinde, Azerbaycan bu iki devlet arasında paylaşılmış oldu. Ülkenin tarihî ve siyasî hayatındaki bu köklü değişiklikler, elbette ki onun manevî hayatına ve kültürüne de yansıyacaktı. Nitekim Azerbaycan, bir Rus sömürgesi olmanın bütün ağırlığını yaşadığı bu dönemde Rus ve Avrupa medeniyeti ile ilişkiye girmiş ve uygar dünya ile temas kurmuştur. Firidrih Engels'in, Kari Marks'a gönderdiği bir mektupta yazıldığı gibi; XIX yüzyılın ilk yarısında Rusya, bütün rezilliğine ve Slavyen çirkefine rağmen, Volgaboyu ve Kafkas halklarıyla ilişkilerinde, belli ölçüde medenîleştirici bir rol oynamıştır. Farsların esareti altında kalan ve her türlü millî his ve fikirlerden mahrum bırakılan Güney Azerbaycan'dan farklı olarak, Kuzey Azerbaycan'da bir yandan yabancı işgaline ve kendi üzerindeki sömürgeci siyasete duyulan tepkinin sonucu olarak "milliyetçilik" şuuru, öte yandan, batı medeniyetiyle büyük ölçüde bütünleşmiş Rusya'nın medenîleştirici fonksiyonundan yararlanma eğilimi kısa zamanda kendisini göstermeye başladı. 1830'dan başlayarak, Kuzey Azerbaycan'ın muhtelif şehirlerinde, Rusça eğitim yapan ve modern bilimleri öğreten, çağdaş okullar açıldı. 1828'de Azerbaycan Türkçesi ile ilk gazetenin yayınlanmasına teşebbüs edildi. Öte yandan, aynı yıllarda neşrolunan ve Türkçeyi iyi bilen Ermeni ve Rus memurlarca yayma hazırlanan, "Tatar Exbârı" ve 1845'te Tiflis'te yayma başlayan "Kafkasya'nın Bu Tarafının Exbârı" gibi, devlet politikalarına hizmet eden gazeteler halk arasında itibar görmedi. Azerî matbuatının ilk gerçek numunesi, ilk sayısı 22 Temmuz 1875'te Bakü'de, Hasan Bey Zerdabî'nin başyazarlığı ile çıkan "Ekinci" oldu. "Ekinci"nin ardından, Kafkasya'nın o devirdeki asıl kültür merkezi sayılan Tiflis'te, "Ziya", "Ziya-yi Kafkaziyye", "Keşkül" gibi gazeteler ortaya çıktı ve zaman içerisinde, bir yandan gazeteye ciddî bir talep ve ilginin, öbür yandan küçümsenemeyecek seviyede bir gazetecilik geleneğinin doğmasına hizmet ettiler. "Ekinci" ise, yalnız Azerbaycan'ın değil, bütün Rusya Türklerinin ilk gazetesi olarak, onların arasında millî ve dinî birlik fikirlerinin doğmasında ve yaşatılmasında önemli rol oynadı.

     

    XIX. yüzyılda Kuzey Azerbaycan'da yepyeni bir aydın nesil yetişmiş, kültür hayatının bütün sahalarında bir ilerleme ve gelişme yaşanmıştır. 1873'te Azerbaycan Millî Tiyatrosu'nun temeli atıldı. Müzik, resim gibi sanat dallarında önemli gelişmeler kaydedildi. Dilcilik, tarih, coğrafya, İslam hukuku vb. alanlarda dünya çapında tanınmış âlimler yetiştiler. "Rus Şarkiyatçılığının Babası" kabul edilen Mirze Mehemmedeli Kâzımbey (1802-1870) Kazan ve Petersburg üniversitelerinde, Mirze Cafer Topçubaşı (1784-1869) Petersburg üniversitesinde Türk-İslâm dünyasının tarihi, dili, edebiyatı hakkında değerli araştırmalara girişiyor, Türk Edebiyatının klasik örneklerini çağdaş-ilmî metotlarla hazırlayarak yayınlıyorlardı. Abbaskulu Ağa Bakıhanov (1794-1846), Mirze Adıgözel Bey (1769-1854), Mirze Cemal Karabaği (1784-1860), Şeyh İbrahim Gencevi (1815-1865) vb. tarihçilerin eserlerinde, Azerbaycan ve Kafkasya tarihinin ayrı ayrı dönemleri, çeşitli tarihî kaynaklardan hareketle araştırılıyordu. Millî okullar ve millî edebiyatla beraber, tarihî eserler de, Azerbaycan Türkleri arasında, millî şuurun yayılmasında önemli rol oynamışlardır. Asrın 80. yıllarına doğru, millî matbuat sahifelerinde yayınlanan makalelerde, Azerbaycan'da yaşayan yerli halkın, Rusların ifade ettiği şekliyle "Tatar", yahut halkın söylediği gibi yalnız "Müslüman" değil, Türk olduğu, dinlerinin İslâm olduğu, Tatarların da Türklerin bir kolu, bir boyu olduğu fikri vurgulanıyordu. Bir taraftan Batı kültürüne aşinalık, diğer yandan Ruslaştırma politikalarına bir tepki olarak doğan milliyetçilik düşüncesi, Kuzey Azerbaycan'da çok kısa bir zamanda kendine yer edinmişti. Müslüman İran devletinin terkibinde olan Güney Azerbaycan'daysa, tek din, tek dil ve tek İran sloganları altında, bu hisler her vesileyle bastırılmıştır.

     

    XIX. yüzyılın birinci yarısında, Azerbaycan Edebiyatı, ister türler, ister konular, ister üslûp ve isterse kullanılan sanatlar açısından, eski geleneklerden pek de uzaklaşmamıştı. Evvelki dönemlerde olduğu gibi, gazel tarzı hâlâ edebiyatın sürükleyici türüydü. XVIII. asırda Vâgif ekolünün ve âşık edebiyatının tesiriyle halk şiiri üslûbu ortaya çıkmış ve bu üslûp, edebiyatın genellikle dil açısından halkla bütünleşmesine,halka yakınlaşmasına imkan yaratmıştı. Edebiyat, epiklikten, sosyal ve manevî hayatta ortaya çıkan ciddi değişiklikleri süratle takip ederek değerlendirmekten henüz uzaktı. Divan edebiyatı tarzında yazan şairlerin lirik gazelleri, yahut âşık koşmaları, Azerbaycan Türklerinin hayatlarını bütün yönleriyle ve belirli bir yeterlilikte işleyebilme kabiliyetinden uzaktı.

     

    Yenileşen hayatla birlikte belli bir değişime uğrayan insanlar, edebiyatı da yeni şekil ve yeni tarzlara zorluyordu. Edebiyattaki bu yenilenme ihtiyacını, eski dönemin son, yeni dönemin ilk büyük sanat adamlarından biri sayılan Abbaskulu Ağa Bakıhanov Gudsi anladı ve 1838'de yazdığı "Kitab-ı Esgeriyye" adlı eseriyle, Azerbaycan Edebiyatına yeni, çağdaş nesir türünü getirmeye çalıştı. Bu eserde, gazel-kaside türünün geleneksel kahramanlarından, ıstırap çeken âşıklardan, gözyaşı döken sevgililerden farklı olarak, halkın arasından çıkmış sade insanlar, kendi problemleriyle edebiyatın konusu haline getirildi. "Kitab-ı Esgeriyye"de hâlâ eski dönemin etkisinde kalındığı, Arapça-Farsça söz ve terkiplere sıkça yer verildiği, secîli nesir prensibine bağlı kalındığı söylenebilirse de, eserin farklılığı, edebiyatın geleneksel türlere ve konulara bağlı kalınarak gelişemeyeceğini anlamış olmasındaydı Bakıhanov da, bu yeni anlayışın, söz konusu eseriyle Azerbaycan Edebiyatına girdiğini belirtmekteydi.

     

    Edebiyatın yenileştirilmesi sahasında ilk adımları XIX. yüzyılın birinci yarısında, Abbaskulu Ağa Bakıhanov, İsmayılbey Kutkaşınlı, Mirze Şefî Vezeh almışlarsa da, onlar tüm çabalarına rağmen, kültür ve edebiyatta yeni bir devrin başlatıcısı olamamışlardır. XIX. yy. Azerbaycan Edebiyatında gerçek mânâda modernleşme, Mirze Fetheli Ahundzâde'nin adı ve edebî faaliyetleriyle yakından ilgili bir gelişmedir. Mirze Fetheli, Azerbaycan Edebiyatını, eski divan şiirinin bin yıllık cazibesinden kopardı, onu, yeni mazmun ve yeni biçimlerle zenginleştirdi. Azerbaycan Edebiyatına ilk defa dram türünü o getirdi. Edebî tenkidin prensiplerini ortaya koydu ve ilk tarihî romanın müellifi olarak tanındı. Şiire gazellerle başlayan Ahundzâde, kısa zamanda bu tür eserlerin devrinin geçtiğini, gazel Edebiyatının, artık halkın manevî beklentilerine cevap veremediğini ileri sürmeye ve bu fikirleriyle bütün Orta Doğu halklarının edebiyat çevrelerinde büyük bir ıslahatçı olarak tanınmaya başladı. O'nun, 1850-1855 yılları arasında yazdığı altı komedi, Azerbaycan Edebiyatının daha sonraki gelişimi üzerinde belirleyici olmuş, Ahundzâde edebî mektebinin başlangıcını teşkil etmiştir. Ahundzâde'den sonra, Necefbey Vezirov, Ebdürrehimbey Hakverdiyev, Neriman Nerimanov, Reşidbey Efendiyev, Sultan Mecid Ganizâde gibi yazarlar da, edebî çalışmalarında dram türüne sık sık yer vererek, çağdaş konu ve problemleri ele alan eserlerinde halk hayatından çeşitli levhaları gözler önüne serdiler. Eksiklik ve yanlışları gösterdiler. Daha güzel, daha anlamlı bir hayatın yollarım açıklamaya çalıştılar. İlk örneklerini Ahundzâde'nin verdiği dram eserleri, millî-realist edebiyatın da dikkate değer ilk örnekleri oldu.

     

    İster Mirze Fetheli Ahundzâde'nin, isterse de onun takipçilerinin kaleme aldıkları dram eserleri, Azerbaycan Edebiyatının mücerretçilikten uzaklaşmasına, yaşayan, reel insanların hayatlarıyla ilgilenmesine imkan yarattı. Eski gazel edebiyatının, toplum içinde küçük bir gruba dönük tesirine karşılık, millî tiyatronun kısa bir zaman zarfında oluşumu ile çok daha geniş kitlelerin dikkatine sunulan dram eserleri, sözün gerçek manasında, bütün halkın hayatına dâhil oluyor, ahlâkî değerlerin yüceltilmesine ve güzelleşmesine, halkın dost ve düşmanlarını tanımasına, insanın kendini idrakine hizmet ediyordu. Azerbaycanlı yazarların, XIX. yy. boyunca, dram eserler içinde komediye daha fazla ağırlık vermeleri, her şeyden önce, onların edebiyatı, halkı içten içe kemiren manevî hastalıkların tedavisi için bir ilaç gibi kullanmalarından ileri geliyordu. Asrın sonlarına doğru, komedilerin yanında ilk piyesler, trajedi ve vodviller de ortaya çıkmaya başladı. Mirze Fetheli Ahundzâde'nin büyük istidadı sayesinde, XIX. yüzyıl, Azerbaycan Edebiyatı tarihine neredeyse bir dram çağı gibi damgasını vurmuş oldu.

     

    Millî Azerbaycan dramaturjisi, yalnız Azerbaycan Türkleri arasında değil, İdilboyu ve Orta Asya Türkleri arasında da popüler oldu ve onların da edebiyatlarında dram türünün ortaya çıkmasına zemin hazırladı.

     

    XIX. yy. aynı zamanda Azerbaycan nesrinin ilk numunelerinin ortaya çıkışıyla da dikkati çekmektedir. Abbaskulu Ağa Bakihanov'un "Kitab-ı Esgeriyye" eserinden sonra, Mirze Fetheli Ahundzâde'nin "Aldanmış Kevâkib" (1857) romanı yazıldı. Tarihî konulu bu eserinde yazar, tarihî olaylar ve şahsiyetlerin ardına gizlenerek, daha çok yaşanılan devri ve bütün zamanların en önemli problemi olan "hükümdar-halk" çekişmesini ön plana çıkarmıştı. XIX.yy. sonlarına doğru, dram sahasında olduğu gibi nesirde de Mirze Fetheli Ahundzâde'nin takipçileri yetişmiş ve ilk eserlerini vermişlerdir. Neriman Nerimanov'un, Sultan Mecid Ganizâde'nin, Zeynelabidin Merağayî'nin ve bunlar gibi daha birçok yazarın romanları, artık çağdaş Azerbaycan hayatı, Azerbaycan varlığı, halkın yüz yüze geldiği problemlerle ilgili konuları ihtiva etmekteydi.

     

    XIX. yy. Azerbaycan Edebiyatında, edebî tenkidin ilk numuneleri de yine Mirze Fetheli Ahundzâde tarafından kaleme alınmıştır. Her ne kadar, söz konusu dönemden önce, Azerbaycan'da edebiyat tarihçiliği ve edebî tenkit sahalarında bazı çalışmaların yapıldığı doğruysa da, bu çalışmalar daha ziyade eski "Tezkirecilik" geleneğine da-yanıyordu. Yalnız Şark değil, Rus ve Batı edebiyatına da hakim olan Ahundzâde ise, tenkidde tasvircilik ve eserin mazmunlarının nakledilmesiyle yetinmiyordu. O'nu bir sanat eserinin her şeyden evvel estetik açıdan, sanat açısından araştırılması, edebiyata ne getirdiğinin açıklanması ilgilendiriyordu. Hayatla ilgisi olmayan edebiyat ve sanat, onun düşüncesine göre sahte ve kalptı. Öyle ki, güncel hayattan, onun toplum gündemine getirdiği çeşitli problemlerden uzaklaşan her türlü hayalperver şiirin, mersiye ve medhiyenin, bir kısım mevhumların ardınca giden mistisizmin karşısında, gittikçe realizm prensiplerine dayanan hikaye, roman ve dramları, halk ve edebiyat için en lüzumlu eserler olarak kabul ediyordu.

     

    Edebiyatta yeni türlerin ortaya çıkması, şiirin de kendi içinde yenileşmesinde etkili olmuştu. Her şeyden önce şiir yeni mazmunlar edinmişti. 1840 yıllarından itibaren, Azerbaycan'da mizahî şiir büyük önem kazanmıştı. Bu tür şiirlerin hemen hemen tamamı, ülkenin genel durumu, Rus memurların ve onları destekleyen yerli asilzadelerin keyfîlikleri, ülkeyi saran kanunsuzluklar, rüşvet ve istikrarsızlık üzerineydi. Mirze Bahış Nadim, Baba Bey Şâkir, Kasım Bey Zâkir gibi Azerbaycan şairlerinin mizahî şiirlerinde, yalnız yerli memurlar değil, gemilikle Çarlık Dönemi idari sistemi, Rus sömürgeciliği, imparatorluğun Ruslaştırma politikası gibi konular cesaretle işlenmekteydi.

     

    Dilinin berraklığı ve güzelliği, mazmunların herkesçe anlaşılabilir olmasıyla farklanan âşık şiiri ile dîvan edebiyatının sentezi şeklinde ortaya çıkan ve "halk şiiri" adını alan yeni tarz şiir de, XIX. yy. boyunca büyük bir gelişme dönemi geçirmişti. Azerbaycan âşık şiirinin usta temsilcileri Aşık Elesker, Âşık Alı, Âşık Hüseyn Şemkirli, Âşık Musa gibi sanatçıların kurduğu ekol, çeşitli türlerde yazdıkları eserler, besteledikleri yeni saz havaları, yetiştirdikleri talebeler, bunların Rus İmparatorluğunun Türk ve Müslüman bölgelerine, Iran ve Osmanlı İmparatorluğu'na seyahatleri ve tesirlerini oralara kadar yaymaları ile uluslararası bir şöhrete ulaştıklarını, başarılarını her yerde aynı ustalıkla devam ettirdiklerini görmekteyiz. Onların temsil ettiği halk şiiri, bir yandan lirik-samimi konuların, şahsi duygu ve düşüncelerin ele alınması, diğer yandan halkın hayatı, günlük mücadelesi, geleceğe dönük ümitleri ve beklentilerini dile getiren konuları yüksek bir sanatkarlıkla işleyebilmiş olmasıyla dikkat çekiyordu.

     

    Tek bir Dünya Edebiyatının konuşulduğu, medeniyetler ve edebiyatlar arası karşılıklı ilişkilerin güçlendiği ve hızlandığı bir dönem olan XIX. Yy. Azerbaycan Edebiyatının da mahalliliğin kalıplarını kırdığı, bir ölçüde de olsa Dünya Edebiyatıyla entegre olma sürecine girdiği bir devredir. 1830 yıllarından itibaren, Azerbaycan Edebiyatının muhtelif örnekleri yabancı dillere çevrilir. Bu dönemin ilk nesir örneklerinden olan "Reşidbey ve Seadet Hanım" kısa hikayesi (müellifi Ismayılbey Kutkaşmlı) Fransızcaya çevrilerek Varşova'da yayınlanmıştı. 1850-1880 yıllarında, şair Mirze Şefî'nin şarkıları, dünyanın onlarca diline çevrilerek, büyük tirajlarla basılmıştı. Çağdaş Batı matbuatının, "Müslümanların Molier"i olarak tanıttığı Mirze Fetheli Ahundzâde'nin komedileri İngilizce, Fransızca, Almanca gibi yabancı dillere çevrilmiş, Türk lehçeleri dersi okutan üniversitelerin büyük bir kısmında en önemli konuşma ve dil örneklerinden biri sayılmıştı. XIX. yy. Azerbaycan yazarlarından Abbaskulu Ağa Bakıhanov'un, Ismayılbey Kutkaşanlı'nm, Mirze Şefî Vazeh ve benzerlerinin ad-ları, Rusya'da geniş şöhret bulmuştu.

     

    Azerbaycan Edebiyatının örnekleri dünya dillerine çevrildiği gibi, dünya dillerinden muhtelif numunelerin de Azerbaycan Türkçesine tercümesine teşebbüs edilmişti. Rus Edebiyatı klasiklerinden Krılov'un, Puşkin'in, Lermontov'un, Nekrasov'un ve daha birçok şairin şiirleri, Lev Tolstoy'un hikaye ve dramaları, Şekspir'in "Otello"su, Ghöte'nin "Faust" adlı eserinin bazı bölümleri, İran ve Hind Edebiyatından örnekler bu dönemde tercüme edilmişlerdir. Söz konusu tercümeler, Azerbaycan Edebiyatının gelişmesinde belirli ölçüde etkili olmuş, Batı Edebiyatı ve batılı yazarlar hakkındaki düşüncelerin netleşmesine ve pekişmesine hizmet etmiştir.
  • 104 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Türkler, eskiden Çin medeniyetine girmişlerdi. Çin medeniyetinden kurtulup İslamiyetin kabulüyle Arap ve İran medeniyetine girmişler.Şimdi de İran medeniyetinden kurtularak Avrupa medeniyetine giriyorlardı. Avrupa medeniyeti eşsiz güzellikler ve ahlaki zevkler yönünden üzerimizde olumlu etkileri olacaktır. Bu etkiler eski medeniyetten gelen zevkleri yıktığı ölçüde faydalıdır. Yıktığı zevklerin yerine kendisi geçtiği zaman zararlıdır. Kültür, bir milletin din, ahlak, hukuk, akıl, estetik, dil, ekonomi, ve teknikle yaşayanların uyumlu bir bütünüdür. Medeniyet ise, aynı gelişmişlik düzeyinde bulunan birçok milletlerin toplumsal hayatlarının ortak bir bütünüdür
    Türk’te, kendini beğenmişlik ve övünme yoktur. Büyük kahramanlık ve fedakarlıklar yaptığı zaman üstün bir iş yapmış gibi görünmez. Osmanlı ise övünmeyi ve övülmeyi severdi. Osmanlı imparatorluğu genişledikçe, yüzlerce milleti içine aldıkça, yönetenlerle yönetilenler arasında iki ayrı sınıf oluştu. Ayrıca gerçek Türklerle arasında kültür farkı oluştu. Türklerin eski dinlerinde, Türkler, çok güçlü bir imana sahip oldukları halde, yobazlık ve aşırı duygulardan uzak kaldılar. Türkler yaratanı sadece severlerdi. Allahı yalnız “Cemal” (güzellik) sıfatıyla gördükleri için Türkler onu sadece severlerdi. Allah’a karşı korku duymazlardı. Türk Barış severliğinin kurucusu “Mete” dir.
    Türk’ün görevi bir yandan yalnız halkın arasında kalmış olan Türk kültürünü arayıp bulmak; diğer yandan batının bilimsel tekniklerini yaşam kalitesini yani medeniyetini kendi kültürüne aşılamaktır. Batının medeniyetini alacağız ama kültürümüzün hakimiyeti altında olacak eğer bir toplum aşırı medeniyeleşiyor kültür geri kalırsa toplum ahlakı bozulur. Huzursuzluğa neden olur. O yüzden hakim olan kültürümüz olacak kültürü yüksek olan toplumlar. Medeniyeti yüksek ama kültürü güçsüz olan toplumları tarihte hep alt etmiştir. Medeniyeti yüksek ve kültürü sağlam olan toplumlar her zaman güçlü olmuşlardır. Örneğin Japonya Uzakdoğu’da olmasına rağmen Avrupa medeniyetinin bilim ve tekniğine çok çabuk uyum sağlayarak medeni bir toplum oldu ve kendi kültüründen hiç birşey kaybetmeyerek toplumun huzuru yerinde ve refah seviyesi yüksektir. Dinlerini ve milliyetlerini korumuşlardır.
    Avrupa’nın büyük şehirlerinde toplumsal yoğunluğun artması, sosyal iş bölümünü gerektirdi. Uzmanlıklar ve uzmanlar meydana geldi. Uzmanlıkla birlikte, insanlarda kişilik oluştu. Ruhların gerçek yapısı değişti. Mantıkça eski insanlara benzemeyen yeni insanlar doğdu. Eski çerçeveler yıkıldı. Serbest kalan yeni hayat, yaratıcı gücünü her yana yönelterek her alanda ilerleme sağladı. Özellikle büyük sanayiyi oluşturarak, çağdaş medeniyetin çehresini ortaya çıkardı.
  • AHMET SEZGİN’LE AŞK MEDENİYETİNE YOLCULUK…

    M. NİHAT MALKOÇ

    Kıymetli kalem erbabı Ahmet Sezgin’le internet marifetiyle tanıştım. İyi ki de tanışmışım. Zira “Aşk Medeniyetine Yolculuk” isimli nefis kitabından başka nasıl haberdar olabilirdim ki? Ses bayrağımız olan Türkçemizin şahikalarını görmekten mahrum kalırdım. Sağ olsunlar “fikir ve hissiyat süzmesi” diye tabir edebileceğim bu kıymetli kitabı, adıma imzalayıp tarafıma gönderme lütfunda bulundular. Kendilerine şükranlarımı sunuyorum.

    Kapağında, yapraklarını dökmüş bir ağaca doğru yürüyen ve arkasında simsiyah bir gölge bırakan bir adam resmi bulunan bu kitabı elime aldığımda sıradan bir kitapla yüz yüze olduğumu düşünmüştüm. Aşk üzerine bilindik ifadelerle ve kelime oyunlarıyla karşılaşacağımı sanmıştım. Fakat hiç de öyle olmadığını sayfaları d/çevirdikçe anladım.

    Kitap üzerin(d)e konuşmaya geçmeden evvel yazar Ahmet Sezgin’den kısaca bahsedeyim. Sezgin, Samsun/Terme’de dünyaya açmış gözlerini. Sırasıyla Terme İmam-Hatip Lisesi’ni ve Ondokuz Mayıs Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirmiş. Birçok okulda görev yaptıktan sonra Terme Mehmet Akif Ersoy Anadolu Lisesi’nde karar kılmış. Burada, milletine ve memleketine bağlı nesillerin duygu ve düşünce hamurunu aşkla yoğurmaktadır. Kendisi bir ara “Mesaj” isimli bir kültür-edebiyat dergisi de çıkarmıştır.

    Ahmet Sezgin; deneme, inceleme ve şiir türlerindeki eserlerini ülkemizin saygın dergileri olan Güneysu’da, Mavera’da, İslamî Edebiyat’ta, Kırağı’da, Çınar’da, Kültür Dünyası’nda, Yedi İklim’de Türk Edebiyatı’nda ve Ayvakti’nde okuyucuyla buluşmuştur. Usta kalem, Terme Bilgi Gazetesinde köşe yazıları kaleme almaya devam etmektedir. İki çocuk babası şair ve yazar Sezgin’in “Türk Edebiyatında Ölüm Şiirleri Antolojisi, Güllerimi Ver Anne, Termeli Yazarlar ve Şairler Ansiklopedisi” isimli basılmış eserleri bulunmaktadır.

    Yazarın bana gönderdiği ve değerlendirmesini yapmakta olduğum “Aşk Medeniyetine Yolculuk” kitabı bu yılın Mayıs ayında Etüt Yayınları tarafından Samsun’da yayımlanarak okurla buluşmuş. Yani henüz dumanı üstünde… Körpe bir çocuk gibi doğal, saf, naif…

    Kahverenginin açık ve koyu tonlarının hâkim olduğu kitabın arka kapağında “Aşk medeniyetine yolculuk; vahye dayalı gül ve gönül medeniyetinin mimarisini, edebiyatını, musikisini; ahlak, kültür, ilim, felsefe, hayat tarzı ve teknolojisini yeniden inşa ederek medineye, hakiki medeniyete varma bilincine ermektir. /Aşk medeniyetine yolculuk, “kültürden irfana” ulaşabilmek için ay vaktinde düşünmektir. Muhteşem bir mâziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü”yü inşa edebilme gayretidir. Menfaat, kuvvet, nefret, cehalet, savaş ve zulüm uygarlığını terk edip hak, hakikat, kardeşlik, sevgi, adalet, barış, ilim, edep ve irfanla örülü aşk medeniyetine hicret etmektir” ifadeleri yer alıyor.

    “Aşk Medeniyetine Yolculuk” iki duraktan(bölümden) oluşuyor. Bu duraklar “Aşk Medeniyetine Yolculuk” ve “Nedesin Ey İnsanlık?” adlarını taşıyor. “Aşk Medeniyetine Yolculuk” adlı ilk bölümde “Aşk Medeniyetinin Çocukları, Yolumuzun Kandilleri Türk Klasikleri, Mutluluğun Sırları, Çile ve Sabırla Olgunlaşmak, Ruh Mayamız, Şiirlerle Gönül Yolculuğu, Tarih Şuuruna Ermek, Aşk Medeniyetine Yolculuk, Fethin Ruhu ve Fatih, Osmanlı’nın Yürek Adamları, Gönül Aynamız Eskimeyen Musikimiz, Ebedîlik Muştusu Ölüm, Bayrağımız, İstiklâlimizin Haykırışı Millî Marşımız, Mutluluğun Anahtarı Denge, Şair Nâbî’nin Hz. Peygamber Aşkı, İçimizdeki Kaf Dağı’na Yolculuk, Edep Yâ Hû, Gelin Canlar Bir Olalım, Güle ve Lâleye Hasret, Gerçek Aşka Çağrı” isminde yirmi deneme yer alıyor.

    Kitabın “Nerdesin Ey İnsanlık?” adını taşıyan ikinci bölümünde “Türkçenin Feryadı, Dalgalan Ses Bayrağım, Kâmus Namustur, Kelimelerin İsrafı ve Bozulan Dengesi, Kavram Kargaşası, Çağdaş Yokuşlarda Entel Takılmak, Kitap Okumayan Nesil, Neyi Nasıl Niçin Okumak?, Çırpınan Gençliğimiz, Erdemli Gençlik Yetiştirmek, Eğitim Davamız ve Öğretmen Meselesi, Taassup ve Hakikat, Mankurtlaşan Aydınlar, Farkı Fark Et(me)mek, Kimlik ve Kişilik Sahibi Olmak, Nerdesin Ey İnsanlık?, Teknolojiyle İnsanlığın Düşüşü, Mevlânâ’yı Anla(ma)mak, Hoşgör(me)mek, Ağlayabilseydik.” isimli yirmi nefis deneme var.

    Deneme türünde enfes bir üslupla kaleme alınan 160 sayfalık bu eser, beni söz burcunun zirvelerine götürüp hasretini duyduğum “Aşk Medeniyetine Yolculuk” ettirdi. Öncelikle söyleyeyim ki Ahmet Sezgin rehberliğindeki bu yolculuktan büyük keyif aldım.

    Mâziden iri güller deren Ahmet Sezgin; bizlere “İmâm-ı Gazalî, Ahmet Yesevî, Kâşgarlı Mahmut, Yusuf Has Hâcib, Mevlânâ, Yûnus Emre, Fuzulî, Süleyman Çelebi, Şeyh Galib, Mehmet Akif Ersoy, Necip Fâzıl…vb.” gibi yitik değerlerimizi hatırlatmakta ve kurtuluşumuzun bu değerlerimizi değer edinmemizde olduğunu söylemektedir.

    Hepimizin bir şekilde şikâyetçi olduğu manevî bozulma birden bire olmadı. İnsanlık önce maddeye sevdalandı, böylece mânâya küstü, onu unuttu. Her şeyin bir fiyatı olduğunu, satın alınabilir olduğunu sandı. Paranın huzur getireceğini düşündü. Maddeyi adeta putlaştırdı. Ne yazık ki aldandı. Kendi yaktığı kor ateşte yandı. Böylece gönüllerimizi süsleyen edep ziyneti rafa kalktı. Oysa aşk medeniyeti yolculuğuna çıkmak için edep olmazsa olmaz bir değerdi(r). Bunu unuttuk. Ahmet Sezgin “Edep Yâ Hû” adlı yazısında buna değinerek, şaşalı günlerimizden örnekler veriyor; bizi tez elden yitiğimizi bulmaya çağırıyor:

    “Hayatı bütünüyle kuşatan zarafet ve âhenk, edepti bir zamanlar. Güzel insanlar; üzerlerine yalnızca güzel elbiseler değil, insan olma hasleti yükleyen edep, alçakgönüllülük ve vakar libasını da giyerlerdi. Çünkü edep ehli için edep, en güzel elbiseydi. “Edeptir kişinin daim libası/ Edepsiz insan üryana benzer.” Söyleyen kadar sözü dinleyenlerin de arif olduğu kadim zamanlarda gönül meclislerini edep ehlinin aşkla damıtılmış muhabbetleri, nezaket, zarafet, sükûnet dolu halleri süslerdi. Edep ehlinin sükûtları bile edeptendi.”(s. 78)

    Sezgin’in büyük bir itinayla kaleme aldığı yazılar tüm zamanlara hitap etse de en güzel de günümüzün fotoğrafını yansıtıyor. Yaşananları hepimiz görüyor olsak da gerçek şair ve yazarlar onları gönül gözüyle temaşa ettikleri için, daha iyi yansıtıyor. Sezgin de onlardan biri. Ümmetin başsızlığının ve dağınıklığının sebep ve sonuçlarını hakkıyla ve layıkıyla idrak edebilmek için şu satırları okumak sanırım yeterlidir: “İnsanların çoğu; kendi ırk, inanç, mezhep, meşrep ve ideolojisinden olmayanlara at gözlüğü takarak önyargı ve genellemeyle yaklaşıyor. Bağnaz, “aklını kiraya vermiş” ön yargılı insanlar, bir insanın bir grubun fanatiği, sözcüsü olmadan da hakikati savunabileceğine ihtimal de veremiyorlar sanırım.”(s. 127)

    Bizi Aşk Medeniyetine Yolculuk’a çıkaran Ahmet Sezgin’in her satırı gönül telimize dokunuyor. Çöplüğe dönen gönüllerimize şifa reçetesi sunuyor. Kanayan yaramıza merhem oluyor. Bizi, labirente dönüşen ruhumuzda, yitiğimizi arayıp bulmaya çağırıyor.

    Usta kalem Ahmet Sezgin, Türkçeyi bir kuyumcu titizliğiyle ve eski bir İstanbul hanımefendisinin zarafetiyle, özenle kullanıyor. Cümleler kusursuz ve sağlam yapılarıyla dikkat çekiyor. Dilin bütün imkânlarına başvuruyor. Yazdıkları zaman zaman mensur şiir çizgisine yaklaşıyor. Kalemini adeta konuşturuyor; hatta bazen toplumsal bozulmanın getirdiği kederle kalem bir anlamda haykırıyor. Dilimizin en güzel örnekleri arasında yer almaya namzet bu güzel denemeleri okuduktan sonra “Türkçe ağzımda annemin sütüdür.” diyen Yahya Kemal’e hak vermemek mümkün değil. Zaman zaman kanat seslerini duyduğumuz kelimeler yerli yerinde, ne bir eksik ne bir fazla. Katıksız, saf, samimi, su misali.

    Bu kitapta birbirinden nefis kırk bir deneme var. Batının uçurumlarında asılı kalan yozlaşmış nesle çok güzel mesajlar veriyor. Bizi titreyip özümüze dönmeye çağırıyor. Bu belki son çağrıdır. Hem bu, bineceğiniz uçağı kaçırmak kadar basit değil. Aşk Medeniyetine Yolculuk’a çıkacağınız uçağı kaçırmanızın bedeli olarak, nefret yolculuğuna çıkacak uçağa binme mecburiyetinde kalabilirsiniz. Böyle bir durumda kin ve nefretin gayyalarında debelenmeyi göze almalısınız. Gelin Ahmet Sezgin’in rehberliğinde Aşk Medeniyetine Yolculuk’a çıkalım. Bu yolculuk içinizdeki fırtınaları dindirecek. Karakışlar gül yüzlü baharlara dönüşecek. Yitiğinizi bulacaksınız. Siz de bir yiğit misali düştüğünüz yerden tekrar ayağa kalkacaksınız. Kâbuslarınız tatlı düşlere dönüşecek. Bu yolculuk size iyi gelecek…
  • AHMET SEZGİN’LE AŞK MEDENİYETİNE YOLCULUK…
    M. NİHAT MALKOÇ

    Kıymetli kalem erbabı Ahmet Sezgin’le internet marifetiyle tanıştım. İyi ki de tanışmışım. Zira “Aşk Medeniyetine Yolculuk” isimli nefis kitabından başka nasıl haberdar olabilirdim ki? Ses bayrağımız olan Türkçemizin şahikalarını görmekten mahrum kalırdım. Sağ olsunlar “fikir ve hissiyat süzmesi” diye tabir edebileceğim bu kıymetli kitabı, adıma imzalayıp tarafıma gönderme lütfunda bulundular. Kendilerine şükranlarımı sunuyorum.

    Kapağında, yapraklarını dökmüş bir ağaca doğru yürüyen ve arkasında simsiyah bir gölge bırakan bir adam resmi bulunan bu kitabı elime aldığımda sıradan bir kitapla yüz yüze olduğumu düşünmüştüm. Aşk üzerine bilindik ifadelerle ve kelime oyunlarıyla karşılaşacağımı sanmıştım. Fakat hiç de öyle olmadığını sayfaları d/çevirdikçe anladım.

    Kitap üzerin(d)e konuşmaya geçmeden evvel yazar Ahmet Sezgin’den kısaca bahsedeyim. Sezgin, Samsun/Terme’de dünyaya açmış gözlerini. Sırasıyla Terme İmam-Hatip Lisesi’ni ve Ondokuz Mayıs Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirmiş. Birçok okulda görev yaptıktan sonra Terme Mehmet Akif Ersoy Anadolu Lisesi’nde karar kılmış. Burada, milletine ve memleketine bağlı nesillerin duygu ve düşünce hamurunu aşkla yoğurmaktadır. Kendisi bir ara “Mesaj” isimli bir kültür-edebiyat dergisi de çıkarmıştır.

    Ahmet Sezgin; deneme, inceleme ve şiir türlerindeki eserlerini ülkemizin saygın dergileri olan Güneysu’da, Mavera’da, İslamî Edebiyat’ta, Kırağı’da, Çınar’da, Kültür Dünyası’nda, Yedi İklim’de Türk Edebiyatı’nda ve Ayvakti’nde okuyucuyla buluşmuştur. Usta kalem, Terme Bilgi Gazetesinde köşe yazıları kaleme almaya devam etmektedir. İki çocuk babası şair ve yazar Sezgin’in “Türk Edebiyatında Ölüm Şiirleri Antolojisi, Güllerimi Ver Anne, Termeli Yazarlar ve Şairler Ansiklopedisi” isimli basılmış eserleri bulunmaktadır.

    Yazarın bana gönderdiği ve değerlendirmesini yapmakta olduğum “Aşk Medeniyetine Yolculuk” kitabı bu yılın Mayıs ayında Etüt Yayınları tarafından Samsun’da yayımlanarak okurla buluşmuş. Yani henüz dumanı üstünde… Körpe bir çocuk gibi doğal, saf, naif…

    Kahverenginin açık ve koyu tonlarının hâkim olduğu kitabın arka kapağında “Aşk medeniyetine yolculuk; vahye dayalı gül ve gönül medeniyetinin mimarisini, edebiyatını, musikisini; ahlak, kültür, ilim, felsefe, hayat tarzı ve teknolojisini yeniden inşa ederek medineye, hakiki medeniyete varma bilincine ermektir. /Aşk medeniyetine yolculuk, “kültürden irfana” ulaşabilmek için ay vaktinde düşünmektir. Muhteşem bir mâziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü”yü inşa edebilme gayretidir. Menfaat, kuvvet, nefret, cehalet, savaş ve zulüm uygarlığını terk edip hak, hakikat, kardeşlik, sevgi, adalet, barış, ilim, edep ve irfanla örülü aşk medeniyetine hicret etmektir” ifadeleri yer alıyor.

    “Aşk Medeniyetine Yolculuk” iki duraktan(bölümden) oluşuyor. Bu duraklar “Aşk Medeniyetine Yolculuk” ve “Nedesin Ey İnsanlık?” adlarını taşıyor. “Aşk Medeniyetine Yolculuk” adlı ilk bölümde “Aşk Medeniyetinin Çocukları, Yolumuzun Kandilleri Türk Klasikleri, Mutluluğun Sırları, Çile ve Sabırla Olgunlaşmak, Ruh Mayamız, Şiirlerle Gönül Yolculuğu, Tarih Şuuruna Ermek, Aşk Medeniyetine Yolculuk, Fethin Ruhu ve Fatih, Osmanlı’nın Yürek Adamları, Gönül Aynamız Eskimeyen Musikimiz, Ebedîlik Muştusu Ölüm, Bayrağımız, İstiklâlimizin Haykırışı Millî Marşımız, Mutluluğun Anahtarı Denge, Şair Nâbî’nin Hz. Peygamber Aşkı, İçimizdeki Kaf Dağı’na Yolculuk, Edep Yâ Hû, Gelin Canlar Bir Olalım, Güle ve Lâleye Hasret, Gerçek Aşka Çağrı” isminde yirmi deneme yer alıyor.
    Kitabın “Nerdesin Ey İnsanlık?” adını taşıyan ikinci bölümünde “Türkçenin Feryadı, Dalgalan Ses Bayrağım, Kâmus Namustur, Kelimelerin İsrafı ve Bozulan Dengesi, Kavram Kargaşası, Çağdaş Yokuşlarda Entel Takılmak, Kitap Okumayan Nesil, Neyi Nasıl Niçin Okumak?, Çırpınan Gençliğimiz, Erdemli Gençlik Yetiştirmek, Eğitim Davamız ve Öğretmen Meselesi, Taassup ve Hakikat, Mankurtlaşan Aydınlar, Farkı Fark Et(me)mek, Kimlik ve Kişilik Sahibi Olmak, Nerdesin Ey İnsanlık?, Teknolojiyle İnsanlığın Düşüşü, Mevlânâ’yı Anla(ma)mak, Hoşgör(me)mek, Ağlayabilseydik.” isimli yirmi nefis deneme var.

    Deneme türünde enfes bir üslupla kaleme alınan 160 sayfalık bu eser, beni söz burcunun zirvelerine götürüp hasretini duyduğum “Aşk Medeniyetine Yolculuk” ettirdi. Öncelikle söyleyeyim ki Ahmet Sezgin rehberliğindeki bu yolculuktan büyük keyif aldım.

    Mâziden iri güller deren Ahmet Sezgin; bizlere “İmâm-ı Gazalî, Ahmet Yesevî, Kâşgarlı Mahmut, Yusuf Has Hâcib, Mevlânâ, Yûnus Emre, Fuzulî, Süleyman Çelebi, Şeyh Galib, Mehmet Akif Ersoy, Necip Fâzıl…vb.” gibi yitik değerlerimizi hatırlatmakta ve kurtuluşumuzun bu değerlerimizi değer edinmemizde olduğunu söylemektedir.

    Hepimizin bir şekilde şikâyetçi olduğu manevî bozulma birden bire olmadı. İnsanlık önce maddeye sevdalandı, böylece mânâya küstü, onu unuttu. Her şeyin bir fiyatı olduğunu, satın alınabilir olduğunu sandı. Paranın huzur getireceğini düşündü. Maddeyi adeta putlaştırdı. Ne yazık ki aldandı. Kendi yaktığı kor ateşte yandı. Böylece gönüllerimizi süsleyen edep ziyneti rafa kalktı. Oysa aşk medeniyeti yolculuğuna çıkmak için edep olmazsa olmaz bir değerdi(r). Bunu unuttuk. Ahmet Sezgin “Edep Yâ Hû” adlı yazısında buna değinerek, şaşalı günlerimizden örnekler veriyor; bizi tez elden yitiğimizi bulmaya çağırıyor:

    “Hayatı bütünüyle kuşatan zarafet ve âhenk, edepti bir zamanlar. Güzel insanlar; üzerlerine yalnızca güzel elbiseler değil, insan olma hasleti yükleyen edep, alçakgönüllülük ve vakar libasını da giyerlerdi. Çünkü edep ehli için edep, en güzel elbiseydi. “Edeptir kişinin daim libası/ Edepsiz insan üryana benzer.” Söyleyen kadar sözü dinleyenlerin de arif olduğu kadim zamanlarda gönül meclislerini edep ehlinin aşkla damıtılmış muhabbetleri, nezaket, zarafet, sükûnet dolu halleri süslerdi. Edep ehlinin sükûtları bile edeptendi.”(s. 78)

    Sezgin’in büyük bir itinayla kaleme aldığı yazılar tüm zamanlara hitap etse de en güzel de günümüzün fotoğrafını yansıtıyor. Yaşananları hepimiz görüyor olsak da gerçek şair ve yazarlar onları gönül gözüyle temaşa ettikleri için, daha iyi yansıtıyor. Sezgin de onlardan biri. Ümmetin başsızlığının ve dağınıklığının sebep ve sonuçlarını hakkıyla ve layıkıyla idrak edebilmek için şu satırları okumak sanırım yeterlidir: “İnsanların çoğu; kendi ırk, inanç, mezhep, meşrep ve ideolojisinden olmayanlara at gözlüğü takarak önyargı ve genellemeyle yaklaşıyor. Bağnaz, “aklını kiraya vermiş” ön yargılı insanlar, bir insanın bir grubun fanatiği, sözcüsü olmadan da hakikati savunabileceğine ihtimal de veremiyorlar sanırım.”(s. 127)

    Bizi Aşk Medeniyetine Yolculuk’a çıkaran Ahmet Sezgin’in her satırı gönül telimize dokunuyor. Çöplüğe dönen gönüllerimize şifa reçetesi sunuyor. Kanayan yaramıza merhem oluyor. Bizi, labirente dönüşen ruhumuzda, yitiğimizi arayıp bulmaya çağırıyor.

    Usta kalem Ahmet Sezgin, Türkçeyi bir kuyumcu titizliğiyle ve eski bir İstanbul hanımefendisinin zarafetiyle, özenle kullanıyor. Cümleler kusursuz ve sağlam yapılarıyla dikkat çekiyor. Dilin bütün imkânlarına başvuruyor. Yazdıkları zaman zaman mensur şiir çizgisine yaklaşıyor. Kalemini adeta konuşturuyor; hatta bazen toplumsal bozulmanın getirdiği kederle kalem bir anlamda haykırıyor. Dilimizin en güzel örnekleri arasında yer almaya namzet bu güzel denemeleri okuduktan sonra “Türkçe ağzımda annemin sütüdür.” diyen Yahya Kemal’e hak vermemek mümkün değil. Zaman zaman kanat seslerini duyduğumuz kelimeler yerli yerinde, ne bir eksik ne bir fazla. Katıksız, saf, samimi, su misali.

    Bu kitapta birbirinden nefis kırk bir deneme var. Batının uçurumlarında asılı kalan yozlaşmış nesle çok güzel mesajlar veriyor. Bizi titreyip özümüze dönmeye çağırıyor. Bu belki son çağrıdır. Hem bu, bineceğiniz uçağı kaçırmak kadar basit değil. Aşk Medeniyetine Yolculuk’a çıkacağınız uçağı kaçırmanızın bedeli olarak, nefret yolculuğuna çıkacak uçağa binme mecburiyetinde kalabilirsiniz. Böyle bir durumda kin ve nefretin gayyalarında debelenmeyi göze almalısınız. Gelin Ahmet Sezgin’in rehberliğinde Aşk Medeniyetine Yolculuk’a çıkalım. Bu yolculuk içinizdeki fırtınaları dindirecek. Karakışlar gül yüzlü baharlara dönüşecek. Yitiğinizi bulacaksınız. Siz de bir yiğit misali düştüğünüz yerden tekrar ayağa kalkacaksınız. Kâbuslarınız tatlı düşlere dönüşecek. Bu yolculuk size iyi gelecek…