Tugay Toğrul, bir alıntı ekledi.
25 Nis 20:36 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

"Yenilmeyen doğru yenmiş sayılmaz. Doğru yenile yenile öyle keskin bir hale gelmeli ki... Yüz bin yıl su altında, yıkanmış, düzelmiş çakıltaşı gibi."

Teneke, Yaşar Kemal (Sayfa 153 - Yapı Kredi Yayınları)Teneke, Yaşar Kemal (Sayfa 153 - Yapı Kredi Yayınları)
İzem Balık, bir alıntı ekledi.
15 Nis 13:12 · Kitabı okudu · Puan vermedi

(Tellal kaymakamlık odasına girer. Kaymakam masasında oturmaktadır.)
TELLAL: Sana bir armağanım var, Kaymakam. (Yakasından çıkardığı fincanı Kaymakamın yakasına takar.)
KAYMAKAM: Nedir bu?
TELLAL: Bu madalyadır, oğlum. Bir madalya...
KAYMAKAM: Anlamadım!..
TELLAL: Bak, Kaymakam, gençsin, yiğit ve namuslu ve de vatanseversin. Bunun için kendine güvenirsin...
KAYMAKAM: Peki, ama bu...
TELLAL: Kendine güvendiğin için yalancı değilsin. Yalan dolan bilmediğin için yalan karşısında yenileceksin.
KAYMAKAM: Yalan bu kadar güçlü mü?
TELLAL: Sen bana bak, oğlum, yalanın gücü doğrunun güçsüzlüğünden değildir. Yalan teşkilat kurmuş, doğru yalnızdır. Yalanın geleneği var, senin doğrunun her gün yeniden yaratılması gerek. Her gün bir şafak çiçeği gibi yeniden açması gerek. Sen yenileceksin.
KAYMAKAM: Yrnilmeyeceğim. Ama fincan...
TELLAL: Yenileceksin! Yenilmenin tadına varacaksın, doğru yenilmeli.
KAYMAKAM: Şaşırtıyorsunuz beni. Bu fincan...
TELLAL: Yenilmeyen doğru yenmiş sayılmaz. Doğru yenile yenile öyle keskin bir hale gelmeli ki... Yüz bin yıl su altında, yıkanmış, düzelmiş çakıltaşı gibi.
KAYMAKAM: Siz kimsiniz?
TELLAL: Ha şimdi... Şu kamburumu görüyor musun? Bunun içinde tam on iki tane düşman kurşunu var. Dumlupınarda girdi.
KAYMAKAM: Savaştınız demek?
TELLAL: Savaş bitti. Kasabaya geldim, bir de baktım bütün asker kaçaklarının, ağaların, eşkıyaların göğsünde birer istiklal madalyası var. Tevfik Ali Beyin, Murtazanın, ötekilerin... Amanın, ulan, ne oluyor derken... Derken efendim, Ankaraya gittim. Bizim kumandanı buldum. Hani bizim madalyamız dedim? Onun da madalyası yoktu... Başkumandana çıkayım, benim de kumandanımın da halini arz edeyim dedim. Başkumandanı görmek be mümkün! Çalmadığım kapı kalmadı. Yüzüme bakan bile olmadı. İşte Tevfik Ali de en büyük İstiklal Savaşı kahramanı oldu, dokuz yıllık askerlik yapan ben, unutuldum gittim...

Teneke, Yaşar Kemal (Sayfa 153 - Yapı Kredi Yayınları)Teneke, Yaşar Kemal (Sayfa 153 - Yapı Kredi Yayınları)
Dilek Maden, Reyc'i inceledi.
 07 Nis 19:42 · Kitabı okudu · 13 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kitabı dün gece bitirdim ama inceleme yazabilecek kadar kendime gelmem biraz uzun sürdü. Reyc, Asi Çakıltaşı serisinin ikinci kitabı. Ve beni son derece etkilediğini söyleyebilirim. Yer yer güldürüp yer yer de ağlattı. Kitabın iki ana karakteri de çocukluklarından bu yana zor şeyler yaşamış ve hala da yaşamaya devam eden karakterler. Ama kurgusundan da öte beni asıl etkileyen yazarın anlatımıydı. Yazarın hakkını yememek lazım gayet başarılı bir kalemi var. Kelimeleri tek tek özenle seçilmiş gibiydi. Betimlemeleri ve karakterlerin ruh hallerini olay örgüsünden kopmadan yerinde bir şekilde anlatmış. Okurken sıkmıyor aksine aksine akıcı bir anlatımı var. Okumayı düşünen herkese tavsiye edebileceğim bir kitap.

Serkan Mutlu, bir alıntı ekledi.
02 Nis 18:47 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Kışkırtıcı olmayı göze alarak bir şiir tanımı yapacağım: Düzyazının anlatım düzenini kıran her şey şiirdir.

Öznenin yokluğundan şiire bu tanım üzerinden varıyorum. Düzyazıda özne belirlidir, bazen gizlidir ama hep belirlidir. Öte yandan, daha önce de söylemiştim, bir şiirde özneyi takip edemeyebilir, "Bunu kim söylüyor, kim anlatıyor?" sorusu yanıtsız kalabilir.
Düz yazının anlatım düzeni az çok rasyoneldir, bunu türlü türlü yollar ile kırabiliriz, kırma biçimimiz (manifestomuz) , evet şiire dahildir.

Bir örnek: Üniversitedeyken okuduğum, aklımda kalmış bir dize, Ege Berensel'in yanlış hatırlamıyorsam şöyleydi: "Yüzme bilmeyen kadınlarda gizli bir çöldüm." Şimdi düzyazının rasyonelliği şöyle işler: Yüzme bilmeyen kadınlarda cankurtaran, can simidi, kıyıdan uzaklaşma korkusu, açık deniz, dalgalar, akıntı, çakıltaşı, güneş kremi, şezlong, havlu...Yani nedenselliğin bizi götürebileceği kadar uzağa gideriz ama daha uzağa değil. Oysa şiir, düzyazının anlatım düzenini, bu dize örneğinde, nedensellik yönünden kırar ve aklımıza gelmeyeni söyler: gizli bir çöl. Sonra manifestomuzu yazarız: Nedensellik şiire düşman!---BARIŞ

Kurbağalara İnanıyorum, Barış Bıçakçı (Sayfa 116)Kurbağalara İnanıyorum, Barış Bıçakçı (Sayfa 116)
Mehmet D., Doktor Jivago'yu inceledi.
27 Mar 04:24 · Kitabı okudu · 7 günde · 8/10 puan

SAVAŞ — DEVRİM — AŞK

20.Yüzyıl'ın henüz başları, çarlık emperyalizmi savaşta, halk isyanda. Çarlığın gözü uzakdoğuda, kulağı Petrograd'ta. Kazan fokurdamaya başladı. İşçiler başkaldırdı. Yitik bir devrim, bitik bir çarlık, ortalık karışık, bir de dünya savaşı. Şu gelen örgütlü bir hareketin ayak sesleri, senelerden bin dokuz yüz on yedi*, kızıla boyanmış bir ay -Ekim- Devrimi.
~*Erhan abi için yazıyla uzun uzun yazdım:)~

Aşkı bırakıp savaşa devam ettiler. Biri beyaz, biri kızıl oldu. Savaş evin içini vurdu. Dünkü komşular bugün düşman, birbirini kırdı. Dün acımayanlar, bugün acınacak hale geldi. Bunun tam tersi de oldu. Bir çoğu bok yolunda öldü, cesetleri buhar oldu. Neyi ne için yaptığını bilmeden sürüye uydular. Sesi yüksek çıkan önce slogan başı, sonra sürüye baş oldu. Pratik teoriye uymadı, ütopya distopya oldu.

Şimdi şu soruya, sorularla yaklaşalım: Sovyetlerin günahı neydi?
Sosyalizmi tecrübe eden ilk ülke olması mı?
Marksist felsefeyi halkın bilmemesi mi?
Üretim miktarı, halkın tüketim miktarına yetecek kadar zengin bir ülke olmaması mı?
Halkının "cehalet mutluluktur" sözüne hayran olması mı?
Güce aşık yöneticiler mi?
Güce tapan halk mı?
.
.
.

Sorun ideolojilerde mi, şahıslarda mı?
İsminde sosyalist olan bir parti önüne çıkan her yahudiyi doğrayıp geçerken suç sosyalizmde mi?
Sosyalizmin dedikleri kişiden kişiye değişir mi?
Halbuki insanlar insanca, eşit bir şekilde yaşasın demiyor mu?

Barışçı, hümanist bir şair Boris Pasternak. Kan akıtan beyazın da, kızılın da karşısında. "Kan varsa o dava, artık hak dava değildir." der. Ülkesinin savaşlardan bunaldığı buhranlı zamanlarında, huzur ve refah getireceğine inandığı devrimi başlarda destekler. Sonrası malumunuz akan kan damarda durmaz, Beyaz'ı Kızıl'a boyar. Üzerine Stalin politikaları, mum ışığındaki umudu da söndürür. İçini bu romanla boşaltır tam on senede. Rahmetli Stalin yoldaş basımına yetişememiştir kitabın. Lakin halefleri de görmek istemez ve komünizme karşı olduğu gerekçesiyle bastırmazlar. İlginçtir, kitabın İtalya'da basılmasını sağlayan yayıncı da komünisttir :)

Kitabın basımı ve sonrasında gelişen tartışmalar, kitabın edebi niteliğinin gereği kadar konuşulmasının malesef önüne geçmiş. Ben kitabı okurken tarzını önceki yüzyıla benzetiyordum. Sonrasında okuduğum yorumlardan birine göre Nobel ödülünün verilme sebeplerinden birinin 19.yy. Rus Edebiyatı'nı yeniden dirilteceğinin verdiği heyecan olduğu yönündeydi. Nobel Heyeti mal bulmuş mağribi gibi atlamışlar hemen ama devamı gelmemiş romanın :)

19.yy. romanlarına nazaran politik mesaj verme konusunda da daha iyi iş çıkarmış sanki Pasternak. Konu bütünlüğünü bozmadan bunun üstesinden çok iyi gelmiş ve kitabın en zevk aldığım kısımlarını oluşturmuş.

Politik konulardan fazlasıyla konuştuk. Biraz da aşktan konu açıp ferahlayalım. Pasternak'ın şair olması, aşkın yoğun işlendiği bölümlerde çok naif dokunuşlar yapmasını sağlamış. Jivago'ya duygularını şakıtırken, akışkan lirik lezzet damağınıza yapışıyor, dilinizin tatlı bölümüne yeniden şıp şıp damlıyor. Biraz uzunca ama Lara'ya olan şu duygularını bir dinleyelim:

"Dünya güzeli sevgilim benim! Kollarım seni anımsadığı, dudaklarım dudaklarını hissettiği sürece sen yanımda olacaksın. Gözyaşlarımı sana layık olmak için dökeceğim. Belleğime seni acı dolu bir kederle işleyip narin bir resim gibi saklayacağım. Bunu becerene kadar ayrılmayacağım buradan. Sonra ben de çekip gideceğim. Seni nasıl çizeceğim biliyor musun? Denizde kopan korkunç fırtınadan sonra patlayan dalgaların kumsalın derinliklerinde bıraktıkları güçlü izler gibi önce hatlarını karalayacağım kağıda. Deniz, dibindeki çakıltaşı, midye kabukları, yosun ve hafif olan daha ne varsa önüne katıp kıyıya atarken eğri büğrü, düzensiz çizgiler çizer. Kıyı boyunca, kolay kolay yok olmayan, uçsuz bucaksız bir çizgi oluşur böylelikle. Hayat fırtınası da seni böyle mıhladı içime, gurur kaynağımsın benim. Seni böyle resmedeceğim işte."

Kitaptaki tesadüfler silsilesi meselesine yazarın aslen şair olan kimliği yönünden saçma bir yorum getirmek istiyorum. Şiirlerdeki kafiyeye benzer burada da koskoca romanda, tesadüfler yaratarak kendince bir kafiye oluşturmak istemiş olabilir mi :)

Bir haftadır kitapla bütünleşmekten böyle değişik fikirler geliyor aklıma. Filmini de seyrettim bunun üzerine. Artık bileğimi kesseniz kanım kızıl beyaz akar.

Kitabın sonunda da felsefesini koymuş ortaya Pasternak, sözde Dr.Jivago'nun ağzından yazdığı şiirlerle. Aralarından Pasternak felsefesini iyi yansıttığını düşündüğüm küçük bir bölümünü paylaşıyorum:

Petrus salladı kılıcını katillere
Ve koptu birinin kulağı,
Ama işitti sonra: "Kavga çözülmez demirle,
Koy kılıcını yerine, ey insan!"

Nurcan Ertürk, bir alıntı ekledi.
19 Mar 12:29 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Evet, seni seviyorum budala; tıpkı denizin, kendi dibindeki küçücük bir çakıltaşını sevmesi gibi, işte sevgim seni öyle kaplıyor- ve Tanrı izin verirse, senin yanında bu kez ben bir çakıltaşı olacağım.

Milena'ya Mektuplar, Franz Kafka (Sayfa 200 - Can yayınları)Milena'ya Mektuplar, Franz Kafka (Sayfa 200 - Can yayınları)
AsiRuh, Mutlu Ölüm'ü inceledi.
 19 Mar 01:49 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Mutlu ölüm mümkün mü?
Bir taraftan annesinin ölümüyle yaşamı katlanılmaz hale gelen yoksul Mersault, diğer taraftan bir kaza sonucu iki bacağını kaybetmiş, parayla mutluluğu yakaladığını düşünen varlıklı ama aciz Zagreus..
Mutluluk nedir??
“..bir çakıltaşı üzerindeki yağmur gibi..”(syf:55)
Ya Ölüm ???
“Ve ölüm, boş yere susuzluğunu gidermeye çalışan bir yolcuyu, sonsuzluğa dek sudan yoksun bırakma davranışı gibiydi.” (Syf:146)
Farklı hayattan gelen farklı iki karakterin benzerlikleri benim için oldukça ilginçti.
İstediği yaşam özgürlüğünü yolculuklarıyla yakalayan( ki bunda işlemiş olduğu cinayetin varlığı büyük etken) Mersault’un doğal, seyrinde ve bilinç içindeki ölümü; öte yandan zamanında istediği yaşamı varlığıyla sürdürmüş ama artık yaşama arzusunu kaybetmiş Zagreus’un tercihli, bilinçli ölümü(ki buna cinayet de diyebiliriz)
Yoksul ama sağlıklı Mersault’un mutsuzluğu ve varlıklı ama sağlıksız, parayla mutluluğu yakaladığına inanan Zagreus’un mutsuzluğu..
Belki de mutlululuğu, Mutlu ölümü yaşayabilmeleri..
Camus, yaşamanın nasıl eşsiz bir şey olduğunu ölüm olgusuyla öyle muazzam kurgulamış ki, etkilenmemek mümkün değil.
Aşk, hüzün, arzu, mutluluk/mutsuzluk, yaşamak/ölüm yani aslında yaşamın ta kendisi okuyucuya yazar tarafında öyle derinlemesine aktarılmış ki okuyucuyu etraflıca düşündürüyor. Hüzünleriyle, mutsuzluklarıyla, umutsuzluklarıyla da olsa ‘Yaşamak’ yaşamaya değer mi? sorusunu irdeleyen güçlü bir kitap.
Herşeye rağmen diyenlere kesinlikle tavsiye ediyorum.
Kitapla Kalmalı

Alperen Tekin, bir alıntı ekledi.
06 Mar 09:00 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

İstanbul Destanı
İstanbul deyince aklıma bir martı gelir
Yarısı gümüş yarısı köpük
Yarısı balık yarısı kuş
İstanbul deyince aklıma bir masal gelir
Bir varmış bir yokmuş

İstanbul deyince aklıma Gülcemal gelir
Anadolu'da toprak damlı bir evde
Gülcemal üstüne türküler söylenir
Süt akar cümle musluklarından
Direklerinde güller tomurcuklanır
Anadolu'da toprak damlı bir evde çocukluğum
Gülcemal’le gider İstanbul'a
Gülcemal’le gelir

İstanbul deyince aklıma
Bir sepet kınalı yapıncak gelir
Şehzadebaşı'nda akşam üstü
Sepetin üstünde üç tane mum
Bir kız yanaşır insafsızca dişi
Boyuna bosuna kurban olduğum
Kalın dudaklarında yapıncağın balı
Tepeden tırnağa arzu dolu
Sam yeli, söğüt dalı, harmandalı
Bir şarap mahzeninde doğmuş olmalı
Şehzadebaşı'nda akşam üstü
Yine zevrak-ı derunum
Kırılıp kenara düştü

İstanbul deyince aklıma kapalı çarşı gelir
Dokuzuncu senfoniyle kolkola
Cezayir marşı gelir
Dört başı mâmur bir gelin odası
Haraç mezat satılmakta
Bir gelinle güvey eksik yatakta
Köşede sedef kakmalı tombul bir ud
Tamburî Cemil Bey çalıyor eski plakta
Sonra ellerinde şamdanlar nargileler
Paslı Acem kılıçları
Amerikan kovboyları
Eller yukarı

Ne kadar da beyaz elbiseleri
Amerikan deniz erleri
Kocaman bir papatyadan yolunmuşlar gibi
Sütten duru buluttan beyaz
Beyazın böylesine ölüm yakışır mı dersin
Yakışmaz
Ama harbederken onlara
Bambaşka elbiseler giydirirler
Kan rengi, barut rengi, duman rengi
Kin tutar kir tutmaz

İstanbul deyince aklıma
Kocaman bir dalyan gelir
Kimi paslı bir örümcek ağı gibi
Gerinir Beykoz'da
Kimi Fenerbahçe'de yan gelir
Dalyanda kırk tane orkinos
Kırk değirmen taşı gibi dönmektedir
Orkinos dediğin balıkların şahı
Orkinos mavzerle gözünden vurulur
Denizin içinde ağaçlar devrilir
Kan çanağına döner dalyanın yüzü
Camgöbeği yeşili bulanır
Bir çırpıda kırk Orkinos
Reisin sevinçten dili dolanır
Bir martı gelir konar direğe
Atılan kolyosu havada yutar
Bir başkasını beklemez gider
Balıkçı gülümser tatlı tatlı
Adı Marika’dır bu martının der
Her zaman böyle gelir böyle gider

İstanbul deyince aklıma Adalar gelir
Dünyanın en kötü Fransızcası orda harcanır
Çalımından geçilmez altmışlık madamların
Ağzı dili olsa da tenhadaki çamların
Görüp göreceği rahmeti anlatsa insanların

İstanbul deyince aklıma kuleler gelir
Ne zaman birinin resmini yapsam öteki kıskanır
Ama şu Kızkulesi’nin aklı olsa
Galata Kulesi’ne varır
Bir sürü çocukları olur.

İstanbul deyince aklıma,
Tophane`de küçücük bir sokak gelir
Her Allahın günü kahvelerine
Anadolu`dan bir sürü fakir fukara gelir
Kimi dilenecek dilenmesine utanır
Kiminin elinde bir süpürge peyda olur uzun
Dudaklarında kirli paslı bir tebessüm
Çöpcü olmuştur bugüne bugün
Kiminin sırtında perişan bir küfe
Kiminin sırtında nakışlı semer
Şehrin cümbüşüne katılır gider
Kalın yağlı bir kolona koşulur
Piyano taşırlar omuz omuza
Kendinden ağır yükün altında adamlar
Balmumu gibi erir dururlar
Sonra kan ter içinde soluk alırlar
Nazik eşya nazik hammallar ister neylersin
Ama onlar kadar piyanoyu ciddiye alırlar mı dersin
Nazdan nazik, çiniden bilezik eller
Derken
Karşı radyoda gayetle mülayim bir ses
Evlere şenlik üstad Sinir Zulmettin
Hacıyağına bulanmış sesiyle esner:
Gamı şadiyi felek
Böyle gelir böyle gider.

İstanbul deyince aklıma
Stadyum gelir.
Güne güneşe karşı yirmi beş bin kişi
Hepsinin dudağında İstiklal Marşı
Bulutlar atılır top top pare pare
Yirmi beş bin kişilik bir aydınlık içinde eririm
Canım ağzıma gelir sevinçten hilafsız,
İstaseler bir gelincik gibi koparır veririm

İstanbul deyince aklıma
Stadyum gelir
Kanımın karıştığını duyarım ılık ılık
Memleketimin insanlarına

Daha fazla sokulmak isterim yanlarına
Ben de bağırırım birlikte
Avazım çıktığı kadar
Göğsümü gere gere
Ver Lefter`e yaz deftere

İstanbul deyince aklıma
Stadyum gelir
Binlerce insanın aynı anda
Aynı şeyi duymasından doğan sevincin
Heybetini düşünürüm
Birbirine eklenir kafamda
Binler yüz binler milyonlar
Sonra bir mısra havalanır ürkek
Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar

İstanbul deyince aklıma
Yahya Kemal gelirdi bir eyyam
Şimdi Orhan Veli gelir
Deminden beri dilimin ucundasın Orhan Veli
Deminden beri senin tadın senin tuzun
Senin şiirin senin yüzün
Yaralı bir güvercin misali
Başımın üstünde dolanır durur
Gelir sessizce konar, bu şiirin bir yerine
Neresine mi arayan bulur
Erbabı bilir

Deli eder insanı bu şehir deli
Kadehlerin çınlasın Orhan Veli

İstanbul deyince aklıma
Sait Faik gelir
Burgaz adasında kıyıda
Bir çakıltaşı seslenir
Mavi gözlü bir çocuk büyür döne döne
Mavi gözlü bir ihtiyar balıkçı gencelir küçülür
İkisi bir boya geldiler mi Sait kesilirler
Bütün İstanbul'u dolaşırlar el ele baş başa
Ana avrat küfrederler uçan kuşa eşe dosta
Sivriada’da da martı yumurtası toplarlar çilli çilli
Ziba mahallesinde gece yarısı
Sabaha Galata'dan geçer yolları
Maytaba alacakları tutar kahvede
Zararsız bir deliyi
Ula Hasan derler gazeteyi ters tutaysun
Çaktırmadan gazetesini tutuştururlar fakirin
Sonra oturup sessizce ağlarlar

İstanbul deyince aklıma
Sait Faik gelir
Taşında toprağında suyunda
Fakirin fukaranın yanıbaşında
Bir kalem bir bilek bilendikçe bilenir
Kıldan ince kılıçtan keskin
Hep iyiden güzelden yana
Hep kimsesizlerin

İstanbul deyince aklıma
Sait'in son yılları gelir
Hey Allahım en güzel çağında Sait'e
Dört beş yıl ömrün kaldı denir
Sait Sait olur da nasıl dayanır
Mavi gözlü çocuk boşverir ölüm haberine
İhtiyar balıkçı pis pis düşünür
Bir zehir yeşilidir açılır
Bir yeşil ki ciğerine işler adamın
Bir yeşil ki kasıp kavurur

Küçük mavi çocuk
İhtiyar balıkçı
Ve dilimize bulaşan zehir yeşili
İstanbul çalkalandıkça bu denizlerde dipdiri
Dilimiz yaşadıkça yaşasın Sait'in şiiri

İstanbul deyince aklıma
Sabiyem gelir
Sabiyem boynundan büyük bir demetle
Sarıyer'den gelir Pendik'ten gelir
Bahar nereden gelirse velhasıl
Sabiyem oradan gelir
Ne delidir ne divane
Aslını ararsan çingenedir
Tepeden tırnağa güneştir
Topraktır
Anadır
Analar içinde bir tanedir
Biri sırtında biri memesinde biri karnında
Karnı her daim burnundadır

Canını mendil gibi takar dişine
Yürekten bir şeyler katar işine
Bir ucundan girer şehrin ötekinden çıkar
Alçakgönüllüdür Sabiyem
Hem maşa satar, hem göbek atar
Ver bir çeyrek güzelim der
Neyse halin o çıksın falîn
Canı çıkar Sabiyem’in falı çıkmaz
Sonra anlatır dün gece başına gelenleri
Görürüm üryamda bir sarı yılan
Cenabet uğraşır durur benimlen
Uyanır bakarım benim bebeler
Yatağın ucuna kaymış
Ayağımın parmaklarını emer

İstanbul deyince aklıma
Bir basma fabrikası gelir
Duvarları uzun masaları uzun sobaları uzun
Dal gibi dalyan gibi kızlar çalışır bütün gün ayakta
Kanter içinde mahzun
Yüzleri uzun elleri uzun günleri uzun
Fabrikada pencereler tavana yakın
Al topuklu beyaz kızlar dalga geçmeyin
Dışarda ağaçlar dizi dizi
Duvarlar duvarlar uzun duvarlar
Niçin ağaçlardan ayırdınız bizi
Dışarda tarlalar turuncu asfalt mosmor
Dışarda dışarda dışarda
Mevsim gürül gürül akıp gidiyor
Ondokuz yaşında Eyüp’lü Gülsüm
Dalmış beyaz köpüklü akışına ipeklilerin

Kötü kötü düşünüyor
İpeğin akışına doyum olmaz
Ama gel gör ki ipekli emprimeden oğlana don olmaz
Bir top Amerikan bezi sakız gibi beyaz
Bir top Amerikandan neler çıkmaz
Perdeler yatak çarşafları çoluğa çocuğa çamaşır
Sakız gibi ağarmış bir top Amerikan bezi
Gülsüm'ün gözleri kamaşır
Üçüncü oğlanı doğururken Gülsüm
Bir top Amerikana hasret sizlere ömür
Gülsümlerin sürüsüne bereket
Yerine bir Gülsümcük bulunur elbet
Gider Gülsüm gelir Gülsüm
Azrail ettiğin bulsun

İstanbul deyince aklıma
Ağzına kadar soğan yüklü bir taka gelir
Sülyen kırmızısı üstüne zehir gibi yeşil
Samsun'dan Sürmene'den Sinop'tan
Yaz demez kış demez mutlaka gelir
Kirli yelkeninde yeni bir yama
Demirinin pası gelir dilime
Nabzımda duyarım motörünün hızını
Canımın içine sokasım gelir
İri kalçaları pullu denizkızını

İstanbul deyince aklıma
Takalar gelir
Alçakgönüllü kalender
Ya Peleng-i Derya’dır adları ya Şimşir-i Zafer

İstanbul deyince aklıma
Koca Sinan gelir
On parmağı on ulu çınar gibi
Her yandan yükselir
Sonra gecekondular gelir ardısıra
İsli paslı yetim
Eyy benim dev memesinde cüceler emziren acaip
memleketim

Dol Karabakır Dol, Bedri Rahmi EyüboğluDol Karabakır Dol, Bedri Rahmi Eyüboğlu
sleepsleeslesls, bir alıntı ekledi.
05 Mar 12:57

''Şimdi yine zamanım olsaydı... kendimi oluruna bırakmaktan başka bir şey yapmazdım. Bu durumda başıma gelen her şey, bir çakıltaşı üzerindeki yağmur gibi bir şey olurdu. Yağmur, taşı serinletir, ne güzel. Bir başka günse güneşten yanar taş. Mutluluğu tam olarak böyle bir şey gibi düşündüm.''

Mutlu Ölüm, Albert Camus (Sayfa 55 - can yayınları)Mutlu Ölüm, Albert Camus (Sayfa 55 - can yayınları)