yalnız insanların başucu eseri.
dostoyevski bu romanında insanların beyin kıvrımlarında neşter dolaştırıyor diyebiliriz. kulak verin dostoyevski'ye, o insanlık adına tüm gerçekleri söyleme cesaretini gösteriyor. insanlık...hani şu kibrinden geçilmeyen, hani şu her şeyi bildiğini sanan, hani şu sen, ben, bizler, hepimiz...
kafası karışık bir adamın kendi iç savaşını, kendi ağzından, kendi gelgitleriyle müthiş bir şekilde akıcı tempoyla anlattığı bir roman, uyumsuz ruhumuzun sessiz çığlığı...
ilk kısım 'yeraltı' ikinci kısım ise 'notlar'
ilk kısımda insanoğlunun derin karakteristik ve psikolojik analizi yer almaktadır. dostoyevski, yaratıcı monologları . bıraktığı her soru işaretini başka bir soru işaretiyle çözmüştür. geçmişten beri süregelen deterministik ilişkiyi biz kitapseverlere kafa karıştırmadan tanımlamıştır. soru soruyu doğurmuş ve cevap da bir sonraki soru içersinde sessizce kaybolup gitmiştir. insanoğluna ait en büyük özellik olan nankörlüğü anlatmış. çok fazla bilmenin işe yaramadığını, gelişmişliğin en büyük tembellikleri doğuracağını acımasız bir şekilde göstermiştir.
ikinci kısımda ise ilk bölümde yaptığı insanoğlu felsefesine örnek olacak nitelikte bir öyküye yer vermiştir. kahramanın anlık düşünce değişimlerini, olaylar karşısında gösterdiği dengesiz davranışlarını, gururunu korumak isterken sergilediği tutarsız karakter biçimlerini, çok bildiğini ve kimse gibi olmadığını düşündüğü halde ezikliğe boyun eğdiği geri dönüşü olmayan durumlarını ve buna benzer bir çok insani anları analiz etmiştir.
hikayeyi ise vurucu ve acıklı bir şekilde bitirmiştir. ilk bölümde bahsettiği nankörlük duygusunun verdiği acıyı en içten derecede hissettirerek sonlandırmıştır.
kitabı okuyan herkes böbürlenerek "resmen beni anlatıyor yav" geyiği yapmasın. zira bir yeraltı
Yeraltından NotlarFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025159,4bin okunma
Kitabı bitir bitirmez Franz Kafka'nın "Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?" sözü geldi aklıma. Uzun bir süreden sonra bir kitap okuduktan sonra gerçekten de sarsıldığımı fark ettim. Kitap bir kişisel gelişim kitabı değil tabi ki. Fakat içimizdeki şeytanı -ya da olmayan şeytanı- bize göstermesi bakımından birçok kişisel gelişim kitabından daha etkili diyebilirim.
Kitabın ana konusu 1940'larda yaşayan 20'li yaşlarında iki gencin hiçbir destek almadan, maddi zorluklar içerisinde evlenmesi ve o yılların milliyetçilerinin durumu. Olay çok az sayılabilir. Fakat üstadın tespitleri o kadar yerinde ve müthiş ki okurken sıkılmanız çok zor. Kitap çok geniş bir yelpazede birçok konuya temas ediyor. Bunların hepsini yorumlayabilmek benim haddim değil. İlişkiler ve içimizdeki şeytan bahsini Sena isimli okurumuz altta bağlantısını vereceğim yorumunda çok detaylıca ve güzel bir şekilde irdelemiş. İlkesel olarak 1000kitap’ta siyasi hiçbir görüşümü yazmamaya çalışıyorum. Fakat söz konusu Sabahattin Ali olunca sanırım biraz yazmak gerek.
En hayıflandığım nokta kitap 1940’larda geçmesine rağmen 2015 Türkiye’sinde pek bir ilerleme göremediğimdir. Bilakis gerilemeden de bahsedebiliriz. Kadın-Erkek eşitliğinden, cahil bir toplum oluşumuza hiçbir konuda bir adım bile ilerlemediğimizi düşünüyorum. Üstadın kaleminden ilk olarak Kürk Mantolu Madonna’yı okumuştum. İtiraf etmek gerekirse böyle bir kitabın yazarı nasıl olur da kalleşçe bir saldırı ile öldürülür diye düşünmüştüm. Fakat yazarı tanıdıkça, okudukça böylesi bir ülkede böyle bir yazarın öldürülmesinin çok “doğal” olduğunu daha iyi anlıyorum. Uzağa gitmeye gerek yok en basitinden Sabahattin Ali’yi öldüren Ali Ertekin isimli şahıs “milli hisleri tahrik”ten indirim
Romanın kahramanı Mathiu AKIL ÇAĞI na gelmenin sıkıntılarını, içinde bulunduğu durumun vasıtasıyla yaşar.Özgürlüğü savunurken, hiçbirşeye, hiçkimseye gerçekten bağlanmamayı düşünürken aslında seçimsiz hayatın ne kadar sıradan olduğunun , seçimsizliğin bi tür kaybediş olduğunun farkına varır.Romanda genç öğrencileri onun bu özgürlükçü tutumuna hayranlık beslerken kendinden yaşca büyükler, bu tutumu cezalandırmak isterler.Hatta onun bu sorumluluktan kaçmak için çırpınışından için için zevk alırlar.Mathiu evlilikten ve çocuk sahibi olma sorumluğundan kaçarken , kendi vicdanı ile çatışmaktadır.Aynı şeyi belli bi yaşa gelip evlenmemişseniz gözlemleyebilirsiniz. Etrafınızdakiler hem size gıpta ederler hem de ince ince sıkıştırmaya çalışıp, üzerinizde toplum baskısı oluşturmaya çalışırlar. Bu insanın içsel çatışmasıdır.Seçimlerin getireceği sorumluluktan kaçarken, seçimsizliğin getirdiği hiçliğin derin sancısı..
Bu kitaba (ve filme) inceleme yazabileceğimi hiç düşünmemiştim. Zaten edebiyat ile profesyonel olarak ilgilenmiyorum, terimleri falan da bilmem açıkçası pek. Hangi teknik ile yazılmış gibi yorumlar da getiremem zaten. Hatta kitaptaki birçok şeyi yanlış değerlendirmiş bile olabilirim diye düşündüm kitabın ardından filmin de sonuna gelince. Yalnızca bir ‘yok artık’ döküldü dilimden istemsizce.
İşte böylece zaten yazılmış onca güzel inceleme var diyerek kendimce inceleme konusunu kapatıp bir kahve yaptım. Daha kahvenin sonuna bile gelmemiştim ki son zamanlarda içimde sakladığım ne varsa anlatmaya koyulduğumu fark ettim yanımdaki arkadaşıma. Oysaki onca zamandır sarıp sarmalamış, en içimde hapsetmiş sanıyordum kendimi. Çok da iyi saklıyordum onları orada; nasıl oldu da öyle kolayca dökülüverdiler hiç anlamadım. Konunun içimden uğurlayamadığım gidenlerime geldiğini fark ettim kendi şaşkınlığımın içindeyken. Hani hepiniz bilirsiniz; bazen sevgili, bazen dost, bazen anne babası bile gider insanın. Yalnızca bakakalırız arkalarından. Ne zaman dönecekler, dönerler mi dönmezler mi, dönerlerse aynı mı kalırlar merak içinde bakar dururuz uzakta kıpırdayan her noktaya. Hatta bazen öyle uzaklara gitmezler de yine bir adım ötemizde olurlar; lakin sıradağlar ardına saklamışlardır kendilerini, ulaşamayız. Belki de bütün bunlardan çok ‘neden’ gittiklerini merak ederiz. Biraz da korkar mıyız acaba, alacağımız tek cevabın ‘içim sıkılıyor’ olmasından?
İşte o an fark ederiz belki de bu hayatın yazarının biz olduğumuzu. Adı olmayan bir kentte, yazı masamızda otururken karşıdaki boş dükkâna bakar hayallere dalarız. Bir berber dükkânından başka bir berber dükkânı yaratırız kendimize. O dükkân paralel bir evrene açılan kapımızdır artık bizim. Oradan bir koku gelir bir gün; kayıp kokusu mu
Gölgesizler Hasan Ali Toptaş’ın okumuş olduğum ikinci kitabı. Daha önce “Kuşlar yasına gider”i okumuş ve kitabın olumlu yönleri olsa da bir bütün olarak fazla beğenmemiş ve burada paylaşmıştım.
Bu kitapta ise; kurgusundan hikâyeye, karakterlerden diyaloglara, sembollerden tekrarlara, satır aralarından finaline kadar yazara hayran kaldım. Yazar bize, Âmâk-ı Hayal de olduğu gibi bir rüya süresi kadar değil de, bir çırağın bakkala gidip gelmesi kadar bir zaman diliminde anlatmak istediği bütün dünyayı dolaştırıp tekrar sahnenin başına döndürmüştü.
Kitap, bir berber dükkânındaki anlatıcının doğal gözlemleriyle ve sıradan bir şekilde başlıyor. Bir köy berberinde sıradan müşteriler arasında anlatıcımız. Tabii kitabın adı “Gölgesizler” olunca post modern bir kurgu beklediğim için hazırlıklı okuyordum. Gölgesi olmayanın neyi olabilir ki?
Post modernlik çıktığından beri okurun öyle bacak bacak üstüne atıp keyifle okuma gibi bir şansı yok tabi. Yazar ister anlatır, ister şüpheye düşürür, ister okura bırakır, hikâyeyi devam ettirsin veya ne halleri varsa görsünler diye! Ne zaman, nerde, ne geleceğini kestirmek zor. Tedbirli olmak lazım:))
Eğer hazırlıklı okursam tuzaklara düşmeden, yazarın beni şaşırtmasına engel olabilirim. Öncelikle üst kurgu kısmı kolay diyelim, anlatıcı berberde ve kontrol onda. Buraya kadar güvendeyiz. Bundan sonrası post modern anlatının insafına kalmış durumda...
En sık rastlayacağımız ifadeler; belki, ola ki, sanki, kim bilir, ya da, belli değildi, söz gelimi, gibiydi!
Hatta yokmuş gibi bir şey. “Zaman kim bilir ne zamanmış.” Belki bütün bunlar olmadıysa bile farklı senaryolar, farklı ihtimaller olabilir. Hepsi bir arada, ya da hiç yoklar. Sait Faik hikâyeleri gibi. Sait Faik direğe yaslanıp limanı seyreden adamın
GölgesizlerHasan Ali Toptaş · İletişim Yayınları · 201514,1bin okunma