• Bir yanımız kaçak
    Bir yanımız sürgün
    Talihimiz kara
    Bahtımız kara
    Sevdamız yarım kalırdı
    Hep eksik yaşardık hayatı
    Yinede bir umudumuz vardı
    Hayatın güzelliklere dair
    Özgürce tutsak olmadan
    Güzel yarınları yaşamaktı
    Kaçak çay tadında seni sevmekti yaşamak.
  • Taze ekmek kokusuna doğru yol almalı kuşlarla birlikte ve taze haber kokan gazeteye... O gün hep iyi haber olmalı gazetelerde: yeni buluşlar, insanlık adına. Savaş, korku, özlem yok, acı yok ;umut var. Dönersin eve ;çay, ekmek, peynir... Birde kırmızı domatesler sofrada, köy tadında... Taze bir gül koymuş sevdiğin, masanın bir başına, kokusu karışır şiir tadında yaşamaya

  • -kitap başka, hayat başka.
    -öyle mi?
    -öyle.
    -niye?
    -öyle.
    -niye?
    -öyle, öyle.”

    kitap türü, ‘öykü’ olarak geçiyor, fakat bana kalırsa;
    *cennet varken cinnet olabilir mi?
    *hayır demeden itiraz
    *öyle miymiş?
    *sanki daha dünkü cennet kuşuyum
    konu başlıklarıyla ‘deneme’ tadında derin muhasebeler var ki, öykü değil de deneme gibi geldi bana. yazarın kendisiyle yaptığı şiirimsi söyleşiler; hayata, insana, kalıplara dair. yazarda adını koyamadığım, tarifini yapamadığım dehşet bi şeyler var ya! çözmek gayretinde miydim, bilemiyorum ama altüst oldum, net.

    aynı cümleyi, aynı sayfayı defalarca okuyup, aynı tadı alıp, kalbinizi minik bir kedi okşar gibi okşanmış hissedebilirsiniz, hissedin:) okuduğum her cümleye üç nokta olduum ve aktıım. böyle tatlı bi kitap olamaz ya!:) okuduğum yerleri bi daha bi daha okuyup zihni göçlere çıktım, bilee isteyee! zamandan ve mekândan soyutlanmaya yer arıyordum zatenn, hani bu kitap da yol olduu!

    kitap peşinden koşturur insanı. zihnini bi güzel doldurur, kalbini yine yeniden âhlandırır, içini bi hoş eder:) tolstoy, dostoyevski, nietzsche, toplum, okul, din, doğa, felsefe, varlık, yokluk, hiçlik, dert serpili muhabbetler, cevapsız sorularr; hani yok, yok kitapta:)

    kitabın sizle konuşacağını da iddia etmek isterim;

    bi ağacın altında yaslanmış okurken, “gök hep bana tepeden baktı. o hep bir örtüydü de ben hep örtülmesi gerekendim.” dedi, devirdim gözlerimi göğe, bu sefer daha bi şükranla:) “örtt beni!” dedim ve yine beklediim.
    bi akşam vapurunda devirirken bir iki demeden çayları, “Allah sevmez haramı deyip çay üstüne çay içtin, Allah’ın ahmak sevdiğini söyle kimden öğrendin?” demez mi, afalladım dediiim, şuulee hanımcıım ayıp olmuyo mu yaa?:)
    kaybolup bi cami avlusunda açtığımda ise bana beni tee öncelerden bilmiş görmüş etmiş gibi, “eğri, çıkmaz bir sokağı, ot bürümüş nemli bir bahçeyi özlermiş.” de deyiverince, ee kalbimiz çoktan düşmüş mü kitaba?

    şu derin pasajla ve asla kitabın hakkını veremeyecek bu incelemeye son veriyorum:

    “insan olmak” zaten insan sözü imiş, tanrı bundan bahsetmemiş, kul demiş. insan, rûy-i zeminde insan olmaya kalkmış, kendine de bu adı yine kendi takmış. insan insan olamaz, tanrı kul ararken ortalık bir ağarır bir kararırmış. Allah bizi niye yarattı acaba, diye düşünene verilen açıklama, yani “bana kulluk etsinler diye yarattım” sözü daha kimsenin damarlarını genişletip içine bir mana sızdırmamış, bunu duyan işiteceğini işitip bir tamam olmamış. sade yeni bir soru da kalmamış.

    **öyle miymiş, öyleymiş.
  • Siz hiç kahveye gittiniz mi ? Ben gittim, hem de çok gittim. Lisedeyken gittim, üniversitedeyken gittim, üniversiteden mezun olunca gittim. Şimdi gider miyim gitmem. Yahu şehirde kahveye mi gidilir, şehirde starbucksa gidilir. Oraya da ben gitmem. Köyde olsam ama öfff, kahveden çıkmam. Sabahtan akşama kadar kahvenin başını beklerim. Çay içerim, cigara içerim, Süleyman Dayım ile bu yıl ektiği mahsul üzerine muhabbet ederim, Halil Amcama uzaktaki oğlunu sorarım, Hasan dedemin ihtiyarlıktan çektiklerini dinlerim, masayı tamamlarsam iskambil oynarım, canım isterse falıma bakarım, bulmaca çözerim, gazete okurum hiçbir şey yapmazsam oturur hülyalara dalarım be.. Kahvede hiç yapılacak iş biter mi?

    Kahvelerde insanlar gibidir, mevsimlerden etkilenirler, yazları başka kışları başkadır. Yazları ben pek sevmem, insanlar hep yorgun olurlar, işlerden konuşurlar. Kışın öyle mi ama ne iş vardır ne güç. Herkes kahveye gelir. İş güç derdi yoktur. Bu dert olmadı mı da değmeyin keyfimize. Dışarıda lapa lapa kar yağar. Kahvenin ortasında kocaman bir soba yanar. Sobaki ne soba, kocaman böyle. Kahveci Topal Hasan kocaman bir kütük getirir içine atar. Gümbür gümbür yanar, kıpkırmızı kesilir. Millet sobaya sarılır, ohh sıcacık. Dışarıda her yer buz kesmişken sobanın dibinde olmak gibi var mı be.

    Ben tüm kış sobanın hemen yanına otururum, sıcak gibisi var mı be, kemiklerim ısınsın biraz. Oturur çayımı içer, muhabbeti dinler, etrafı seyrederim. Bazısı hiddetli muhabbete dalar, bazısı uyuklar, bazısı derini hülyalara dalar, bazısı iskambil oynar, bazısı televizyon seyreder ben sadece onları seyrederim. Birisi daha göründü buğulu camların ardından. Üstünü silkiyor. Külahını çıkardı, kapıyı açtı içeri girdi. Hasan Dede’ymiş. Ulan be, bu adam da hem ihtiyarlıktan şikayet eder hem karda kışta o kadar yolu teper kahveye gelir. Kim bilir yolda kaç kere düşüp şaşmıştır. Senin evinde soba yok mu be, otursana başında sıcacık, ne işin var bu karda. Her Allah ‘ın günü buradasın. Nene ne yapacak kendi başına evde. Kapıyı açar açmaz yüzünde bir ferahlama. Yine geldim, başardım, ısınmayı hak ettim, biz eski toprağız pabuç bırakır mıyız ifadesi. Daha sobaya beş metre varken uzattı titreyen ellerini. Gözlükleri de girer girmez buğulandı. Çek bakalım Hasan Dede bir sandalye sobanın başına. Hasan Dedeme bir çay benden.

    İşte bu da bir hikaye tadında inceleme. Kahvelerin sıcaklığını, samimiyetini, Sait Faik’in eserinin ismini niye Mahalle Kahvesi koyduğuna dair bir öngörü. Hikayenin sonunun merak ediyorsanız; bir dönem çok kar yağdı belki yarım metre belki daha da fazla. Hasan Dede üç gün kahveye gelmedi, dördüncü gün ölüm haberini aldık, diyebilirim çok başka finallerde yazabilirim. Hem insan da öldürmek istemiyorum hikayelerim de, onlar gerçekten yaşayıp ölmüş gibi hissediyorum (Sait Faik). Buradaki konumuz Sait Faik ve hikayeleri, hikayelerine seçtiği isimler. Kendi hayatını anlatıp kitabın ismini Lüzumsuz Adam koyması. Doğayı ve adayı anlattığı kitabını ismini Son Kuşlar koyması, hatta orada bir cümlesi vardır Faik’in; biz yaşadık, gördük. Ah be çocuklar en çok sizin için üzülüyorum, siz ne göreceksiniz, diye. Neredeyse her cümlesinden ölüm ve yalnızlık akan, kendinin de son kitabı olduğunu bildiği Alemdağ’da Var Bir Yılan. Samimiyeti, sıcaklığı, güzel insanları anlattığı Mahalle Kahvesi.

    Ah be Faik seni ne zaman anlatmaya kalksam içim burkuluyor, ciğerim yanıyor. Ne güzel şeyler yazmışsın yine. Kahvedeki gözlemlerin, polislerin evine gelip “o kestaneci çocuğu kurtaralım, adam olsun, okusun,” dedikleri Kestaneci Dostum , benim en çok sevdiğim hikayelerinden biri olan Plajdaki Ayna, Karanfiller ve Domates Suyu, aslını kaybedip tekrar yazdığın Ermeni Balıkçı ve Topal Martı, Sinağrit Baba… Daha neler neler.. Her kitabın ayrı bir tat, her kitabın her hikayen bambaşka bir dünya.

    Ulan be Sait, bunları nasıl gördün, nasıl duydun, nasıl yazdın? Nerelere gittin nereleri gördün, kimler sana neler yaşattı? Bilmiyorum belki de bir yerlerden yazdıklarımı görüyorsundur, okuyorsundur. Senden ilham alan, senin büyüklüğün gören, yaşadıklarını hisseden insanlarda var yeryüzünde. Belki üzülüyorsundur belki seviniyorsundur. Kim ne kadar bilir seni, ne kadar insan, ne kadar derin bir insan olduğunu. Yalnız şunu bilki o kısacık ömründe öleceğini bile bile yazdığın; yalnızlık, hüzün kokan hikayelerini birileri senden yüzyıl sonra okuyor, tekrar tekrar okuyor, hikayelerin arkasındaki o Sait Faik’i görüyor senden ilham alarak hikayeler yazmaya çalışıyor.

    En derin saygı ve en içten sevgilerimle…
  • Kırgın bir gül
    Ansızın sofalarda sesin
    Arkasından ağlanılan
    Bir resim gibisin
    Kanar ya bazen derininde bir yer insanın
    Cam kırığıdır batar ya hatıraların
    Solaksındır sakarsındır
    Aslında arkasındasındır bütün yaşadıklarının.

    Bir resim gibisin
    Kahverengi
    Sepia
    Solgun sonbahar tadında
    Soğuk havalarda çay içilen küçük tabureler üstünde
    Köşe başı kasaba kahvehanelerinde
    İçinden şehzadeler mor cübbeli dervişler geçen hikâyelerin
    Akşam lakırdılarında bir efsane olur arkanda bıraktıkların.

    Bu kadar
    Kırgın bir gül
    Bu kadar mı yakışır şahdamarına yakın
    İnsan en iyi kendine yanlış yapar
    Ve kanar
    Bir de aynalar
    Bakınca nasıl sırrındadır bahtının.

    Füsus
    Sükut
    Elzem bir ağrıdır alnına çalınan
    Kimse bilmez yanlarıdır
    En güzel tadı hayatın
    O şarkılar herkese mi bu kadar yakışır
    Çalar çalar çalar
    Bir kemane bir tambur bir ney

    Kırgın bir gül
    Ansızın sofalarda sesin
    Arkasından ağlanılan
    Bir resim gibisin.

    Kanar ya bazen derininde bir yer insanın
    Cam kırığıdır batar ya hatıraların
    Kapından bir an geçer
    Bir an
    Bir kıyı
    Bir sandal
    Bir deniz sesi
    Bir heyecan
    Yoksa yalan
    Yoksa çığlık
    Yoksa intihara yeltenen martılar kadar
    Cesur da değilsindir.

    Hep üstünde otlar biten mezarlar
    Onlar da olmalı sofalarda
    Bir ses bir resim kadar
    Durduğu yerde durmayan yüreğin
    Kabına sığmayan delişmenliğin
    Yıkıp gidecek vurup devirecek
    Tutup çevirecek gülüp geçeceksindir.
    Ama resim
    Ama sepia
    Ama solgun bir güldür ömrün.

    Seni tren istasyonlarında
    Kır kahvelerinde banklar üstünde
    Maç kuyruklarında
    Hayatın bütün bekleme salonlarında konuşurlar
    Allah etmesindir anlatılanlar
    Düşmanlarının başına gelmesindir
    Olup olanlar.
    Bu şiiri
    Nasıl da bir bileğini keserek
    Öbürünü de kesmeye yeltenerek
    Yazdığındır.
    Oysa bakmayı unuttukları aynalar kadar
    Onlara da yakınsındır

    En güzeli sonbahardır
    Kâğıt helvalar ince bir soğuk
    Makul bir yağmur, duman, çamur ve sensizlik
    Bu kadar mı güzel durur

    Kırgın bir gül
    Ansızın sofalarda sesin
    Arkasından ağlanılan
    Bir resim gibisin.
    Kanar ya bazen derininde bir yer insanın
    Cam kırığıdır batar ya hatıraların
    Solaksındır sakarsındır
    Aslında arkasındasındır bütün yaşadıklarının
    Aslında arkasındasındır bütün yaşadıklarının
    Aslında arkasındasındır bütün
    Aslında arkasındasındır
    Aslında
    Aslında arkasındasındır bütün yaşadıklarının...
    İbrahim Sadri
    Sayfa 12 - Timaş
  • Heybemde Bir Satır Şiir

    Ağzından ateşler savuruyordu yine yalnızlık. Acı nöbetlerinden biri daha gelmişti ansızın. Elleri ayakları zangır zangır titriyordu. Dili damağı kurumuş can çekişir gibi alıyordu nefesini. Ne zaman şiirlerle hasbihal etse, yüreği kan revan içinde kalıyordu ve bir urgan geçiriyordu zaman düşlerine. Kırk yamalı ruhunda sandık lekesi hatıraları basıyordu yaralarına çaresiz. Kimsesizliğine içerlemiyordu hiç. Bu diline mühür vuran acı, dimağında kalmış keşkelerdi hiç dile düşürmediği. İçin için kemiriyordu sükutu zihnini. Ruhunun bomboş sokaklarında hüzzam makamı bir şarkı yankılanıyordu durmadan. Kilitli kapılar ardında fısıltılar duyuyordu ne kadar duymak istemesede..

    Karanlığı paramparça edip yıldızları toplamak geliyordu içinden ve şafaklardan çaldığı güneşleri tek tek asmak yalnızlığının duvarlarına. Boş bardağında kalmış soğuk son damla çay tadında gibiydi hayat artık. Tadı tuzu kalmamıştı gülüşlerin hüzün kaplamış gözlerinde.

    Peki neydi bunca keder bunca hüzün. Yanlış olan neydi bu renkleri solmuş tualde. Bu gökyüzünün altında bunca güzellik varken alevlenmiş cehennem ateşini yüreklere taşıyan neydi...

    Toprağın bağrına bastığı küçük bedenlerden kopmuş canlardı elbet. Arşı titreten gözyaşıydı çocukların. Meleklerin bile ağladığı acının ruhuna işlediği hem öksüz hem yetim, üşümüş bedeni kıyıya vuran bebekti.Kaybolmuş hayallerdi içinde uçurtmalar uçan. Atlı karıncalardı sallanan kahkahaların hiç susmadığı. Şeytandan rol çalmış bedenlerin hala geziniyor olmasıydı şehrimde sokağımda ve yamacında yarın zannettiğim şimdilerin...

    Şimdi dizsem kurşuna şiirleri ve şairleri tek tek gömsem mezara diner mi acısı yüreğimin ve ağlasam ummanları taşıracak kadar temizlenir mi dünya ya da kir tutmuş ruhlar taş kesilmiş kalpler. Hangi ateşte yok olur bunca günah bilemem..

    Heybemde bir satır şiirle kendimden öteye gidemem. Aalmadığım nefeslerimin içinde saklarım ve söylerim durmadan..
    “Yaşamak güzel şey her şeye rağmen.
    Sevki dikene bahane olmasın
    Kan damlayan ellerinden
    05.06.2018

    Elif
  • 1. Çay geçirin yazıda, içinde çay geçirince samimi bir ortam oluşuyor
    2. Blog tadında yazın
    3. Yerellik mühim
    4. Arkadaş isimleri üzerinden güvenli sular
    5. Bilinen şiir dilinden uzak ve dingin sularda sakin sakin yüzün, yüzmeek...
    6. “Dağlarda kekliktik çöplükte karga olduk” tarzı hayata atarlı yaklaşım
    7. Aforizmadan şaşma
    8. Biri yeraltı edebiyatı mı dedi?
    9. Bitmeyen mavi kuş etkisi (Bukowski başkan bilen bilir)
    10. Yeraltı edebiyatı kasıyor mu? Tadaam: Dizüstü edebiyatı
    ( Not: Yazının tamamı için buyrun : https://www.birgun.net/...-maddesi-106188.html)