• Şems-i Tebrizi 'nin 40 Altını

    1.
    Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sende korku ve utanç içindesin çoğunlukla...Yok eğer Tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

    2.
    Hak Yol' unda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil!

    3.
    Kur'an dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonraki batıni mana. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

    4.
    Kainattaki her zerrede Allah'ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescidde, kilisede, havrada değil, her yerdedir. Allah'ı görüp yaşayan olmadığı gibi, O'nu görüp ölen de yoktur. Kim O'nu bulursa sonsuza dek O'nda kalır.

    5.
    Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. "Aman sakın kendini" diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: " Bırak kendini, koy gitsin! " Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!


    6.
    Şu dünyadaki çatışma, ön yargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşk dilsiz olur.

    7.
    Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikat' i keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

    8.
    Başına ne gelirse gelsin karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Dileğin gerçekleşmediğinde de şükret.

    9.
    Sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

    10.
    Ne yöne gidersen git, -doğu, batı, kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

    11.
    Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni taptaze bir "sen" zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

    12.
    Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

    13.
    Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı hoca şeyh şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

    14.
    Hakk'ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. "Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

    15.
    Allah içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmış bir sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

    16.
    Kusursuzdur ya Allah, O'nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan'dan ötürü yaradılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne de layıkıyla sevebilirsin.

    17.
    Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

    18.
    Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara ; dışında başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir. Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak Yaradan'ı tanır.

    19.
    Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

    20.
    Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

    21.
    Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk' ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

    22.
    Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

    23.
    Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki, ağlar perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıktan uzak dur.

    24.
    Mademki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, atttığı her adımda Allah'ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile gene başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

    25.
    Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak, nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

    26.
    Kainat yekvücut, tek varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma, bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öteki ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.

    27.
    Şu dünya bir dağ gibidir. Ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. Şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır. Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir.

    28.
    Geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz.

    29.
    Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten "ne yapalım kaderimiz böyle" deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatına hakimsin, ne de hayat karşısında çaresizsin.

    30.
    Başkaları tarafından kınansan, ayıplansan, dedikodun yapılsa hatta iftiraya uğrasan bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kötü laf etme. Kusur görme. Kusur ört.

    31.
    Hakk'a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp... Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar, kimimiz ise ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

    32.
    Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Tanrı'ya saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma! İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!

    33.
    Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutanda benlik zannı değil hiçlik bilincidir.

    34.
    Hakk'a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır, emin bir beldede yaşar.

    35.
    Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla. İnsan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım sıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

    36.
    Hileden, desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor zarar vermek istiyorsa, Tanrı da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O'nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz, Sen sadece buna inan!

    37.
    Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki, sayesinde her şey zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için biz aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.

    38.
    "Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?" diye sormak için hiç bir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

    39.
    Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiç bir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır merkezinde... Hem de bir günden bir güne hiç bir şey aynı olmaz.

    40.
    Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk'ın ise hiç bir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır merkezinde, ya da dışındasındır hasretinde.
  • Allah’a İman
    Allah’a İman: Allah’ın her şeyin Rabb’i, sahibi ve yaratıcısı olduğuna kesin iman etmektir. Namaz, kurban, dua, ümit, korku, boyun eğme ve emsali ibadetlere sadece Allah’ın layık olduğuna; bütün kemal sıfatlarla sıfatlanmış; her noksan sıfattan münezzeh olduğuna itikat etmektir. Allah’a bu şekilde iman etmek O’nun üç hususta tevhidini içerir. Onlar:

    1) Rububiyetinin Tevhidi
    2) Uluhiyetinin Tevhidi
    3) İsim ve Sıfatlarının Tevhidi
    Bu hususlarda Allah’ın birlenmesinin manası: Allah’ın Rab ve İlah olmada, en güzel isim ve kemal sıfatlara sahip olmada birliğine itikat etmektir.

    Rububiyet Tevhidi
    Rububiyet Tevhidinin İcmali Manası:
    Allah’ın her şeyin Rabb’i ve O’ndan başka Rab olmadığına itikat etmektir.

    Rububiyet Tevhidinin Tafsili Manası:
    Rab kelimesi sözlükte, sahip olma, terbiye etme ve işleri idare etme vb. manalara gelir. Allah’ın mahlûkatı üzerindeki Rububiyeti ise; Mahlûkatı yaratan, rızkı veren, onların sahibi olup terbiye eden, gökten yere kadar bütün işleri idare eden varlık alarak bilinmesi ve birlenmesidir.

    Allah’ın Rububiyet tevhidiyle birlenmesi, O’nun mahlûkatı var edici, sahibi, hayat verici, vefat ettirici, fayda ve zarar verici, şiddet anında dua edenlerin duasına cevap verici, onlara gücü yeten, dilediğine dilediği kadar veren, dilediğini mahrum bırakan bir mabut olarak birlenmesi; yaratma O’na ait olduğu gibi emir vermenin de sadece O’na ait olmasının ikrarı ve teslimiyeti manasına gelir.

    Allah-u Teâlâ Kitabında şöyle buyuruyor:

    “İyi bilin ki, yaratma ve emir verme O’nundur...”

    A’raf 54

    Bu tevhide Allah’ın kaderine iman etmek de girer. Yani her hâdisenin Allah’ın bilgisi, iradesi ve kudreti dâhilinde olduğuna iman bu kısımdandır. Başka bir ifadeyle söyleyecek olursak bu tevhidin manası şudur Allah-u Teâlâ bu kâinatta var etme, kâinatın işlerini idare etme, bozma, yapma, yaşatma, öldürme, artırma, eksiltme vb. fiilleri yapan fail olduğuna ve bu fiillerde O’na kimsenin ortak olmadığına iman etmektir.

    Kur’an Rububiyet tevhidini bütün yönleriyle, detaylı ve sarih olarak açıklamıştır. Kur’an’da bunun zikredilmediği sure yok gibidir. Bu tevhit diğerlerine nispeten temel taşı gibidir. Çünkü yaratan, işleri idare eden ve her şeyin sahibi olan varlık ibadetlerle boyun bükerek kendisine yönelmeye tek hak sahibi demektir. Dolayısıyla O, hamd edilmeye, şükredilmeye, dua edilmeye, ümit edilmeye, korkulmaya vb. bütün ibadetlere hakkıyla layıktır.

    İbadetlerin en küçüğünden en büyüğüne kadar hepsi, yaratma ve emir verme sıfatına sahip olan Allah’a yapılacaktır. Yaratan işleri idare eden ve her şeyin sahibi Allah celal, cemal ve kemal sıfatlarla sıfatlanmaya hakkıyla layık olan varlıktır. Bu sıfatlar, sadece âlemlerin Rabb’i Allah’a mahsustur. Zira hayatı ezeli olmayan ve her şeye güç yetiremeyen varlıkların Rububiyeti mümkün değildir.

    Bundan dolayı Allah’a hamd, ibadet, bağlanma, teslim olma vb. hususlardan bahsedilirken Kur’an bu nevi tevhidi zikretmiştir. Kur’an’da Allah’ın güzel isimleri ve yüce sıfatları anlatılırken de yine Rububiyet tevhidinden bahsedilip onun açıklaması yapılmıştı.

    Müslüman Allah’ı hamd ile tesbih ederken kıldığı namazın her rekâtında “Hamd âlemlerin Rabb’i Allah içindir.” Fatiha ayetini zikreder.

    Allah’a teslim ve O’na bağlanma konumunda:
    “De ki hidayet ancak Allah’ın hidayetidir. Bize âlemlerin Rabb’ine teslim olmamız emredildi.” En’âm 71. ayetini zikreder.

    Allah’a teveccüh ve ihlâsla yönelme konumunda:
    “De ki benim namazım, kurban kesmem, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabb’i Allah içindir.” En’âm 162. ayetini okur.

    Allah’tan başka varlıkların velayetini reddedip sadece Allah’ın velayetini kabul edip O’na sığınma durumunda:
    Velayet: Velâ kelimesinden türeme bir sözcüktür anlamı; dostluk, sevmek, kayırmak, arka çıkmak vb. manalardır...

    “De ki, gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat kendisi beslenmeyen Allah’tan başka veli mi edineyim? Ben Müslüman olanların ilki olmakla emrolundum...” En’âm 14. ayetini tilavet eder.

    Rabb’ine dua konumunda:
    “İyi bilin ki yaratma ve emir (verme) O’nundur. Âlemlerin Rabb’i Allah ne yücedir. Rabb’inize yalvararak ve gizlice dua edin, çünkü O haddi aşanları sevmez.” A’raf 54. ayetini okur.

    Eşi ve ortağı olmayan Rabb’ine ibadet konumunda:
    “Ben niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim?... O takdirde ben, apaçık bir sapıklık içinde olurum.” Yâsîn 22, 24. ayetini okur.

    “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize kulluk edin ki (azabından) korunasınız. O Rab ki, yeri sizin için döşek, göğü de bina yaptı. Gökten su indirdi, onunla size rızk olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öyleyse sizde bilerek Allah’a eşler koşmayın.” Bakara 21, 22. ayetini okur.

    Göklerin, yerin ve onların içindekilerin yaratıcısı olan Allah, ilah ve veli edinilmeye, teslim olunmaya, dua edilmeye, kendisine yönelmeye tek layık varlıktır. Kur’an Allah’ın göklere, yere ve onların içindekilere sahip olma ve onları idare etme şeklinde ifade edilen Rububiyetini, O’nun güzel isimleri ve yüce sıfatlarını birleştirmiş ve Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    “Allah ki kendinden başka ilah yoktur. Daima diri ve yarattıklarını koruyup gözetendir. Kendisini ne bir uyuklama ne de uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur. O’nun izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir? Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. (Mahlûkat) O’nun ilminden, kendisinin dilediğinden başka bir şey kavrayamaz. O’nun kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları korumak kendisine ağır gelmez. O yücedir, büyüktür.”

    Bakara 255

    Gökleri ve yeri yaratan zat, ölmeyecek olan tek diri varlıktır. O yüce varlık:

    Kayyûm: Koruyup gözeten.

    Alîm: Her şeyi hakkiyle bilen.

    Hafîz: En iyi gözetip muhafaza eden.

    Aliyyu’l-Ağlâ: En yüce.

    “Yemin olsun ki, insanı biz yarattık ve nefsinin ona fısıldadığını biliriz çünkü biz ona şah damarından daha yakınız.”

    Kâf 16

    “Yaratan bilmez mi, O latiftir (bilgisi her şeyin özüne ulaşır, her şeyden) haberi olandır.”

    Mülk 14

    Netice olarak; Allah’ı Ulûhiyet sıfatıyla birlemeden, ibadetlerde Allah’a başkalarını ortak koşanlara; Allah’ı isim ve sıfatlarında birlemeyenlere aksine onları iptal veya mahlûkatın isim ve sıfatlarına benzetenlere veya fasit tevillerle onları tevil edenlere Allah her şeyin Rabb’i ve her şeyin yaratıcısı deyip ikrar etmeleri fayda vermeyecektir. Onları bu ikrarları küfür dairesinden çıkartıp iman dairesine sokmayacaktır.

    Allah-u Teâlâ Kitabında müşriklerin Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu ikrar ettiklerini haber vermektedir. Bununla beraber onlar müşrik olmaya devam etmişlerdir. Çünkü onlar Allah’ı Ulûhiyet sıfatında birlememişlerdir. Allah ile beraber gayrına da ibadet etmişlerdir. Buna ek olarak onlar Allah’ı isim ve sıfatlarında da birlememişler, aksine Allah’ın bazı isimlerini inkâr edip inanmamışlar, bazı isimlerini de tahrif etmişlerdir. Bu hususta Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    “En güzel isimler Allah’ındır. O halde Ona en güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında mülhitlik edenleri bırakın; onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.”

    A’raf 180

    Bundan dolayı seleften bir gurup şöyle demiştir: Müşriklere, gökleri ve yeri kim yarattı diye sorsan elbette ki onları yaratan Allah’tır diye cevap verirler. Bununla beraber Allah’tan gayrına ibadet ederler. Allah-u Teâlâ, müşriklerin kendisinin yaratıcı, rızk verici ve her şeyin sahibi olduğuna inandıklarını haber vermektedir:

    “Onlara gökten su indirip ölmüş olan yeri onunla dirilten kimdir, diye sorsan; elbette ki Allah’tır derler...”

    Ankebût 63

    “Onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, elbette Allah’tır derler.”

    Zuhruf 87

    “De ki, sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor ya da o kulakların ve gözlerin sahibi kimdir, ölüden diriyi diriden ölüyü kim çıkartıyor, kim buyruğunu yürütüyor (kainatı yönetiyor)? Allah’tır diyecekler. De ki: O halde (O’nun azabından) korunmuyor musunuz?”

    Yûnus 31

    Ulûhiyet Tevhidi
    Ulûhiyet Tevhidinin Manası:
    Allah’ın gerçek ilah olduğuna, O’ndan gayrı gerçek ilah olmadığına kesin itikat etmek ve ibadetlerle O’nu birlemektir. İlah kelimesi ma’but manasına gelmektedir. Ma’bud kelimesi ise dilimizde, kendisine kulluk olunan varlık demektir. İbadet kelimesi ise sözlükte bağlanmak, zelil olmak ve boyun bükmek manalarına gelmektedir. Bazı âlimler ibadeti; kâmil bir sevgiyle tam bir boyun bükmedir, diye tarif etmişlerdir.

    Ulûhiyet tevhidi, açık olsun gizli olsun bütün ibadet nevini sadece Allah’a has kılmak üzere bina edilmiştir. Dolayısıyla ibadetlerden hiç bir şey O’nun gayrına sarf edilemez. Allah’a iman eden bir kişi sadece O’na ibadet eder, O’ndan gayrına ibadet etmez.

    Bu nevi tevhit aslında diğer bütün tevhit çeşitlerini de içerir. Ulûhiyet tevhidi, Rububiyet tevhidini, isim ve sıfatların tevhidini de kapsamına alır. Bir kulun Rabb’ini Rububiyet tevhidinde birlemesi, onun Allah’ı Ûluhiyet tevhidinde de birlemesi demek değildir. Kişi Rububiyetle alakalı sıfatlarını ikrar ettiği varlığa ibadet etmiyor olabilir. İsim ve sıfatların tevhidi de diğer tevhit çeşitlerini şümulüne almaz.

    Fakat Allah’ı Ulûhiyet sıfatında birleyen bir kul, ibadete sadece Allah’ın layık olduğunu, gayrının ibadete layık olmadığını; âlemlerin Rabb’inin Allah olduğunu O’nun güzel isimleri ve yüce sıfatları olduğunu ikrar eder. Bu sebepten La İlahe İllallah bütün tevhit nevilerini içermektedir.

    Bilindiği gibi La İlahe İllallah’ın ilk akla gelen manası, Allah’ın Rububiyet, isim ve sıfatlarındaki tevhidini içeren, Ulûhiyet tevhididir. Dolayısıyla Ulûhiyet tevhidi dinin başı ve sonu kabul edilmiş ve mahlûkat bu tevhit için yaratılmıştır. Bu hususta Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    “Ben cinleri ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım.”

    Zâriyât 56

    Şeyhülislam bu kısım tevhitle alakalı şunları söylemiştir:

    “Bu tevhit, muvahhit ve müşriki birbirinden ayıran dünya ve ahirette kişiyi mesut veya bedbaht eden tevhit bu tevhittir. Ûluhiyet tevhidini yerine getirmeyen muvahhit değil müşriktir.” Rasullerin gönderiliş, kitapların indiriliş sebebi bu tevhittir. Allah’ın, kullarına gönderdiği her rasulün davetinin esası ve mihveri işte bu tevhit olmuştur:

    “And olsun biz, her millet için Allah’a kulluk edin tagut (a tapmak) tan kaçının diye bir rasul gönderdik...”

    Nahl 36

    “Senden önce hiçbir rasul yoktur ki ona: ‘Benden başka ilah yoktur, bana kulluk edin’ diye vahy etmiş olmayalım.”

    Enbiyâ 25

    Allah-u Teâlâ bize Nuh, Hûd, Salih, Şuayb vb. rasullerin toplumlarını bu tevhide çağırdıklarını birçok ayette bildirmektedir:

    “Allah’a kulluk ediniz, sizin için O’ndan gayrı hiç bir ilah yoktur.”

    Mu’minûn 23, Hûd 61, A’raf 46

    İbrahim (Aleyhisselam) kavmine şöyle demiştir:

    “Şüphesiz ki ben hanif olarak yüzümü göklerin ve yerin yaratıcısı zata döndürdüm. Ben müşriklerden değilim...”

    En’âm 79

    Bu tevhit İslam dininin hakikati olunca La İlahe İllallah Muhammeder Rasulullah bu dinin esaslarından ilk esas olmaktadır.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

    “İslam beş esas üzere bina edilmiştir. Allah’tan başka (gerçek) ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şahadet etmek; Namazı kılmak; Zekâtı vermek; Ramazan orucunu tutmak; Beytullahı haccetmektir.”

    Buhari 8, Müslim 45/2

    Ulûhiyette Allah’ın birlenmesi; bütün ibadet çeşit ve şekilleriyle sadece Allah’a yönelmemiz ve ibadetlerde Allah’a karşı ihlâs sahibi olmamız anlamına gelmektedir. Bu ifadeleri tekrar ele alıp başka bir ifadeyle şöylece sıralayabiliriz:

    1) Kişi Allah’ı severken ihlâs sahibi olacak, O’na başkalarını eş ve ortak edinmeyecek Allah’ı sever gibi onu sevmeyecek:

    “İnsanlardan bazıları Allah’tan başka eşler tutar, Allah’ı sever gibi onları sever...”

    Bakara 165

    Tevbenin dışında Allah’ın affetmeyeceği büyük şirk, kulun Allah’tan gayrı eşler edinip onları Allah’ı sever gibi sevmesidir. İnsanın kendi nefsini, babalarını, çocuklarını vb. şeyleri sevme üzere yaratıldığını göz önünde bulundurursak Allah’a ihlâsla kulluk, fıtratı değiştirip sevgileri yok etmeyi değil, onları terbiye etmeyi gerektiriyor.

    Ayet ve hadislerde mü’minden istenen, o her şeye sevgiden hakkını verecek ama Allah’ın sevgisi önde ve her şeyin üstünde olacak demektir. Gerekirse her şeyi Allah’ın sevgisi için feda edecek ve tercih Allah’ın sevgisi olacaktır. Allah basit dünyevi kıymetleri kendisinin sevgisinden ve Rasulünün sevgisinden üstün görüp onları tercih eden kimseleri tehdit etmiş ve şöyle buyurmuştur:

    “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, hısım akrabalarınız, kazandığınız mallar, kesatından korktuğunuz ticaretiniz, hoşlandığınız meskenler, size Allah’tan, Rasulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevgili ise o halde Allah emrini getirinceye kadar gözetleyin. Allah fasıklar topluluğunu doğru yola iletmez.”

    Tevbe 24

    2) Allah-u Teâlâ’nın dua, tevekkül, ümit ve sadece Allah’ın yapabileceği başkasının yapamayacağı hususlarda birlenmesi şarttır. Bu hususta Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

    “Allah’tan başka sana ne fayda ne de zarar veremeyecek olan şeylere yalvarma. Eğer böyle yaparsan o takdirde sen muhakkak zalimlerden olursun.”

    Yûnus 106

    “Eğer mü’minler iseniz Allah’a dayanın.”

    Mâide 23

    “Onlar ki iman edip hicret ettiler, Allah yolunda cihad ettiler; işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir.”

    Bakara 218

    3) Sadece Allah’tan korkarak, korku ve sakınma ibadetiyle de Allah’ı birlemek. Kim bazı mahlûkatın kendi dilemesi ve gücüyle zarar vereceğine inanır ve ondan korkarak çekinirse korktuğu varlığı Allah’a ortak yapmış olur. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

    “...Sadece benden korkun.”

    Nahl 51, Bakara 40

    “Eğer Allah sana bir zarar dokundursa onu yine O’ndan başka kaldıracak yoktur; eğer sana bir hayır dilerse, O’nun fazlını geri çevirecek yoktur. Hayrını kullarından dilediğine verir. O bağışlayan esirgeyendir.”

    Yûnus 107

    4) Namaz, zekât, oruç, tavaf vb. bütün bedeni ve mali ibadetlerle Allah’ı birlemek kula gerekli olduğu gibi adak, istiğfar, dua, tekbir, tahlil vb. kavli ibadetlerle de Allah’ı birlemek kula gereklidir:

    “De ki: Benim namazım, kurban kesmem, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabb’i Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben Müslümanların ilkiyim.”

    En’âm 16, 21, 63

    Bu ve benzeri ibadetlerin hepsi Allah’a hastır ve yapılması vaciptir. Bir kimse bu ibadetleri veya onlardan bir ibadeti Allah’tan gayrına yaparsa o ibadette başkasını Allah’a eş ve ortak yapmış olur:

    “Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan da gerçekten büyük bir günah işlemiştir.”

    Nisâ 48

    Esma ve Sıfatların Tevhidi
    Allah’ı isim ve sıfatları ile birlemenin manası: Allah’ın en güzel isimlerin sahibi olup bütün kemal sıfatlarla muttasıf, bütün noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna; O’nun isim ve sıfatları ile yaratılmışların hepsinden ayrıldığına ve tek olduğuna kesin iman etmektir.

    Bu tevhit, Allah-u Teâlânın kendi nefsi için isbat ettiği ve Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Allah için isbat ettiği güzel isimleri ve yüce sıfatlarının tevhididir. Bu isim ve sıfatları Kitap ve Sahih Sünnette geldiği gibi lafız ve manalarını tahrif etmeden, nasıl ve niceliğini araştırmadan, yaratıkların isim ve sıfatlarına benzetmeden isbat etmek gerekir. Bu tarifle, isim ve sıfat tevhidinin üç esas üzere durduğu anlaşılmaktadır. Onlar:

    1) Allah’ı mahlûkata benzetmemek ve O’nu bütün noksan sıfatlardan tenzih etmek.

    2) Kitap ve Sahih Sünnette sabit olan isim ve sıfatlara ziyade ve noksanlaştırmadan veya tahrif ve iptal etmeden iman etmek.

    3) Bu sıfatların mahiyetini idrak etme arzusunu terk etmektir. Kim bu esaslardan dışarıya çıkarsa Rabb’ini hakkıyla birlememiş, isim ve sıfatların tevhidini gerçekleştirmemiş olur.

    Birinci Esas: Allah’ın sıfatlarından herhangi bir sıfatın, mahlûkatın sıfatlarına benzemediğini söylemek ve Allah’ı ondan tenzih etmektir.

    “O’nun benzeri hiç bir şey yoktur...”

    Şûrâ 11

    “Hiçbir şey O’nun dengi olmamıştır...”

    İhlâs 4

    “Allah’a meseller vermeğe (bir takım benzerler ortaya çıkararak Allahı onlara benzetmeğe ve O’nu koştuğunuz ortaklarla kıyaslamaya) kalkmayın...”

    Nahl 74

    Allah’ın kendisini vasfettiği veya Rasulünün Rabb’ini vasfettiği yüce sıfatları nakzeden her şeyden Allah’ı tenzih etmek de girer. Allah’ı sıfatlarında birleyen bir Müslüman O’nu eşten, ortaktan, benzerden, yardımcıdan ve izni olmaksızın şefaatçiden tenzih etmesi de gerekir. Aynı zamanda Rabb’ini uyku, acizlik, yorgunluk, ölüm, cehalet, zülüm, gaflet, unutma vb. noksan sıfatlardan da yine tenzih etmesi gerekir.

    İkinci Esas: Kur’an ve Sahih Sünnette sabit olan Allah’ın isim ve sıfatlarıyla yetinip, Kur’an ve sahih sünnette gelmeyen isim ve sıfatları Allah’a izafe etmemek gerekir. Allah’ın güzel isimleri ve yüce sıfatları işitme ve nakil yoluyla elde edilir; rey ve içtihat yolu ile elde edilmez.

    Allah-u Teâlâ kendi nefsini hangi isimlerle isimlendirdi ve hangi sıfatlarla sıfatlandırdı ise o isim ve sıfatlarla Allah’ı isimlendirme ve sıfatlandırmada da durum aynıdır; onlara bir şeyler eklememek ve onlardan bir şeyler çıkarmamak gerekir. Allah’ın koyduğu sınırı ifrat veya tefrit şeklinde aşmamak gerekir. Çünkü Allah-u Teâlâ kendi isim ve sıfatlarını herkesten daha iyi bilir:

    “De ki, siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı?

    Bakara 140

    Şüphesiz Allah kendi nefsini herkesten daha iyi bilir. Doğru sözlü ve doğruluğu tasdik edilen rasuller de Allah’ın kendilerine vahy etmesi vasıtasıyla insanlar içerisinde Allah’ı, sıfatlarını ve isimlerini en iyi bilen kişilerdir.

    İmam Ahmed şöyle dedi:

    “Allah’ın kendisini sıfatlamasının dışında ve Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Rabb’ini sıfatlanmasının dışında Allah-u Teâlâ sıfatlandırılmaz. Bu hususta Kur’an ve Sahih Sünnetin dışına çıkmak doğru değildir.”

    Ravdatunnediyye fi Şerhi Akideti’l-Vasıtiyye 22

    Buhari’nin hocası Nuaym bin Hammad ise şöyle demiştir:

    “Allah’ı mahlûkatına benzeten küfre girer, O’nun kendi nefsini vasfettiği sıfatlarını inkâr eden de küfre girer. Allah ve Rasulünün Allah’ı sıfatlamasında O’nu mahlûkata benzetme yoktur.”

    Ravdatunnediyye fi Şerhi Akideti’l-Vasıtiyye 22

    Bu esasa her kul, Kitap ve Sahih Sünnette zikredilen isim ve sıfatlara inanması; onları Arap dilindeki açık manaları üzere icra etmesi; onları kendi manalarından çıkartarak tahrif ve ta’til etmemesi gerekir.

    Üçüncü Esas: Kitap ve sahih sünnette zikredilen güzel isim ve yüce sıfatlara onların keyfiyetini sormadan, künhünü araştırmadan iman etmek bir kula gerekli olan şeydir. Çünkü bu sıfatlardan herhangi bir sıfatın keyfiyetini bilmek o sıfatın sahibi zatın keyfiyetini bilmekle alakalıdır.

    Şüphesiz ki sıfatlar, sıfatlananların çeşitliliğine göre değişiklik arz eder. Allah’ın zatına gelince O’nun keyfiyeti ve künhünden sual olmaz, onları anlamaya Allah bildirmedikçe yol yoktur. Bu sebeple selef imamları Allah’ın “İstiva” sıfatının keyfiyeti sorulduğu zaman şöyle diyorlardı: İstiva anlam olarak malumdur, ona iman etmek vaciptir, keyfiyetini sormaksa bidattır.

    Görüldüğü gibi selef, sıfatlarda keyfiyetin malum olmadığını ve keyfiyet hakkında soru sormanın da bidat olduğunu ifade etmişlerdir. Sıfat sıfatlananın fer’i olup ona tabidir. Allah’ın zatının keyfiyetini bilmeyen bir kimse bizden Allah’ın kelam sıfatının, işitme sıfatının, istiva sıfatının, dünya semasına inme vb. sıfatların keyfiyetini sormaya hakkı yoktur. Dünya semasına inme ile ilgili hadis şöyledir:

    Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Gecenin son üçte biri kaldığı zaman Rabb’imiz Tebareke ve Teâlâ her gece dünya semasına iner ve Kim bana dua ederse onun duasına icabet ederim. Benden kim bir hacetini isterse onun hacetini veririm. Benden kim mağfiret dilerse onu mağfiret ederim’ buyurur.”

    Buhari 1094, Müslim 758/168, Malik 1/214, Ahmed 2/487, Ebu Davud 1315, İbni Ebi Asım Süne 492, Beyhaki 3/2, Nesei Ameli’l-Yevm 480, İbni Mace 1366, Tirmizi 446, İbni Hibban 920

    Bir kimsenin Allah’ın kemal sıfatlarla sıfatlanmış, onların sabit birer hakikat olduğuna; O’na hiç bir şeyin denk olmadığına itikat etmesi; Allah’ın işitmesi, görmesi, konuşması, istivası, eli dünya semasına inişi vb. sıfatların da zatı gibi sabit birer hakikat olduğuna inanması demektir. Allah’ın sem’i hakiki olarak vardır, mahlûkatın işitme organlarına asla benzemez.

    Allah’ın basarı da (gözü de) böyledir. O’nun hakiki basar sıfatı vardır. Mahlûkatın gözüne asla benzemez, keyfiyetini de biz bilmeyiz ancak Allah bilir. Allah’ın diğer sıfatlarını da yine böyle anlamak lazımdır. Buraya kadar izah edilmeye çalışılan isim ve sıfatların tevhidinde Müslümanın dikkat etmesi gereken bir kaç husus vardır. Bunlar:

    1) Teşbih (Benzetme):
    Bir Müslüman, yahudilerin Üzeyr’e Allah’ın oğlu deyip onu Allah’a benzettikleri, hristiyanların İsa (Aleyhisselam)’a Allah’ın oğlu deyip onu Allah’a benzettikleri ve ehli teşbihin Allah’ın yüzü mahlûkatın yüzü gibidir veya Allah’ın eli mahlûkatın eli gibidir dediği gibi dememeli ve teşbihten kesinlikle kaçınmalı, böyle bir sapıklığa düşmemelidir. Allah-u Teâlâ bu hususta şöyle buyuruyor:

    “...Hiçbir şey O’nun misli gibi değildir. O işiticidir, bilicidir.”

    Şûrâ 11

    2) Tahrif (Bozmak ve değiştirmek):
    Allah’a ait isim ve sıfatların lafızlarını değiştirecek şekilde bir harf ekleyerek veya eksilterek tahrif etmek; bazı bidatçilerin tevil adını verdikleri kandırma usulüyle lafızların manalarını değiştirerek tahrif etmek ve onlara sözlükte kullanılmamış fasit manalar yüklemek. Mesela: Allah’ın veçhini, O’nun zatıyla tevil etmek, istiva sıfatını istila ile tevil etmek fasit tevil ve tahriflerden birkaç tanesidir.

    3) Ta’til (İptal etmek):
    İptal etmek İlahi sıfatları nefyedip, Allah’ın zatında öyle bir sıfatın varlığını inkâr etmektir. Allah’ın isim ve sıfatları olduğunu reddederek mukaddes ve mükemmel olmaktan onu hali etmektir.

    4) Tekyif (Keyfiyet, nasıllık ve nicelik):
    Sıfatların keyfiyetini tayin edip künhünü ispat etmek.

    Kur’an ve Sahih Sünnette zikredilen güzel isimleri ve yüce sıfatları teşbih, tahrif, ta’til ve tekyif etmeden zahiri üzere alma usulü selefin yoludur.

    Selef: Sahabe, tâbiîn ve tebei tabiîn oluşan faziletli asırlarda yaşayan kimseler kast edilmektedir.

    İmam Şevkani bu hususta şöyle demiştir:

    “Sıfatlar konusunda sahabe, tabiîn ve tebei tabiînden oluşan selefin mezhebi: Sıfatları zahir manaları üzere tahrifsiz, tevilsiz, teşbihsiz ve ta’tilsiz irat etmektir. Sahabeler kendilerine sıfatlarla ilgili bir şey sorulduğunda onunla ilgili delili okuyor dedi ki demiş ki gibi sözlerden imtina ediyorlardı. Allah ve Rasulü şöyle buyurdu, onun gayrı bir şey bilmiyoruz. Bilmediğimiz hususlarda konuşarak külfet altına girmeyiz diyorlardı.

    Bu faziletli asırlarda sıfatlarla ilgili Müslümanların akidesi birdi ve herkes aynı akideye sahipti. Onların meşguliyetleri, Allah’ın kendilerine meşgul olmalarını emrettiği şeylerdi. Bunlar: İman ve tevhidin bütün kısımlarını öğrenip yerine getirmek, namaz kılmak, zekât vermek, oruç tutmak, hacca gitmek, cihad etmek, ihsan çeşitlerinden infak etmek, faydalı ilim talep etmek, insanlara hakkı öğretmek, cenneti kazanmayı gerektiren ve ateşten kurtuluşu sağlayan şeyleri muhafaza etmek, emri bilmaruf ve nehyi anilmünker yapmaktır. Sahabeler bunun dışında Allah’ın mükellef kılmadığı şeylerle meşgul olmuyorlardı. Din onların zamanında saf olup bidatlerle bulanmamıştı.”

    Sıfatların Çeşitleri
    Kitap ve sünnette varit olan sıfatlar iki kısma ayrılır. Onlar: Zati sıfatlar ve fiili sıfatlardır.

    1) Zati Sıfatlar:
    Nefis, ilim, hayat, kudret, işitme, görme, konuşma, kıdem azamet, Kibriya, uluv, zenginlik, rahmet ve hikmet. Bu sıfatlar Allah’ın zatında sabit, Allah ile beraber kaim olup ondan ayrılmaz.

    Kıdem: Her şeyden önce oluşu

    2) Fiili Sıfatlar:
    Bu sıfatlar Allah’ın iradesi ve kudreti ile alakalı sıfatlardır. Mesela: İstiva, dünya semasına inmesi, gelmesi, hayret, gülmek, razı olmak, sevgi, kerih görme, kızma, sevinme, gazap etme vb. sıfatlardır.

    Allah’ın Güzel İsimleri
    Allah’ın güzel isimleri, kendisi için özel alametlerdir. Allah-u Teâlâ Kitabında Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’de sünnetinde onları bize bildirmiştir. Bu isimlerden her biri bir sıfata veya sıfatlara delalet eder. Onlardan her isim kendi mastarından ayrılmadır. Mesela: el-Alîm, el-Kadîr, es-Semi, el-Basîr vb. isimler onlardan birkaç tanesidir. el-Alîm ilim mastarından ayrılmadır. O kelime Allah’ın ilim sıfatına delalet etmektedir. Diğer isimlerin durumu da böyledir. Bütün isimlerin ve sıfatların manalarını kendisinde cem eden isim şüphesiz “Allah” kelimesidir.

    Allah’a has isimlerin O’nun sıfatı olmasına hiçbir mani yoktur. Mesela: Allah-u Teâlâ’nın “Rahmân” ismi aynı zamanda O’nun mübalağalı rahmet sıfatıdır. Allah’ın bütün isimleri O’nun sıfatlarının üzerine delalet eder ve onların hepsi övgü sıfatlarıdır. Allah’ı isimlerinde birlemek, Onun kendini isimlendirdiği her isme imanı gerektirir. Aynı zamanda o ismin delalet ettiği manaya da imanı gerektirir.

    Mesela: Kur’an’da “Rahim” Allah’ın ismi olarak zikredilmiştir. Biz bu ismin Allah’a ait özel bir ad olduğuna iman ederiz. Bu ismin Allah’ın rahmet sahibi olduğuna delalet ettiğine de iman ederiz. Kur’an ve Sahih Sünnette varit olan Allah’ın bütün isim ve sıfatlarına itikadımızın böyle olması gerekir.

    Allah’ın İsimlerinin Adedi
    Allah’ın doksan dokuz ismi olduğu Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den sahih olarak rivayet edilen hadisle bilinmektedir.

    Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim onları sayarsa cennete girer. Allah tekdir, teki sever’ buyurdu.”

    Buhari 6410, 7392, Müslim 2677/5, 6

    Başka bir hadiste Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

    “Ey Allah’ım! Kendini isimlendirdiğin, Kitabında indirdiğin veya katında ki gayb ilminde kendine sakladığın sana ait bütün isimlerle sana dua ediyorum. Kur’an’ı gönlümün baharı kalbimin cilası yap. Onunla hüznümü, gam ve kederimi gider...”

    Ahmed 1/391, Tabarani 10352

    Hadislerde zikredilen Allah’ın isimlerini saymaktan murat onları ezberlemek, manasını anlayıp öğrenmek ve onlarla Allah’a tevessül ederek dua etmektir.

    İsim ve Sıfat Tevhidinin Delilleri
    Bu nevi tevhidin delilleri Kur’an ve Sahih Sünnette çoktur, hatta Kur’an’da Allah’ın güzel isimlerinin ve yüce sıfatlarının olmadığı ayet yok gibidir. Allah’ın isim ve sıfatlarına şamil en önemli surelerden biri ihlâs suresidir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onun Kur’an’ın üçte biri olduğunu söylemiştir:

    “De ki: O Allah birdir. Allah sameddir. Kendisi doğurmamıştır ve doğurumlamıştır. Hiçbir şey O’nun dengi olmamıştır.”

    İhlâs 13

    Samed: Her şey varlığını ve bekasını O’na borçludur. Her şey O’na muhtaçtır. O hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şeyin başvuracağı, yardım dileyeceği tek varlık O’dur.

    Bu yüce sure, kemal sıfatların hepsini Allah’a ispat ederken noksan sıfatların hepsinden de Allah’ı tenzih etmektedir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Kur’an’da en büyük ayet olduğunu söylediği Ayete’l-Kürside Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

    “Allah kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır. Daima diri ve yaratıklarını koruyup idare edendir. Kendisini ne bir uyuklama ne de uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi onundur. O’nun izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir? Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. O’nun ilminden kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları koruyup gözetmek kendisine ağır gelmez. O yücedir büyüktür.”

    Bakara 255

    Allah’ın Sıfatlarına Bazı Misaller
    1) Allah’ın nefis sıfatı:
    “Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben Senin nefsinde olanı bilmem. Çünkü gaybı bilen yalnız Sensin.”

    Mâide 116

    “Seni kendi nefsim için seçtim.”

    Ta-Ha 41

    2) Allah’ın vecih (yüz) sıfatı:
    “Yalnız Rabb’inin celal ve ikram sahibi yüzü baki kalacaktır.”

    Rahmân 27

    3) Allah’ın ayn (göz) sıfatı:
    “(Ey Musa!) gözümün önümde büyüyesin diye senin üzerine benden sevgi koydum...”

    Ta-Ha 39

    “(Daveti) reddedilmiş olan Nuh’a bir mükâfat olmak üzere gemi, gözlerimizin önünde akıp gidiyordu.”

    Kamer 14

    “Rabb’inin hükmüne sabret, çünkü sen gözlerimizin önündesin. Kalktığın zamanda Rabb’ini övgüyle an.”

    Tur 48

    “...O ne güzel görendir.”

    Kehf 26

    4) Allah’ın semi (işitme) sıfatı:
    “O’na benzer hiçbir şey yoktur. O işitendir görendir.”

    Şûrâ 11

    “Doğrusu Allah işiticidir...”

    Hac 61

    “Allah fakir, biz ise zenginiz diyenlerin sözlerini and olsun Allah işitti...”

    Âl-i İmran 181

    5) Allah’ın yed (el ) sıfatı:
    “Rabb’in O’na dedi ki: Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir. Büyüklük mü tasladın yoksa yücelerden mi oldun?”

    Sa’d 75

    “Yahudiler: ‘Allah’ın eli bağlıdır’ dediler. Kendi elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı lanetlendiler. Hayır, Allah’ın iki eli de açıktır, dilediği gibi verir.”

    Mâide 64

    6) Allah’ın kadem (ayak) sıfatı:
    Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “...Fakat cehennem dolmak bilmez. Nihayet Alah ayağını onun üzerine kor, o da yetişir, yetişir der. İşte o zaman cehennem dolar ve bazısı bazısına büzülür...”

    Buhari 4849, 4785, Müslim 2846/35, 36, 37, 38

    7) Allah’ın meci (geliş) sıfatı:
    “Onlar buluttan gölgeler içinde Allah’ın ve meleklerin gelmesini ve işin bitirilmesini bekliyorlar değil mi?”

    Bakara 210

    “Onlar meleklerin gelmesini ya da Rabb’inin gelmesini ya da Rabb’inin bazı ayetlerinin gelmesini mi bekliyorlar?”

    En’âm 158

    “Hayır, yer tümüyle parça parça olduğu ve melekler saf saf dizili olduğu halde Rabb’in geldiği zaman; o gün cehennem getirilir ve insan yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var.”

    Fecr 21, 23

    8) Allah’ın arşı istiva sıfatı:
    “Rahmân arşa istiva etti.”

    Ta-Ha 5
  • Peygamberimiz ne zaman ve nerede doğdu? Peygamberimizin doğumundaki mucizeler, çocukluk ve gençliği, evliliği, evliklerinin hikmetleri, ahlakı ve merhameti, ibadet hayatı, hicreti, savaşları, veda haccı, nasihatleri, vefatı... Kısaca Peygamberimizin hayatı...
    Kâinâtı sonsuz rahmet-i ilâhiyyesi ile kuşatan Allah Teâlâ, bu rahmet ve merhametinin en mükemmel eseri olan insana, varlıklar manzûmesinin zirvesini lutfetmiş ve onu, bu makâma lâyık hâle gelmesini sağlayacak birtakım vasıflarla techiz etmiştir. Ancak; akıl, idrak ve iz’an gibi bu ilâhî lutuflar bile, insanoğlunun yüce hakîkatlere tam mânâsıyla ulaşabilmesine, yâni Allah katında makbul sayılacak derecede vâkıf olabilmesine kâfî değildir. Bunun içindir ki Rabbimiz, bu nîmetlerine ilâve olarak bir de “peygamberler göndermek” sûretiyle insanoğluna “vâsıl-ı ilâllâh” olma yolundaki yardımlarını kemâle erdirmiştir. Bu kâmil yardımın zirvesi de yaratılışta ilk, beşeriyet âlemine gönderilişte son olan “Nûr-i Muhammedî” ve O’nun dünyâmızdaki sûreti olarak ikrâm edilen Âhirzaman Peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafâ’dır (s.a.v.).

    Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatı hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...

    PEYGAMBERİMİZ NE ZAMAN DOĞDU?
    Varlıklar zincirinin sebep ve zirvesi Hazret-i Peygamber, mîlâdî 571 yılının 20 Nisan’ına tesâdüf eden 12 Rabîulevvel Pazartesi sabahı, güneş doğmadan az evvel zuhûr âlemine tenezzül ederek dünyâmızı şereflendirmiştir. Bilinen bir gerçektir ki, ilk yaratılan, O’nun nûrudur. Bütün varlıklar, o nûrun şerefine halk edilmiştir.

    PEYGAMBERİMİZİN DOĞUMUNDA GERÇEKLEŞEN MUCİZELER
    O’nun dünyâyı şereflendirmesiyle Allâh’ın rahmeti bu âlemde tuğyân etti. Sabahlar ve akşamlar âdeta renk değiştirdi. Duygular derinleşti. Sözler, sohbetler, lezzetler enginleşti; her şey ayrı bir mânâ, ayrı bir letâfet kazandı. Putlar sarsılarak yere devrildi. Kisrâlar beldesi Medâyin saraylarında sütunlar ve kuleler yıkıldı. Sâve Gölü[1], zulüm bataklığı hâlinde kurudu.[2] Gönüller feyz ve bereketle doldu. Zaman ve mekânda gerçekleşen bu tecellî, Son Peygamber’in zuhûrunun ilk bereketi idi. Kaynakların verdiği bilgiye göre, Allah Resûlü’nün süt annelerinden biri de, tâlihli hanım Süveybe Hâtun’dur. Bu hanım, Resûlullâh’ın amcası ve azılı düşmanı olan Ebû Leheb’in câriyesi idi. Süveybe Hâtun, bir pazartesi günü Ebû Leheb’e yeğeninin doğum müjdesini haber verince, Ebû Leheb, sırf kavmî asabiyetten dolayı bu câriyeyi âzâd etti. Bu ırkî asabiyetten meydana gelen sevinç bile, Ebû Leheb’in pazartesi günleri azâbını hafifletmeye yetti.

    Bu hâdiseyle alâkalı olarak, Ebû Leheb’in kardeşi Abbas (r.a.) şunları nakleder: “Ebû Leheb’i ölümünden bir sene sonra rüyamda gördüm. Kötü bir hâlde idi: «−Sana nasıl muâmele edildi?» diye sordum. Ebû Leheb: «−Muhammed’in (s.a.v.) doğumuna sevinerek Süveybe’yi âzâd ettiğim için pazartesi günleri azâbım biraz hafifletilmektedir. O gün baş parmağımla işâret parmağım arasındaki şu küçük delikten çıkan su ile serinlemekteyim.» cevâbını verdi.” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 277; İbn-i Sa’d, I, 108, 125)

    İbn-i Cezerî şöyle der: “Ebû Leheb gibi bir kâfire bu lutufta bulunan Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimizin doğduğu geceyi zikir ve ibâdetle ihyâ eden bir mü’mine, Resûlullah’ın hürmetine kim bilir ne tür nîmetler ihsân eder, ne gibi lutuf ve ikramlarda bulunur, düşünmek lâzımdır! O hâlde mü’minlere yakışan, Resûlullah’ın doğduğu günü ihyâ edip fakirlere her türlü yardımda bulunmaktır. Böyle yapanlar, o yıl belâlardan kurtulur ve ne dilekleri varsa yerine gelir.” (Kastalanî, Mevâhib-i Ledünniye, I, 39)

    Öyleyse mü’minler, Allah Resûlü’nün doğduğu ayda bol bol mânevî sohbetler yapıp feyz tâzelemeli, mübârek ayın rûhâniyetinden istifâde edebilmek için Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi aşkına gönüllerini ve sofralarını açarak ümmete ziyâfetler vermeli, fakir, garip, yetim, çâresiz ve kimsesizlere her türlü iyiliği yaparak mahzun gönülleri şâd etmeli, onları sadakalarla sevindirmeli ve Kur’ân okuyup okutmalıdırlar.

    Peygamberimizin zuhurunu müjdeleyen haber ve hadiseler
    Peygamberimizin doğumunda meydana gelen mucizeler hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN ÇOCUKLUĞU VE GENÇLİĞİ
    Varlık Nûru’nun muhterem pederleri Şam’a ticâret maksadı ile gitmiş, dönüşte Medîne’de hastalanarak kudsî doğumdan iki ay evvel vefât etmişti. Mübârek yavru, iklim şartlarından dolayı ve Arab örfü sebebi ile, dört yaşına kadar süt annesi talihli kadın Halîme Hatun’un yanında kaldı. Altı yaşında iken, annesi Hazret-i Âmine, hizmetçileri olan Ümmü Eymen’i de yanına alarak “Varlık Nûru”nu, babası Hazret-i Abdullâh’ın kabrini ziyâret için Medîne’ye götürdü. Bu esnâda Hazret-i Âmine hastalandı. Ebvâ Köyü’nde vefât etti. Oraya defnedildi.

    Şâir bu hâli ne güzel anlatır: Ey Ebvâ’da yatan ölü, Bahçende açtı dünyânın, En güzel gülü... Varlık Nûru bu sûretle anneden de öksüz kalmış olarak dadısı Ümmü Eymen ile Mekke’ye döndü. Artık dedesinin yanındaydı. Fakat sekiz yaşında iken, dedesi Abdülmuttalib de vefât etti. Daha sonra O’nu amcası Ebû Tâlib yanına aldı ve fedâkârâne bir sûrette himâye etti. Fakat Efendimiz risâlet vazîfesine başlayıp da müşriklere karşı en çok himâye ve müdâfaa edilmeye muhtaç olduğu bir zamanda, bu fedâkâr amcası da vefât edecekti. Böylece bütün fânî ve zâhirî destekler son buluyordu. Bundan sonra O’nun yegâne sahibi, koruyucusu ve terbiye edicisi, sadece Rabbi idi.

    Hayâtının en zayıf anlarında gördüğü bu fânî ve zâhirî destekler, sırf O’nun her hâlükârda insanlığa -az çok- taklîd edilebilir ve mükemmel bir örnek olması hikmetine dayanıyordu. O’nun yetim ve öksüz çocukluğu ile gençliği, en parlak bir istikbâle liyâkat ifâde eden bir nezâhet ve ulviyet içinde geçiyordu.

    Peygamberimizin ailesi
    Allah Peygamberimizi nasıl korudu?
    Şerhi Sadr ne demek? Şerhi Sadr hadisesi (Peygamberimizin göğsünün yarılıp kalbinin yıkanması)
    Peygamberimizin süt anneye verilmesi
    Dedesi Abdülmuttalib’in Peygamberimizi himayesi
    Amcası Ebu Talib’in Peygamberimizi himayesi
    Peygamberimizin gençliği
    Peygamberimizin çocukluğu haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN HZ. HATİCE İLE EVLİLİĞİ
    Varlık Nûru Efendimiz, yirmi beş yaşlarına varınca, Kureyş’in tanınmış şahsiyetlerinden Hazret-i Hatice ile evlendiler. Asil hanım Hazret-i Hatice, malı ve canı ile O’na yeni bir güç kaynağı oldu. Hatice vâlidemiz, Peygamber Efendimizden on beş yaş büyük, çocuklu ve dul bir hanımdı. Hazret-i Peygamber, onunla insanlığa numûne olacak son derece nezih ve huzurlu bir hayat yaşadı.

    Hirâ’dan telâş içinde dönüp: “–Yâ Hatice! Bana kim inanır?” dediği zaman, o mübârek zevce, Varlık Nûru Efendisi’ne: “–Asla korkma! Vallâhi Allah Teâlâ Sen’i hiçbir zaman utandırmaz. Zîrâ Sen, sıla-i rahimde bulunursun, doğru söylersin, işini görmekten âciz olanların yükünü taşırsın (zayıfa, yetime ve yoksula infak edersin), fakire ihsanda bulunur, hiç kimsenin veremeyeceği kadar verirsin. Misâfire ikram edersin. Hak yolunda zuhur eden hâdiseler karşısında (insanlara) yardım edersin! Emânete riâyet edersin. Senin ahlâkın pek güzeldir.” diyerek O’nu ilk tasdîk eden ve destekleyen oldu. (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1; Müslim, İman, 252; İbn-i Sa’d, I, 195)

    Hazret-i Peygamber, onun rûhî derinlik, incelik ve zarâfetini hiçbir zaman unutmadı. Hazret-i Hatice’nin vefâtından sonra, bir kurban kesilecek olsa, dâimâ bir kısmını Hazret-i Hatice’nin akrabâlarına gönderirdi.[3] O, Varlık Nûru’nun her şeyiyle unutulmaz, muazzez bir hâtırasıydı.

    Peygamberimizin çocukları
    Peygamberimizin Hz. Hatice ile evlenmesi haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN EVLİLİKLERİNİN HİKMETLERİ
    Hazret-i Peygamber’in evlilik hayâtının gençlik ve zindelik dönemine rastlayan ilk 24 senesi, yalnız Hazret-i Hatice ile geçmiştir. Ondan sonraki evlenmeleri ise, tamâmen İslâmî ve siyâsî bir gâyeye dayanıyordu. Bunların çoğu, kendisinden yaşlı ve dul hanımlardı. İçlerinde bâkire ve genç olarak aldığı yalnız Hazret-i Ayşe’dir. Bunun da sebebi, hanımlara âit fıkhî meselelerin sâbit ve zâhir olmasını temin etmekti. Gerçekten de Ayşe vâlidemiz, zekâsı ve firâsetiyle kadınlara âit şer‘î meseleleri mükemmel bir sûrette kavramış ve Peygamber Efendimiz’in vefâtından sonra uzun yıllar yaşayıp Müslüman kadınları bu bilgilerle irşâd etmiş, bilhassa hanımlara dâir şer‘î hükümlerin en sağlam temellerinden birini teşkil etmiştir.

    Esâsen Peygamber Efendimiz: “Dîninizin üçte birini Ayşe’nin evinden öğrenin!”[4] buyurmak sûretiyle bu gerçeğe işâret etmişti. Bu evliliğin diğer bir hikmeti de, Hazret-i Ebûbekir’in, Sevr Mağarası’nda «ikinin ikincisi»[5] olmasıyla meydana gelen yakınlığın bir de sıhriyet bağı ile perçinleşmesini arzu etmesiydi. Bu evliliklerin, ne gibi ulvî maksatlar ve ince hikmetlerle meydana geldiğini, ancak îman mantığına sahip irfan ve vicdan ehli kimseler takdîr edebilir.[6]

    Maksatlı ve garazkâr kimselerin iddiâ ettiği gibi bu evliliklerin sebebi şehvet olsa idi, Resûlullah, ömrünün en genç ve en zinde zamanını kendisinden on beş yaş büyük, dul ve çocuklu bir kadınla geçirmezdi. Evlenmeleri yalnızca şehvet açısından mütâlaa etmeye alışmış olan basit ve sığ idrâkliler, bu hakîkatleri kavramaktan âcizdirler. Zihinlerini ve kalplerini nefsânî temâyüllerle dolduranların verdikleri haksız ve ahmakça hükümler, ancak kendi karanlık dünyâlarını yansıtmaktadır.

    Peygamberimizin evlilik hayatı
    Peygamberimizin hanımları
    Peygamberimizin çok evlilik yapmasının hikmetleri haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZE GELEN İLK VAHİY - PEYGAMBERİMİZE İNEN İLK AYET
    Âlemlerin varlık sebebi, nezih bir gençlik ve ulvî bir âile hayâtı yaşadıktan sonra, kırk yaşlarında iken Peygamberlik mertebesine nâil oldu. Kırk yaşına altı ay kala ilâhî kudret, O’na Mekke’deki Hirâ Mağarası’nı âdeta ledünnî bir mektep olarak açtı. İlâhî tedrisâtın gizli cereyân ettiği bu tâlim ve feyz dershânesinde fânî ve bâkî dersler okudu. Nihâyet kırk yaşında iken: “Seni yaratan Rabbinin adı ile oku!” (el-Alak, 1-2) emriyle kendisine irşad salâhiyeti ve nübüvvet şehâdetnâmesi verilmiş oldu.

    Peygamberliğin ilk altı aylık safhası, akıl çerçevemize sığabilen yönüyle “Rüyâ-yı Sâdıka”lar sûretinde gerçekleşti. Hirâ’nın sır ve hikmeti, tohumun toprak altındaki mâcerâsına benzer. Fakat o mübârek mekân, insanlığa ebediyyen meçhul kalacak olan bir tekevvün (oluşma) mekânıdır. Hazret-i Peygamber’i oraya sevk eden âmiller, zâhirde halkın içine düştüğü sapıklık ve sefâletten gönlüne akseden ıztırap ve bütün âleme şâmil olan merhametiydi. Gerçekte ise, insanlığa ebedî bir meş’ale olan Kur’ân’ın, nezd-i ilâhîden kalb-i pâk-i Muhammedî vâsıtasıyla beşer idrâkine intikâlini sağlayacak bir hazırlık safhası idi. Bu keyfiyet, âdeta yüksek voltajda bir cereyanın topraklanmasına benzer bir şerâre sahnesi idi ki, Allâh ile O’nun Habîbi arasında sır olarak kalması, gözlerden ırak bir mağarada tecellîsini îcâb ettiriyordu.

    Hirâ devresi, vahye muhâtab olmanın sıradan kullar için tahammülü imkânsız olan ağır yükünü taşımak husûsunda, Cenâb-ı Hakk’ın yaratılışta lutfettiği sırrî istîdat ve kâbiliyetlerin zâhire çıkma mevsimi idi. Tıpkı ham demirin derûnundaki istîdâd ile çelikleşmesi gibi... Zîrâ bu sırrın hudûduna varabilecek ve onu kavrayabilme gayreti peşinde çerçevesi dağılıp parçalanmayacak bir idrâk tasavvur olunamaz. Bu sır âlemine gönül penceresinden bakmaya muktedir olamayanlar, Ebû Cehil ile Ebû Leheb’in katran renkli bayrağı altında toplanan bedbahtlar gürûhudur.

    Peygamberimizin şahsiyeti ve nübüvveti
    Peygamberimizin mucizeleri
    Peygamberimize gelen ilk vahiy haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBER EFENDİMİZİN HİCRETİ
    Allah Resûlü’nün Mekke’deki on üç yıllık irşad mücâhedesinden sonra, kendisine ikinci bir mağara gösterildi. Bu, hicret yolu üzerindeki Sevr Mağarası’ydı. Bu mağara, okumak için değil, ilâhî esrâra gark olmak ve kalbi inkişâf ettirmek için mânevî bir mektep idi. Buradaki misâfirlik, üç gün, üç gece sürdü. Yalnız değildi. Arkadaşı, peygamberlerden sonra kâinâtın en üstünü ve cevherlisi olan Hazret-i Ebûbekir idi. Ebûbekir (r.a.), O’nunla mağarada üç gün arkadaşlık yapmanın şeref, izzet ve fazîletine ermişti. Kur’ân’ın ifâdesiyle, «ikinin ikincisi» olmuştu.

    Varlık Nûru, bu azîz arkadaşına: “Mahzûn olma; Allah bizimle beraberdir!..” (et-Tevbe, 40) buyurarak maiyyetin, yâni Allâh ile beraber olmanın keyfiyetini telkîn ediyordu. Bu aynı zamanda, gönüllerin Allâh’a açılarak itmi’nâna ermesinin vesîlelerinden biri olan gizli zikir tâliminin de başlangıcı kabûl edilmiştir.

    Hicrete izin verilmesi ve Medine’ye hicret
    Medinetün Nebi ve Medine sözleşmesi nedir?
    Peygamber Efendimiz’in Medine’ye hicreti haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız....
    SEVR MAĞARASI
    Yâni Sevr Mağarası, kulu sonsuz esrar fezâsından vâsıl-ı ilâllâh edecek temel kalbî eğitimin başlangıç mekânı ve bu mânevî yolculuğun ilk merhalesi olmuştur. Hazret-i Peygamber’in nûr menbaı olan kalb âlemindeki esrârı ümmetine fâş etmesi, ilk defâ Hazret-i Ebûbekir ile bu mağarada başlamış ve böylece ucu kıyâmete kadar devâm edecek Altın Silsile’nin ilk halkası oluşmuştur.

    Îman, gücünü O’na muhabbetten almıştır. Bütün ulvî yolculukların temel sâikı, O’na olan muhabbettir ve Hakk’a vuslatın yegâne yolu, O’na muhabbet ile noktalanmıştır. Çünkü sevginin şartı, aşkın kânunu, sevilen kişiye duyulan muhabbet ve o aşktan dolayı o kişinin sevdiği şeyleri de sevmektir. Bu ilâhî muhabbeti, ham ve sığ idrâkimizle kavrayabilmemiz mümkün değildir. Aşağıdaki şu hikâyenin, her gönle kendi ufku ve istîdâdı ölçüsünde tesir edeceği kanaatindeyiz: Hazret-i Ebûbekir Sıddîk, Resûlullah ile her sohbetinde ayrı bir zevk ve lezzetle mütelezziz olurdu. Nübüvvet sırlarının en samîmî mahremi olduğundan muhtelif tecellîlere nâil olur, yanlarında iken bile Efendimiz’e hasret içinde kalırdı.

    Nitekim Hazret-i Peygamber’in: “–Ebûbekir’in malından istifâde ettiğim kadar başka hiçbir kimsenin malından faydalanmadım...” ifâdesi karşısında Hazret-i Ebûbekir gözyaşları içinde: “–Ben ve malım, yalnızca Sen’in için değil miyiz yâ Resûlallâh?!.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 11) demek sûretiyle kendisini her şeyiyle beraber Resûlullah’a adadığını ve onda fânî olduğunu göstermiştir. (Bu hâl, tasavvuftaki “fenâ fi’r-Resûl” makâmıdır.) O, bütün servetini Allah ve Resûlü yolunda harcamış, hattâ Hazret-i Peygamber, tasaddukta bulunmaya teşvik ettiğinde, servetinin tamamını getirmişti. Efendimiz’in: “–Çoluk çocuğuna ne bıraktın yâ Ebubekir?” suâline de büyük bir îman vecdiyle: “–Onlara Allah ve Resûlü’nü bıraktım!..” şeklinde cevap vermiştir. (Ebû Dâvûd, Zekât, 40/1678; Tirmizî, Menâkıb, 16/3675)

    Muâviye bin Ebî Süfyan onun hakkında: “Dünyâ, Ebûbekir’i istemedi. O da dünyâyı istemedi...” der. Ancak şunu belirtmek gerekir ki, Hazret-i Ebûbekir’in bütün malını sadaka olarak vermesi ve Hazret-i Peygamber’in de onu bundan men etmemesi, istisnâî bir durumdur. Ayrıca Hazret-i Ebûbekir ve âilesinin, sabr-ı cemîl ve kuvvetli bir tevekkül sahibi olmasındandır. Bu iki azîz yolcunun müşterek yardımcısı, dayanağı, sığınağı ve barınağı, Hak Teâlâ idi. Mağaranın önüne gelen bedbahtlar, örümcek ağından başka bir şey göremiyorlardı.

    Şâirin dediği gibi: Örümcek ne havada, Ne suda, ne yerdeydi.. Hakk’ı göremeyen Gözlerdeydi!..[7] Bu iki azîz yolcu, ilâhî himâye ve sıyânet altında Medîne yakınlarındaki Kuba’ya ulaştılar. Hasretle beklenen azîz misâfirlerin Medîne’ye teşrîfiyle âdeta yer yerinden oynamış, cihân mes’ûd bir cümbüşe dönmüştü. Tepelerden “Talea’l-bedru aleynâ”nın[8] yakıcı nağmeleri, dalga dalga semâyı örüyor, gönülleri coşturuyordu. Târih, yine 12 Rabîulevvel’i göstermekteydi. Târih, o andan itibaren kıyâmete kadar meydana gelecek vukuâtı fihristleyecek bir “hicret takvimi” başlatıyordu.

    Medîne-i Münevvere, bu günden sonra, İslâmiyet’in inkişaf ve terakkî mekânı ve aynası oldu. Küfrün karanlık yüzü, bu hicretle soldu. Mescid-i Saâdet ve Mescid-i Kuba, ulvî bir mânâ kazanıp bu mübârek hicretin kıyâmete kadar sürecek kudsî hâtıraları oldu. Allah Resûlü, Medîneli Müslümanlar olan Ensâr ile Mekke’den kendilerine göç ederek gelen Muhâcirleri birbirleriyle kardeş kıldı.

    Ensâr, Muhâcir kardeşlerine mal beyânında bulunarak; “İşte malım; al, yarısı senin olsun!..” dedi. Buna mukâbil gönülleri birer kanaat hazînesi hâline gelen o Muhâcirler de: “−Malın ve mülkün sana mübârek olsun kardeşim, sen bana çarşının yolunu göster, kâfî!” diyebilme olgunluğunu sergilediler.[9] Fedâkârlık ve ferâgatte kâ’bına varılmaz bir İslâm kardeşliğinin temeli böylece atılmış oldu. Medîne, İslâm târihindeki ölümsüz mevkiine ve hiçbir zaman yok olmayacak îtibârına kavuştu. Medîne’de ezanlar, Ramazanlar, bayramlar, zekâtlar, muhârebeler ayrı bir tecellî ve ayrı bir ulviyetle ümmete numûne ve ideal oldu.

    Sevr mağarasının hikayesi
    Sevr mağarasında neler yaşandı? haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    BEDİR SAVAŞI
    Îmânın küfre karşı ilk büyük direnişi olan Bedir Harbi, mü’minlerin zaferiyle neticelendi. Dînî asabiyet, akrabâlık asabiyetini sıfırladı. Hazret-i Ebûbekir oğlu ile, Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.) babası ile, Hazret-i Hamza kardeşi ile kılıç kılıca geldi. Hak Teâlâ, bu dehşetli manzaraya melekler ordusunu da seferber etti. Bedir’de bu ulvî heyecan şerâresine iştirâk eden melekler de, diğer meleklere göre izzet kazandılar.[10]

    Bu muazzam zaferden sonra Cenâb-ı Hak, Müslümanlara kibir ve ucub hâli gelmemesi için Enfâl Sûresi’nin 17. âyet-i kerîmesini inzâl etti: “(Ey Peygamber!) Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da Sen atmadın, fakat Allah attı. Ve bunu, mü’minleri güzel bir imtihanla denemek için yaptı. Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.”

    Bedir Savaşı tarihi
    Bedir Savaşı haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    UHUD SAVAŞI
    Bedir zaferinin arkasından gelen Uhud Harbi ise, Hazret-i Hamza’nın mübârek kanı ile boyandı. O’nunla şehîd sayısı yetmişe yükseldi. Şehîdlerin namazlarının kılınması için Hazret-i Hamza başta olmak üzere on şehîd getiriliyor, namazdan sonra dokuzu defnediliyordu. Yine Hazret-i Hamza’nın yanına dokuz şehîd daha getiriliyor, tekrar cenâze namazı kılınıyordu. Resûlullah, sevgili amcası ve şehîdlerin efendisi olan bu mübârek şehîdin cenâze namazını defâlarca tekrarlamıştır.[11]

    İşte Bedir zaferinin ardından gelen Uhud Harbi’nde böyle dehşetli hüzün manzaraları sergileniyordu. Hayâtın bütün acı ve tatlı safhaları büyük bir kulluk olgunluğu içinde yaşanıyordu. Tevekkül, teslîmiyet ve kadere rızâ hâli zirvedeydi. Mü’minlerin en ağır imtihanlarından biri olan Uhud’da bir ara müşrikler, Resûlullah’ın yanına iyice yaklaştılar. Attıkları ok ve taşlarla Efendimiz’in mübârek rebâiye dişi[12] kırıldı.

    Âlemlere nûr saçan mübârek alnı, gül yüzü ve bütün insanlara rahmet müjdeleyen mübârek dudakları yaralanıp kanadı. Kan yüzüne akmaya başladı. Miğferin halkalarından ikisi Resûlullah’ın yanağının üst tarafına battı. Efendimiz, fâsık Ebû Âmir’in müslümanları düşürmek için kazdığı çukurlardan birinin içine düştü. Hazret-i Ali, Allah Resûlü’nün elinden tuttu, Talha bin Ubeydullah da ayağa kaldırıp çukurdan çıkardı.[13]

    Hazret-i Ebûbekir şöyle anlatır: “Uhud günü müşrikler Resûlullah’a yöneldiğinde, O’nun yanına koşup gelenlerin ilki ben oldum. Arkamdan birisinin de âdeta kuş gibi uçarak Allah Resûlü’nün yanına yetişmek istediğini gördüm. Bir de baktım ki o, Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.) imiş. Resûlullah’ın miğferinin halkalarından ikisinin iki şakağına battığını görünce, Ebû Ubeyde bana: «–Ricâ ediyorum, Allah aşkına benimle Resûlullâh’ın arasından çekilir misin?! Müsaâde edersen Resûlullâh’ın şakağından halkayı ben çıkarayım!» diyerek o şerefin kendisine âit olmasını arzu ettiğini söyledi.

    Allah Resûlü’ne eziyet vermemek için, batan halkayı eliyle değil de dişiyle tuttu ve çıkardı. Bu esnâda kendi dişi de kırıldı. Sonra Efendimiz’in diğer yanağına baktı. Yine bana: «–Allah aşkına, benimle Resûlullâh’ın arasından çekilir misin?!» dedi. Diğer halkayı da ön dişleriyle çıkardı. O esnâda bir dişi daha kırıldı. Bu sebeple Ebû Ubeyde bin Cerrah’ın (r.a.) iki dişi eksikti.” (Vâkıdî, I, 246-247; İbn-i Sa’d, III, 410; Hâkim, III, 29/4315; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, III, 263)

    O an bütün Ashâb-ı Kirâm ve melekler, derin bir mâteme büründüler. Cereyân eden hâdiseler çok ağırlarına gitmişti. Sahâbe-i Kirâm: “–Yâ Resûlallâh! Müşriklere bedduâ etseniz?!” dediler. Resûl-i Ekrem ise: “–Allah Teâlâ beni lânetleyici ve kötüleyici olarak göndermedi. Bilâkis Hakk’a dâvet etmek için ve rahmet olarak gönderdi. Allâh’ım! Kavmime hidâyet ver. Çünkü onlar bilmiyorlar.” diye duâ buyurdular. (Beyhakî, Şuab, II, 164; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, I, 95. Bkz. Müslim, Birr, 87; Heysemî, VI, 117; İbn-i Hibbân, III, 254/973)

    Resûlullah Efendimiz’in bu kâ’bına varılmaz derecede yüksek ahlâkıyla ilgili olarak Hazret-i Ömer, mersiyesinde şöyle buyurmuştur: “Anam-babam Sana fedâ olsun yâ Resûlallâh! Nûh (a.s.) kavmi için: «Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma!»[14] diye bedduâ etmişti. Şâyet Sen de bizim aleyhimize böyle duâ etseydin, son neferimize kadar hepimiz helâk olurduk. Sen’in mübârek sırtına basıldı, yüzün yaralanıp kanatıldı, dişin kırıldı, lâkin Sen hayırdan başka bir şey söylemedin! Sâdece: «Allâh’ım, kavmimi mağfiret et! Çünkü onlar bilmiyorlar.» buyurdun.” (Kadı Iyâz, eş-Şifâ, I, 95)

    İşte mü’minlerin çetin bir imtihânı olan Uhud Harbi’nde böyle dikkat çekici ve hassas sahneler yaşandı. Ashâb-ı Kirâm, Bedir’de Allah Resûlü’ne kayıtsız şartsız ittibâ hâlinde idi. Ve O’na: “–Ey Allâh’ın Resûlü! Biz Sana inandık, taraf-ı Bârî’den getirdiğin Kur’ân’ın hak olduğuna samîmiyetle îtikâd ettik ve Sana itaat ve ittibâ etmek üzere ahd ü mîsâk eyledik. Nasıl dilersen o sûrette hareket et, bize emret, biz Sen’inle beraberiz. Sen’i gönderen Allah hakkı için denize girer isen, Sen’inle beraber gireriz, hiçbirimiz geri kalmayız!..”[15] diyen ashâb, ilâhî bir heyecan şerâresinin zirvesinde idi. Uhud’da ise, Allah Resûlü’nün emr-i şerîfini yerine getirmekte bir anlık gaflet edilmesi ve dünyâ malına cüz’î bir temâyül, savaşın kaderini değiştirmiş, îkâz-ı ilâhî tecellî ederek muzafferiyetin gecikmesine sebep olmuştur.

    Yaşanan bütün bu tecellîler sebebiyle Uhud, Resûlullah’ın gönlünde müstesnâ bir kıymet kazanmıştır. Efendimiz ömrü boyunca Uhud’u ve Uhud şehîdlerini ziyârete devâm etmiş, zaman zaman da: “Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever!..”[16] buyurmuştur. İşte böylesine ulvî mazhariyetlere nâil olan şehîdler meşhedi Uhud, Allah Resûlü’nün muhabbetiyle sırılsıklam ıslanmış bir mekân olarak, kıyâmete kadar ümmete müstesnâ bir ziyâretgâh kılınmıştır.

    Uhud şehitleri
    Uhud Savaşı tarihi haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    HENDEK SAVAŞI
    Hendek Harbi’nde Varlık Nûru, hiç kimsenin kırmaya muvaffak olamadığı sert bir kayayı kırarken; ilk vuruşta Şam’ın (Bizans), ikincisinde Îran’ın, üçüncü vuruşta da Yemen’in anahtarlarının kendisine verildiğini ve bulunduğu yerden bu memleketlerin saraylarını görmekte olduğunu ifâde buyurdu.[17] Böylece bütün bu memleketlerin îlâ-yı kelimetullâh ile aydınlanacağı müjde ve vaadini vererek, ümitsiz gönüllere, gelecek zaferlerin heyecanıyla ümit zerkediyordu. Hakk’ın nûrunun, yakın bir gelecekte bâtıl karanlığını mutlakâ imhâ edeceğini müjdeliyor, olmazların olur hâlinde teselsül edeceği cihânşümûl bir hidâyet haritası çiziyordu.

    Hendek, ıztırap, yorgunluk, açlık, soğuk ve karanlık, yâni binbir meşakkat ve çile kumkumasıydı. Allah Resûlü: “Allâh’ım! Hayat, ancak âhiret hayâtıdır. Ensâr ve Muhâcirîn’e yardım eyle!..” (Buhârî, Meğâzî, 29) niyâzıyla, dünyâdaki bütün ıztırap ve yorgunlukların âhiretin sonsuzluğu karşısında değersiz olduğunu ifâde ederek, ashâbına âhireti hedef olarak gösteriyordu.

    Hendek Savaşı’nda çekilen sıkıntılar
    Hendek Savaşı tarihi haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    MEKKE’NİN FETHİ
    Ardı ardına yaşanan zaferler neticesinde Mekke, Hudeybiye’nin bir müjdesi olarak af, sulh, emniyet ve hidâyetin içiçe olduğu rûhânî bir fetihle aslî sahiplerine, yâni ciğerpârelerine sînesini açtı. Iztırap, zulüm ve meşakkatlerle dolu Mekke hasreti sona erdi. Yılların hüznü, sürûra inkılâb etti. Allâh’ın bu büyük nîmetine şükrâne olarak târihin en büyük affı sergilendi. Bunun neticesinde vaktiyle birçok müslümanı katletmiş olan zâlim ve cânîler bile, hidâyet şerefine erdiler. Bu sırada Ensâr-ı güzîn, Resûlullâh’ın kendi memleketi, vatanı ve doğduğu yer olan Mekke’yi fethetmesi sebebiyle aralarında: “–Allah, Resûlullah’a Mekke’nin fethini nasîb etti. Artık O, Mekke’de kalır, Medîne’ye dönmez!..” diye hayıflanmaya başladılar.

    Ensâr, sadece kendi aralarında bu şekilde konuşmalarına rağmen, Allah Resûlü onların düşüncelerini kendilerine haber verdi. Mahcûb olup konuştuklarını îtirâf ettiler. Bunun üzerine Resûlullah Ensâr’a: “–Ey Ensâr! Böyle bir şey yapmaktan Allâh’a sığınırım! Ben sizin memleketinize hic­ret ettim. Hayâtım da ölümüm de sizinle olacaktır...” buyurarak kâ’bına varılmaz bir vefâ örneği sergiledi. Ardından tekrar Medîne-i Münevvere’ye döndü. (Müslim, Cihâd, 84, 86; Ahmed, II, 538)

    Ümmül Kura Mekke
    Mekkenin Fethi nasıl gerçekleşmiştir? haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN SAVAŞLARI
    Daha önce eline kılıç almamış, askerî tâlim görmemiş, ancak bir defâ seyirci olarak savaşa katılmış olan bu yüce Peygamber, bütün insanlığı ihâta eden engin merhametine rağmen, ictimâî sulh ve tevhîd mücâdelesi uğruna mecbûren en çetin savaşlardan bile geri kalmayan bir asker oldu. Dokuz yıl içinde, çoğu zaman düşmana karşı az olan askerî gücü ile bütün Arabistan’ı fethetti.

    Devrinin başıbozuk, disiplinsiz insanlarına aşıladığı rûhânî güç ve verdiği askerî eğitim ile fütûhatta mûcizevî bir başarı elde etti. O derecede ki, ardından gelenler, zamanın en heybetli ve güçlü iki devleti olan Rum ve Pers imparatorluklarını hezîmete uğrattılar. Böylece, O’nun çok önceden Hendek’te verdiği müjde ve vaad gerçekleşmiş oldu. Bütün menfî şartlara rağmen insanlık târihinin en büyük inkılâbını gerçekleştirmiş olan Allah Resûlü, zâlimleri sindirdi, mazlumların gözyaşlarını dindirdi. Yetimlerin saçlarına O’nun mübârek elleri tarak oldu. O’nun şifâ ve tesellî menbaı varlığıyla gönüller gam ve kederden kurtuldu.

    Merhum Mehmed Âkif, bu manzarayı ne güzel ifâde eder: Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki Öksüz, Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi! Bir nefhada[18] insanlığı kurtardı o Mâsûm, Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi! Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, dirildi; Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi! Âlemlere rahmetti, evet, şer’-i mübîni, Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.. Dünyâ neye sâhipse, O’nun vergisidir hep; Medyûn O’na cem’iyyeti, medyûn O’na ferdi.. Medyûndur o Mâsûm’a bütün bir beşeriyyet... Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret!.. Şâyet bütün fazîletleri kendisinde cem eden Hazret-i Peygamber dünyâyı teşrîf etmeseydi, insanlar, kıyâmete kadar zulmün ve vahşetin içinde kalır, güçsüzler güçlülerin esîri olurdu. Muvâzene şer lehine bozulurdu. Dünyâ, zâlimlere ve güçlülere âit olurdu.

    Şâir bu hâli ne güzel dile getirmiştir: Yâ Resûlallâh, eğer Sen, gelmeseydin âleme, Güller açmaz, bülbül ötmez, meçhûl esmâ Âdem’e[19] Varlığın mânâsı kalmaz gark olurdu mâteme!..

    Bedir Savaşı
    Uhud Savaşı
    Hendek Savaşı
    Hudeybiye Antlaşması
    Hayber’in Fethi
    Mute Savaşı
    Mekke’nin Fethi
    Huneyn Gazvesi
    Tebük Seferi haberi hakkında detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN HAYATINDAN KESİTLER
    Resûlullah 29 gazve ve 91 seriyye olmak üzere pek çok askerî faâliyette bulundu. Mekke’nin fethi ile kökleşen İslâmiyet; “Bugün size dîninizi ikmâl ettim. Üzerinize olan nîmetimi tamamladım... Ve sizin için dîn olarak İslâm’ı seçtim!.” (el-Mâide, 3) âyetiyle kemâle erdi. Artık en büyük firkat ve vuslatın vakti gelmişti. Allâh’ın Habîbi, hastalanmasından bir gün önce, Medîne’nin Cennetü’l-Bakî denilen mezarlığına gitti. Ölüler için: “–Ey büyük Allâh’ım! Burada yatanlardan mağfiretini esirgeme!” diyerek duâ buyurdu. (Ahmed, III, 489) Bu sûretle ölülerle âdeta vedâlaşmış oldu. Mezarlıktan döndükten sonra da, sıra ashâbıyla vedâlaşmaya gelmişti. Onlara son nasîhatlerinde bulundu ve: “Şânı yüce olan Allâh, bir kulunu, dünyâ ve onun ziyneti ile kendi katındaki nîmetler arasında muhayyer bıraktı. O kul da, Allah katındakileri tercih etti!..” buyurdu. Bu sözler üzerine hassas ve rakik kalpli Hazret-i Ebûbekir, Hazret-i Peygamber’in kendilerine bir vedâ hitâbında bulunduğunu hissetti. Büyük bir hüzne gark olarak yüreği mahzunlaştı; gönlünden ve gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı. Hıçkıra hıçkıra: “–Anam, babam Sana fedâ olsun yâ Resûlallâh! Hatta sana mallarımızı, canlarımızı ve evlâtlarımızı da fedâ ederiz...” dedi. (Ahmed, III, 91)

    Cemaat içinde O’ndan başka hiç kimse, Hazret-i Peygamber’in derin hissiyâtını kavrayamamış, bu inceliği hissedememişti. Çünkü âyet-i kerîmede bahsedilen Sevr’deki “ikinin ikincisi” yalnız Hazret-i Ebûbekir idi. Sahâbî, Resûlullah’ın bu azîz arkadaşının ağladığını görünce, büyük bir hayretle birbirlerine: “–Resûlullah, Rabbine kavuşmayı tercih eden sâlih kişiden bahsederken, şu ihtiyarın ağlamasına şaşmaz mısınız?!.” dediler. (Buhârî, Salât, 80)

    Oysa Hazret-i Ebûbekir’in hassas ve rakik kalbi, büyük vedâyı sezmiş ve ayrılıklardan şikâyet eden bir ney gibi feryâda başlamıştı. Cennet hanımlarının efendisi Fâtıma annemiz, mübârek babaları Rahmet Peygamberi’nin fânî ayrılığından o kadar mahzun oldular ki, kabr-i şerîfinden bir avuç toprak alıp kokladıktan ve gözlerine sürdükten sonra şu sözleri ifâde buyurdular: “Ahmed’in (a.s.) toprağını koklayanın hâli ne mi olur; ömür boyu güzel koku koklamamak! (Yâni onun çok pahalı güzel kokular sürünmesine ihtiyaç kalmaz.) Fahr-i Kâinât’ın ukbâ âlemini teşrifleri ile benim üzerime öyle musîbetler döküldü ki, şâyet bu musîbetler gündüzlerin üzerine dökülseydi o nurlu gündüzler kapkara gece kesilirdi.” (İbnü’l-Cevzî, el-Vefâ, II, 803, 813, İbn-i Seyyid, Uyûnü’l-Eser, II, 451; Kastalânî, II, 501; Diyârbekrî, II, 173)

    Allah Resûlü, bize Kur’ân ve Sünnet gibi iki büyük rehber bıraktı. Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet, dünyâ ve âhiretin saâdet reçetesi, Varlık Nûru’nun ebedî hâtırasıdır.

    Peygamberimizin şemaili
    Peygamberimizin güzel ahlakı
    Peygamberimizin ilk ameli
    Peygamberimizin zühd hayatı
    Peygamberimizin cömertliği
    Peygamberimizin şefkat ve merhameti
    Peygamberimizin çocuk sevgisi
    Peygamberimizin yaptığı meslekler
    Peygamberimizin komşuluk ilişkileri
    Peygamberimizin ticaret hayatı
    Peygamberimizin infak anlayışı
    Peygamberimizin sofra adabı
    Peygamberimizin hayatından kesitler haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    VEDA HACCI
    En nihâyet Vedâ Haccı’nda dînin tamamlanıp kemâle erdiği bildirildi. Bu aynı zamanda, âlemlere rahmet olarak gönderilen O yüce varlığın, vazîfesini tamamlamış ve Rabbine dönme zamanının gelmiş bulunduğunu da zımnen ifâde ediyordu.

    Varlık Nûru, sahâbesinden dîni teblîğ ettiğine dâir: “Ashâbım! Tebliğ ettim mi? Tebliğ ettim mi? Tebliğ ettim mi?” diyerek üç defâ tasdîk aldı. Sonra ellerini semâya kaldırarak Cenâb-ı Hak’tan şehâdet diledi: “Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab!..” Böylece yirmi üç senede gelen mukaddes emânet, kıyâmete kadar gelecek bütün ümmete ebedî bir rahmet olarak tevdî edilmiş oldu.

    Peygamberimizin duaları
    Peygamberimizin nasihatleri
    Peygamberimizin veda haccı haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBER EFENDİMİZ NE ZAMAN VE NEREDE VEFAT ETTİ?
    Medîne’ye dönüşlerinden sonra on üç gün kadar süren çetin bir hastalık neticesinde milâdî 632 yılının 8 Haziran’ı, hicrî 11. yılın 12 Rabîulevvel Pazartesi günü kendilerine cemâl ufukları açıldı. “Refîk-ı A’lâ”sına kavuştu. Varlık Nûru’nun iki kürek kemiği arasında nübüvvetine âit ilâhî bir nişan vardı. Birçok sahâbî, onu öpebilmenin aşkı ve hasreti içinde yaşardı.

    Resûl-i Ekrem Efendimiz, ebedî âleme göç ettikleri za­man, mübârek yüzlerinde hiçbir değişiklik görülmediği için, ashâb-ı kirâm, O’nun âhirete intikâlinden şüpheye düştüler. Bunun üzerine Efendimiz’in yakınlarından Esmâ bint-i Ümeys (r.a.), arkalarındaki mü­bârek Nübüvvet Mührü’nü aradı. Kaybolduğunu görünce, ukbâ âlemini şereflendirdikleri kat’î olarak anlaşılmış oldu. (İbn-i Sa’d, II, 272; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, V, 231)

    Dîn kemâle ermiş, sahâbeden teblîğin bizzat tasdîki alınmış ve Cenâb-ı Hakk’a da şâhid olması arz edilmişti. Ardından Varlık Nûru, ebediyet âlemine çağrıldı. Artık O, mahşerde, sıratta ve Kevser Havuzu’nun başında ümmetini beklemektedir. Şefâat yâ Resûlallâh! Meded yâ Resûlallâh! Dahîlek yâ Resûlallâh!..

    Peygamberimizin son sözleri
    Peygamberimizin kabri nerededir?
    Peygamberimiz nasıl vefat etti? haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PAZARTESİ GÜNÜ GERÇEKLEŞEN ÖNEMLİ HADİSELER
    12 Rabîulevvel Pazartesi günü doğup dünyâyı şereflendirmişlerdi. Ve yine bir pazartesi günü Allah tarafından kendilerine nübüvvet vazîfesi verilmişti. Ebû Katâde Hazretleri şöyle der: Resûlullah’a pazartesi günü oruç tutmanın fazileti soruldu. Şöyle buyurdular: “O gün, benim doğduğum ve Peygamber olduğum (veya bana vahiy geldiği) gündür.” (Müslim, Sıyâm, 197-198)

    Yine bir pazartesi sabahı, Medîne’ye girerek yeni kurulan ve kıyâmete kadar devâm edecek olan İslâm devletinin temelini atmışlardı. Ve nihâyet bir pazartesi günü de, âhiret âlemine intikâl ettiler. İbn-i Abbas’tan (r.a.) şöyle rivâyet edilmiştir: “Hazret-i Peygamber, pazartesi günü doğdu, pazartesi günü Pey­gamber oldu, pazartesi Mekke’den Medîne’ye hicret etti, pazartesi günü Medîne’ye vardı, pazartesi günü vefât etti. Pazartesi gü­nü (Kâbe’de hakemlik yaparak) Hacer-i Esved’i yerine koydu. Pazartesi günü Bedir zaferini kazandı. Pazartesi günü «Bugün size dîninizi tamamladım.» (el-Mâide, 3) âyeti nâzil oldu.” (Ahmed, I, 277; Heysemî, I, 196)

    O’nun doğumu, Peygamberliği, hicreti ve irtihâlinin, ilâhî bir tecellî olarak hep pazartesi günlerine rastlaması, bu günün kudsiyyetinin ve öneminin bir nişânesidir. Cemâl ve celâl tecellîsi olarak; sevincin heyecanı ve hüznün burukluğu beraber yaşanmaktadır. Gönül iklîminde bayram neş’esi ile irtihâl elemleri, zıt bir hassâsiyet beraberliği içindedir.

    Allah Resûlü’nün fânî dünyâdan ebedî saâdet âlemine irtihâli ile O’ndan mahrum kalan dünyânın vefâsızlığını, Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri şu mısrâları ile tasvîr eder: Kim umar senden vefâyı Yalan dünyâ değil misin? Muhammedü’l-Mustafâ’yı Alan dünyâ değil misin?

    Dipnotlar:

    [1] Sâve, Hemdân ile Kum arasında, Tahran’ın 125 km. güneybatısında bir göldür. Suyu çekilince yerine Sâve şehri kurulmuştur. [2] Bkz. İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 273. [3] Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr, 20; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 74-76. [4] Deylemî, II, 165/2828. [5] Bkz. et-Tevbe, 40. [6] Bu hususta tafsîlâtlı bilgi için bkz. Osman Nûri Topbaş, Hazret-i Muhammed Mustafâ, c. I, sf. 130-140. [7] Ârif Nihat Asya, Duâlar ve Âminler, İstanbul 1973, s. 122. [8] Dolunay üzerimize doğdu. [9] Bkz. Buhârî, Büyû, 1. [10] Bkz. Buhârî, Meğâzî, 11. [11] Bkz. İbn-i Mâce, Cenâiz, 28. [12] Rebâiye: Ön dişleriyle azı dişi arasındaki diş. [13] Bkz. İbn-i Hişâm, III, 26-27. [14] Nûh, 26. [15] Müslim, Cihâd, 83; Vâkıdî, I, 48-49; İbn-i Hişâm, II, 253-254. [16] Buhârî, Cihâd, 71; Müslim, Hacc, 504. [17] Bkz. Ahmed, IV, 303; İbn-i Sa’d, IV, 83, 84. [18] Nefha: Nefes, üfürme, esinti. İsrâfil (a.s.) kıyâmetin kopmasından sonra bir nefha ile, yâni Sûr’a bir defâ üflemeyle bütün ölüleri tekrar dirilttiği gibi Resûlullah da Peygamberlik nefhasıyla zulüm ve cehâlet karanlıklarında mânen ölmüş bulunan insanları ihyâ etmiştir. [19] Allah bütün eşyânın ismini Hazret-i Âdem’e (a.s.) öğretmez ve eşyânın isimleri O’na meçhûl kalırdı. (Bkz. el-Bakara, 31)

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Rahmet Esintileri, Erkam Yayınları
  • Hz. Hud (a.s.) kimdir? Hud ne demek? Hz. Hud (a.s.) nerede doğdu? Hz. Hud’un (a.s.) özellikleri nelerdir? Hz. Hud’un (a.s.) mesleği neydi? Ad Kavmi nedir? Ad Kavmi nerede yaşadı? Ad Kavmi’nin (şehri, insanları, evleri) özellikleri nelerdir? Ad Kavmi neden ve nasıl helak oldu? Ad Kavmi’ne gönderilen peygamber kimdir? Hz. Hud (a.s.) Ad Kavmi’ne neyi tebliğ etti? Hz. Hud’un (a.s.) mucizeleri nelerdir? Fırtınalarla alt-üst edilen Ad Kavmi’nin Peygamberi Hz. Hud’un (a.s.) hayatı...
    Ad Kavmi’nin Peygamberi Hz. Hud’un (a.s.) kısaca hayatı

    HZ. HUD’UN (A.S.) KISACA HAYATI – Hz. Hud (a.s.) Kısaca Kimdir?
    Hz. Hud (a.s.) Ahkaf diyarında doğup büyüdü. Hz. Hud (a.s.) geçimini ticaretle sağladı.

    Hz. Hud, Ad kavmi içinde soyu şerefli bir kişiydi. Orta boylu, esmer tenli, gür saçlı, güzel yüzlü idi. Hz. Adem’e (a.s.) benzerdi. Zahid, müttakî ve ibadete düşkün idi. Cömert ve şefkatli idi; yoksullara bol bol sadaka verirdi.

    Ad kavimi verimli toprakları, güzel bağ-bahçeleri ve gösterişli evleri olan, yüksek binalar inşa etme yarışına girmiş insanlardan oluşan “İrem Bağları" ile ünlü bir kavimdir.

    Ad Kavmi, Nuh Tufanı’ndan sonra putperestliğe dönen ilk kavim oldu. Hz. Hud (a.s.) da sapkınlık içindeki Ad Kavmi’ne peygamber olarak gönderildi.

    Allah’ın izni ile rüzgarları istediği tarafa yönlendirebilmesi, yünü ibrişim haline (parlak) getirmesi ve duası ile şiddetli yağmurlarda insanların korunabilmesi için barınakların oluşması mucizelerinden bazılarıdır.

    Hz. Hud (a.s.) Ad Kavmi’ne Allah’ın birliğine iman etmeleri ve dinine uymaları için ilahi ikazları tebliğ etti fakat onlar doğru yola gelmediler.

    Ellerindeki nimetlerin çokluğuna aldanarak kibre kapılan ve böbürlenen bu kavim önce kuraklık ardında da büyük bir kum fırtınası ile helak oldu.

    Ad Kavmi helak olunca Hz. Hud (a.s.) kendisine inananlar ile beraber Mekke’ye gitti ve vefat edinceye burada yaşadı.

    150 sene yaşadı. Mekke’de, Kabe ile zemzem arasında Hicr’e defnedildiği rivayet edilir. Kabrinin başka yerde olduğuna dair rivayetler de vardır.

    Kur’an-ı Kerim’de adı 10 defa geçer. Kur’an’da 11. surenin adı Hud Suresi’dir. Ayrıca Kur’an’ın 46. suresi olan Ahkaf Suresi Ad kavmi’nin yaşadığı yerin adıdır.

    Nuh Tufanı’ndan sonra kavmi ilk helak edilen peygamber Hz. Hud’un (a.s.) ayrıntılı hayatı…

    HZ. HUD’UN (A.S.) HAYATI – Hz. Hud (a.s.) Kimdir?
    Hz. Hûd -aleyhisselâm-, Sâm’ın torunlarındandır. Âd kavmine peygamber olarak gönderilmiştir.

    HUD NE DEMEK?
    Hûd; “hevâdet” kökünden olup yumuşaklık, sâkinlik, sulh ve sükûnete vesîle olması ümid edilen mâ­nâsına gelir. Hûd -aleyhisselâm-’ın diğer ismi Âbir, lakabı ise Nebiyyullâh’tır.

    HZ. HUD (A.S.) NEREDE DOĞDU?
    Hazret-i Hûd -aleyhisselâm-, Ahkâf diyârında doğup yetişti.

    HZ. HUD’UN (A.S.) ÖZELLİKLERİ - Hz. Hud’un (a.s.) Mesleği
    Âd kavmi içinde soyu şerefli bir kişiydi. Peygamberlikten önce ticâretle uğraşırdı. Orta boylu, esmer tenli, gür saçlı, güzel yüzlü idi. Âdem -aleyhisselâm-’a benzerdi.[1] Zâhid, müttakî ve ibâdete düşkün idi. Cömert ve şefkatli idi; yoksullara bol bol sadaka verirdi.

    AD KAVMİ
    Kur’ân-ı Kerîm’de A’râf, Hûd, Mü’minûn, Şuarâ, Fussilet, Ahkâf, Zâriyât, Kamer, Hâkka ve Fecr sûrelerinde, Âd kavminden bahsedilmektedir.

    Ad Kavmi Nedir?
    Âd kavmi, yirmi üç kabîleden meydana gelen bir Arap kavmidir. Kavme ismi verilmiş bulunan Âd, Hazret-i Nûh’un torunlarındandır. Zamanları, tahmînen Hazret-i Nûh’tan sekizyüz sene sonradır.

    Ad Kavmi Nerede Yaşadı?
    Helâk oluşları bütün in­sanlığa ibret olan Âd kavminin yaşadığı Ahkâf diyârı, Yemen, Aden ve Ummân arasın­dadır. Âd kavmi Arabu’l-âribe denilen, Arabistan yarımadasına ilk yerleşen kavimlerdendir. Verimli toprakları olan bu kavim; otu, suyu, ve çeşitli nîmetleri bol, bağlık-bahçe­lik bir yerdi. Yerin üzerinde gürül gürül akan ırmakları, bağları, bahçeleri, sürü sürü davarları; yer altında da, muhtelif su depoları ve köşkleri vardı.[2]

    Ad Kavminin Şehri
    Hattâ Ahkâf mıntıkası, “İrem” adıyla tanınmıştır. Meşhûr “İrem Bağları” tâ­biri oradan gelmektedir.

    Ad Kavminin İnsanları ve Evleri
    Bu kavmin insanları güçlü-kuvvetli, cüsseli, uzun boylu ve uzun ömürlü idi. Âd kavmi, kayaları yontarak evler yapar, gösterişli binâlar inşâ ederlerdi. Bunların içinde bağlar-bahçeler ve güzel havuzlar bulunurdu. Her yer göz kamaştı­rıcı güzelliklerle doluydu.

    AD KAVMİ NEDEN HELAK OLDU?
    Âd kavmi, Nûh Tûfânı’ndan sonra putperestliğe dönen ilk kavimdir. Bu kavim, zamanla dünyâ nîmetlerine gark olmaları sebebiyle Allâh’tan gâfil kaldılar, fitne ve fesâd ile dinlerinden uzaklaştılar. Nûh Tûfânı’nın dehşet ve hikmetini düşünmeyip iyice dünyâya daldılar. Gelen nîmetlerin çokluğuna bakarak aldandılar. Kibre kapıldılar, böbürlendiler. Allâh Teâlâ onlar hakkında şöyle buyurur:

    “Âd kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: «Bizden daha kuvvetli kim var?» dediler. Onlar, kendilerini yaratan Allâh’ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar, bizim âyetlerimizi inkâr ediyorlardı.” (Fussilet, 15)

    Nuh Tufanı’ndan Sonra İlk Helak Edilen Kavim
    Onlar, ilâhî istikâmetten o kadar ayrıldılar ki, Samed, Samûd, Sadâ ve Hebâ adlı putlar edindiler ve onlara tapmağa başladılar. Zâlim ve gaddar oldular. Güçsüzleri, kimsesizleri eziyorlardı. Zavallı kimseleri, yüksek binâların üstüne çıkartır, oradan aşağıya atarlardı. Sonra onun parçalanmış manzarasını seyrederler ve bundan zevk alırlardı. Yâni kalbleri, bu kadar katılaşmıştı. Zulüm, akıl almaz derecede artmıştı. Zayıf kabîlelere baskınlar yapıp mallarını yağmalarlardı. Lüks ve gösterişte de çok aşırı gitmiş­lerdi. Nûh Tûfânı’ndan sonra ilk helâk edilen kavim, Hûd -aleyhisselâm-’ın bu Âd kavmi oldu.

    Ancak Hazret-i Hûd -aleyhisselâm-’ın, bu kavimle yalnız soy itibâriyle alâ­kası vardı. Yaşayış tarzı olarak ise, onlarla hiçbir alâkası yoktu. O, temiz ve soylu bir âilenin oğlu idi.

    HZ. HUD’UN (A.S.) TEBLİĞİ
    Âd kavminin azgınlık ve isyanda çok aşırı gitmeleri ve taşkınlıklarını gün geç­tikçe artırmaları üzerine Cenâb-ı Hak, Hazret-i Hûd -aleyhisselâm-’a şöyle vahyetti:

    “Ey Hûd! Kavmin arasından seni seçtim. Onlara git; kendilerinden korkma! Ben onlara senin için mûcizeler göstereceğim...”

    Hûd -aleyhisselâm-, vahiyden sonra kavminin toplandığı yere gitti. Melikleri Halcân, altından bir taht üzerine oturmuş idi. Hazret-i Hûd, gür sesi ile söze başladı:

    “–Ey kavmim! İbâdet edilecek yalnız Allâh’tır. O’na şirk koşmayın! Düşünün ki Nûh kavmi, bu yüzden helâk oldu!”

    Kur’an’da Ad Kavmi Kıssası
    Âyet-i kerîmede, Hûd -aleyhisselâm-’ın bu tebliği şöyle bildirilmektedir:

    “Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin! Sonra da O’na tevbe edin ki, üzerinize bol bol yağmur göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın! Günah işleyerek (Allâh’tan) yüz çevirmeyin!” (Hûd, 52)

    Halcân sinirlendi:

    “–Ey Hûd! Yazıklar olsun! Biz bu kadar güçlü ve kalabalık kimseler olduğu­muz hâlde, sen bize gâlip geleceğini mi zannediyorsun? Bilmez misin ki sen, sadece bir kişisin! Hem bilmez misin ki, bizim her gün bin tane çocuğumuz dünyâya ge­lir!” dedi.

    Velhâsıl Halcân ve Âd kavmi, evlâd ve mala mağrûr olarak Hûd -aleyhisselâm-’ı küçük gördüler ve îmân etmediler. Bu hâdise, âyet-i kerîmelerde şöyle zikredilir:

    “Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O dedi ki: «Ey kavmim! Allâh’a kulluk edin; sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısı­nız?»

    Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: «Biz seni kesinlikle bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz!» (Hûd:) «Ey kavmim! dedi: Ben beyinsiz değilim; fakat ben âlemlerin Rabbinin gönderdiği bir elçiyim!»” (el-A’râf, 65-67)

    Kavminin Hûd -aleyhisselâm-’a olan îtiraz ve inkârları Hûd Sûresi’nde şöyle bildirilir:

    “Dediler ki: «Ey Hûd! Sen bize açık bir mûcize getirmedin; biz, senin sö­zünle tanrılarımızı bırakacak değiliz ve biz sana îmân edecek de değiliz! Biz, “Tanrılarımızdan biri seni fenâ çarpmış!” demekten başka bir söz söy­lemeyiz!»” (Hûd, 53-54)

    AD KAVMİ’NİN HZ. HUD’A (A.S.) YAPTIĞI İTİRAZLAR
    Âd kavminin, Hazret-i Hûd -aleyhisselâm-’a karşı çıkarken ileri sürdükleri îtirazlar, diğer peygamberlere karşı muârızlarının ileri sürdüklerinden farklı değildir. Hattâ günümüz münkirlerinin de îtirazları aynı hususlarda olmaktadır. Bu îtirazlar her zaman olduğu gibi daha çok kavmin ileri gelenleri tarafından yapılmıştır. Bu inat ve îtirazların temel sebebi ise, bu insanların dünyevî menfaatlerinin tehlikeye düşmesidir. Kavminin Hûd -aleyhisselâm-’a yaptığı îtirazları şu maddelerle hülâsa etmek mümkündür:

    1. Hazret-i Hûd’u sapıklık ve beyinsizlikle ithâm etmişler ve âyet-i kerîmelerde de bildirildiği üzere:

    “…Biz seni açık bir sapıklık içinde görüyoruz.” (el-A’râf, 60);

    “…Biz seni bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve senin yalancılardan olduğuna inanıyoruz.” (el-A’râf, 66) deme bedbahtlığına düşmüşlerdir.

    2. Atalarının dîninin en doğru yol olduğunu düşünüp ona büyük bir taassupla bağlı kalmışlardır. Âyet-i kerîmede onların bu hâli şöyle bildirilmektedir:

    “Dediler ki: Sen, tek Allâh’a kulluk edelim ve atalarımızın taptıklarını bırakalım diye mi bize geldin!?.” (el-A’râf, 70)

    3. Kendilerinin güçlü kuvvetli olduklarını söyleyip Hazret-i Hûd tarafından kendilerine bir zarar verilemeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Âd kavmi, yeryüzünde haksız olarak büyüklük tasladılar ve; «Bizden daha kuvvetli kim var?» dediler…” (Fussilet, 15)

    4. Âhireti inkâr edip hayatın sâdece dünya hayatından ibâret olduğunu söylemişlerdir. Onların bu gâfilâne ve câhilâne iddiâlarını Rabbimiz âyet-i kerîmede şöyle haber vermektedir:

    “Hayat bizim yaşadığımız şu dünya hayatımızdan başka bir şey değildir. (Kimimiz) ölürüz, (kimimiz) yaşarız; öldükten sonra da diriltilecek değiliz.” (el-Mü’minûn, 37)

    5. Hûd -aleyhisselâm-’ı ve mü’minleri tahkîr ederek alaya almışlardır. Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Onun kavminden, kâfir olup âhiret hayatına kavuşmayı yalanlayan ve kendilerine dünyâda refah verdiğimiz eşraf takımı dedi ki; «Bu da sizin gibi bir insandan başka birşey değildir. Sizin yediğinizden yiyor, içtiğinizden içiyor. Eğer sizin gibi bir beşere itaat ederseniz o takdirde siz, mutlaka ziyâna uğrayanlardan olursunuz.»” (el-Mü’minûn, 33-34)

    HZ. HUD’UN (A.S.) AD KAVMİ’NE UYARILARI
    Hûd -aleyhisselâm-, kavminin davranışlarına çok üzülmüştü. Ellerini hüzünle semâya kaldırıp Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etti. Bunun üzerine, kavminin kadınları kısır kaldı; çocuk doğurmaz hâle geldi. Bu hâl on sene devâm etti.

    Mecbûren Hûd -aleyhisselâm-’a geldiler. Ancak hâlâ gaflet içindeydiler. Şâhid oldukları mûcizeye rağmen yine:

    “–Sen bize bir mûcize göster!” dediler.

    Ardından daha da ileri giderek, Ahkâf Sûresi’nin 22. âyetinde bildirildiği gibi azar ve istihzâ ile azâb talebinde bulundular:

    “«Sen bizi tanrılarımızdan çevirmek için mi geldin? Haydi, doğru söy­leyenlerden isen, bizi tehdîd ettiğin şeyi (azâbı) başımıza getir!» dediler.” (el-Ahkâf, 22)

    Bunun üzerine pınarlar kurudu, bağlar-bahçeler sarardı. O güzel “İrem Bağları” yok oldu. İri cüsseli insanlar, bir lokmaya muhtaç duruma geldi.

    Hûd -aleyhisselâm-, onları tekrar topladı. Yeniden kendilerine öğüt verdi: «Allâh’tan mağfiret dileyin!» dedi ve ardından küfr-i inâdîleri sebebiyle onları açık bir şekilde îkâz etti:

    “...(Hûd) dedi ki: «Ben Allâh’ı şâhid tutuyorum; siz de şâhid olun ki, ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım! O’ndan başka (taptıklarınızın hepsinden uzağım). Haydi hepiniz bana tuzak kurun; sonra da bana mühlet vermeyin! Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allâh’a tevekkül ettim. Çünkü hiçbir canlı yoktur ki, Allâh, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim, dosdoğru yoldadır.[3]” (Hûd, 54-56)

    “Eğer yüz çevirirseniz, tebliğ etmek için gönderildiğim şeyleri size bildirdim. Rabbim (dilerse), başka bir kavmi sizin yerinize getirir de O’na hiçbir zarar vere­mezsiniz! Çünkü benim Rabbim, her şeyi hakkıyla gözetendir.” (Hûd, 57)

    Bu âyet-i kerîmelerde Hûd -aleyhisselâm- müşrik kavmine açıkça meydan okumaktadır:

    “Hepiniz toplanınız ve beni yok etmek üzere elinizden ne geliyorsa, neye gücünüz yetiyorsa hepsini yapınız. Göz açıp kapayıncaya kadar bile asla beklemeyiniz. Şüphesiz ben size aldırmam, sizin bana ne yapacağınızı düşünmem ve size hiç bakmam. Çünkü ben sâdece Allâh’a tevekkül etmekteyim, O’na dayanmaktayım. O’na dayanan, asla zarara uğramaz. O’ndan başkasına aldıracak değilim. Ben ancak Allâh’a dayanır ve O’na kulluk ederim.”

    Sâdece bu sözler bile Hûd -aleyhisselâm-’ın Allâh’ın kulu ve peygamberi olduğunun, karşısındakilerin ise cehâlet ve sapıklık üzere bulunduğunun apaçık bir delilidir. Bu sözüne karşı düşmanları ona hiçbir zarar verememişler, onu dâvâsından vazgeçirememişlerdir. Bu da onun dâvâsının hak olduğunu göstermektedir.

    Âd kavminin hidâyeti için bu tehdîdler de kâfî gelmedi. O kadar sıkıntı ve kıtlık çekmelerine rağmen, yine de istiğfâr edip, Allâh’a ve tevhîd akîdesine dönmediler. Zîrâ aşırı zenginliğin verdiği gaflet, rehâvet ve azgınlık sebebiyle Allâh’a kulluktan çok uzaklaşmışlardı. Bu durumda, eğer peygamberlere tâbî olsalardı, bir­çok haramları işleyemeyecekler, haksızlık yapamayacaklar, zayıfları ezemeyeceklerdi. Çünkü hak dîn olan tevhîd dîni, birtakım tahdîdler (sınırlandırmalar) getirmekteydi. Ancak, nefsânî yaşayışa alışmış olan bu insanlar, dînî tahdîdlere girmek istemediler. Gâfilâne bir şekilde ve nefsânî bir rahatlık içinde yaşamayı arzu ettiler.

    AD KAVMİ NASIL HELAK OLDU?
    Bunun üzerine, Allâh Teâlâ onlardan üç yıl yağmuru kesti. Onlar yağmur için Mekke’ye bir heyet gönderdiler. Çok geçmeden gökyüzünde bulutlar peydâ oldu. Âd kavmi, semâyı baştan­başa kaplamış bulunan bulutları görünce, birden sevindiler:

    “Yağmur geldi!” dediler. Hâlbuki bunlar, azâb bulutları idi. Hazret-i Hûd, son kez:

    “–Îmâna gelin!” diyerek azâbdan kurtulmaları için kavmini îkâz etti. Fakat onlar, yine büyük bir gaflet içinde:

    “–Yok! Bunlar, yağmurdan evvel gelen bulutlardır!” dediler.

    Böylece son ilâhî îkâza da kör ve sağır davrandılar. Nihâyet vazîfeli melekler, gökte peydâh olan bulutlar ile bütün kavmi kuşattı. Çarşamba sabahı rüzgâr şiddet­lendi. Gücü, ağaçları kökünden sökecek kuvvette idi. Gitgide fırtınanın şiddetli sesi ve soğuğu arttı. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

    “Biz de onlara dünyâ hayâtında rezillik azâbını tattırmak için o uğursuz gün­lerde üzerlerine dondurucu bir rüzgar gönderdik. Âhiret azâbı ise, daha da perişân edicidir. Onlara aslâ yardım edilmeyecektir.” (Fussilet, 16)

    “Biz onların üstüne uğursuz mu uğursuz bir günde uğultulu bir kasırga sal­dık.” (el-Kamer, 19)

    “Âd kavminde (ibretler vardır). Onlara, kasıp kavuran rüzgârı göndermiştik. Üzerinden geçtiği şeyi sağlam bırakmıyor, onu kül gibi ediyordu.” (ez-Zâriyât, 41-42)

    Bu kasırganın tesiriyle insanlar, çekirgeler gibi havada uçuşmağa başladılar. Uçmamak için eteklerini birbirine bağlayıp halka oldular. Fakat bu da çâre olmadı. Bâzıları, develerin ve dev cüs­seli insanların, havalarda uçmaya başladığını görünce, evlerine doğru koşuştular. Fakat aynı âkıbet, oralarda da kendilerini yakalıyor, onları bir saman çöpü gibi evlerinden dışarıya atıyordu. Kur’ân-ı Kerîm, bu durumu şöyle tasvîr eder:

    “İnsanları sanki köklerinden sökülmüş hurma kütükleri gibi koparıp deviriyordu.” (el-Kamer, 20)

    Allâh -celle celâlühû- rüzgâra emretti. Kum tepelerini onların üzerlerine yığdı. Bu, yedi gece, sekiz gün devâm etti. O azgın kavim, hazin bir âkıbete dûçar oldu. Âd kavminin helâk edilişi, âyet-i kerîmelerde şöyle bildirilmektedir:

    “Allâh onu (fırtınayı), ardarda yedi gece, sekiz gün onların üzerine musallat etti. Öyle ki (eğer orada olsaydın), o kavmi, içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş hâlde görürdün. Şimdi onlardan arda kalan bir şey görebiliyor musun?” (el-Hâkka, 7-8)

    “…Âyetlerimizi ya­lanlayıp da îmân etmeyenlerin ise kökünü kestik.” (el-A’râf, 72)

    “İşte Âd (kavmi)! Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler. O’nun peygamberine âsî oldular ve her inatçı zorbanın emrine uydular. Onlar, hem bu dünyâda, hem de kıyâmet gününde lânete tâbî tutuldular. Biliniz ki, Âd (kavmi) Rablerini inkâr ettiler. (Şunu da) bilin ki Hûd’un kavmi Âd, Allâh’ın rahmetinden uzak kılındı.” (Hûd, 59-60)

    Bu fırtına geldiği zaman, Hûd -aleyhisselâm- ve tevhîd akîdesinde olanlar, Allâh’ın inâyet ve rahmetiyle bu ilâhî azâbdan kurtuldular. Azâb, âsî olanların üzerine indi. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

    “Emrimiz gelince, Hûd’u ve O’nunla berâber îmân edenleri, tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Onları, ağır bir azâbdan kurtuluşa erdirdik.” (Hûd, 58)

    Tefsîr âlimleri, buradaki “tarafımızdan bir rahmetle kurtardık” ifâde­sini şöyle açıklarlar:

    Allâh -celle celâlühû- Hûd -aleyhisselâm-’ı ve ona tâbî olan mü’minleri, merhametinin muktezâsı olarak muhâfaza etmiş ve kurtarmıştır. Ayrıca buradan, kullara verilen nîmet ve lutufların, yapılan amellerin karşılığı değil de, rahmet ve merhamet-i ilâhiye sebebiyle ihsân edildiği anlaşılmaktadır.

    Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın anlattığına göre Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, rüzgar estiğinde ve gökyüzünde siyah bir bulut gördüğü zaman korkusundan yüzünün rengi değişir, bâzen o buluta karşı durur bakar, bâzen geri döner, eve girer çıkardı. Yağmur yağdığında ise rahatlardı. Bunlar bir endişe alâmeti idi. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- bunun sebebini öğrenmek isteyince Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

    “Ne bileyim, belki bu kara bulut Âd kavmine geldiği gibi bir azâb olur. Onlar gördükleri siyah bulutu yağmur yağdıracak bir bulut zannetmişlerdi; ama o elîm bir azâb getirdi.” (Buhârî, Tefsîr, 46/2; Müslim, İstiskâ, 14-16)

    Yine Hazret-i Âişe vâlidemizden şöyle bir hadîs nakledilir:

    Rüzgar şiddetli estiği zaman Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyururdu:

    “Allâh’ım! Sen’den bu rüzgarın, bu rüzgarın içinde bulunan şeylerin ve Sen’in gönderdiğin şeylerin hayırlı olmasını istiyorum. Bu rüzgarın, içinde bulunan şeylerin ve Sen’in gönderdiğin şeylerin şerrinden de Sana sığınırım.” (Müslim, İstiskâ, 15)

    Peygamber Efendimiz her an böyle bir teyakkuz hâlinde olmuş ve ümmetinin de bu hâlet-i rûhiyede olmasını murâd etmiştir.

    Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vedâ haccında, Usfan vâdisine vardığı zaman, Hazret-i Ebûbekir’e:

    “–Yâ Ebubekir! Bu hangi vâdidir?” diye sormuştu.

    Hazret-i Ebûbekir:

    “–Usfan vâdisidir.” diye cevaplayınca Peygamber Efendimiz; Hûd -aleyhisselâm-’ın, beline aba bağlamış, belinden yukarısını alacalı bir kumaş ile bürümüş, genç ve kızıl, yuları hurma liflerinden örülmüş dişi bir deve üzerinde, hac için buradan telbiye ederek geçmiş olduğunu haber vermiştir. (Ahmed bin Hanbel, Müsned, I, 232)

    HZ. HUD’UN (A.S.) KABRİ NEREDE?
    Âd kavmi helâk olunca Hazret-i Hûd -aleyhisselâm- kendisine inananlar ile beraber Mekke’ye gelmiş ve vefât edinceye kadar orada kalmıştır.

    HZ. HUD’UN (A.S.) MUCİZELERİ
    1. Allâh’ın izni ile, rüzgârları istediği tarafa yönlendiriyordu.

    Kavmi, kendisinden mûcize istedi. O:

    “–Nasıl bir mûcize istiyorsunuz?” deyince, rüzgârı istedikleri yöne çevirmesini söylediler. Hazret-i Hûd -aleyhisselâm- da rüzgârı, onların istediği yöne çevirdi.

    Ne büyük bir ibrettir ki Âd kavmi, Cenâb-ı Hakk’ın bu mûcizesini görüp îmân etmedikleri için nihâyetinde rüzgârla helâk edildiler. Bu rüzgâra Kur’ân-ı Kerîm’in ifâdesiyle “rîh-i sarsâr” (uğultulu ve şiddetli kasırga) denilmiştir.

    2. Yünü, ibrişim hâline getirirdi. Yâni parlak bir hâle çevirirdi.

    3. Şiddetli yağmurlarda sefer yapılamazdı. Hûd -aleyhisselâm- duâ etti; yol­larda barınaklar oldu. Yağmur bitinceye kadar halk o barınaklarda muhâfaza içinde beklerdi.

    Geçmiş peygamberlerin ve kavimlerin kıssalarının Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilmesi, inananların ibret almaları içindir. Geçmiş peygamberlerin her tavrı müslümanlar için de takip edilecek bir yoldur. Hûd -aleyhisselâm-’ın kıssasına bu vecheden baktığımızda, birçok numûne davranışlarla karşılaşmaktayız:

    Nitekim Hazret-i Hûd -aleyhisselâm-, Allâh yoluna samîmiyetle sarılmış vakûr bir kişidir. Söyleyeceğini, ölçüp tarttıktan sonra söylemiştir. Kötülüğe, kötülükle karşılık vermediği gibi aksine onlara yumuşak davranmıştır. Kavmi kendisini beyinsizlikle ithâm ederken, kendisinin beyinsiz olmadığını, onları uyarmak üzere Allâh tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu söylemekle iktifâ etmiştir. Allâh’ın üzerlerindeki nîmetlerini kendilerine hatırlatmış ve bu nîmetlere şükretmeleri için Allâh’ın emirlerine riâyet etmeleri gerektiğini anlatmıştır. Bundan dolayı onlardan bir ücret istemediğini de bilhassa ifâde etmiştir.

    Dipnotlar:

    [1] Bkz. Hâkim, el-Müstedrek, II, 614-616.

    [2] Bkz. eş-Şuarâ, 129, 133, 134.

    [3] Yâni Rabbimizin hüküm ve tasarrufları tamâmen doğrudur. O, haksızlık ve zulümden, yanlış ve hatâdan münezzehtir.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi 1, Erkam Yayınları
  • Gaflet nedir? Gafil kimdir? Gaflet, kulun ebedî hayatına zehir saçan mânevî bir hastalıktır. Gafil ise bu hastalığa yakalanmış yardıma muhtaç kişidir. Bizler gaflet hastalığına yakalanmamak için ne yapmalıyız?
    Gaflet, kulun ebedî hayatına zehir saçan mânevî bir hastalıktır. Onu, en öz tabiriyle;

    «Kulun, kendisini yoktan var eden Rabbini unutması» şeklinde tarif edebiliriz. Cenâb-ı Hakk’ı unutan bir gönül, gaflet girdabına kapılır ve selâmet sahiline varamadan ziyan olup gider.

    Âyet-i kerîmede bu kimseler için şöyle buyurulur:
    “Allâh’ı unutan ve bu yüzden Allâh’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (el-Haşr, 19)

    Gaflet; anlık zevkler uğruna ebedî bir saâdeti felâkete uğratmak, fânî olan dünya hayatını bâkîye, yani sonsuz cennet hayatına tercih etmek hamâkatidir.

    Gaflet; günün ortasında güneşi kaybetmeye benzer. Gaflete düşmüş bir kimse, okyanus ortasında dümeni kırılmış bir gemiye benzer ki, hangi girdapta boğulacağı belli değildir.

    Gafil bir kimse; hayatı nefs gözlüğüyle seyrettiğinden, bir gün mutlaka karşılaşacağı ölüm, diriliş, hesap, Sırat gibi zor menzilleri unutur. İlâhî nimetler karşısında nankörlük ederek pervâsızca günahlara dalar. Cehâlet, şehvet, ihtiras, kibir, gurur, cimrilik ve öfke gibi hamâkat manzaraları sergiler.

    GAFİL KİMDİR?

    Kalbi gafletle perdelenen gönül, hakikati idrâk edemez hâle gelir. Bu sebeple büyükler, üç sıfatla muttasıf olan insanların asla Hak dostu olamayacaklarını bildirmişlerdir. Derin bir gafletin neticesi olarak kişide hâsıl olan bu üç vasıf; cimrilik, kibir ve ahmaklıktır.

    Nakledildiğine göre Ebu’l-Kāsım Kuşeyrî -rahmetullâhi aleyh-, üstâdı Ebû Ali Dekkak Hazretleri’ni vefâtından sonra rüyasında görmüştü. Üstâdı son derece mahzun olup gözyaşı döküyordu. İmam Kuşeyrî;

    “‒Efendim, niçin muzdaripsiniz, yoksa tekrar dünyaya mı dönmek istiyorsunuz?” diye sordu.

    Ebû Ali Dekkak -kuddise sirruhû- şu cevabı verdi:

    “‒Evet! İstiyorum ki tekrar dünyaya döneyim, her gün tek tek hâneleri dolaşarak kapılarını çalayım ve;

    «‒Ey insanlar! Sakın Cenâb-ı Hakk’ın azamet-i ilâhiyyesinden ve kıyâmette vereceğiniz hesaptan gafil kalmayın!» diyerek onları îkāz edeyim. İnsanın, nereden gelip nereye gittiğini mutlaka bilmesi gerektiğini onlara iyice tembih edeyim!”

    Gafil, iki gözünün önüne iki parmağını koyarak kendi kendisini âmâ kılan kişidir.

    Gafil, hakikatlere karşı kalbine perde çekilmiş kişidir. Mayın tarlasında pervâsızca koşan, uçurumların kenarında dikkatsizce dolaşan bir bedbahttır.

    Gafil, kurda sevdâlanan kuzudur. Avcısına koşan avdır.

    Buna mukābil gafletin pençesinden kurtulan âlimi, gerçek bileni de tanımak gerekir.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2018 Ay: Şubat Sayı: 156