“Şimdi en alt basamağa ulaşılmıştır, yol sona ermektedir. Tezat konusunda kaderin uydurabileceği en büyük gerilime varılmıştır. Bir imparatorluk sarayında doğmuş, yüzlerce odalı bir kral sarayını mülk edinmiş bir kadın, daracık, demir parmaklıklı, yarı yarıya toprağın altında, rutubetli ve karanlık bir hücrede oturmaktadır. Lüksü seven, hayatını sanatın ve zanaatın ortaya koyduğu binbir çeşit değerli eşyayla çevrelemiş olan bu kadının artık bir dolabı, bir aynası, bir koltuğu bile yoktur; yalnızca en zorunlu şeyler vardır odasında: bir masa, bir sandalye, demirden bir karyola. Bir zamanlar etrafına hizmeti için sayısız görevliden oluşan, burnu havada bir tabur, bir başvekilharç kadın, bir başnedime, dame d’atour,229 gündüz için iki, gece için iki oda nedimesi, bir kitap okuyucu, bir hekim, cerrahlar, sekreter, kâhyalar, uşaklar, odacılar, berberler, aşçılar ve pajlar toplamış olan bu kadın, şimdi ağarmış saçlarını kendi taramaktadır. Senede üç yüz yeni elbise ihtiyacı olan kadın, şimdi yarı kör gözleriyle, lime lime olmuş zindan elbisesinin etek ucunu yamamaktadır. Güçlü olan bu kadın yorulmuştur, bir zamanlar öylesine güzel olan, arzu edilen bu kadın solmuş, yaşlanmıştır. Öğlenden gece yarısını bir hayli geçinceye kadar muhabbeti sürdürmeyi seven bu kadın, şimdi yalnız başına düşünüp durur, bütün bir geceyi uykusuz geçirerek sabahın parmaklıklı pencereler ardında belirmesini bekler. Yaz devrildikçe, bu karanlık hücre de bir o kadar gölgeye bürünüp tabuta bir o kadar çok benzer, çünkü karanlık her gün biraz daha erken basmaktadır ve Marie-Antoinette’e kuralların sertleştirilmesinden bu yana ışık yakma izni yoktur; yalnızca koridordan bu yana, üstteki bir camlı delikten, bir yağ lambasının zavallı ışığı hücrenin mutlak karanlığına merhametinin ışığını vermektedir. ”