"Böyle bir geceyi bütün varlığımızla içemeyişimizin sebebi, kafamızı birçok saçma şeylerin doldurmuş olmasıdır. On bin, yirmi bin sene evvelki insanlar gibi olabilsek, tabiatı onların gözüyle görsek, muhakkak ki şimdi burada böyle sükûnetle oturamazdık. Onlar güneşi, ayı, falanca büyük tepeyi veya filan bulutu ve yıldırımı babalarının hayrına mı Allah yaptılar? Onlar tabiatta saklı duran ruhu bizden iyi anlamışlardır. Halbuki bizim bunu yapmamıza imkân yok. Minimini kafalarımızı ukalaca kitaplar, birbirinden çürük bilgiler, neticesi olmayan hesaplar ve Allah kahretsin, karmakarışık menfaat düşünceleri dolduruyor... Söyle, hangi ilim, hangi şiir, hangi aşk, hangi devlet bu manzaradan daha güzel, daha muhteşemdir? Buna rağmen burnumuzu kaldırmadan bozuk kaldırımlarda yürüyüp gitmekte devam ediyoruz. Dünyadaki insanların acaba kaç binde biri şu anda başını aya çevirmiştir? Halbuki o her şeyi, herkesi görüyor ve gafletimizin üstüne o tatlı, o iyi tebessümünü serpiyor. Dikkatle baksam onun parlak çehresi üzerinde birçok şeyler göreceğimi zannediyorum. Şu dakikada sarı nehir üzerindeki kayıklarında uyuyan yorgun kulileri, iri Hindistan cevizi ağaçlarının dalları arasında tüneyen papağanları, başlarını Nil'in kırmızı sahillerine yaslayarak dinlenen timsahları ve herhangi büyük bir şehrin herhangi bir eğlence bahçesindeki sevgilisini belinden kavrayan sarhoş kibarzadeleri aydınlatan hep aynı ışıktır. Halbuki ne kadar masum bir yüzü var; harp meydanlarında bağırsaklarını avuçlayarak ölenleri, apartman kapılarının önüne bırakılan çöp tenekelerini karıştırıp gıda arayanları, aynı gecede ikinci âşıkını pencereden içeri almaya çalışanları gördüğü halde güzelliğini ve saffetini muhafaza edebiliyor. Bizler her gördüğümüz fenalığın ve rezaletin bir parçasını ruhumuzda ebediyen beraber
Tek bildiğim, çok genç yaştan beri deneyimin bana öğrettiği gibi, bir kadın aniden böyle ağlamaya başladığında, yapılacak en iyi şey ona tatlı bir şey vermekti. Yedikten sonra kendilerini daha iyi hissetmeye başlıyorlardı.
Sultan Abdülmecit'in yüzünde belirgin bir anlam yok gibi, yakışıklıdan çok çirkin sayılır; ama yinede tatlı ve zeki gözleri var. Yürüyüşü ve davranışları ağır ve yavaş; bu durumu gereği mi, yoksa dermansızlık belirtisi mi belli değil. Her halde iyi niyetli bir insan! Geçenlerde genç bir Fransız ressamına portresini yaptırmış. Resmini yaptırmak bir Türk için olağanüstü bir şey. Hele bir Sultan
için olacak iş değil, korkunç mu korkunç!
Ressamla tarihten söz etmiş ve kendisini soru yağmuruna tutmuş. Birden bire sözünü keserek içini çekmiş ve şöyle demiş: "Ah! Elimden geldiği kadar okumaya, öğrenmeye çalışıyorum! Biz sul-tanlardan bugünü de geçmişi de gizlerdi. Ama ben artık doğruyu ve yanlışı düşünüp anlamaya çalışıyorum. Bütün milletlerin tarihinde ve özellikle bizimkinde, çok acıklı ve kötü şeyler olmuştur. Ama Allahın yardımıyla, benim hükümdarlığım döneminde ve benim yüzümden artık bu gibi şeylerin olmayacağına inanıyorum!
Padişah bu düşünce ile Selanik Paşasını, (tıpkı bizim aşırılarımız gibi eski yanılgıları ve kıyımları din perdesi altında yenileyen bu yaşlı Türk'ü) görevden aldı. İnsanların en acımasızı ve Osmanlıların en softası olan bu Paşa'nın Sultanın kendisini işten atan buyruğunu alırken şöyle haykırdığı söylenir: "Her şey bitti, eski inançlar ortadan kalktı! Dünya dinsizlerin elinde kaldı!"
Her yerde olduğu, Türkiye'de de protokol kuralları değişiyor.
Artık Sultan yabancı elçileri ayakta karşılıyor. Elçiler kendisini üç defa selamladıktan sonra, aralarına giriyor ve konuşuyor. Türkçeden başka dil bilmiyor ve ara sıra birkaç İtalyanca kelime paralıyor. Tek tük Fransızca kelimeler kekelediği de oluyor. Uygarlık yolunda emekleyen milletin simgesi!
"Uygarlık" (Civilisation) sözcüğü Türkçeye girmiş. Türklerin bu kavramı karşılayacak bir kelimeleri yoktu. Ah
"Anlaşamıyorduk. Neden ayrıldınız? Anlaşamadık. Neden boşandınız? Anlaşamadık. Anlaşamamak çok anlaşılır bir nedendi ayrılmak için ama kimseye bu kadar açıklama yeterli gelmiyordu.."