• 520 syf.
    ·6/10
    Erol Mütercimler in dediği gibi, sadece google araştırmalarıyla bile yazılabilecek türde bir kitap... kitabı farklı kılan Yılmaz Özdil in kullanmış olduğu yazı şekli...
  • 224 syf.
    Hani derler ya "Gözden uzak olan , gönülden ırak olur." diye , bu kitap bu sözün ne kadar yanlış olduğunu anlatıyor.
    Sadece 2-3 kere gördüğün biriyle mektup vasıtasıyla da aşık olabilirmiş insan. Tabi eski zamanlarda iletişimin mektupla sağlanıyor olması da durumu güçleştiriyor.

    Kafka' nin sevgisini daha masum bulmama rağmen bir yerlede Milena'ya kızıyorum. Tabi Milena nin yazdığı mektupları da merak etmiyor değilim.

    İyi okumalar dilerim
  • 152 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    “ ‘Bin Hüzünlü Haz’, beni en çok üzen kitabım oldu. Bir yayınevinden, ‘Sen bunun etini, yağını, suyunu, tuzunu, baharatını o kadar çok koymuşsun ki, bir oturuşta yenmiyor’ dediler. Bir oturuşta tüketiliverecek yapıtlar istiyorlardı. Dehşete kapıldım. İyi yapıt, zaten edebiyat dışıdır. Yani edebiyatın o ana dek oluşagelmiş kurallarının dışına fırlamış bir yapıttır. Daha sonra edebiyata dönüşecektir.”

    152 sayfayı 9 günde okuyuşuma teselli olan bu cümleler “ hazza doymak için hüzünden geçmek gerektiğinin” ispatıdır.
    Türk edebiyatının yeni Yusuf Atılgan’ı, Doğu’nun Kafka’sı denilen Toptaş hem sadisttir hem mazoşist.

    Mazoşisttir çünkü :
    “Yalnızca güzel romanlar yazmak istiyorum. Üstelik çok zor yazıyorum, kıvrana kıvrana. Mükemmeliyetçilik bir hastalık. Müsveddelerimi el yazısıyla, siyah mürekkepli dolmakalemle, beyaz kağıda yazıyorum. Sayfanın sonunda bir sözcük karalamışsam o sayfayı yeniden yazıyorum. Mazoşist bir yanım mı var bilmiyorum.” der.

    Sadisttir çünkü okuyucu da onu kıvrana kıvrana anlamaya çalışmak zorunda kalır.

    Arayışın romanıdır Bin Hüzünlü Haz...
    Aranan Alaaddin’dir güya...

    KAYIP ALAADDİN
    KAYIP ŞEHİRLER
    Parçalanmış yaşamlar...
    Lekeli anılar...
    İnsan kalpleri...
    İnsan yüzleri...
    Genç ölüler...
    Karanlık korkular...
    Zifiri karanlıklar...
    Küflenen bakışlar...

    Yüzlerce yıldır aranmaktadır Alaaddin :
    Padişah saraylarında...
    Çöllerde...
    Bozkırlarda...
    Ormanlarda...
    Metropollerde...
    Mahallelerde...
    Kahvehanelerde...
    Yeryüzünün dört bir yanında...
    Bir cellat boynunu vurmadan,
    kurda kuşa yem olmadan bulunmalıdır.

    Okuyucuya bir kaosun başrolünü vererek huzursuzluğuna ortak ediyor Toptaş.
    Sanki Dante’nin İlahi Komedyası’ndaki Araf’ta Cehennem’e doğru yol alıyoruz...
    Sanki Kafka’nın Dönüşüm’ündeki Samsa’yız...
    Kırmızı Başlıklı Kız masalındaki kurdu alt etmeye çalışıyoruz...
    Kırk Haramileriz ...
    Böylece metinlerarası gezerken aynı zamanda postmodernin “bunalımlı” çocuklarıyız.
    Kelimelerle gidiyoruz...
    Kelimelerle kalıyoruz...
    Kelimelerle yaşıyoruz...
    Kelimelerle gülüyoruz...
    Kelimelerle ağlıyoruz...
    Sonra kelimelerle kös kös geri dönüyoruz!

    Hayatın ağırlığına katlanabilmek için içinde açılan yaraları onarabilmek için bir serap yaratmış Toptaş.

    Bakmayın onun Alaaddin deyip durduğuna
    bu Alaaddin, pekâlâ hiç tadılmamış bir özlemin, kelimelere hiç dökülmemiş bir duygunun, henüz şekline göz değmemiş bir eşyanın, ya da hayali bile kurulmamış bambaşka bir hayatın adı olabilirmiş ...

    Kolundan tutup birbirini gezdiren, birbirini öldüren, birbirini doğuran, binlerce, on binlerce,yüz binlerce hikâyenin arasında gezinip sağ çıkabiliyorsanız Toptaş sizindir.

    Çok zorlu bir kitap...
    Zoru sevenlere tavsiye edilir.
  • 160 syf.
    ·2 günde
    Barış Adlı Çocuk, Yenişehir´de Bir Öğle Vakti, Tante Rosa ve Yürümek 'den sonra okuduğum bir diğer Sevgi Soysal kitabı.
    Okuduğum her kitabından sonra seni daha iyi anlıyor ve daha çok yaşıyorum Sevgi Soysal...

    Barış Adlı Çocuk, Yazarın farklı zaman aralıklarında yazdığı 13 hikayesinden oluşan derleme öykü kitabı niteliğinde. Öyküler farklı zamanlarda yazıldığından dolayı tematik olarak bir bütünlük yok. Kitapta ki çoğu öykü yazarın hayatına dahil biyografik öğeler içeriyor, Hapishane günleri izlenimlerini, kanser dolayısıyla tedavi gördüğü hastahane odalarını ve daha bir çok şeyi görmek mümkün öykülerde.

    Öykülerin genel temasından bahsedecek olursak 12 Mart öncesi ve 12 Mart sonrası olarak ayırmamız gerekir diye düşünüyorum.12 Mart öncesi yazmış olduğu öykülerde insanın kendiyle ve toplumla yaşamış olduğu yabancılığı ön plana çıkarıyor, insanın nesneye olan bağlığını göstererek bu olguyu işleyip, ustaca kullandığı insan betimlemesi ve soyut anlatımıyla bu durumu yaşatıyor ve hissettiriyor.
    Eskici öyküsünden;
    "Ölmez bu çiçekler,demişti çiçekçi; duruyorlar işte, bu ölmediler mi demektir? İnsan nasıl bir çiçekte bile durallık, dayanıklılık arayabilir? Nasıl olsa yıkılası olan bir evin içinde bir ölümsüzlük olabilirmiş gibi!"(s.62)

    12 Mart sonrası yazmış olduğu öyküler de ise BİREY'den çok TOPLUMU merkez alıyor. Hikayelerde, kanser tedavisi sırasında hastahane odasında ki yaşadıklarını, yaşama umuduna olan bağlılığını,hapishane günlerinde ki gözlemlerini,kadınların iç dünyalarını, toplumla yaşadığı anlaşmazlıkları kendi gözüyle ve bir kadın olarak aktarıyor.
    Bir Ağaç Gibi öyküsünden;
    "Başı sonu belli olmayan bu acılar koridorunda işim ne? Hep yakıştırdığı yerlerde olmak, hep bilinen ve beklenen olaylarla karşılaşmak alışkanlığı üstünde düşünecek durumda değilim. Büyük bir acı, yavaş yavaş uyanıyor bilincimde."(s.134)

    Öykülerini okumak Sevgi Soysal'ı yaşamak gibi. Acılarını ve sevinçlerini okumak,Barışa olan umudunu yaşamak gibi..
    Sevgi Soysal'ı anlamak isteyen herkese tavsiye ederim..
    Keyifli okumalar ve SEVGİ dolu günler diliyorum..
  • 384 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Kitap gerek konusu bakımından çok güzeldi. Aksiyonu bol vesırlarla dolu bir kitaptı. Kİtabın başları çok güzel gidiyordu. Ayrıntılar falan iyiydi. Ama sonlara doğru çok hızlı geçişler oldu. Aslında bu kitap 2 kitap olabilirmiş. Biraz daha ayrıntılı anlatılsa .Çok da ha güzel olurmuş. İyi okumalar
  • NAR AĞACI-ROMAN

    *… ve galiba en güzel yeri ceylanlar gibi bakan koyu karanlık gözleriydi. (s.12)
    *Sularım duruldu. Kanım sakin akıyor. Ama vatanım aklımdan çıkmıyor. (s.13)
    *Doğu ancak doğudadır. Orada her ayna seni gösterir. Giyimler, şiveleri davranışlar, sosyal konumlar, çiçekler, ağaçlar değişse de bütünüyle doğuda başlangıçtan beri kesintisiz gelen, değişmeyen bir şey var. Doğu bütün ırmakların ortak ana kaynağıdır. Gülün yurdu doğudadır. (s.16)
    *Bir hançer kalbimin içini oyup dururken grubet duygusu yakama yapışıyor. (s.17)
    *Geçmişi bizim için manalı kılan şey, ona bugünden bakıyor olmamızla alakalıydı. (s.30)
    *Benim gözlerimle bakınca göz göre göre geliyor gelecek olan. (s.31)
    *Ömrüm boyunca seyredip de içine girememekten, yaklaşıp da yaşayamamaktan şikayet edip durmuştum. (s.42)
    *Bir milimlik hataya bile tahammülü olmayan bu kadın dünyadaki bütün ırmaklar kendi yataklarında akmadığı sürece huzur bulamayanlardandı. Her şeyin mükemmeline karşı sevk-i tabii içinde akan ruhu ancak kusursuzluklar içinde dinlenebilirdi. Yaradan kusursuz kurmuştu endazesini, yaradılış mükemmeldi. Ama kul kısmı dünyayı eğriltmekle kalmadığı gibi bu eğrilikten dolayı rahatsızlık da duymuyordu. (s.49)
    *Tebdil-i mekanda ferahlık olduğu muhakkaktı fakat bazen mekan da tebdilden ferahlanırdı. (s.64)
    *Güzelliği bir kez fark edince sebepleri olur olmaz sıralayan aşkın en güzel demindeydi. (s.79)
    *Bu genç kadının yüzüne baktığımda, zamanın insana ne yaptığını, neleri götürdüğünü ama neye dokunmadığını da anladım; saçların, dişlerin, rengin, kokunun, tenin, cüssenin hatta boyun değiştiğini ama sadece bakışların aynı kaldığını. (s.84)
    *Kıymetli ile güzelin her zaman bir arada olamayacağını kestirebilecek kadar tecrübeli bir müşteriydi yaşlı Çerkez. (s.105)
    *Saltanat en umulmadık anda yerle bir olan bir şeydi (s.109)
    *Onun güzelliği, varlığının her unsurunun zıddıyla birlikte kendisini yalanlamasındaydı. (s.119)
    *”Güven yerle bir olunca nefret, köylüyü de mollayı da esnafı da bir kılar. Koca saltanat bir tütün dumanında savrulur. Çünkü aklın yolu bir, kalbin zulme isyanı aynıdır. Uzak değil. Ateşin sesi geliyorsa canınıza yapışması yakındır.” Söylediklerinin hepsi doğruydu. Kimsenin itirazı yoktu. Meczup, bu sessiz onayı reddetti. “Ama sizin üzerinize ölü toprağı mı serpildi?” (s.130)
    *Tek düğümle dokunurdu İran halıları, oysa Türk halısı çift düğümdü ve dünyanın neresinde olursa olsun çift düğümlü bir halı Türkçe kadar Türk malıydı. Bir düğüm bütün bir Türk dünyasını birbirine bağlamış bir halı düğümü bu dünyaya kimlik olmuştu. (s.133)
    *Halıyı ipek kıvamında inceltmek, yumuşatmak insan takatinin üzerinde bir işti ve zorlanan takatin neticesi daima değerliydi. Doğası icabı hantal olan halı, ipeğin eline geçince öyle bir inceliğe bürünmüştü ki bu tezat, eşsizliğin de başlıca neden olmuştu. Diğer yandan düğümler öyle incelmiş, sayıları öyle artmıştı ki dokumacılar halı desenleriyle hız kesememiş, sonunda minyatür desenlerine el atmıştı. (s.148)
    *Bir kadının neyi sevebileceğini en iyi yine bir kadın bilebilirdi. (s.228)
    *Kader tıpkı bugün gibi dün de ne kadar şaşırtıcı şeylere gebe. (s.229)
    *Sahici bir müşteri dükkanındaki bütün mücevherleri tek tek gözden geçirmeye kalksa tamamını tezgahın üzerine yaydırsa bile bir itirazı olmazdı Sarafim’in ama kendi imalatı olan kuyumculuk işlerine yöneltilen en ufak eleştiriyi hakaret kabul eder, anında parlardı. (s.235)
    *Settarhan bu rengi tanırdı, genellikle yapıp ettikleriyle yüzünün rengini birbirine uyduramamış, bedeni acemi ama ruhu ateşler almışlar zümresinin yüzünde görülürdü. (s.241)
    *Lokmalar boğazlarına dizilirken bu evi, kendilerinden önce onu terk edenlerin acelesine katılmış bir aceleyle terk ettiler. Kurulmuş da kaldırılmamış bir sofra da onlardan geriye kaldı. (s.297)
    *Böyle olmayacaktı, onlar bu yolda telef olurken gemisini yürüten kaptanlar yolun yarısını almışlardı bile. (s.297)
    *İnsan denen varlığın en arsız, en hayasız, en kutsalsız yanıyla karşılaştı. (s.297)
    *Bütün sıkıntı zamanlarında daima tutunduğu müjde yine dilinin ucuna geldi:
    “Ey sıkıntı şiddetlen, nasılsa geçeceksin.”
    Bir sıkıntının geçeceğine duyulan güven, ona dayanmanın tek çaresiydi. (s.302)
    *Bıraktı düşünmeyi. Kara kabusun ortasında “bir zamanlar”ı düşünmemek evlaydı. (s.308)
    *Hayatın yükünü ağır yerinden yüklenmişti. (s.315)
    *”Ayva yapraklarının çayını çıkarırdık. Çay gibi olmaz elbet ama kokusu güzeldir, insanın içini açar. Boğazını gevşetir. ”
    Büyükhanım yoksulun bilgisinin her zaman daha geçerli, daha uzun ömürlü olduğunu düşünürken gülümsedi. (s.316)
    *En güzeli en arkaya bırakmak gibi bir alışkanlığım var. (s.322)
    *Nefs de bir sermayeymiş, tüketilmemesi gerek. (s.323)
    *Ölümün her şeyi eşitlediği muhakkak. (s.325)
    *İki doğru, iki dünya, kalp ile akıl, duygu ile mantık arasında bir çıkar yol aramadı. Hangisini seçse aklının diğerinde kalacağı bir yol ayrımında bulmadı kendini. Aşkın yolu, mezhebi, meşrebi belliydi. Bıraktı kendini aşkın oluruna. Ne kadarsa o kadardı. Başkaldırdı. (s.337)
    *Olmaz gibi görünse de bu işin bir oluru mutlaka bulunacaktı. “Bu dünyada çaresiz dert yoktur oğlum.” derdi babası. “Yeter ki karşılığında feda edebileceklerin olsun. (s.341)
    * Çünkü kalbin zamanı yoktu. Öncelik sonralık, sıra kaygı, hak hukuk dinlemezdi o. Artık ok yaydan çıkmış, aşkın hükmü okunmuştu. Bu hükümde hiçbir fermanın geçerliliği olamazdı. (s.341)
    *Aşığım diyorsun. Bu nasıl aşktır ki iki yanın bir araya gelip de bütününle hakkını gelmiş ve geçmiş herkese helal etmiyorsun? Bu nasıl aşktır ki kan davası güdüyorsun, her şeyi affetmiyorsun?Aşık kendini yakacak cehennem ateşinin önünde önce bir süre ısınır, bilmiyor musun? (s.351)
    *Bazen en büyük hakikatlerin bilgisinin en büyük günahlarla yan yana durduğunu unutma. Aşkın nizamı parçalanınca her şey göze abes görünmeye başlar. İnsan içinden yenilenmeyince dışından eskir. (s.351)
    *İçinde iyileşmeyen bir sancıyla bir yanı öbür yanına bir türlü uymamış, aşkla uyuyup nefretle uyanmıştı günler boyunca, sonra nefretle uyuyup aşkla uyanmış, tek bir şey olamamanın kahrını çekmişti. Kimi gün bütünüyle af ve merhamet kimi gün tepeden tırnağa öfke ve nefretle dolmuştu. Tek bir şey olsaydı oysa, kendisine emredilen ya da içinden gelen bir sesin buyurduğu bir şey. Yeter ki biri olurken aklı diğerinde kalmasaydı, ona kendisini bütünüyle bıraksaydı. Aklını ikna ederken kalbinde kavrulmasaydı, kalbini ikna ederken aklından yaralanmasaydı. Ama her biri diğerine diş geçiren iki büyük heyula arasında paramparçaydı sadece. (s.353)
    *O kadar büyüktü ki aşktan geri kalan boşluk orayı ancak nefretin cüssesi doldurabilirdi. Nefret, aşkla boy ölçüşebilecek yegane duyguydu ve ne kadar güzeldi. Nefret etmese, oracıkta ölecekti ve nefreti de ancak aşk yok edebilirdi. (s.370)
    *Eylemine nicedir aradığı gerekçeyi bulmuşların haz dolu gücüyle, haksızlığa uğradığını bilenlerin mutlu alacaklığıyla baktı gölün yeşil, bulanık sularına. (s.371)
    *Önünde yeni bir yazgının uzanabileceği düşüncesi bir ümit olarak karşısına dikildiğinde, insanın özünde bir koridor açılmışsa eğer, ruhun da bedenin de kendisini ne kadar çabuk onarabildiğine hayret etti sadece. (s.373)
    *Yaşama dönmesi için ölümün kıyısına gelmesi gerekmişti. (s.374)
    *Böyle bir acıyı ancak daha güçlü bir acı susturabilirdi. (s.376)
    *Bu soru dokunulmaması gereken bir yerine dokunulmuş gibi bir mengene acısıyla burkmuştu ruhunu ve ümidin olmadığı yerde ümit kapılarının açık kalması ne kadar acıydı. (s.386)
    *Sen güzelliğinin her şeyi fethettiği zamanlardasın ve ben hangi yanıma değsen o yandan ağrıyorum. (s.393)
    *Bir acıya tahammül edebilmek ancak ondan daha büyük bir acıyla yüz yüze gelmekle mümkün olabilirmiş, anladım. (s.393)
    *Feleğin çemberi yuvarlak, nereye döneceği belli değildi. (s.460)
    *Çoğu zaman yazılı yasalarla vicdanın yasaları arasında geniş bir mesafe olduğunu bilirdi. (s.465)
    *Gören gözlerin hatırına sevdi o gözleri. (s.474)
    *Bir tek veya milyon, fark etmezdi. Çünkü birinin ölümü her birinin ölümü gibiydi. Çünkü her insan bir evrendi ve her ölüm evrenin sönüşü demekti. Bu yüzden bir tek masumun dahi öldüğü yerde hiçbir haklı gerekçeden söz edilemezdi. Savaş insanı canavarlaştırıyordu ve insanın insana ettiğini kimse kimseye etmiyordu. 
    Niye ki bunca acı? Dünya imtihan yeriydi belli, bu da bir sınav, amenna. Bu kadar sert sınanmak için ortada çok büyük bir aşkın olması gerekti; Allah’ın kuluna aşkı. Ne kadar çok sevildiğini mi bilmek istiyordu? Ve ki bunca sert bir sınavı da ancak kulun Allah’a duyduğu aşk katlanılır kılabilirdi. Dünya cennet değildi evet; olsaydı, cennetin ne anlamı kalırdı? (s.496)
    *Sevilen bir kadın, bir erkeğin bütün acılarını dindirebilir. (s.501)
    *Birbirlerini görmeleri, konuşmaları gerek. Biz de öyle düşünmüştük. Hem sadece bir kez görmek yetmez, iki kez görüşmeleri lazım, araya bir gecenin rüyası girmeli. (s.502)
    *Bir tarafımız hep kırık kalacak belki ama ihtimal bir kafiye tutturabiliriz. Bütün yorgunluklarımızı yekdiğerinde dinlendirebilir, birbirimize sığınabilir, iki ayrı ırmağın delicesinde değil bir ırmağın derininde akabiliriz. Yeniden diyebiliriz. (s.508)
    *Yerli ve anlamsız bir soruyla karşılaşanların hepsinde görülen o bakışla baktı yüzüme. (s.529)
  • 304 syf.
    Kitabı içerik olarak beğendim ancak çevirisinde bir sıkıntı olduğunu düşünüyorum. Daha iyi bir çeviri ile çok daha verimli bir kitap olabilirmiş..

    Sürekli kendinize niye bir şeylerin o şekilde ya da bu şekilde olmak zorunda olduğunu sormak yerine "Niye benim kendimi nasıl hissettiğim dış koşullar tarafından belirleniyor?" diye sormayı öğrenin.