• Merhaba Arkadaşlar,
    Aşağıda paylaştığım hikâye, 100 ülkede 100 türkü çığırmak amacıyla kendisini yollara vuran/arayan bir gezginin hikâyesidir. Takip etmek isteyenler için hikâye sonunda arkadaşın youtube ve instangram adresleri vardır.
    Sabırla hikâyeyi bitirmenizi öneririm.

    İLKESİZ VE TUTARSIZ OLMAK AHLÂKÎ MİDİR?

    Kuşluk vakti güneşi gökyüzü mü, deniz mi olduğu açık seçilemeyen, beyaza çalan bir mavilikte yüzüyor; gittikçe yoğunlaşan sıcak bir buğunun içinden, etrafa boğuk bir ışık saçıyordu. Ara ara arabayı sarsan kasisler dışında, kimi zaman rengini bile yitiren bu cansız mavilik, kesintisiz, dipsiz bir uzay boşluğu hissini veriyordu.

    Putri, beş saatlik yol boyunca ağzını bile açmamıştı. Güzel veya çirkin olduğuna karar veremediğim yüzü, karakteristik ifadelerle yüklüydü. Kapakları etli kapkara gözlerinin yankısı, öylesine güçlüydü ki bakışlarını üzerime diktiğinde, zihnime vuruyordu. Açık kahve teninin üzerinde belli belirsiz seçilebilen ipeksi tüyleri, yüzüne doğal bir çekicilik katıyordu. Alınmamış kaşları, gelişi güzel başını örttüğü siyah başörtüsü ve vücudunu örtmenin dışında misyon yüklemediği uyumsuz kıyafetleriyle, adeta kendisinde görülmeye değer, akıl ve mantık ilkelerinin çöktüğü bir iç dünyaya insanları davet etmek istiyordu.
    "Üzerinde bulunduğumuz köprü, Güney Asya'nın en uzun köprüsü." dedi.
    Konuşmuş olmak için bu bilgiyi verdiği her halinden belliydi. Gözlerini yoldan ayırıp bana baktı:
    "Yirmi dört km uzunluğunda." diye devam etti.
    Uzun bir sessizlikten sonra kurduğu cümlenin, üzerimde bıraktığı etkiyi ölçmek için yüzümü inceliyordu. Onun bu çabası, içimi çocukça bir sevinçle doldurdu:
    "Bence biraz daha yavaş gitmeliyiz." dedim.
    "Manzara öylesine sıra dışı ki, hemen bitmesin."
    Putri, ayağını gazdan çekti; fakat artık bir yararı yoktu. Lüks araba, çoktan mesafenin çoğunu yutmuş, etrafı saran buğuyu, adanın hemen kıyısından itibaren yükselen binalar, delik deşik etmeye başlamıştı.
    "İnsan elinden çıkmış yapıların kirletmediği bir dünyaya bakmak, güzeldi." dedim.
    Putri kahkaha attı:
    İnsan yapımı bir köprünün üzerinde giden, insan yapımı bir arabanın içindeydin." dedi.
    "O sendin, ben değildim." dedim.
    "Çok saçma." diye omuz silkti.

    Son bir aydır Putri'nin evinde kalıyordum. Penang diye bir eyaletin olduğunu ondan öğrenmiştim. Georgetown'ı ziyaret etmemi şiddetle öneriyordu. Kedah eyaletinde, onun katılması gereken bir haftalık seminerin tarihi netleşince, bugün şafakla birlikte yola çıkmış, beni de aynı istikamette bulunan Penang'a bırakmak için yanına almıştı.

    Köprüyü geçmiş, Penang'a varmıştık.
    "Kalacak yer ayarladın mı?" diye sordu.
    "Evet." dedim.
    "Seni oraya kadar bırakayım." dedi.
    Kalacağım yerin konumunu ona gönderdim. Telefonundan açıp baktı:
    "Adanın ta diğer ucunda!"
    "Oraya yol yok." dedi.
    "Milli parkın arkasında kaldığı için, tekne kiralaman gerekiyor veya yürüyeceksin."
    "Yürürüm" dedim.
    Putri, beni milli parkın girişinde bırakıp yoluna devam etti.

    Kimi zaman dar patikalardan geçmek zorunda olduğum ormanın içinde, bir buçuk saat kadar yürüdükten sonra, evinde konaklayacağım adamın bana gönderdiği konuma ve fotoğraflar üzerinde işaret ettiği bölgeye vardım. Duvarları bambu ağacından, çatısı ise tung ağacı yapraklarından örülmüş evin içinden elektrikli süpürge sesi geliyordu. Girişi bulmak için evin etrafını dolandım. Zili çaldım, duyulmadı. Geri çekilip etrafa bakındım. Etrafta başka yapılaşma yoktu. Elektrikli süpürgenin sesi kesilir kesilmez tekrar zili çaldım. Otuzlu yaşlarda, tepeden saçları dökük, Hint asıllı, göbekli bir adam kapıyı açtı. Sıkılgan bir tavır eşliğinde beni içeri buyur edip, buzlu su ikram etti. Evin içi, dış görüntüsünün aksine modern mobilyalar ve lüks elektronik cihazlarla donatılmıştı. Salondaki beyaz deri koltuğa oturdum. Adam ayakta dikiliyor, ben konuşmadıkça, benimle iletişim kurma ihtiyacı duymuyor, sorduğum soruları, bakışlarını benden kaçırarak cevaplıyordu. Eve gelen misafire, mesafeli bir tavır takınan hizmetçi veya temizlikçi izlenimini uyandırıyordu. Ayrıca, kapı açılmadan önce, elektirikli süpürge sesinin gelmesi, evin özgün mimarisi ve zengin işi döşemesiyle adamın giyiminin uyumsuzluğu, bu izlenimi güçlendiriyordu. Bunun üzerine:
    "Flavio evde mi?" diye sordum.
    "Flavio benim." dedi.
    Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Durumu kurtarmaya çalışarak:
    "Telefonda sesin farklı gelmişti sanki." diyebildim.
    Karşımdakinin yüzünde soğuk bir gülümseme belirdi.

    Gece, odaya geçip yatağa uzandım. Çok geçmeden, Flavio odaya girdi ve soyunmaya başladı. Onun, üstünü değiştirdikten sonra karşıdaki odaya geçeceğini düşünüyordum. Geldi ve yanıma uzandı. Kenara çekildim. Bir an yanlışlıkla onun odasına girdiğimi sandım. Telaşla:
    "Kusura bakma." dedim.
    "Sanırım odaları karıştırdım. Karşıdaki odaya mı geçmem gerekiyordu?"
    "Hayır." dedi.
    "İkimiz de burada yatacağız. Diğer odadaki yatağı kirletmek istemiyorum." diye sakin bir üslupla devam etti.
    "O halde ben yerde yatmak istiyorum." dedim.
    Flavio'nun birden suratı düştü:
    "Merak etme, sana dokunacak değilim." diye çıkıştı.
    Matımı yere sererken:
    "Onu ima etmedim." dedim.
    Tekrar tekrar özür dileyip, yerde yatarsam daha rahat edeceğimi söyledim.
    Flavio, hiçbir şey demeden, sadece ışığı kapatmakla yetindi...

    Küçük çantamı yastık yapıp sağıma yattım. Odanın içi zifiri karanlıktı. Ormanın odaya dolan tekdüze uğultusunu, ara ara Flavio'nun düzensiz nefes alışverişleri bölüyordu. Flavio'nun bu son davranışı beni tedirgin etmiş, onun diğer hallerine şüpheyle bakmaya sevk etmişti. Altı aydır burada yaşadığını söylüyordu; fakat yerleşim yerinden bu denli uzak bir evin mutfağında, ne kap kacak vardı ne de daha önce yemek pişirildiğine dair bir emare görülüyordu. Yine, mimar olduğunu ve bu evin projesini kendisinin çizdiğini söylüyordu; fakat hayranlık uyandıran böyle özgün bir mimariyi tasarlayacak bir birikime sahip olduğu kanaati, onunla geçirdiğim bir günün sonunda, nedense bende hasıl olmamıştı.

    Yorgun olmama rağmen uyuyamıyor, Flavio ile yüz yüze gelmekten kaçındığım için, uzun süredir sırtım dönük yattığım sağ tarafımı, boydan boya bir ağrı sarmıştı; fakat fiziksel yetersizliklerin yarattığı hoşnutsuzluğun bir eşiği vardı. O eşiği aşmak için bünyeden hâli, zatı ile kaim bir bilincin varlığına önce güven duymak, sonra da meditasyon yapıyormuşçasına bir rahip sabrıyla beklemek gerekiyordu. Nitekim bir süre sonra, artık ne uyuşan gövdemin ağırlığını ne de zeminin sertliğini hissediyordum. Zaman, buharlaşıp dağılmış; kopuk ve ayrı olduğum varlık bütününün kendisi olmuştum. Yayılan, sınırsız bir genişleme ve büyüme halinde olan egoist bir tanrı edasıyla, derin bir nefes aldım. Nefesimi geri verirken, gün boyu bastırmaya çalıştığım vedalaşma hüznü, denize karşı yükselen bir yalı yar gibi içimde yükseliverdi. Neden? Neden, yol boyunca benle çok az konuşmuş, vedalaşırken ne sarılmış ne de tokalaşmak için elini uzatmıştı? Yalnızca:
    "Güvenli yolcuklar." demişti, yapmacık bir duygusallıkla.
    Neden?

    Gerçi o, öngörülebilir davranışlar sergilemekten uzak bir karektere sahipti. Beni evine davet ettiği ilk geceyi hatırlıyorum: Sabah ezanıyla birlikte yaşanan hareketliliğe uyandığımda, duşunu almış, yatağın ayak ucunun karşısındaki duvarda bulunan antika bir piyanoya paralel serili seccadede ağır ağır namaz kılıyordu. Benim uykum kaçmış, yatakta yarı oturur pozisyonda onu izliyordum. Sağa selam verdi. Abajurun loş ışığıyla buluşan açık kahve teni, tunç rengini aldı. Sonra, usulca sola selam verdi. O pozisyonda, omuzlarına kadar inen siyah başörtüsüyle bir karaltı halinde bir süre hareketsiz kaldı. Göz kapaklarıma ağırlık çökmüş, tekrar uyuklamaya başlamıştım.
    "Gitmeni istiyorum."
    Putri'nin sesi, yüzüme dökülmüş soğuk bir su etkisi yarattı. Yataktan gayriihtiyari fırladım. Kızgınlıktan değil; fakat benden evini terk etmemi isteyen bir yabancı karşısındaki alınganlığımdan, ürkekliğimden. Alelacele üstümü giyindim. Fermuarı yarı açık çantamdan sarkmış bir kaç çamaşırı, çantanın içine sokuşturup, saygılı bir telaşla çantalarımı yüklendim. Putri'ye arkamı dönüp evden çıktım. Alkol ve uyuşturucu sarhoşluğuyla, insanlar beni evlerinden kovmuşlardı; fakat namaz sarhoşluğuyla ilk kez bir yerden kovuluyordum.

    Gün boyu sokaklarda dolaşıp durdum. Akşam, Putri'nin bir mesajı telefonuma düştü:
    "İstersen, geri gelebilirsin."
    "Bir saat içinde orada olurum." diye mesajı cevapladım.

    Yine bir keresinde:
    "Onlara yanaş ve yakından bak, baştan ayağa samimiyetsizlik koktuklarını göreceksin." demişti.
    "Kimler?" diye sormuştum.
    "İlkeli olmaya çalışanlar."
    Belki de haklıydı; kaos üzerine kurulu bir evrende, ilkeli ve tutarlı olmaya çalışmak, beyhude bir çaba olmalıydı. Yorum yapmadan onu dinliyordum.
    "Çıkarları etrafında fırıldak gibi dönen zavallı ruhlardan bahsetmiyorum." diye devam etmişti.
    "Din öğretisi ilkeler ve kurallar üzerine kuruludur, ayrıca kendi içinde tutarlı olmak zorundadır. Sen de dindar göründüğüne göre..."
    Putri, sözümü kesip:
    "Nasıl göründüğüm üzerinden düşüncelerimi kategorize edemezsin." diye bana çıkıştı.
    Putri'nin içinde yaşadığı kültürle uyumlu, namazında niyazında biri olmasına rağmen, aykırı düşüncelere sımsıkı sarılması, onu benim gözümde ilginç bir kişilik kılıyordu. Vahiy, hala modern düşüncede bile, ahlakı besleyen temel kaynaklardan birisi olarak kabul görüyorsa; neden evrenin işleyiş ilkeleri ve kuralları da ahlakın bir kaynağı olarak kabul edilmesindi? Putri'nin, kendi ilkesizliğini ve tutarsızlığını evrendeki kaosa dayandırması, anlaşılabilir bir yaklaşımdı.

    Sabah saat dokuza doğru, Flavio'nun sesiyle uyandım. Kahvaltıyı Georgetown'da yapmayı, sonra da bana etrafı gezdirmeyi öneriyordu. Dün geceki olaydan sonra, bugün ayrılmayı planlıyordum; fakat öncesinde, evinde üç gün kalacağımı söylediğim için, sebep göstermeden hemen ayrılmak, uygun olmayacaktı. Kararımı, günün ilerleyen saatlerine erteledim. Georgetown'a, Flavio'nun arkasında motosikletle giderken, Putri'den bir mesaj aldım. Seminerin ilk iki gününde yoklamanın alınmayacağını yazıyordu.
    "O halde buraya gel, sana ihtiyacım var."
    Mesajı gönderir göndermez pişman oldum. Yüzüm kızardı. Bu ruh halinin etkisiyle, tuhaf sesler çıkarıp söylenmeye başladım. Flavio, bu durumu fırsata çevirmekten geri durmadı. Bana dokunmak için, ona yeni bir fırsat doğmuştu. Motoru kenara çekti. Ellerimi okşayıcı dokunuşlarla tutmaya çalışıyor, sahte bir merakla, "İyi misin?" diye sorup duruyordu. Niyetini bu denli gülünç bir kılıfla örtmeye çalışması, içimde acıma ve kızgınlık duygularının kabarmasına neden oldu. Aman Tanrım! İnsan tanımında skala, ne korkunç genişlikteydi! Bir yandan skalanın en tepesinde Putri, diğer yandan skalanın en altındaki Flavio... Araya, kim bilir, kaç çeşit canlı türü sığdırılabilirdi!

    Georgetown'a varıp küçük bir restuarantta kahvaltıya oturduğumuzda, Putri mesajımı cevapladı:
    "Öğle ezanından sonra yola çıkacağım."
    Putri, günlük hayatta sık kullanılan kavramların, insanın zihin dünyasını şekillendirmekte çok etkili olduğunu söylerdi. Bu yüzden, saat kavramı yerine, namaz vakitleri ile konuşmaya özel bir duyarlılık gösterirdi. "Ezandan sonra" ile "namazdan sonra" arasında fark vardı. İlki, ilgili vaktin hemen sonrasını; ikincisi ise, iki vakit arası harhangi bir zaman dilimini ifade ediyordu.

    Putri, "Vardım." diye mesaj attığında, ikindi sonrasıydı. Flavio ile hâlâ Georgetown'daydık. Putri'nin beni beklediği konuma gitmek için ondan ayrıldığımda:
    "Hava kararmadan evde olmaya çalış, yoksa tekne bulamayabilirsin." diye arkamdan seslendi. Çantam ve sazım Flavio'nun evindeydi. Ona ayrılacağımı henüz söyleyememiştim. Önce Putri'ye olup bitenleri anlatmanın daha doğru olacağını düşünüyordum. Çünkü Flavio'nun gün içinde de devam eden şüpheli ve dengesiz tavırlarını, evden erken ayrılma kararım karşısında göstereceği tepkiye, daha farklı bir biçimde yansıtmasından çekiniyordum...

    Putri'ye olup bitenleri anlattığımda, ilk tepkisi, elleriyle yüzünü kapatıp kahkaha atmak oldu. Sonra, durumun ciddiyetini anlayınca:
    "Merak etme, daha fazla orada kalmak zorunda olmayacaksın." dedi.
    Putri, Georgetown'da iki gecelik bir otel odası tutmuştu.
    "Gel hava kararmadan gidip o adamın evinden eşyalarını alalım." dedi.
    Flavio'ya, beni misafir ettiği için teşekkür mesajı atıp, sakıncası yoksa bu akşam ayrılmak istediğimi yazdım. Neden ayrılmak istediğimi sordu.
    "Arkadaşımla karşılaştım, onun yanında kalacağım." dedim.
    "Madem öyle, başta onun yanında kalacaktın. Evimi bir otel gibi kullandığın için, sanırım senden bir bedel talep etmem gerekecek."
    Mesajı Putri'ye gösterdim.
    "Numarasını ver." dedi. "Onunla ben konuşacağım."
    Flavio'yu aradı. Malayca bir, iki dakika kadar konuştuktan sonra telefonu kapattı:
    "Bu adam hiç normal değil." dedi.
    Hava kararmaya başlamıştı. Putri, Flavio'yla ne konuştuğunu, anlatmıyordu. Israrım karşısında:
    "Acele etmemiz lazım! Sonra anlatırım." dedi. Arabaya atladık. Milli parkın sınırına vardığımızda:
    "Eve girmeden önce beni arayıp telefonun hoparlörünü aç." dedi.
    Şalvarımın fermuarsız ön cebini işaret ederek:
    "Telefonu buraya, baş aşağı koy. Ne olup bittiğini dinlemek istiyorum."
    "Tamam." dedim.
    Ben kayıkla ormanlık alanı geçecektim. Putri ise, milli parkın girişinde beni bekleyecekti. Kayığa bindim. Arkamdan bağırdı:
    "Sakın telefonunu açmadan eve girme."
    "Tamam."
    Kıyıya çıktığımda, kayıkçıya hemen döneceğimi söyleyip, eve yöneldim. Eve yaklaştığımda, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sim kartın aramalara kapalı, internet paketinin ise aramaları desteklemediğini nasıl hesaba katmamıştım. Putri'ye mesaj attım; fakat mesaj iletilemiyordu. Şebeke yoktu. Bu aksiliğe, tuhaf bir şekilde sevindim. Artık içerde bir şeyler başıma gelecekse, bu benim aptallığım yüzünden olmayacaktı; zira en korktuğum ölüm şekliydi basit ve aptalca hatalara kurban gitmek. Yaşama dipsiz bir arzu ve onur kırıcı bir çabayla tutunurken, aptalca bir hata yüzünden ölmek... Aman Allahım! Yer yüzünde bundan daha zelil bir ölüm şekli var mıdı?

    Hâlâ Putri'yi aramak için bir şansım vardı. Evdeki Wi-Fi'a bağlanmak için kapıya iyice yanaştım. Dün Flavio, şifreyi girerek Wi-Fi'a bağlanmıştı. Telefonum şimdi de otomatik olarak bağlanması gerekiyordu, fakat bağlanamıyordu.
    "Bütün aksilikler aynı anda mı gelir?" diye yakındığımız durumlar, hayatın çok önemli bir sırrına işaret ediyor olmalıydı: Tekamül halinde olan bir yaratıcıya. Çünkü evrimini tamamlamış, öte yandan da dinlerin iddia ettiği gibi, gizemini korumakta ısrarlı bir yaratıcı; amatör bir senaristin bile, seyircideki gerçeklik algısına gölge düşürmemek için bir araya getirmekten kaçındığı tesadüfleri, bu denli amatörce bir yöntemle bir araya getirmemesi gerekirdi.

    Kaygı düzeyim iyice yükselmişti. Acaba Flavio, kafasında benimle ilgili kurduğu plan dâhilinde mi şifreyi değiştirmişti? Tedirginliğim, korkaklığım midemi bulandırıyor. "Aşağılık bir ruhun var." diye söyleniyorum. İntihar düşüncesini, cebinde ülke ülke dolaştıran bir adam, tehlike bile sayılmayacak, sadece bir belirsizlikten ibaret olan bir olay karşısında, bu denli alçalmamalıydı.

    Cesaretimi toplayıp zili çaldım.
    "Kapı açık."
    Ses arka odaların birinden geliyordu. İçeri girdim. Flavio, odanın dört bir yanına, çantamdan çıkarıp saçtığı eşyalarımın arasında ayakta bekliyordu. Telaşlı gözlerle sazımı aradım. Köşede, kılıfından çıkarılmış bir şekilde yüzüstü yatıyordu. Kendimden beklemediğim bir çeviklikle köşeye atıldım. Sazımda bir sorun yok gibiydi. Onu kılıfına koydum ve hiçbir şey demeden, sessizlik içinde diğer eşyalarıma yönelip onları çantama yerleştirmeye başladım. Flavio, odanın ortasında dikilmeye devam ediyordu:
    "Eşyaların için üzgünüm. Çantanda uyuşturucu olup olmadığından emin olmam gerekiyordu." dedi.
    Yüzüne takındığı sahte üzüntünün altında, hıncını bu yolla almış olmanın memnuniyeti açıkça görülebiliyordu. Tepki vermedim. Çantalarımı yüklenirken, saati kontrol ettim. Eve girmeden önce, dışarda farkında olmadan ne kadar çok oyalandığımı şaşkınlıkla fark ettim. Putri, uzun süredir haber bekliyor olmalıydı. Koşar adımlarla dış kapıya yöneldim. Flavio'nun bütün tahriklerine rağmen, tek bir kelime etmeden kapıdan çıktım. Bu durum onu daha da sinirlendirmişti:
    "F..k yourself!" diye arkamdan bağırdı.
    Bahçe kapısından ona doğru dönüp sessizliğimi bozdum:
    "Senin için bunu yapacağım; ama üzülerek belirtmeliyim ki bütün zevk bana ait olacak."

    Kayıkla sahilden ayrıldım. Az ilerleyince, telefonun şebekesi geri geldi. Putri'den onlarca mesaj ve farklı numaralardan birçok cevapsız arama telefonun ekranına hücum etti. Kıyıya çıktığımda, bir polis arabasının içinde iki polis memuru bekliyordu. Putri, uzun süre benden haber alamayınca polisi aramış; fakat evin adresini bilmedikleri için Putri'nin onlara verdiği Flavio'nun telefon bilgilerini merkeze göndermişler, oradan cevap bekliyorlardı.

    Polis arabasını karakola kadar takip ettik. Putri, olayı tüm detaylarıyla polislere anlatıp şikayetinden vazgeçti. Orada, bizlere bir form doldurttular. Formu imzalayıp karakoldan ayrıldık.

    İki gün boyunca, Putri ile birlikte Ernest Zachaveric'in renkli sokak sanatı karikatürlerinin damgasını vurduğu şehirde sarhoş gibi dolaştık. Pervazdaki kahveye ulaşmaya çalışan bir duvar karikatürün önünden geçerken, resmedilen çocuğu işaret ederek:
    "Şu kahveyi görüyor musun?" diye sordu Putri.
    "İşte o kahve, insanın emelidir. O fincanı pervazdan çekip alırsan, çocuk büyümeyecektir." dedi.
    "Ama bardağa ulaşmasına da asla izin vermeyeceksin." diye ekledi.
    Birçok kişinin, önünde fotoğraf çekinerek, eşe dosta burada olduğunu kanıtlama aracı gördüğü her bir sanat eseriyle iligili Putri'nin bir düşünceye ve yoruma sahip olması, ona olan hayranlığımı arttırmıştı. Anı yaşamak ve mekânın ruhunu hissetmek yerine, telefonlarının kamerasını gözlük niyetine kullanan turist kalabalığının arasında, bir masal kahramanı kadar saf ve yapmacıksızdı.

    Son gece, ertesi gün için bana otobüs bileti satın aldık. Putri sabah erkenden, seminerin devam ettiği Kedah eyaletine gitmek için ayrılacaktı. Ben ise akşam saatlerinde, ülkenin güneyindeki Malacca şehrine hareket edecek, oradan da ülkeden ayrılacaktım. Sabah saat dokuza doğru uyandığımda, komidinin üzerinde Putri'nin bıraktığı bir not vardı:
    "Yaşlı bir mutlulukla doğduğunu söylemiştin, hatırlıyor musun?"
    Notun devamını okuyamadan boğazım düğümlendi.
    "Bir gün o mutluluğu tamamen yitirirsen, benimkini seninle paylaşmaya hazırım."

    Otelin dışına attım kendimi. Cannon Caddesi boyunca yürüyorum. İşte sağlı sollu, Putri'nin her birisi hakkında dolu dolu sözler ettiği duvar karikatürleri. Sırtımdaki çantalara aldırmadan adımlarımı sıklaştırdım. Ermeni Caddesine sapıyorum. "Bisikletteki Küçük Çocuklar" adlı karikatüre gözüm ilişiyor. Hayır, daha fazla bakmayacağım. Sokaklar neden bomboş? Tepemdeki güneş, neden bu kadar kızgın? Bu şehir öylesine yalnız, öylesine ıssız ki, işte birkaç insan ve gölgesi... Ne arıyorlar burada? Kimse uğramasın bir daha bu şehre. Ne ruhum var, ne bedenim. Acı ve hüzünden başka bir şey değilim.

    Akşam üzeri şehirden ayrılmak için, otobüs garına doğru yürürken, insana meydan okuyan bir yağmura ve bu yağmuru daha yere düşmeden havada bir sele dönüştüren korkunç bir rüzgâra yakalandım. Bir şehir, bir insanla bu denli empati kurabilir miydi? Sırılsıklamdım. Yağmur durdu. Ay geldi, üzerime ışıdı.

    Otobüs hareket ettiğinde, içimdeki dünya kelimelere tutunamayacak kadar soyut ve silikti. O dünyada, hücrelerim adedince insan taşımama rağmen, aşağılık bir benliğin kekremsi tadını bir türlü damağımdan söküp atamıyordum. Arkamda bıraktığım şehirlerin kargaşasında, tek tek yitirdiğim uzuvlarımın acısını duyuyorum. Doyuma ulaşmaya çalıştıkça git gide yoksunlaşıyorsam, bu yaşama arzusu da neyin nesiydi?

    https://www.youtube.com/user/ozkemm/about
    https://www.instagram.com/loudingirra/?hl=tr
  • 143 syf.
    Kitaptan alıntıdır.

    Yaz gelecek. Güneşli bir gün. Sıcaklar bastıracak. Şimdi, inceden inceye, serin bir hava var. Sokağın binbir kokusu: kış boyunca ıslanmış duvarlara güneşin vurmasından yayılan rutubet kokusu, caddede, kapılarını ardına değin açmış birahanelerden yayılan talaş, bira ve kapalı hava kokusu. Bir yaz daha gelecek işte. Yaklaşıyor yaz.
    Bomboş bir öğle vakti. İşe gitmese de olur. Kardeşine uğrayabilir. Beyoğlu'nda, İstiklâl Caddesi'nde, yeni yapılmış yüksek bir yapının ikinci katında, geniş bir işyerinde çalışıyor o. Yapının çevresinde bir açıklık var. Yapı, bütün arsa üzerine kurulmamış, arsanın bir bölümüne oturtulmuş. Bu yüzden, gündüzleri, üç yanından güneş ışığı alabiliyor. Karşıdaki apartmanlar, onun yüksekliğine erişemiyorlar. Beyoğlu'nun eski apartmanları... Gri renkli Rum, İtalyan tarzı yüzyıllık yapılar. O yapıları tanıyor. Birçoğunun, geriye doğru uzayan şaşılası bir derinliği var. Arka yanları yokuşa doğru sarkmış. Eski bahçeler var, orada. Yapılar bahçelerin üzerine uzanıyor. Aralarında dar sokaklar —Beyoğlu'nun daracık yokuşları— aşağılara doğru iniyorlar. Eski Ceneviz sokakları onlar. Yapıların arka pencerelerinden küçük, işlemeli demir parmaklıklı balkonlardan deniz; bahçelerin üzerinden Boğaz'ın bir bölümü ile Marmara Denizi görünüyor. Kardeşinin çalışma yerine vardığında öğleden biraz önceydi. Orada, geniş masalarda çalışan, düzenli genç kadınlar.
    "Otursana."
    İki masa arasında tahtadan bir koltuğa oturdu. Çantasında piposu var. Tütün içebilir.
    "Yemeğe çıkarız, değil mi?" diye soruyor.
    "Tabii. Hemen istediğin zaman."
    "Biraz sonra çıkarız."
    "Ben de geleceğim," dedi karşı masada oturan kız. Kumral, orta boyluydu. Otuz yaşını biraz aşkın. Onu da tanıyordu yıllardır. İstanbul'dan, Beyoğlu'ndan. Eski öğrenci festivalleri, sonra piknikler... Adalarda geçen gölgeli, güneşli, rüzgarlı günler. Gemide ansıyor onu. Artta, güvertede. Sonraları Ankara'da rastladı. Pek bir şey konuşamıyorlardı, ama bir tanıdıktı işte. Bense kırk yaşını aşıyorum.
    "Ama Anjeliki gelmesin," dedi kız.
    "O görmeden çıkarız," dedi kardeşi. Masanın üzerindeki kâğıtları ivecenlikle düzeltiyordu. İnce, uzun bir yüzü vardı. Saçları düz. Çok da uzun değildiler.
    "Biliyor musun, sabahleyin müdürle bir şeyler konuşuyordu. Besbelli beni şikâyet ediyor," dedi kız.
    "Ah, biliyorum. Her işe karışıyor. Hiçbir şeyi beğenmiyor."
    "Makyajımıza bile."
    "Geçen gün, çeviriler için, 'Bunlar benim işim' dedi. 'Artık benim işime de el atıyorsunuz.' Oysa, değil onun işi. Almanca ne kadar biliyor sanki?"
    "Aman, ne çekilmez kadın," dedi kız. "Elli yaşına gelmiş, genç kız gibi davranıyor."
    "İşi büyütmeyin," dedi. "Kimbilir ne dertleri var. Bilebilir misiniz?"
    Kız başını öne eğdi. Ardından,
    "Biraz sonra çıkarız," dedi. "Şu yazıyı da bitirivereyim."
    Yirmi yıl kadar önce gördüğü Anjeliki'yi düşündü. Kumral saçları vardı, beline madeni bir kemer takmıştı. Balıkpazarı'ndaki kiliseden çıkıyordu. Mumların yandığı loş kilise; cemaatin güzel kızlarından biri: Anjeliki. Madeni tasvirler, ikonlar, kara kutuların üzerine konulmuş, ucuza satılan mumlar. O dönemde varolan kalabalık bir Hıristiyan topluluğu doldurmuştu caddeyi, koyu renkli giysilerini giymişlerdi, kadınların yakalarında, yapma beyaz çiçekler vardı. Anjeliki, Tokatlıyan'ın camlarının önünden geçiyor. Stadt Hamburg Lokantası'nda —sokak arasında küçük, sevimli bir yerdi— akşam yemeklerinde rastladığı Anjeliki. Eski kiliselerde yakılan tütsülerin kokusu daha hafif şimdi.

    Sy: 33-36
  • 1957 – 59
    İstanbul, Fatih,


    Bütün gün beni, bu kâğıtların başında oturmaya iten yalnızlığımı düşündükçe acımın artmasını istiyorum. Bu büyük, kalabalık şehirde hiçbir teselli yok benim için. Acım, çok önceleri, başka sokakların, başka pencerelerin, yatak odalarının, bütün o anlamsız eşyanın bulunduğu ortamda çok daha büyüktü. Şimdi başka bir yerdeyim: bilememenin ortasında; içimi büsbütün öldürmüş olan acıyı bile duymuyorum. Bu en korkuncu. —Bir dal tutkuyla sonuna kadar gerildi, ama kırıldı artık. Yerinde sessizlik var. Hareketsizlik var. Ölüm ufka kadar uzuyor. Eşya korkunç varlığını —arada bir küllenmiş ateşinden başını kaldırıp— gösteriyor. Üzülüyorum, üzülmenin de anlamsızlığını bilerek. Durmadan gizlediğim varlığım, keşke yeni acılar içinde çırpınsaydı. Ne yazık, acı beni bırakmış gitmiş.

    Her gün bu kâğıtların basında oturup yazıyorum. Kendini bildi bileli yaşamaktan kaçan varlığım bir serüvenin uyartısını duyar duymaz nasıl da yana sıçramıştı. Sonra usul usul yaşayana sokuldum, başka bir yol yoktu benim için.Yalnızlıkta azar azar kazandığımı hovardaca harcamak için ne elverişli pazardı orası. Sonra sevincim büyüdü, büyüdü —artık yaşıyorum sanıyordum— ardından acım ve çırpınma nöbetlerim geldi. Şimdiyse hiçbirisi yok artık. — Gene de iyi günler onlar, yaşarken kötü günler geçirdiğimi sanıyordum. Ama anlamaya başladım artık; iyi günler onlar, yalnızlığı da, acıyı da fazlasıyla duymuştum.


    Şimdi artık iyi günlermiş diyorum. — Ah, bütün bir ömür boyu kaygısız, başıboş yaşamak. Süre geçiciliğini duyuruyor, içimde sinsi bir acıyı, hayal kırıklığını emziriyor. — Bırakmalı bunu; süre geçiciliğinin öğrenilmesiyle verdiği acıyı, hüzünden bir perde halinde yaşama üzerine çeksin, konuşmaların arasına katılan o bitmeyen susuşu bıraksın kişide, akşamları eve dönüldüğü saatlerde çıldırasıya yazmak isteğini uyandırsın. Yazmakla geçen zaman, ölümün uzaklaştığı zaman o.



    Nerden de anıyorum? Bir gün bir lokantada yemek yerken, lokantanın kâğıt peçetesine yazmaya başlamıştım, kâğıdım yoktu çünkü. Üzerinde Dandrino yazılı peçete, onu da bulmasaydım çıldıracaktım, kendimi insanların ve sokakların en bilinmedik yerlerine atacaktım. —Şimdi o lokanta kapandı artık, yazıların yazıldığı lokanta. Uzun bir zaman geçmiş, müşterisi masrafı kurtarmadığı için kapandı.— Hiçbirşey beklemeden sürüklendiğim zamanlardı onlar, yalnız durmadan ellerimizden kayıp giden o anlamın içine yerleşmeye çalışıyordum, sürüklenip geçirilen zamanlar, başka ne yapılabilirdi ki?


    Beyoğlu'nun bütün o sokaklarında, sonra Tarlabaşı caddesinde, ara sokaklarda ne kadar çok şey var yalnız insan için. Erkekler beyaz gömlekleriyle, arkası basık ayakkaplarıyla oturuyorlar, dükkânlar akşam üzerleri çok kalabalık oluyor. İngiliz sarayının yanındaki sokakta nasıl eski bir hüzün buluyorum; ama gene de sıkıcı, tek düzen değil. Köşeyi dönünce otomobiller insanın üzerine geliyor. İstiklâl Caddesi'nin susan, bekleyen kalabalığı, hüznü ne kadar çok sevdiğimi bana anlatıyor.



    Hikâyeye nasıl başlayacağımı bilemiyorum, hikâye yazmak, bütün olup biteni anlatmakla hiçbirşeyi söylemiş olmam ki. Hem elimden gelmez bu. Çok başka çeşit anlatmalıyım, yaşamaya sabırsızlıkla atıldığım zamanla, herşeyi yitirip, bıktığım zaman arasındaki büyük farkı. — Olayları birer birer sıralamak sıkıntı veriyor bana, hem olay da nedir ki? Önemli olan bizim iç yaşamamızdır, bu sürüp duran acıdır. Varlığımın, kopmuş, aşırılığa sürüklenmiş varlığımın bu çoktan ölü töreler arasındaki serüveni bu, kendim için ayrı bir yaşama kurmaya çalışmıştım, hepsi o kadar.

    Yalnızlıktan kurtulmak için yaşamaya atılmıştım. Yıllarca bu yalnız çocukluk; kendi içime hapsettiğim duyguları açığa vurmuştum, herkese paylaştırmayı düşünmüştüm. Yalnızlığım içinde, bütün kazandığımı sandığım bilgiye ve değere karşılık, bir hiç sayıyordum kendimi. İçimdeki o uzayıp duran boşluğu, sokaklarla, insanlarla, dışımda olan varlıklarla dolduracaktım. Ah, sevdiklerim için bir saraydı orası, orasını bir cennet yapacaktım, çevremde uyandıracağım hayranlık, sadece o bile yetecekti belki. Kuralları, görenekleri tanımıyarak, kendime iyice bağlanmak istiyordum, böylece kazanacaktım dünyanın önüme serdiği hazineleri; oysa şimdi varlığın bunaltısından kurtulamadım daha. Hâlâ, bu tutkular içinde, niçin dünyaya geldim diyorum, ben kimim? Ne oluyorum? Bu acıyı çekip durmak için mi? Kendimi kurtarmak için hepsini anlatmalıyım.



    Şehre yeni gelmiştim daha. Yaz tatilini geçirmek için ne güzel yerdi orası. Sessiz sokaklar alabildiğine uzuyordu, kırlara kadar açılıyordu bir uçları. Oralarda günlerce dolaşabilirdim diyordum. Her sokak ayrı ayrı günlerimi alabilir; sonra uçlarının artık yeşil, otlu kırlara açıldığı yerde bitkisel bir koku dolduruyordu ortalığı. Tedirginliklerin azalmayıp arttığı süre için ne umulmaz bir yer.


    Ayhan'ların evi şehrin en güzel eviydi belki, büyük şehre giren cadde üzerindeki son evlerden biri. Kalkıp onu görmeye gittiğim günü düşünüyorum. Ne çılgınlık! Öteye, pencerenin önüne oturmuştu. Ne kadar büyümüş, güzelleşmiş diye düşündüm. Burda işte, pencerenin önünde. Koridoru geçmiştim, aydınlıktı içerki oda, dışarda pencerenin önünde akşam oluyordu. Yakında büyük bir kalabalık yukardan doğru sökün eder, beyaz, bembeyaz, toz içinde, yer yer çamura bulanmış gövdeleri, şehrin gençleri top sahasından dönerler. Bağrışmalarını duyacaktık. Orda pencereye yakın, düşler içinde oturup duruyor. Oysa eskilerde — eskiden buraya kışın gelirdim, beraber bazı geceler kayakçıların; dönüşünü beklerdik, ceketleriyle, güzel cırcırlı ceketleriyle iner gelirlerdi yamaçtan doğru.—


    Yollar karlarla kaplı olurdu, araba tekerleklerinin geniş izlerini hatırlıyorum. Onu sevmemeye çalışıyordum. Uzun aylarımı dolduran şehirde değildi o, şehire ailesiyle kalkıp pek gelmezdi. Benim şehirdeki hayatım bilinmez bir serüven gibi geliyordu ona; oysa burda kalıp ömür boyu sessiz yaşamak isterdim, —günlerimi dolduran tedirginlikler bitsin burda, doğaya karışayım, ondan bir parça olayım,— anlatırdım da bunları ona. Bazı şeyleri anlayan bir duyarlığı vardı. Ama şimdi anlıyorum ki kendimi gene de dar kalıplara sokmaya çalışmıştım. Yalnızlıkta geçen sürede bitmeyecek bir enginlik kazandığımı, ruhumun yükselip gelişerek artık kimsenin bulunmadığı bir yerde, uzakta da mutlu olabileceğini sanıyordum. Düşlerin büyük ülkesinden sıyrılıp, küçük yaşamalara ihtiyaç duymak, varlığını onların eline teslim etmeye mecbur olmak, ne kötü talih.

    İlk gençliğimi dolduran iç-savaşlarımı unutamıyorum hiç. Durmadan kendi kendimle savaşırdım; kararsızlık içinde varlığımı ordan oraya atardım. Ayhan'a kitaplar, çocukluk günlerimi düş içinde geçirmeye yardım, etmiş kitaplar götürürdüm; onun da benim duyduklarımı duymasını, aynı hayalleri kurmasını isterdim. Yaşanan dünyadan ve insanlardan durmaksızın bir kaçış. Fakat küçük şehirdeki yaşamamda insanlar arasına sokulmaya kalkmıştım artık. Geçen zaman içimde karşı duyduğum sevgiyi büyütmekten başka bir işe yaramamış.

    Gündüzleri küçük evimizin önüne çıkıp karları küreledim, kışın geldiğimde. Ellerim kıpkırmızı, buz keserdi. «Kolay gelsin» derlerdi yoldan geçenler, bazan şapkalarını çıkarırlardı. O zaman bir sürü kırlangıç havalanırdı çitin kenarından. — Gelecek, kendim için büyük bir gelecek düşünmemeye karar vermiştim. Bütün tedirginliğimin düşçülüğümden geldiğini sanıyordum, geçen zamanla düşlerimin gerçeğe uymadığını görüyordum çünkü. Yalnızlık sürüp duruyordu. İçimde çok tuhaf görüntüler biriktirerek. Akşamları evde pencerenin önüne oturur, kırmızı kaplı bir deftere bir şeyler yazardım. Yazdığını zamanlar herkesden ayrıldığımı, gizli ve ayıp sayılacak bir iş yaptığımı sanıyor, kilitliyordum odamın kapısını. Dört duvar arasında herşeye karşılık, yüceldiğimi, kimsenin — benim sevgili bir-iki yazarımın dışında — erişemiyeceği bir yerlere yükseldiğimi sanıyordum. Sonraları titreme nöbetleriyle de geldi bu duygular bana, ardarda hergün deftere bir şeyler yazıyordum. Daha birçok yazarı tanımadığımı, sonra çok genç olduğumu düşünüyordum. Bu yandan bakılınca yazılarım bir değer taşımazdı. Ama beni odama kapanıp, kapıyı kilitlemeye sürükleyen tanrısal güç, bütün umudum ondaydı işte. Ama dışarıya, güneşin altına çıkınca kalmıyordu bu duygu. Orda yalnızlıkta kazandığımı sandıklarım hemen dağılıp gidiyordu. O zaman yukarıya tepelere çıkıyor, büyük ağaçların altında düşünmeye ve kendi kendimi aşmaya bırakıyordum kendimi. Ah, o zaman yazdıklarımı Ayhan okusaydı. Gizlice eline geçseydi de onlar. Kimbilir ne düşünürdü. Benden nefret mi ederdi?

    Ayhan'ı haftada bir gün görüyordum. Burda, sessizlikte, insanların arasında mutluydum. Köy yollarına doğru yürürdüm, karanlık uçuşurdu çevremde. Ama şimdi anlıyorum; mutlu günlerdi onlar. Kırlarda, açık gökyüzüyle, serin rüzgârlı havayla dolu. Ortalık sakin olurdu. — Bağlamışım kendimi, gizliden gizliye. Bilmeden, ince, sağlam bağlarla, ondan ayrılırsam, mutsuz olurdum, çok kötü olurdum; yalnız odamda günlerce oturup kaldığım vakitlerde geliyordu bu duygu bana. Onun orda, şehrin dışına doğru olan evlerin birinde olduğunu, orda oturduğunu, arasıra da beni düşündüğünü bilmek, yetiyordu bu benim için, daha fazlasını istemiyordum.

    Gün geçtikçe onu düşünmem artıyordu. Beni yaşamaya sürüklemiş sabırsızlıklarımın içinde bilemezdim sonunu. Aldanıyor muydum? Düşündüğüm yoktu böyle şeyleri. Bir toplum varmış, olur olmaz her düşünceye izin vermezmiş, umurumda değildi bu. Gene de umurumda değil, aradan yıllar geçti, bir çok şeyleri öğrendim, gene de aldırmıyorum törelere. Biz ölü bir doğanın ortasındayız, ölü bir doğayla çevrilmiş bir kaç insan, içtenliği, doğal yaşamayı bir yana bırakıp kendimiz için menfaatler, töreler yaratıyoruz. Nemize gerek böyle şeyler! Biz önce kendimizi kazanmayı, kendimize karşı içten olmayı bilmeliyiz; sonra hiçliğin bizi beklediğini bilerek bırakmalıyız bu sahte, içleri boş kalıpları.

    Güzel günler ardarda geliyordu, karlarda gezmelerle, koşmalarla, oyunlar uydurmakla dolu. Güneş hep aydınlıktı. Akşamları herkesin toplandığı. gazinoya gidiyordum. Şehirden uzaktım. Gelecekten çok, içinde yaşadığım duygular ilgilendiriyordu beni, her gün, sevgi duygumun bilmediğim bir yanını bularak mutlu oluyordum. İçimden akıp giden suların orda durmadan —bir gün çöküp yıkılmak üzere— bir şeyleri aşındırdığını bilmeli miydim?


    Ama nasıl başlıyordu o unutulmaz hastalık! Kendimi bütün bütüne açsam, içimin bütün kinini döksem ortaya. Herşeyi bütün ayrıntılarına kadar anlatmalı mıyım? Ama sonunda, geçenleri unutmak yeni bir yaşamaya atılmak için savaşmıştım. Savaş içindeki çılgınlıklarım olayları silip götürmüş belleğimden. Şimdi burda, artık içimde yeni hiçbir belirtinin olmadığı yerde, mahpus muyum? Neyin tutsağıyım bilmiyorum. Şimdi hepsi uzak, eskimiş plâklar üzerindeki izler gibi aşınmış görünüyor. Çılgınlıklarıma bir sebep bulmak için uğraştığım saatler... artık hepsi geçip gitti, sakinim, oldukça güvenliyim; ama silindim artık, isyanım sanki tükenip bitti, hayır, ölmüyorum, yalnız yaşamaya karşı duyduğum sabırsızlıktan yorgun düştüm, o kadar.


    Sonra şehre gelip yerleşti Ayhan ailesiyle. Yitirme korkusuyla iki uzun yıl geçti, bu iki uzun yılda biz birbirimizin olmaya çalıştık, şehirde yaşanacak ne varsa birlikte yaşamaya çalıştık, sonra zaman geçti, ayrılma çanı çaldı, önce bunu duymak istemedim, ailesi alıp onu törelerin içine sürükledi, bense gene yalnız kalmayı seçtim, içimi kaplayan acıyı dindirmek için. Şimdi anlıyorum ki bu toplumun dışında kalmışım. Bundan pişmanlık duymuyorum, seviniyorum üstelik. Kendimi kendim kuracağım, inançsızlığın, boşluğun ortasında olsam da, geçmiş bir inanca sarılmadan.


    28 Şubat


    Camın gerisinde oturdum, gidişini düşündüm. Yoldan tek-tük insanlar geçti, daha çok ihtiyarlar bu saatte. Odamda güneş pencereden uzaklaşmıştır, akşam olunca daha üzüntülü, daha yetersiz bir vakit. Ne yapacağım? Çıksam şimdi sokaklara kötü bir kalabalık; habersiz boydan boya habersizlik. Burda camın gerisinde oturmak en iyisi; karşıda bahçenin ortasında bir çınar ağacı, alçak duvarlı bir bahçe görünüyor. Tahta bir yapı, kiremit rengine boyamışlar, duruk bir gökyüzü. Çıksam şimdi dışarı, ayaklarımın altında tozlu bir kaldırım, parke döşeli bir yer burası. Ama nereye gitmeli? Bu camın gerisinde oturmak en iyisi, gidecek yer yok, her yer donuk bir beyazlıkta. — Hep geriye ittim düşüncelerimi, bilinç altına, hiç düşünmek istemedim. — Burda «susalım» dedim. Söylersem çok üzücü şeyler söyleyeceğim. «Peki..» diyordu. Bu pastahane camının gerisine oturmuştuk.


    Ama şimdi onu anmak için oturmadım. Gidişini düşünüp üzülmüyorum. Yalnız yetersizlik duygusu: bu şehir kötü, benim bu şehirde işim yok, ötekiler gibi olamam ben, hepsini bitirdim artık. Hepsi bana yetersiz. Bunu ona da söyledim «Ötekiler gibi olamam ben» diye. «Ben hepsini bitirdim artık.» «Sen gidersen yapacağım bir şey yok.»

    «Üzülmez misin?» dedi. —Kendi değerini ölçüyor.—

    «Bilmem ki» dedim. «Üzülecek gibi değilim artık. Yalnız bu duygu. Vakitlerimi öldürürüm.»

    Sırf vakit geçsin diye şimdiye kadar yaptıklarımı yeniden yaparım.

    «Biliyorum, sana onlar yetmeyecek diyorsun. Gider Adnan'ı bulurum. Bütün gün o büyükçe pastahanede otururuz.»

    Sonra Nişantaş'ta bir ev, düzgün, mermer merdivenli. Sonrasında bir şey yok. Kitap okurum belki. Ne kitap, ne bir şey. Bir yerlere gitsem değil mi? Nerde, gitmek de istemiyorum; sanki dünyanın bütün şehirlerini gördüm, her şehirde yaşamış kadar yorgunum.

    «İçki mi? İçmiyorum, içkiyi de bitirdim ben.»

    «Artık içince üzülüyorum.»


    Bırakmalı bunları. Gitti o. Sonrasını bilmiyorum. Büyük bir boşluğa düşmedim, düşlerim karmakarışık olmadı, keşke olsaydı diyorum şimdi. O zaman gidişiyle yitirilen anlamı kazanmaya alışırdım; yeni baştan, her şeye yeni baştan başlardım.; ama şimdi hiçbirşeye başlayamam; kiremit renkli yapıyı göreceğim, akşam olunca gidip yatacağım. Sonra sabah, kitap dolabına güneş vurmuştur, akşamdan kalma esvaplarım koltuğun üzerine atılmış, kalkıp düzeltmeli. Sonrası var mı? Hep aynı mı böyle? Bir örnek: kazanılacak bir şey yok, yitirilmiş bir şey yok.

    O vakit, onun gidişiyle yitirilen anlamı yeniden kazanmaya çalışırdım. Yorgun bir geceden sonra eve döndüm gene. Dairenin girişinde loş bir sıcaklıkla burun buruna geldim. Uykum gelmiş. Büyük gün. Yeni bir gün yarın, yeni bir gün ışığı, bir yeni kararsızlık, seçmelerimi yeniden yapabilirim. Seçmek, bir şeyler yapmak isteyecek miyim o vakit. Aydınlık, tozlu caddeye çıkacağım. Yüksek binalar, hafif kurşuni yüzleri. — Talimhane'de akşam başlamış. Soğuk, güzel bir bahçe. Dışarısını düşündükçe tozlu bir cadde düşünürüm. Burası, aydınlık, belirli: kitap dolabı, lâmbanın ışığı, kâğıtlar, her şey belirli, tozsuz. (Neden düşündükçe hep binaları, caddeyi, tozlu belirsiz görüyorum? Benim yaşamamda hiç konu yok mu? Geleceği düşündükçe parke döşeli bir yol, düz yüzlü binalar, ıslanmış, geniş pastahane camları düşünürdüm.)

    Gidişinden bu yana ilk kahveyi içiyorum. Garson getirdi, tablayı itti önümden. — Talimhane'de oturduğumuz zamanlar, ne kalabalık akşamlardı onlar. Kırmızılı, mavili balonlar asılıdır sanki gökyüzünde. Bir bayram sevinci, akşamüstünün alacakaranlığında bir parıltı, bir duyumsuzluk.


    Top oyunuyla bitmiş bir akşam mı? Bilmem ki şimdi; anmak istesem hep birbirine karıştırırım. Bir kalabalık, bir parıltılı akşam düşüncesi düşer aklıma. — Sonra nasıl sessizce çekip gitmişti ama. «Hiç ummazdım» diyemiyorum. Korkak bilincim insanlara karşı kuşkuluydu eskiden beri. — Asmalımesçit'in oralarda asılı, sakin bir gök vardır, binalar bütün Fransız biçimleriyle dururlar, yeşil pancurları sallanır durur. O gittiği vakit orası gene eskisi gibiydi, ama değişen ne var diye sormadan edemiyorum kendime. Eski burası. Her yer eski, değişmiyor. Yıllar eşyayı bitirmiyor, ama biz bitiyoruz, günden güne değişip ölüme doğru gidiyoruz, içimizdeki ses hep birşeyler söyleyip duruyor.

    Sessizce çekip gitmişti. Hiç ummazdım diyemiyorum, umardım diyemiyorum, bir şey diyemiyorum bu konuda. Sessizce merdivenlerinden çıkılan loş bir ev düşüncesi doldurmuş aklıma; sinirli, hırçın bir baba, iyi kalpli, dert ortağı bir anne hatırlıyorum. — Bütün bunlar benim gerçeğime aykırıydı, hiçbir vakit insanların çıkar bağlarıyla karışan dostluklarını düşünmemiştim.

    Evimiz olursa bizimki gibi olmasın, demişti galiba bir gün. Şehir dışında karlarla örtülü bir ev gelmişti aklıma. Şehrin sokakları yağmurla ıslaktı, uzaktaki eve hangi yollardan geçilip gidileceğini düşünmemiştim o vakit. Yalnız, uzakta, bir ev. Karları nerden düşündüm bilmiyorum. Ona anlattığımda gülmüştü. Sıcak bir salon, güzel, her vakit oturulacak bir yer orası. «Bir evimiz olsaydı» dedim.

    «Uzakta bir ev mi?»
    «Karlarla örtülü bir ev mi?»
    O vakit herşey düzelecek miydi? Herşeyi yetersiz görmekten kurtulacak mıydım?



    6 Mart


    İçimi acılarla kıvrandıran bu soruları çözümlesem bir. Eşyanın özünü hiçbir zaman anlıyamadım, kendimce yorumlıyamadım. Bilmemek korku veriyor; geçmiş günleri düşündükçe içimi bir korku titretiyor; korkuyla sürdürüp duruyorum bu yaşamayı. İçimi saran korku davranışlarıma yayılıyor, iyice belirli oluyor. Bir kapıyı açıp girerken, bir yere otururken, bir insana bakarken önliyemiyorum bunu. Korku başını alıp büyüyor, arasıra anlaşılmaz hastalıklarla üzerime çullanıyor. Titreme ve sinir nöbetleri geçiriyorum. Korkunun beni sürüklediği bayağılıkları birer birer anlıyorum artık. Yalnızlıkta, ölümün, bilinmiyen birisi olarak kalmanın korkusu öldürüyor beni. Kaçıp isyan etmek; mutlaka bir isyan bulmalıyım.


    Anlıyorum ki insanoğlu şimdiye kadar çözümlendiğinden farklıdır. İnsanoğlu büyük bir bataklıktır, herşey onda kaybolur, çıkmamak üzere dibe gider. Eve döndüğüm vakitler bütün gün omuz omuza yaşadığım bayağılıkları düşünüyorum. Ama anlıyorum ki kendim de onlardan farklı değilim. Batağın içindeyim, durmadan daha da dibe saplanmaktan kendimi alamıyarak. — Kaç geceler bunları söyliyerek sessizliğe ermeğe çalıştım, durdum.



    Geçmiş için bir hikâye uydurmak, onu yıllar yılı saklayıp durmak. Bütün bu satırları yazmakla kendime en uygun olanı yapıyorum.



    Suç bende değildi, üçgen biçimli bir odamız olmadığı için. Bağnazlık hep. Ben iyiyi seçmiştim, kendimi düşünmeden, iyiliğe atılmıştım. Sinirli bir baba, bu yaşayışı anlamıyan. Ailemi de yollamıştım hem. Ama babası geleceklerini duyar duymaz kaçmış, kardeşini mi kıskanıyorsun diyerek, vurmuş kapıyı, çekip gitmiş. Annesi ne demiştir o vakit. Sen üzülme, her şey düzelir mi demiştir; babanı ben razı ederim mi demiştir, bilmiyorum. Bana hiçbir şey söylemedi. Niçin babası böyle yapmıştı. — Pencerenin önünden geçenler azaldı. — Yıllarca, sinirli bir yaşama, anlamadan, bilmeden, insanları sevmeden, tanımadan onları, sürüp giden bir yaşama. Annesi bir cümleye takılıp kalmıştır. Hep toplumun önceden belirli düşünceleri, bir sürü aptal bilinç. Bu toplum sayısız aptal bilinçten kurulmuştur.


    Oysa bu cahillikten çoktan bıkmıştım. Bu insanları zorla düşündürmeli. Ama nerde? Gazinoların, en lüks yerlerin, bütün bu cahil insanların toplandıkları yerlerin ardında bilgisizliğin, insanları tanımamanın, vahşice bir kötüye kullanma düşüncesinin yattığını biliyordum. Onları tanımanın tiksintisi. Herşeyi yetersiz bulmanın huzursuzluğu. Bu toplumla nasıl yaşarım ben? Herkesin beğenilerinin ötesine geçmişim bir kere. Onlardan ayrı bir yaşama. Burjuvaların yaşadıkları yerlere tiksintiyle bakıyorum. — Gece gelecek artık, bu pastahaneden, bu camın gerisinden kalkıp gitmeli. Kendime verdiğim önem de boş; böyle çılgınlar gibi kendi kendini sevip durmanın ne yeri var. — Tanrım, burjuvadan tiksinmek, beni kendimden de tiksinmeye mi götürüyor? Yalnız olduğumu bilerek, burjuvalar gibi dış görünüşlere sarılmadan, yalnız çağın içinde kahramanlık sayılanı seçerek, iyi olmaya çalışayım. Bütün burjuvaları aldatmak pahasına da olsa doğru bildiğim yolda yürümeliyim. Ama içime uyan değerliyi nerde bulacağım?


    21 Mart


    Uzun zaman onu düşünmedim. Günlerin geçtiğini duyuyordum. Gecelerle günler birbirine karışıyor. Yaşamamı çok başka yerlere sürükledim. Beyoğlu'nun başka yanlarına. Azalan acım günden güne beni rahata götürüyor. Yaşamamın bütün acı gerçeğini kabullenmeye hazırım. Gene de tamamen iyileşemedim; düşünerek kurduğum yaşamam için tam bir mutluluk umamam. Özentisiz, kendi çevresini kendi kurmaya çalışarak, durumunu kendisi saptayarak.

    Onu sevmeye, kendimden ayırmamaya başladığım zamanı anmak istiyorum. Tuhaftır, bana yakın olanı pek de umursamak istemezdim. Sonraları uzun boylu düşündüm bunu, bana yakın olanı, beni sevmeye geleni umursamak istemeyişim nerden geliyordu? Yalnızlık, bırakılmışlık, eskiden beri yerleşmiş içime. Niçin yerleşmiş?


    Son günlerden biriydi. Bahçe parmaklığının kenarında güneşli bir gündü o gün, söz vermiştim kendi kendime, sevmemek için, hazırlandım. Çok çalıştım. Günlerce evde oturup kendimi hazırladım. Ne güzeldi. Güneşi görüyordum, sonra su yollarını, ağaçları. Üzüntüsüz, bir şeyler akıyordu içimde.

    Sonraları durmadan düşündüm. Artık her şey geçmişti. Şehirdeydim. Bana yakın olanı sevmemek istemem, kendimi sevmememden mi geliyordu? Bunu kabullenmek ne kadar korkunç! Bu, uzun zaman sarsıntısını yaşadığım küçüklük duygusunu kabul etmek olurdu. Ama sonradan yaşım ilerledikçe yenmiştim bunu. İlgilenmek istemeyişim, kaçışım hangi sebebe bağlanabilir? Ah, insanoğlu böyledir. Hiçbir insana güvenememek bizim kaderimiz. Kazanmak istediğimizi tamamen kazanınca beğenmemek, durmadan yenilerini kazanmayı düşünmek. Ben de kendime yakın olanı, ucuzcana kullanmaya —bütün üzerine titremelere karşılık— yol alıyordum, her insan gibi.



    28 Mart


    Günler bahara doğru gidiyor. Artık çok zaman geçti, hiçbir umut yok. Gelmemesine gitti bir kere o. Bütün dostlarımın bildiği, yemekleri çok sevilen bu lokantada onu nerden de anıyorum? Bütün bu satırları peçete yerine kullanılan kâğıtlara yazmasam deli olacağım. Bir yandan da, herşeye karşılık insanoğlu küçük ve cılız bir varlıktır, diyorum. — Nasıl anıyorum, akşam yemeği yenen bu yerde? Bilmiyorum —büyük, kalabalık bir şehrin ortasında burası— zenginlikler yaşayan beyler, hanımefendiler için yapılmış bir yer mi? Bilmek bile istemiyorum. Ne olurdu? Şimdi pencere önünde tek ve büyükçe masadayım, hiçbir şeyi, içime en acıtıcı köklerini sarmış özentilerimi anlamanın verdiği, idrâkin de sınırlarını aşan yalnızlığı düşünmeseydim. — O çok ayrıydı. O akşam yemeği, geçen aylarla, varlığımdan ne kadar çok şeyler sürüklemiş. Bana ne kalmış? Geriye ne kalmış? Korkunç bir kuşkuyu yaşıyorum. Korkuyorum. Şimdi oturduğum masadan, kenarında oturduğum pencereden bile emin değilim. Kimim? Neyim? Nerden geliyorum? Nerden gelip bu masaya oturuyorum? Pencerenin önünü seçmişim? Farkında bile değilim. Anlamıyorum, bu anda beni varlığımdan bile kuşkuya düşürecek ne çeşit bir güç olabilir? Bilmiyorum. Hafif şarkılarla başlamış. Hepsinin üstünde bu soru: Nasıl anıyorum? Hepsinin üstünde. — Ne korkunç bir yalnızlıktı o; onu ellerimle, gören, görmeyi becerebilen gözlerimle nasıl da yitmeye bıraktım? İstemiyordu ama gidiyordu. Bilmiyorsunuz; şimdi bunları anlatmak hiçbirşeyi değiştirmiyor. Gece yarısı daktilomun başında, tavan arasındaki odada oturup uzun uzun yazdıklarımın çok şeyleri değiştirmesini isterdim. Çok şeyleri. Onlarla o insanüstü gücü kazanacağımı ummuştum. Yanılmışım. —Şimdi artık hiçbirşeyi kimse değiştiremez. Yalnızlığım, yıkılmışlığım bile önemsiz. Caddelerle, kenar mahalle içki yerleriyle, geceleri sabaha kadar mavi kapılarını açık tutan kulüplerle bütün bir ömrü geçirmek mümkündür. Hepsinin üstünde ansızın anıyorum: saçları ne kadar güzeldi, beyaz ve solgun yüzü acımı arttırıyor. Ben şehrin kahvelerinde, lokantalarında yaşayan orta tabakadan insanı, birdenbire herşeyin üstünde anıyorum, son gecemiz miydi? Hangi elbiselerini giymişti? Evet hatırlıyorum, elbisesinin gri ve kahverengi yuvarlakları daha belleğimden silinmemiş, unutmamışım. Biliyorum. Bildiğim bir şeyler var benim de. — Bu dar bir geçitmiş gibi uzanan lokantada akşam yemeklerini yemeğe gelmiş silik resimleriyle titreşen insanların herşeyi bilmesinin ne önemi var? Saçları ne kadar güzeldi; pırıl pırıl, inceydi. Bilmiyorlar. Herşeyi bağıra bağıra anlatmalıyım. Duymalılar. Ağlıyor muyum? Ağlamam bile önemsiz. «Bütün gün ölüyorum» demeliyim. Nasıl karşılayacaklardır? Yanılıyorum. Kimseler bilmemeli. Yıllarca sokakta, deniz kenarı meyhanelerinde yaşıyorum, anlamamalılar. Deniz kenarında zengin yalıları olanlar, o zamanki utangaç iyimserliğimi. Bilmiyorlar, ne kadar gizliyim. Nasıl önlerinden geçiyorum: Çok uzaklara onu yeniden bulmaya, ince, güzel saçlarını yeniden görmeye gidiyorum. Kilometrelerce uzakta. Yeni bir şehrin beni tedirgin eden karanlığı. Işıklar, elektrik ampulleri yanıyor. Bahçe parmaklıkları, bahçe içindeki evler önünden geçiyorum. Birden soruyorum: aylar sonra burdayım, bu yeni şehirdeyim, ayları, günleri sayarak bekleyip durduğum bu anı yaşamanın tedirginliği miydi? Yolda neler görüyorum? Nasıl da tedirginim? Uzağım? Nasıl uzağım? Nasıl uzakları yadırgıyorum? Akşam mı? — Kendimi yeni davranışlara sürüklüyorum. — Niçin sürüklenip gidiyorum? Kim beni yeni, yabancısı olduğum bir dünyaya götürdü. Hangi görünmez güç? — En büyük acım bu: o bütün çocukluğunu yaşamamış. İlk gençliğini yaşamamış. Anmam bile kötü. Küçük kahverengiler ve iç içe girmiş griler. Bacakları ne kadar kalın, ne kadar yumuşaktı. Şimdi daracık, şarkıları duyulan bu akşam yemeği yenilen yerdeyim —eskiden ağrılarla gelirdim, sıkılırdım— sessiz sokakta, ıslak, ince kumaştan elbiseler giyerdim; sonra bilmiyorum nasıl başka, uzak bir şehirde gözyaşlarım kalmış.



    Şimdi akşam. Burdayım. Yeryüzündeyim. Büyük şehirde, sessiz bir sokaktayım. Pencerenin dibindeyim. Sokaklar yağmurla ıslanmıştı —ben gelmeden önce yağmur yağmış— eskiden de sokaklarda yürümüştüm. Bildiğim yerler buraları, kapıyı açıp girmiştim. Sessizdi içerisi. Güzeldi. İyice biliyorum. Her akşamki gibi bir akşam bu. İşi hiç büyütmemiştim. Yemeğimi ısmarlamıştım; başkaları da gelmişti, beraberce yiyorduk yemeğimizi. Biliyorum, iyice sakındım, sanki tamamen unutmuştum; içimi yakan sıcaklığı silinmişti. Birden anıyorum: birden ince ve güzel saçları, kahverengi kareli, gri elbisesini anıyorum. Unutmamışım. Seviyor muydum? Sadece kendimi, hırçın üstünlük duygumu yenmek için mi seviyordum onu? Bu bayağı toplumda ne güçlü bir bağlantıydı o. Gerçeği yenmek mi istemiştim? Elbet düşününce herşeye bir sebeb bulunabilir. Düşünmeyi —beni birdenbire sarsan anısı geçene dek— sonraya bırakmalı. Uzaktaydı, başka bir şehirde, başka insanlara yakındı. Aydınlık pastahane camları önünden geçen görüntüsü beni hiç rahat bırakmamıştı. Gülüyordu, ürkek sevinçlerini ona hiç çok görmedim.

    Gittiğimde, kahverengi noktalı, gri elbisesinin yabancısıydım. Bunu ona da söylemiştim. Hiçbirşeye sahip olamıyacağını bilen acım sonucu değiştirmiyor. Yaklaşmayın! Siz akşam yemeklerini yiyen mavi gözlü beyler, küçük hareketli, zarif kadınlar. Bu yabancılığa hiçbirşey karışmamalı. Erginlik çağındaki kızların, eve geç geldiklerinde, ana babalarına görünmeden çıktıkları odalarında, kimseler görmesin diye eski okul defterleri arasına sakladıkları yazılar yazacağım. Ne kadar aldanmışım. Toplumu bir yana atıp içimin sürüklenişlerine kapılmıştım. Uzaklaşış sonraları çok büyüdü. Yanılmışım. Duymadın. Kimselerin bu yabancılığı bilmesi gerekli değil. Kahverengi kareler, gri renkler. Yabancılığımı düzenli masalar, ürkek hanımlar, ardarda içilen içkiler gidermiyor. — Anıyorum. Yüzünün unutamıyacağım görüntüsü nasıl da belleğimden silinmemiş!



    17 Nisan

    En korkuncu bu! Günlerdir onu yaşadığımı biliyorum, ne kadar unutmaya çalışsam da. Uykularımın ortasında sıçrayıp uyanıyorum. Göğsümü bastırıp duran, çevremde kara bir gölge gibi dolaşıp duran bilincimin ölü gözlü görüntüleri. Birden sıçrıyarak uyanıyorum, sanki varlığımın büyük bir parçası onunla beraber gitmiş. Yitirilen bir daha elde edilmeyecek. Yalnız burda oturup düşüneceğim. Artık hiçbir şey yitirmedim diyebilinceye kadar. Bir gün yorgun odama döndüğümde görüntüsünü bulmam mümkündür. Uzanmış yatıyor. Alkolden düşünecek halde değilim, bende sabit fikir haline geleceğinden korkuyorum.

    Anı defterimde onun tuttuğu yere yeni sayfalar eklemek; bitmeyecek bu uğraşı. Ne zamana kadar sürecek? Şimdi kurtulmak için yazmaktan başka çare olmadığını anlıyorum.

    Gece mi şimdi? Uyku saati mi? Hiçbirisi değil! Cama elimi uzatıyorum, varlığımın gücünü duymak için. Çıksam şimdi dışarı, bomboştur sokaklar. Şimdi sen gelmeden önceki eşyalar, koltuk, kitaplık, yorgun elbiseler, ütüsüz, öyle durup duruyorlar. Sen uzanmış yatıyorsun. Niye ki? Düşünüyorum, yağmurdan önceki zamanı, Tepebaşı'ndaki pastahanede yorgun musun? «Sevdaya dayanmak zor.» Sen mi böyle derdin? Sevdaya dayanmak zor diye. Niye başka şey söylemezdin de böyle derdin? Derdin derdin işte, niyesi var mı? Bütün bu yaşamamızın, aşkın, gecenin, sokakların, çeşitli ışıklarla başlayan sokakların ortasında; yaşadığımı duyar mıydım o vakit?, Nerde, anlamazdım. Anlasaydım olmaz mıydı? Varoluşumu, nedenimi, başlangıcına inerek —ama bu insan acı çeksin diye mi yaratıldı.— Senden önce başkası geldi bu boşluğun ortasına. Herşeye boyun eğmiyen bu isyan gereksiz mi büsbütün? Otururduk. Yaşamama nerden girmişti? Gerekli olan onunla yaşayabilmekti. Sonra gene gereksiz diye düşünürdüm, niye gerekli olmalı. Ama güzel, yaşamaya, onu anlamaya gitmek. Niçin onu bu kadar istemiştim? Aşkı niçin bu kadar istemiştim? Muhtaç mıydım? Sevilmeye mi muhtaçtım ben? (Küçükken hoş tutulmuş bir çocuk, o kadar sevilmiş, gizli tutulmuş sanki, sanki yeryüzünün bütün kötülüklerinden esirgenmiş, anlıyorum.)



    Çocukluk hastalıkları gibi başlıyor bunaltı. Akşamları oturup yazılar yazıyorum; anlaşılması için. Bütün bu anlamsızlık anlaşılsın da, artık çok geç kalınmış olsa da daha iyi bir dünya kurulsun diye. Bütün bu çılgınlıkların sonunda hiçbirşey olmadığı, bu dünyada yaşamaya bile imkân olmadığı? Yalnızca yazmaya, durmadan yazmaya ihtiyacımız olduğu anlaşılsın artık. Öf, yazmaktan başka kurtuluş yoktur. İnsanoğlunun bayağılığını, her gün, yeniden, yüzüne vurmaktan başka. Yaşanıp da ne yapılacaktır, pastaha-nelere gidilecek, yollarda yürünecek, evlerde oturulacaktır; sonra, sonra kötü bir yaşamayı sürükleyip durmanın acısı. Bütün kentlilerin yaşaması böylece kendinin olmayan zamanlara bölünüp gitmekle rezil olmadı mı?
  • Sonra tepenin ötesinde, akşam karanlığında olanca soğukluğuyla
    yayılmış Kingsport’u gördüm; eski yel değirmeni kanatları ve
    küçük kilise kuleleri, yatay çatı direkleri ve baca külahları,
    rıhtımları ve küçük köprüleri, söğüt ağaçları ve mezarlıklarıyla
    kar altındaki Kingsport’u; dik, dar, dolambaçlı sokakların
    sonsuz labirentini ve kentin ortasındaki tepeyi taçlandıran
    zamanın dokunmaya cüret edemediği baş döndürücü yükseklikteki kiliseyi;
    bir çocuğun rastgele Çevreye saçılmış tahtadan oyuncak küplerini
    andıran her yön ve seviyede gelişigüzel yayılmış kolonyal evlerin
    karışık yığınını; kış mevsiminin beyaza boyadığı üçgen ve
    balıksırtı çatıların üzerindeki gri kanatlar üzerinde asılı duran eskiliği;
    Orion takımyıldızına ve arkaik yıldızlara kavuşmak üzere akşamın
    karanlığında parıldayan kapı üzerlerindeki açık yelpaze şeklindeki
    pencereleri ve küçük camlı pencereleri gördüm.
    İnsanların eski zamanlarda içinden çıkıp geldiği ketum ve
    anımsanmayacak kadar eski deniz çürüyen rıhtımları dövüyordu.

    Yolun tepeyi aştığı yerde, çıplak ve rüzgârlara açık daha yüksek
    bir tepe yükseliyordu; buranın, kapkara mezar taşlarının
    dev bir cesedin çürümekte olan tırnakları gibi uğursuzca
    karın içine saplandığı bir mezarlık olduğunu gördüm.
    Üzerinde hiçbir iz bulunmayan yol ıpıssızdı ve ara sıra uzaklardaki
    bir darağacının rüzgârda gıcırdamasını düşündüren
    korkunç gıcırtılar duyar gibi oldum.
    1692’de soydaşım dört erkeği cadılık suçlamasıyla asmışlardı;
    ancak bunun tam olarak nerede olduğunu bilmiyordum.

    Deniz tarafındaki yamaçtan döne döne inerken,
    akşamları bir kasabadan yükselen neşeli sesleri duymak için
    kulak kabarttım, ama bu sesleri duyamadım. Sonra aklıma mevsim geldi;
    bu kadim Püriten halkın bana yabancı Noel adetleri olabileceğini ve
    ocaklarının yanı başında sessizce dua etmekle
    meşgul olabileceklerini düşündüm. Bundan sonra neşeli seslere
    kulak kabartmayı ya da dolaşan birilerini görmek için etrafı kolaçan
    etmeyi bir yana bırakarak yoluma devam ettim; loş ışıklarla aydınlatılmış
    çiftlik evlerini ve gölgeli taş duvarları geçerek, eski dükkânlarla
    sahil meyhanelerinin tabelalarının denizden esen tuzlu yelle gıcırdadığı,
    perdeleri çekilmiş küçük pencerelerden sızan ışıkların aydınlattığı
    kaldırım taşı döşenmemiş ıssız sokaklar boyunca sütunlu kapılardaki
    tuhaf tokmakların parıldadığı yere geldim.
  • Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı. Parası yoktu. Dileniyordu.
    Caminin önündeydi. Büyük bir camiydi bu.
    Minareleri, kubbeleri, kemerleri ve parmaklıklı pencereleri filân hepsi tamamdı. Özellikle avlusu: dilenenler için en önemli yer. Bir kenarda duruyordu.
    Hiçbir hüner göstermediği için ya da acındırıcı bir garipliği olmadığı için ya da
    kendisini çevreden ayırıp başarısızlığına üzülecek kadar düşünemediği için
    dilenirken de başarısızdı.

    Küçük kaplar içinde mısır satmadığı için, çocuklarla ve kuşlarla birlikte,
    başkaları adına sevap işleyemezdi; ayrıca, ne kırmızı cüppeli bir müneccime
    benzeyen ihtiyar gibi tekerlekli ve meşin duvarlı ve öğle tatilinde ön duvarı
    bir kepenk olup sahibini kapatıveren kulübede yaşıyordu, ne de şişman
    kötürüm gibi nazar boncuklarını ve tespihlerini ve çakmak taşlarını artık
    satamadığı anda gaz pedalına basıp motosikletli tezgâhıyla oradan hemen uzaklaşabilirdi. Sermayesi ve görünür bir sakatlığı yoktu.

    Belki, yoldan geçen birini durdurup, hastaneden yeni çıktığını ve
    hemşehrisi inşaat çavuşuna gidecek parası olmadığını söyleyerek köylü
    taklidi yapabilirdi; fakat, konuşmadığı için, bu bakımdan da başarı kazanması
    oldukça güçtü. Caminin duvarına yaslanmaktan başka ilgi çekici bir eylemde bulunmuyordu. Hatta henüz avcunu açma teşebbüsüne bile geçmemişti.
    Bununla birlikte, güvercinlerin ve mısır kaplarının ve caminin eğimli bir duvar
    çıkıntısına dizilen cinsel ve dinsel kitapların ve halkı bazı toplumsal kötülüklere
    karşı uyaran ve ağaç gövdelerine sarılan gazetelerin ve makbuz mukabili
    iyilik işleriyle uğraşanların yoğunlaştığı sırada; onu sakat sanan başörtülü ve
    çarşaflı kuru bir kadın, bu gönülsüz dilencinin avcunu çevirerek içine
    biraz para koydu.

    Belki de o sırada oldukça yüksekte duran güneş yüzünden gözlerini
    kırpıştırdığı için paraya bakmadı; belki de gözü, caminin iç avlusunda
    oynayan çocuklara takıldığı için avcunu kapamayı unuttu.
    Bütün bunlar, günün ilk hayırseveri biraz uzaklaştıktan sonra olmuştu.
    Kadın onun yüzüne bakarken, bilerek ya da bilmeyerek hiç oynatmamıştı gözbebeklerini. Bu yüzden ilk müşterisi onu kör sanmıştı.
    Avcuna düşen başka bir paranın sesiyle kendine gelir gibi oldu:
    Kendisi gibi elbisesi yırtık, sakalı uzamış bir adam gördü başını kaldırınca.
    Sonra, eski bir halıdan yapılmış torbasını sinirli hareketlerle karıştırarak
    bozuk para çantasını arayan genç kız çıktı karşısına;
    büyük bir para elini ağırlaştırdı, öteki bütün paraları kapadı.

    Kucağındaki kundak çocuğuyla karanlık bir kadın çömeldi yanına.
    Bir süre, iki leke gibi, duvara dayalı durdular. Sonra, açık leke avlunun
    ortasına doğru yürüdü. Kırmızı cüppeli ihtiyarın kulübesinden bir baston
    uzandı bacaklarına; neredeyse düşecekti.
    «Beni gölgeye götür delikanlı,» diye söylendi ihtiyar, aksi bir sesle.
    Kulübesi, tekerleklerin doğrultusunda itilince, «Oraya değil,»
    diye tepindi kırmızılı müneccim ve dışan çıktı; istediği yöne çevirdiler tekerlekleri.
    İhtiyar, kulübesinin açık yanını hırsla örttü; başka bir duvarından küçük bir
    pencere açtı. Oradan öfkeyle baktı avluya.
    Gölgede bıraktı ihtiyari; gitti duvara yaslandı ve paralarını seyretti.

    «Sağlam adamsın; utanmıyor musun dilenmeye?»
    Şişman bir adam duruyordu yanıbaşında:
    «Bir iş verilse çalışmazsın.» Şişmanın yerde duran bavuluna baktı,
    iki eliyle tutup kaldırmaya çalıştı yükü; başaramadı.
    Sonra bir hamal gördü uzakta, becerikli. Onun gibi yaptı.
    Çömelerek sırtını bavula dayadı, sapı kavradı; olmadı.
    Şişman adamın da yardımıyla yüklendi sonunda.
    Yolda, «İki buçuk liradan fazla vermem.» dedi ince sesiyle şişman.
    Yanyana yürüdüler. Rıhtıma yaklaşınca sırtındaki yükle birlikte yere çöktü.
    Bavul sahibi durdu ve bir süre kararsız kaldı; sonra uzattı parayı.
    Galiba ona biraz acımıştı. Vapura da girebilirdi ayrı bir ücretle;
    fakat, hamallar örgütünün duvarını yaramadı. Sonra, vapur iskelesinin
    duvarında dilendi biraz. Yeniden yük taşıma ihtimali belirince caddeye
    doğru itildi. Biraz hırpalanmıştı, hafifçe sallanıyordu olduğu yerde.
    Onu, günün bu saatinde sarhoş olmakla suçlayanlar çıktı; gene
    de oldukça iyi iş yaptı. Sonra gene bavul, sandık filân (rıhtıma kadar).
    Onu sağlam sayanlarla sakat sananlar arasında gitti geldi.
    Belki daha çalışacaktı. Fakat, iyi giyimli bir bay, ona para vermek için tam elini
    cebine soktuğu sırada, yanlarından geçen bir kadının kucağındaki
    çocuk bu kılıksız adama bakarak ağlamaya başlayınca parayı beklemeden
    yürüdü; hemen karşı kaldırıma geçti.

    Cami avlusuna gelince bir kemerin altına girdi, loş ve serin duvarın dibinde
    parasını saydı; sonra karşı duvardaki simitçiye bütünletti, biraz da bozuk para kaldı.
    Yürüdü, kalabalık bir sokağa çıktı; insanların arasına karıştı yeniden.
    Yorgun ve terli iki hamalın ortasında duran oymalı, yaldızlı büyük bir boy
    aynasında kendini seyretti: Ceketi yoktu, gömleği parça parçaydı.
    İstemeyerek iki serserinin kavgasına karıştığı, onlara aracılık ettiği bir sırada
    yırtılmış olan gömleğinin parçalarını üstüste getirdi aynaya bakarak;
    pantolonunu tutan ipi çözdü, daha sıkı bir düğüm attı.
    Sonra aynayı götürdüler; yırtık pantolonunu ve çorapsız ayaklarına geçirmiş
    olduğu lastikleri seyredemedi. Yavaş yavaş yürüdü; dar ve kalabalık sokaklardan,
    dar ve kalabalık sokaklara geçti.

    Yürüyen insanların gürültüsüne sokak satıcılarının sesleri katıldı.
    Sonra satıcılar, belirli ve sabit yerler almaya başladılar kaldırımlarda:
    Önce kısa ayaklı tezgâhlar göründü; tezgâhlar yükseldi, sırıklar ve
    tentelerle donandı. Güneş ve binaların üst katlan kayboldu; sıcak azaldı
    ve sokakların üzerinde yürüyecek yer kalmadı. Nereye asıldıkları belli olmayan elbiselerin ve kumaşların arasına sıkıştı; durmak zorunda kaldı.

    Rüzgarın ya da gelip geçenlerin salladığı beyaz bir manto süründü yüzüne.
    Uzun ve aydınlık bir manto. Kloş etekli, kocaman düğmeli
    bir hayalet; geniş yakalı, serin. Hafif bir rüzgâr çıktı; iri yan, esmer ve
    görünüşü taşralı satıcının elbiselerini belli belirsiz dalgalandırdı.
    Yalnız beyaz manto kımıldamadı; ağır bir kumaştan yapılmış
    olmalıydı. Bir süre durdular mantoyla karşılıklı. Onu seyreden satıcı,
    sessizliği bozdu sonunda: «Ne o? Satın mı alacaksın?» Karşılık vermedi. Gülümseyerek yere tükürdü satıcı; yüzünde yarı kurnaz, yarı ilgisiz
    bir ifade vardı. Önce satıcıya, sonra tekrar mantoya baktı;
    elini cebine soktu. «Dur bakalım, bir giydirelim hele.»
    Çevresine bakındı satıcı, oyuna katılacak birilerini aradı.
    Karşı kaldırımdaki küçük meyhaneden bir adam izliyordu onları;
    dirsekleri tezgâha dayalı, elinde birası, gülmeye hazır bekliyordu.
    Başka ilgilenen yoktu. Manto vücuduna yapıştı. Satıcı hızla çevirdi onu;
    etekler dönerek açıldı. Meyhanedeki adam bu kadarını beklemiyordu;
    birden gülmek zorunda kaldığı için ağzındaki bütün birayı ileri püskürttü.

    Satıcı kendine geldi:
    «Kadın mantosu bu, hemşerim; sana olmaz.»
    Mantoyu aceleyle çıkarmak istedi müşterinin üstünden.
    Satıcının elini itti yavaşça; mantonun içinde, telaşla pantolonunun
    cebini aradı. «Çok pahalı, sen alamazsın,» dedi satıcı son bir çabayla.
    «Yüz elli lira. Kadın mantosu. Deli misin sen?»
    Satıcıyı dinlemiyordu. Bütün parasını uzattı bir top halinde.
    Satıcı yığını açtı istemeden; önce içindeki bozuk paraları ayırdı,
    sonra kağıt paraları saydı.
    «Kırk beş lira,» dedi sevinçle. «Dünyada olmaz. Çıkar mantoyu.»
    Çıkarmadı. «Yüz yirmi beş lira maliyeti var,» diye tepindi satıcı.
    İlgilenmiyordu satıcıyla. Eteklerinin nereye kadar indiğine bakıyordu:
    Ayak bileklerine geliyordu neredeyse.
    «Gülünç olursun,» diye diretti satıcı.
    «Yüz liraya verdik diyelim. Nerede para?»
    Meyhanedeki adam kendine gelmişti. Göğsündeki sancı geçmişti.
    Fakat gülmek de gittikçe zorlaşıyordu. Bununla birlikte, satıcıyı tuttuğunu
    belirten gözlerle izliyordu olayı. Satıcının neşesi kaçmıştı;
    sadece, durdurulması güç inadı kalmıştı ortada.
    «Otuz lira daha ver öyleyse,» dedi. «Başına geleceklere de karışmam.»

    Beyaz mantosuyla topuklarının çevresinde döndü; ilk defa
    gülümsedi çevresine bakarak. Sonra, sanki bir daha hiç
    gülümsemeyecekmiş gibi mahzunlaştı birden.
    Meyhanedeki müşteri, olaya sırtını çevirdi. Satıcı yalnız kalmıştı.
    «Allah belânı versin,» dedi. «Al şu pis bozukluklarını da.»
    Mantonun cebindeki eli çıkardı dışarı ve madenî paraları bir bir içine koydu.
    «Şimdi artık inanmazsın ama, bu sabah ihtiyar bir kadın getirmişti;
    vallahi tam otuz beş lira verdim bu mantoya.
    Kadın eşyası bu, kolay satılmaz ki.» Sesi öfkeliydi.

    Beyaz mantosuyla kalabalığa karıştı. Tentelerin bittiği yerde gökyüzüne baktı.
    Yerdeki bir su birikintisinden güneşle birlikte yansıdı. Sonra su birikintisi
    kalabalıklaştı; lekesiz görüntüsünü, irili ufaklı gölgeler çevirdi.
    Mantosunu seyretmek için eğilince, henüz şaşkınlığı geçmemiş
    ve onu nasıl karşılamak gerektiğini bilemeyen topluluğu gördü suyun içinde. Mantosunun eteklerini kirletmemek için su birikintisinin çevresinden dolaştı.
    Onu doğrudan doğruya izlemek isteyenler suyu geçmeye çalışırken
    ıslanarak yarı yolda kaldılar.
    Arkasına bakmıyordu. Adımlarını sıklaştırdı. Konuşulmuyordu;
    fakat ne de olsa topluluğa katılanlar gittikçe
    arttığı için hafif bir uğultu geliyordu peşinden. Yüksek
    duvarlarla çevrili küçük bir cami avlusunu geçtiler.

    Meydandaki kahvenin gölgesinde serinlemek için kalanlar
    olduysa da, çaylarını çoktan bitirerek ne yapacağını bilemeyenler onların
    yerini aldı. Çok kalabalık sayılmazlardı; gene de, avlunun kemerli kapısını
    geçerken hafif bir itişme oldu. Sonra, karşılarına çıkan beklenmedik birkaç
    basamaktan inilirken yaşlıca bir adam, iki çocuğun üstüne düştü.
    Küçük bir karışıklık çıktı. Bazıları da duvarlardaki, işçi arayan yüzlerce ilâna
    kapıldı bir süre. Kısa bir duraklama dönemi geçirildi. İki duvar arasına
    sıkışmış basamaklardan kurtularak genişledikleri zaman biraz ferahladılar
    doğrusu; fakat, mantolu adamı bulamadılar.
    Gitmişti. Bazı küçük tartışmalar çıktı; iş arayanlara ve henüz, düştüğü
    basamaktan kalkma fırsatını bulamayan ihtiyara çatıldı.
    Bir sonuç alınamadığı için kalabalık dağıldı.


    Yakıcı bir güneş vardı. Adımlarını yavaşlattığı halde alnından kayan
    ter damlaları sakalını ıslatıyordu. Büyük bir köprünün üstünde parmaklıklara yaslanarak bir tarak satıcısının gölgesine sığındı. Mantosuyla, sakalıyla
    ve gelip geçenlerin üzerinden aşan bakışlarıyla satıcıya yararı dokundu;
    İşsiz güçsüz takımından, onu seyretmek için duranlar oldu; ağır yük taşıyanlar,
    tam orada dinlenmeyi uygun buldular. Birkaç tarak satıldı bu arada.

    Hareketsiz, ifadesiz, öylece durduğu için önce yanma yaklaşamadılar.
    En çok konuşulan yabancı dilden bildikleri birkaç kelimesi onun üstünde
    deneyenler çıktı. «Bu adam turist değil,» dedi birisi.
    «Kendini yutturmaya çalışıyor.»
    Bir başkası da yabancı dilden bir küfürle yokladı onu. Karşılık alınamadı.
    Cebinden Amerikan sigaraları görünen bir tombalacı, «Yok yahu, bu herif İngiliz,» dedi. O dilden de küfür edildi. Sonra ona dokundular, mantosunun
    eteklerini çekiştirdiler; canlı olduğu anlaşıldı. Yürüdü, oradan uzaklaştı.

    Köprü uzundu; başka satıcıların yanında da dikildi bir süre.
    Hattâ bir tanesi, filtreli sigaralar satan kasketli bir genç, kendi yerine
    bıraktı onu, çişe giderken. O kısa süre içinde beş paket sigara,
    üç kibrit satıldı. Satıcı dönünce de birer filtreli sigara yaktılar
    kendi tezgâhlarından; parmaklıklara dayanıp, balık tutanları seyrettiler
    konuşmadan. Mantosunun üst iki düğmesini çözdü, gene de serinleyemedi.
    Alnına biriken terleri mantosunun geniş yakasıyla sildi. Köprünün ucuna çevirdi gözlerini; karanlık sokaklar vardı orada. Mantosunu ilikledi, eliyle belirsiz
    bir hareket yaptı satıcıya ve ayrıldı oradan.

    Yüksek binaların koruduğu dar bir sokakta bir vitrinin önünde durdu.
    Kendini seyretti. Kumaşların, elbiselerin ve satıcıların dükkanlardan taştığı bir sokaktaydı. Müşterilerin yolu kesiliyordu. Bir süre sonra, vitrinin
    gerisinden gözetlendiğini sezdi. Şişman dükkan sahibi, düşünceli
    küçük gözleriyle onu süzüyordu. Sonra, geniş bir gülümseme kapladı
    yuvarlak yüzü; gözler kısıldı, kayboldu. «Baksana sen buraya,» diye seslendi,
    şişman gövdesiyle kapıyı tutarak. «Nereden buldun o mantoyu?» Baktı;
    karşılık vermedi. Başka birisi yaklaştı o sırada yanına, kolundan tuttu.
    «Hey mister» dedi. Anlamadığı dilden bir şeyler anlattı. Olmadı.
    Sözlerini elleriyle destekledi; ayrıca, kollarıyla da açıklamaya çalıştı ne istediğini.
    Olmadı. Yerde duran bavulunu açtı, saydam kağıtlara sarılı
    gömlekler çıkardı içinden ve mantolu adamın eline tutuşturdu.
    Parmağını mantonun büyük düğmelerinden birine dayadı, «Sen turist,» dedi.
    «Sen getirmek gömlek Fransa Almanya. Yok para. Satmak.»
    Gene de anlaşıldığından kuşkuluydu. Onu vitrinin önünde öylece bıraktı,
    sokağın köşesine gitti. Şişman adam, dükkanının kapısında sonucu bekliyordu.

    Biraz sonra kırmızı pantolonlu, göğsünün kıllan gömleğinin çiçekleri
    arasından kara bir çalı gibi fışkıran bir genç durdu önünde; gömleklere
    baktı: «How much?» dedi. Genç adamın yüzüne bakıldı sadece.
    Sokağın köşesindeki asıl satıcı hırsla ayağını yere vurdu. «Herif esrarkeş,»
    diye homurdandı. Kıllı genç müşteriyi kaçırmamak için yanma yaklaşarak,
    «Sağırdır,» dedi telâşla. «Yüz liraya veriyor.» «Pahalı,» dedi kırmızı
    pantolonlu genç. Asıl satıcı, mantolu adamın yüzüne öfkeyle
    baktı; kararsız durdu bir süre, sonra kulağını onun ağzına dayadı.
    «Seksen liraya indi,» dedi aceleyle. «Ben dilinden anlarım.»
    Mantolu adam, satıcının aracılığıyla sessiz bir pazarlık yaptı.
    Altmış liraya satmış oldu gömleği sonunda. Bir saatten az bir süre içinde bitti gömlekler. Mantonun cebine on lira konuldu ve «Goodbye,» denildi,
    uzatmadığı eli sıkılarak. «Çok şahane!» diye bağırdı
    şişman dükkâncı. «İçeri gelsene biraz.» Durdu, düşündü:

    «Öyle ya, anlamaz.» Bavullu satıcının yolunu denedi:
    «Sen gelmek dükkân burda,» dedi ve daha fazla beklemeden onu kolundan
    tutup içeri çekti. Tezgâhlarla birlikte bir süre çevresinde dolaşarak
    ondan ne yapabileceklerini düşündüler. «Herif de manken gibi duruyor ortada.
    Eline kumaş topunu verip sattıramam ya!»
    Bir süre daha çevresinde dönüldü. «Manken,» dedi şişman
    dükkâncı gene, başka söz bulamadığı için. Bir süre de tezgahtarla birlikte
    söylendiler «Manken, manken,» diye ve çok sonra akıl ettiler onu manken
    olarak kullanmayı. Bir süre de «Canlı manken!» diye bağırdılar sevinçle.

    Sonra onu vitrine doğru ittiler, orada durması için
    (ona başka türlü söz dinletilemiyordu ki). Tam vitrinin çıkıntısına doğru adımını
    attıracakları sırada, «Ayakları çok kirli, pantolonu da öyle,» diyerek patronunu
    uyardı tezgâhtar. Onu durdurdular.
    Ayakkabılarının üstüne ve pantolonunun alt ta rafına biraz beyaz bez sarıldı.
    Mantonun örtemediği kısımlarıyla müzedeki bir mumyaya benzer gibi oldu.
    Kollarından tutup vitrine çıkardılar. «Böyle put gibi durmasın,» dedi tezgâhtar.
    «Güzel bir poz verelim ona.» Gene düşündüler. «Kollarını açalım,» dedi patron.
    «Vitrini doldursun.» «Yorulur, kollarını oynatıp durur.»
    Naylon iplerle tavana asmaya karar verdiler sonunda kolları.
    Bir kolu ileri uzattılar, bağladılar ve ipi vitrinin üstündeki bir çiviye tutturdular.
    Öteki kolu da, duvarda boşalttıkları bir rafa yerleştirdiler. Onların çalışmasını seyretmeye başladı birkaç kişi. Sonra, vitrinin önünde birikenlerin sayısı çoğaldı.

    «Cansız bu, kukla.» diyenler çıktı. Tezgâhtar, kapının önünde bağırıyordu:
    «Canlı manken mağazasına buyurun! Serinletici kumaş çeşitlerimizi görün.
    İşte, büyük fedakârlıklarla Kuzey Kutbu’ndan getirtmiş bulunduğumuz Canlı İsveç Mankeni, bu sıcağa ancak hafif kumaşlarımızı giyerek katlanmaktadır.
    İşte, koca manto, onu terletmemektedir. Kumaşlarımızla bir kuş gibi
    havalarda uçarak sizlere en canlı ve en gerçek reklâmı yapmaktadır.
    ‘Saran Kumaşları’ yalnız mağazamızda. Mallarımızın ve mankenlerimizin
    taklitlerinden sakınınız. Israrla arayınız!»

    Önce, onu yakından görmek isteyenler içeri girdi. Bir kadın, ağlayan çocuğunu omzuna çıkararak kalabalığı yarmaya çalışıyordu. Sonra kumaşlara da baktılar.
    Genç kadınlar onun mantosunu da tuttular, aynı kumaştan olup olmadığını
    anlamak için. Mantonun etekleri açıldı, pantolonun yırtık dizleri göründü.
    Tezgâhtar, müşterinin az olduğu bir sırada onun iki bacağına bir kumaş
    daha sardı. Patron da kloş etekleri açarak ona yardım etti. Eteklerin
    bu durumu ikisinin de hoşuna gitti ve yelpaze gibi açılmış uçlan iğneyle
    oraya buraya tutturdular. Mantolu adam bütün vitrini kaplamıştı.
    Ondan başka hiçbir şey görünmüyordu.
    Bunun üzerine, omzundan, kollarından biraz kumaş sarkıttılar.

    O gün öğle tatiline kadar iyi iş yapıldı. Tezgâhta yemek için oturup
    sefertaslarını açtıkları zaman, «Ona da bir şeyler vermeli,» dedi patron.
    «Yığılıp kalır sonra.» Vitrine gitti, onu çözdü, serbest bıraktı.
    Altına bir tabure çektiler tezgâhın önünde. Sefertasmın kapağına kuru
    fasulyeden ve makarnadan biraz koydular; iki küçük parça ekmeği çatal gibi kullanarak yemeğini yedi. Dükkânın arkasındaki lavabodan' musluğa elini
    uzatarak biraz su içti. Yere oturdu, sırtını tezgâha dayadı; ona bir sigara
    verdiler. Biraz saygı uyandırmış olmalı ki, patron yaktı sigarasını.
    Sonra omzuna vurdu ve tezgâhtara döndü,
    «İşimize yaradı, değil mi?» diyerek güldü. «Yoruldun mu?»
    dedi tezgâhtar, patrona bakarak. Karşılık vermediği için onunla konuşmak zor oluyordu. Sigarasını bitirdi, bir süre daha oturdu. Sonra yavaşça doğrularak kalktı, kapıyayöneldi. «Nereye gidiyorsun?» diye bağırdı patron.
    «Fena mı, para kazanıyorsun işte.» Durmadı. Arkasından koştular,
    cebine biraz para sıkıştırdılar. Patronun, mantonun üstünde unuttuğu iğnelerle ve kollarından sarkan iplerle, beyaz bezler sarılı ayakkabılarını sürükleyerek yürüdü
    gitti. Omzunda kalan küçük bir kumaş parçası da sokağın köşesini
    dönerken yere düştü.


    Dik bir yokuşun başına gelince durdu. Kaldırımın kenarına oturdu.
    Elinin tersiyle alnına biriken terleri sildi. Çevresine baktı: İlerde, bir elektrik
    direğine tutturulmuş otobüs durağı levhasına takıldı gözleri. Ayağa kalktı,
    bir iki adım attı, gene durdu. Tezgâhtarın ayağına sardığı
    bezier çözülmeye başlamıştı. Belindeki ipi çıkardı, yere koydu.
    Kaldırımın kenarında duran bir taşla ipi ortasından ezerek ikiye ayırdı,
    sargıların üstüne bağladı. Durağa doğru yürürken, mantosunun üstünden pantolonunu çekiştirdi durdu. Bir yoğurtçu geçti yanından; durağın
    arkasındaki eski bir evin kapısından girerken ona çarptı.
    Mantolu adam sendeledi, kapıya baktı; karanlık bir avluda kayboldu yoğurtçu.
    Sonra esmer, kara gözlüklü, dökülmüş siyah saçları yağdan birbirine
    yapışmış bir baş çıkmaya başladı kaldırımın içinden.

    Mantolu adam baktı: Birkaç basamakla inilen bir boşluk gördü yerin
    altında. Gözlüklü kafa büyüdü, yükseldi; bir adam oldu. Kolunda bir sürü
    kemer taşıyan eskimiş bir adam. Koyu renkli bir kemere uzattı elini mantolu
    dilenci. Mantosunun düğmelerini çözdü; fakat, kemeri, geçirecek bir yer
    bulamadı pantolonunun belinde. Biraz yukarı çekiştirmek istedi pantolonunu;
    alt taraftaki sargılar, ipler izin vermedi. Ümitsizlikle kemerciye baktı;
    sonra da kemere baktılar birlikte. Kemerci, çıktığı deliğe yöneldi,
    bir süre kayboldu. Kocaman çengelli iğnelerden yapılmış bir zinciri tutarak
    çıktı ortaya. Pantolonunun beli mantonun iç kısmına bu iğnelerle tutturuldu.
    «Üstüne takarsın kemeri artık, » dedi gülerek. «Daha fiyakalı olur.»
    Öyle yaptılar. Mantosunun cebinden çıkardığı kağıt paralardan
    birini uzattı. Kemerci paraya baktı, sonra aldı ve yandaki bakkala girdi.
    Paranın üstü, bir şişe ucuz şarap ve küçük bir kutu domates salçasıyla çıktı dışarı. Paranın üstünü verdi, şarabıyla salçasını deliğinin yanma koydu;
    birkaç yudum içtikten sonra mantolu adama uzattı şişeyi.
    Onun almadığını görünce, tekrar yerin altında kayboldu. İçerken insanın
    ağzını kesmesin diye kenarlan düzeltilmiş boş bir konserve kutusuyla döndü.
    Teneke, şarapla dolduruldu mantolu adam için. Deliğe inen merdivenin duvarına
    oturdular, ayaklarını aşağı sarkıttılar, birlikte içtiler. Bu arada bir otobüs kaçırıldı;
    ikinci otobüs gelmeden de şarap bitti. Otobüse birlikte bindiler.
    Paraları kemerci verdi ve yokuşun üst başında, mantolu adamdan iki durak
    önce indi.

    Arka sahanlıkta yalnız kalınca ileri yürüdü. Şoförün yanına varmak üzereyken
    bir fren sırasında ön koltuklardan birine oturdu istemeden. Karşı sırada
    oturan bir adam gülümsüyordu. Önce aldırmadı gülümseyen adama.
    Fakat gülümseme bitmedi. Telâşlandı, kemerini düzeltti.
    Gülümseme bir türlü durmuyordu. Yakasına, eteklerine, sargıların üzerindeki
    iplere baktı: Hayır, çözülmemişti. Uygunsuz bir durumu yoktu kılığının, biraz ferahladı.
    Gülümseyen adama tatlı gözlerle baktı. Kendisine bakılmadan gülümsendiğini
    anladı sonunda. Cebindeki küçük bir radyonun ince bir telle sol kulağına
    taşıdığı ve otobüste kendisinden başka kimsenin bilmediği bir müziğe
    gülümsüyordu adam.

    Geniş bir meydanda otobüsten indi. Küçük bir boyacı, sandığını koydu yanına. «Tozunu alalım mı abi?» dedi. Ayağını özenle koydu sandığın üstüne;
    sargıların arasındaki kirler, beyaz bir fırçayla özenilerek temizlendi.
    Sonra, güvercinler için mısır aldı; kollarını iki yana açarak serpti kuşlara.
    Parkın girişindeki duvarın üstünde oturan kasketli bir genç, yanındakine,
    «Put gibi olmuş, şuna bak,» dedi. «Çarmıh,» diye düzeltti öteki. Güldüler.
    Parkın kapısında ‘Otuz iki dişe keman çaldıran' bir şişe gazoz içti.
    Gölgedeki banklardan birine oturdu. Bir ihtiyarın, dişleri olmadığı için,
    pek anlaşılmayan dertlerini dinledi.

    Derli toplu insanlar, dinlenmek için başka yerlere gittiklerinden kimseye
    garip görünmedi kılığı, kimsenin gözüne çarpmadı. Sonunda, ihtiyarın isteği
    üzerine, onu durağa götürdü koluna girerek. Parktan çıkarken gene peşine
    takıldılar. Önce çocuklar. Durağa oldukça kalabalık geldiler.
    «Allah belâsını versin bu pis yabancıların, » dedi birisi; gömleğini
    pantolonunun üstüne çıkarmış, bütün yüzü bıyık içinde kara bir adam.
    «Bedava yaşıyorlar bu ülkede.» Arabasının kapısına dayanmış,
    müşteri beklerken, yağlı, kıymalı bir şeyler yiyen şoför de bu
    düşünceye hak verdi: «Paramızın değeri de bu yüzden düşüyor abi.»
    İhtiyar, mantolu adamın kolunu çekti, «Beni karşıya geçirin,» dedi.
    Bir taksi geçerken onlara hafifçe dokundu, durdukları halde.
    Dönüp baktılar. «Ne bakıyorsun?» dedi, pencereden uzanan kafa.
    Geri çekildiler, onları izleyen kalabalığa çarptılar. İhtiyar, mantoyu çekiştirip
    duruyordu. Hızla geçen arabalar yüzünden bir türlü ulaşamadılar karşıya.
    Bir iki atılıştan sonra kaldırımın kenarına sığındılar.

    «Hepsi de esrarkeş bunların. Ezersin başına belâ.» Şoförle bıyıklı birer
    sigara yaktılar. «Adama bak,» dedi bir kadın kocasına. Baktılar.
    «Çocuklar kâğıttan kuyruk takmışlar arkasına.» Güldüler.
    Çocuklarla arabaların arasına sıkışıp kalmıştı; ihtiyar adamı bulamadı.
    Kalabalık arttı. «Ayaklan sargı içinde.»
    «Cüzzamlı olmasın.» İtişerek çekildiler. Hiçbir şeyden korkmayan
    çocuklar, yani çocuklann hepsi, eteklerini tutarak çevirdiler onu.
    «Karama çengelli iğneler takmış.» «Kollarına ipler bağlı.»

    «Sakın tımarhaneden kaçmış olmasın.»
    «Deli bu, mantonun üstüne taktığı kemere bakın.» «Manto mu?»
    «Kadın mı?» «Ne kadını? Kafadan manyak.» «Polis çağırın.»
    Gözlerden kurtulmak için başını kaldırdı:
    İlerde, köprünün üstünde bir adam onun filmini çekiyordu.
    «Abi, bunlar filim çeviriyorlar.» Bütün gözler köprüye çevrildi.
    Bu kısa süreden yararlandı, sırtım köprüye döndü, adımlarını hızlandırdı.
    Sonra koşmaya başladı. Uzaktan hızla geçen bir trene doğru koştu;
    bir, duvardan atlarken düştü, bir tel örgü elini kanattı.
    Demiryoluna ulaştı sonunda. Hat boyunca ilerledi. İstasyona vardığı
    zaman soluk soluğa ve ter içinde yığıldı yere. Kalkarken etekleri dolaştı
    ayağına, düştü. Sonra, geri geri giderek uzaklaştı istasyondan.
    Kadınlar helasının duvarına dayandı. Bir iki tren geçti, istasyon tenhalaştı.
    O zaman gişeye yürüdü. Gişedeki memur onun suratına baktı
    ve bu konuşmayan adama ikinci mevki bir bilet verdi.
    Trende, sarı tahtaların üstünde, kendisi gibi kirli, kendisi gibi yorgun,
    kendisi gibi çevreye ilgisiz insanlarla birlikte yolculuk etti.
    Yasak levhasına rağmen onlarla birlikte, onların ikram ettiği sigarayı içti.
    Pencereden denizin göründüğü bir istasyonda da trenden indi.

    Üzerinde ‘Halk Plajı’ yazılı bir kapıdan girdi. Kumların üstünde bir süre
    dolaştıktan sonra, yün ören ihtiyar bir kadının boş bıraktığı sandalyeye oturdu.
    Önce, kumda top oynayan gençlerin ilgisini çekti. Birbirlerini iterek
    onu işaret ettiler. Kafasına bir iki top attılar. Bir toptan kaçmak isterken
    sandalyesiyle birlikte yere yıkıldı. Çevresine toplandılar.
    Çıplak bacakların duvarından ürktü, gözlerini kapadı. «Sarası var,»
    dedi öndeki gençlerden biri. «Ayaklan da sargılı. Kötü bir hastalığı olmalı,»
    diyerek geri çekildi yassı burunlu bir genç kız. Kalabalık büyüdü,
    arka sıralara düşenler onu görmek için itiştiler;
    çevresindeki çember daraldı. Ayağa kalkmadı artık. Üçüncü sırada duran uzun
    bıyıklı bir genç, kalabalığı yardı. «Ne bunaltıyorsunuz hasta adamı,»
    diyerek ön sıradakileri itti. Onların yerini hemen başkaları aldı.

    Kalabalık, bir bütün olarak, yere çakılmış gibi hiç kımıldamadı. Konuşmadılar
    da. Sadece seyrettiler onu. «Bacaklarını havaya kaldırın.» diye bağırdı
    arkadan biri. «Suları aksın.» Bu sözleri duyan bir görevli, duruma el koymanın
    zamanı geldiğini düşünerek, boğulmakta olan adama gerekli müdahaleyi
    yapmak üzere ön safa geçti. Kızgın kumlar ve manto ve kemer ve sargılar
    yerdeki adamı yakıyordu; kalabalık da hava almasını engelliyordu; artık,
    yüzünden akan terleri silmiyordu. Onun uygunsuz durumunu
    tespit eden görevli, mantolu adamı uyardı: «Bu kılıkta bulunamazsın burada.» «Mantosunu çıkarsın!» diye bağırdı ön sıradan biri, vücudu kumlarla
    sıvanmış gibi kıllı bir karaltı. «Belki de içinde bir şey yoktur,» dedi
    mahzun görünüşlü bir genç, yanındakine.
    «Ben buna benzer bir şey okumuştum bir yerde.»
    «Burayı hemen terkedin,» diye diretti görevli.
    «Halkın huzurunu ihlâl etmeye hakkınız yok.»
    Uzun bıyıklı genç onu savundu: «Elbiseyle oturabilir. Buna bir engel yok.»

    «Kadın mantosu!» «Sapık herif» diye bağıranlar oldu. «Dışarı!»
    diyerek kolundan tutup yerdeki adamı kaldırmaya çalıştı görevli.
    «Kendi gider,» dedi bıyıklı genç. «Bırak adamın kolunu.»
    Beyaz mantolu adam doğruldu, kalabalığın üstüne yürüdü;
    hemen açıldılar, geçebileceği kadar bir boşluk bıraktılar halkada.
    Gözleri yanıyordu terden; yüzü kıpkırmızı olmuştu.
    Yürürken sargılar çözülüyordu bacaklarından. «Denize değil!» diye bağırarak peşinden koştu görevli; bıyıklı genç tarafından yolu kesildi.
    Arkalarından koşan kalabalığın içinde kayboldular.
    Su, bileklerini geçince mantosunun eteklerini topladı.
    Kalabalıktan kurtulmuş olan görevli, elbisesiyle daha ileri gidemedi.
    Mantonun etekleri önce suyun üstünde açıldı, sonra ağırlaşıp battı.
    «Dur!» diye bağırdı uzun bıyıklı genç. «Boşver abı,» dediler.
    «Fazla ileri gitmez.» Deniz sığdı; bütün manto suyun içinde kaybolduğu zaman
    kıyıdan çok uzaklaşmıştı. Fazla ileri gitmişti. Yanılmışlardı.

    Bıyıklı genç de çok geç kalmıştı. Beyaz mantolu adamın, boyunu geçen
    yere kadar yürüyeceğini aklına getirmemişti.
    Yerinden fırladı birden; fakat yetişemedi.
    Böyle bir olayla daha önce hiç karşılaşmamıştı. Sonra başka gönüllüler de çıktı. Aramalar bir sonuç vermedi. Uzun bıyıklı genç kıyıya çıkınca soluk soluğa
    kumlara oturdu, elini ağzına siper ederek yere tükürdü,
    «Amma da hikâye,» dedi.
    Oğuz Atay
    Sayfa 13 - Sinan Yayınları 1973 - İletişim Yayınları Bütün Eserleri 4 İstanbul 1987 2.Baskı