Yaşar Kemal, bu romanda I. Dünya Savaşı’nın ve hemen ardından gelen Lozan Mübadelesi’nin yarattığı büyük travmayı, Ege’de ıssız bir adaya (Karınca Adası) sığınan insanların üzerinden anlatıyor. Adı, Ortadoğu’da Yezidilerin kıyıma uğradığı dönemde Fırat Nehri’nin cesetlerle kızıllaşmasından geliyor; kanın akışı hem literal hem de mecazi olarak romanın omurgasını oluşturuyor.
Roman, Poyraz Musa ile açılıyor. Şeref madalyalı bir savaş gazisi olan Poyraz, köyüne döndüğünde kimseyi bulamayınca Ege’ye, Kaz Dağı’nı gören bu küçük adaya yerleşir. Adada onu karşılayan tek kişi, mübadelede gitmemiş Rum balıkçı Vasili’dir. İkisi arasında başlayan tuhaf, gergin ama yavaş yavaş insani bir ilişki, romanın en güçlü yanlarından biri. Poyraz, savaşta peşine takılan “kanlılar”dan kaçtığı için adını bile değiştirmiştir; Vasili ise kendi adasında bir gölge gibi yaşamaktadır. Zamanla Anadolu’nun dört bir yanından savaş, yoksulluk ve sürgünle perişan olmuş insanlar adaya akar. Çerkezler, Türkler, farklı etnik kökenlerden insanlar… Hepsi, Rumların boşalttığı bu topraklarda yeni bir hayat kurmaya çalışır.
Kemal burada alıştığımız epik üslubunu bir nebze daha içe dönük, daha melankolik bir tona kaydırıyor. Yine de o muhteşem doğa tasvirleri yerli yerinde: Denizin ipiltisi, kuşların rengârenk uçuşu, zeytinlikler, ılgınlar… Doğa, insan acısının karşısında hem acımasız hem de teselli edici bir tanık gibi duruyor. Poyraz Musa’nın iç dünyası, Yezidi kıyımına dair taşıdığı utanç, bağışlanma ve vicdan muhasebesi gibi temalar romana derinlik katıyor. Nişancı Veli, Dengbej Uso gibi yan karakterler de halk hikâyeciliğinin, sözlü geleneğin canlılığını getiriyor.
Kitabın en çarpıcı yanı, mübadele ve savaş sonrası “yeniden başlama” sorusunu sorgulaması. Yüzlerce yıldır yan yana yaşamış halkların