Hemen denizin bittiği yerde başlayan küçük çam ormanı da yeşiliyle mavinin ahengine eşlik etmişti. Üzerimize kıyafet olarak giysek pek de yakışmaz zannettiğimiz bu iki renk doğada nasıl da muazzam bir kombin oluşturuyordu.
Yalanlar ikimiz arasında el değiştirip durdu. Doğru olan, denizin esintisiyle dolu tertemiz evi çoktan sevmiş olmam, anneminse derhal eve dönmemi istemesiydi.
Kaçak Kapılar binlerce yıldır aslında çok ama çok az görünmüştür .Son zamanlarda sık sık belirmeleri ,başta Bekçi -Deniz’in babası-olmak üzere herkesi tedirgin etmiştir.Çünkü kapılar açık kalırsa kötü ruhlar dünyada rahatça gezinecek ve karanlık bir dünya hüküm sürecektir.
Arkadaşlarımla en az bir ay birlikte olmayı ve sağlıklı, sevecen dostlukları sayesinde huzura, dengeye, daha az dertli bir yüreğe ve daha hafif bir ruh haline kavuşmayı umuyorum. Benim için "toprak" kadar anne olan "deniz" gibi büyük, basit, ilkel şeylere tuhaf bir özlem duyuyorum. Bana öyle geliyor ki hepimiz, "doğa"ya çok fazla bakıyor, onunla çok az yaşıyoruz. Yunanlıların tutumunu son derece makul buluyorum. Onlar hiçbir zaman güneş batışları hakkında gevezelik etmez, çimenlerin üzerine vuran gölgelerin gerçekten mor olup olmadığını tartışmazlardı. Ama denizin yüzücü için, kumun da koşucunun ayakları için olduğunu bilirlerdi. Ağaçları verdikleri gölge yüzünden, ormanı da öğle vaktindeki sessizliği yüzünden severlerdi. Üzüm bağlarında çalışanlar, taze filizlerin üzerine eğilirken güneşin ışınlarını uzakta tutmak için saçlarına sarmaşıklardan bir çelenk geçirir, Yunanistan'ın bize armağan ettiği iki insan tipi, yani sanatçı ve atlet içinse, insana başka hiçbir yararı olmayan acı defne ve yabanmaydanozu yapraklarından çelenkler örerlerdi.