• 1- İktidar diyor ki, “Doların hakimiyetini bitirmek gerek bu nedenle Rusya ve İran’la ticaretimizi kendi paramızla yapacağız. Ne kadar güzel. Hiç olmazsa yine Allah’a sığınmaya gerek kalmadan “Onların doları varsa bizim de TL’miz var, rublemiz var, riyalimiz var” diyebileceğiz. Peki, öyle mi, gerçek bu mu ?. Değil. Elbette günün birinde TL ile de dış alışverişimizi yapabiliriz ama o gün bu gün değil. Nedeni basit; 500 milyar dolara yakın dış borcunuz var. Bu borç durdukça bunu ödemek için dolara ihtiyacımız var. Üç ülkenin kendi aralarında kendi paralarını kullanmaları “teknik olarak” mümkün olabilir. Ama bu “kendi paranla ticaret” değil/de belki “takas” olarak adlandırılabilir.
    2- TL ile Moskova’da bir şişe su alabilirseniz iş tamamdır. İktidar doların hakimiyetini kırmak için dünya çapında atağa kalkıyor. “Ticaretimizde kendi paramızı kullanalım” diyor. Bu sözün sihrine kananlara şunu hatırlatmak isterim. Ekonomi lafla yürümez. Bir test yapalım isterseniz. Diyelim ki Türkiye ve Rusya, ruble ve TL ile yapıyor ticaretini. Siz de Moskova’ya gittiniz. Cebinizdeki 20 TL’yi çıkarıyor ve marketteki görevliye uzatarak “Bir şişe su” istiyorsunuz. Görevli paranıza bakıp sonra da suyun ruble karşılığını 20 TL’den alıp üzerini ruble olarak ödüyorsa bu işi başarmışsınız demektir. Ama hepimiz biliyoruz ki, Kıbrıs dışında dünyanın neresinde olursa olsun TL uzattığınızda kimse bunu almaz. Oysa elin yabancısı Türkiye’nin en ücra köşesindeki bir bakkala 10 dolar uzatsa ve bir şişe su istese suyunu alacağı gibi belki para üstünü yine dolar olarak bile alabilir. Bilmem farkı anlatabildim mi ?.................
  • Bir şeye sahip olmayanın kendi de yok: Kimin arabası yoksa, kimin marka ayakkabısı yoksa, ithal parfümü yoksa aslında varmış gibi yapıyor. İthal ekonomisi bir sahtekarlık kültürü: Bu ahmaklık krallığında hepimiz pazarın çalkantılı sularını yarıp geçen tüketim kruvazörüne binmek zorundayız. Yolcuların büyük çoğunluğu deniz kazasına mahkum, ama dış borç yolculuk edebilenlerin masraflarını herkesin hesabından ödüyor. Borçlar azınlık tüketicinin yeni faydasız şeyler istiflemesine izin veriyor ve televizyon herkesin gözü önünde dünyanın kuzeyinin dünyanın güneyi için sürekli tasarlayıp başarıyla piyasaya sürdüğü yapay talepleri gerçek ihtiyaca dönüştürme görevi üstleniyor.
    Eduardo Galeano
    Sayfa 34 - Sel Yayıncılık
  • Okuma alışkanlığı kazanmama vesile olan bu kitaba incele yapmayı, bir borç değil de bir görev bilirim.

    2017 yılıydı. Her sene çıkan John Flanagan'ın kitaplarını okumak dışında kitap okumakla uzaktan yakından hiçbir alakam yoktu. Kardeşim vizyona giren bir korku filmi olduğunu söyledi ve benim de gelmem için ısrar etti. Uyarlama filmin adı ''O'' ve kitabın yazarı ise Stephen King... Stephen King ismini çok fazla duyuyordum; malum Yeşil Yol, Esaretin Bedeli, Medyum, Mahşer, Hayvan Mezarlığı gibi kitapları yazan adam olması ve bu kitapların çoğunun filme veya diziye uyarlanmasından dolayı aklımda yer etmiş. Merak ettim ve ''tamam, arkadaşları da alıp geliyorum'' dedim. Vardık salona bizimkiler bana en köşedeki yeri ayarladı. Sinema ve film çok izlemediğimden ilk başta sebebini anlayamadım ama 5 dakika sonra film başlayınca oturduğum yerin hoparlörün hemen altı olduğunu çok acı bir şekilde anladım. Tabi bunun yanı sıra filmin korku-gerilim türünden kaynaklı olmasından dolayı önümde ve arkamda da sevgililer vardı da o konulara girmiyorum, sonra inanılmaz düzeyde konudan sapıyorum.

    Film başladı ve ben nedense Pennywise'a karşı inanılmaz düzeyde bir samimiyet duydum. Neden bilmiyorum, oldum olası palyaçolardan nefret etmişimdir ve Pennywise sayesinde bu nefret kat kat arttı; ama Pennywise'a karşı nefretten doğan bir sempati duydum. Filmin konusu da fena olmayınca ne yalan söyleyeyim çok hoşuma gitti ve 2019 yılında çıkacak olan devam filmine kadar kitabı okuma kararı aldım.

    Yanlışlıkla aldığım en güzel karardır diyebilirim. Bir yerden kitap okumaya başladığınız an bahaneler çerçevesinde bu durum git gide ilerliyor; ama bu bahaneler sizi olumlu yönde ilerletiyor, nasıl mı ?

    Aklımda sadece bu kitabı okumak vardı. Yakınlardaki bütün kitapçılara gittim ve öncelikle kitap var mı diye aradım durdum. Tabi ki bulamadım ve bende sipariş ettim. Tam sipariş ettiğim gün 6 yıldır hiçbir sıkıntı olmadan site içinde duran ''O''nun temin edilememe durumu oldu maalesef ki, bende gittim kitapçı da çalışan abilerden birine kitabı getirtmeleri rica ettim. Kitap geldi ve geldiği gibi arkadaşın teki benden önce almış. Kafayı sıyırmak üzereydim artık. Yeniden getirmeleri için rica ettim ve 2 gün sonra tekrardan gittim. Bu sefer de ciltsiz versiyonu kalmamış. ''Abi tamam, hangi versiyonu varsa ondan istiyorum ve rica ederim kitap geldiğinde gerekirse kimsenin almaması için Fizik kitaplarının arasına saklayın, lütfen benim için çok önemli''. Kitabın temin edilmesi biraz uzun sürdüğünden ve ''O'' çok uzun bir kitap olduğundan gelirken rastgele bir King kitabı aldım: Hayvan Mezarlığı. Bana kalırsa çok çok güzel bir kitaptı ve yazarın diline aşina olmamı sağladı.

    Her neyse kitabım sonunda geldi ve okumaya başladım. 1200 sayfa... Çok uzun duruyor sanki ? Ama göründüğü gibi değil... Ne zaman çocuklar bir araya geldi, Pennywise tatliş tatliş çocukları korkutmaya başladı kitap benim için efsaneleşti. Mükemmel bir kurgu; özellikle birçok insanın sevmediği ve gerçek hayatta sevenlerin onda ne bulduğuna anlam getiremediği palyaço fikrini korku unsuru olarak seçmek ve buna karşılık, Derry'de ''Kaybedenler'' isimli 7 çocuktan oluşan ve her birinin belli bir sembolü ifade ettiği çocukların (kekeme, şişko, zenci, yahudi, gözlüklü, astım hastası ve 7 kişilik gruptaki tek kız olan Beverly) arkadaşlıklarını kullanarak ''O'' isimli isimsiz şahsa karşı mücadele etmeleri beni derinden etkiledi. O kadar etkiledi ki, balık hafızalı olmama rağmen hala çoğu yeri hatırlıyorum ve ara ara dönüp baktığımda büyük bir tebessümle ayrılıyorum.

    ''O'' dan sonra Sefiller, Beyaz Diş, Suç Ve Ceza, Anna Kararina ve Yüzüklerin Efendisi gibi hayatımda büyük bir yer etmiş olan kitapları da okuduktan sonra tam bir kitap kurdu oldum ve o gün bugündür, her geçen gün daha da tat alarak okumaya devam ediyorum.

    Bana bu alışkanlığı kazanmama vesile olan dostum King'e, Pennywise'a ve kaybedenler grubundaki bütün kankilerime teşekkür ediyorum.
  • ET projelerinden dolayı dış borç içinde yüzen Ekvador, milli bütçesinden haddinden fazla bir payı resmi rakamlarla yoksulluk sınırının altında olarak tanımladığı milyonlarca vatandaşına yardım etmek için kullanmak yerine, borç ödemelerine ayırmak zorundadır. Ekvador’un bu borç yükünden kurtulmak için tek şansı da yağmur ormanlarını petrol şirketlerine satmaktır. Aslında, ET’lerin daha en başta gözlerini Ekvador’a dikmesinin nedenlerinden biri, Amazon bölgesinin altında Ortadoğu’daki petrol sahalarına rakip olabilecek büyüklükte bir petrol denizi olduğuna inanılmasıydı.[14] Küresel imparatorluk, diyetini petrol imtiyazları olarak talep etmektedir.
  • Fabrika'da bekçiliğe başlamıştım. Mersin-Adana sınırında bulunan bir mısır silosunun güvenliği için gündüz vardiyası bana verilmişti. Sabah 08:00 akşam 19:00 gibi bir çalışma süresini 1 ay 15 gün icra ettim akabinde yerime birini buldular bu geçici iş süreci hayatıma çok büyük tecrübeler kattı. Somut örnek olarak yaklaşık 30 civarı film bitirdim.

    Bukowski şöyle tanımlamış postahane günlerini ''Çocukların kimileri Afrika güneş kaskları ve gözlükleri giyiyorlardı; ama ben, hep aynıydım, yağmur ya da güneş- yırtık pırtık giysiler, çivileri ayaklarıma batan eski ayakkabılar. Mukavva parçaları koyuyordum ayakkabılarımın tabanlarına. Bir süre için iş görüyorlardı, ama çok geçmeden çiviler topuklarıma batmaya başlıyorlardı yine.'' Bu arada alıntı, kitabın kapağında mevcut olduğundan gönül rahatlığıyla paylaştım. Abbbov bütün sırrı bozduncular sakin olabilirler.

    Bazen bana yaşadığım o geçmiş denen anıların nasılda gerçek olduğunun hayreti düşer durur yahu ben bunları nasıl yaşamışım vay vay vay vah vah vah !!! ve bu tasvir ile bende o bekçilik günlerime döndüm. Fabrika faaliyet döneminde değildi. Silo boş ve satılığa çıkarılmıştı. Her sabah annem çantama soğuk suyumu koyar ve ben yola koyulurdum. Durak yakınlarında otobüs beklerken taze simit börek, ayran gibi yolluk yapar azığını omuzlayan Keloğlan tribiyle belediye otobüsünde arka koltuğa oturup link olarak paylaşacağım şarkı türevinde efkarın yanardağ gibi patladığı modlara yelken açar suskunserseri38 tarzı donuk suretle dinlerdim. https://www.youtube.com/watch?v=cmDgfzpKw5w

    Fabrika salaş ötesi bir yerdi kertenkeleler timsaha dönüşmüş, toz ikinci bir ten misali zemini kaplamış sıcak zaten, hoşgeldin dercesine suretimi selamlamıştı. Çalışma arkadaşı yoktu. Ortam sıkıcıydı. Bukowski ne demişti ama '' Sadece sıkıcı insanlar sıkılır.'' Bu laf bazen tetikleyici bir güç oluyor tavsiye ederim. İşe koyuldum. Filmler izledim. Sundurma altı gibi yerde egzersizler yaptım. Piknik tüpünde çay pişirdim ha bu arada çay harareti alır diyorlar bunu diyen Çukurova yazında çay içmemiş anlaşılan çünkü ben o çayı içtiğimde derisi nemli zehirli bir ok kurbağası misali fabrika musluğunun hortumuyla Şafak Sezer Kutsal Damacana sahnesi gibi kendimi yıkıyordum ilerleyen saatlerde. Ne kadar doğru bilmem o çay hani akarsu manasına gelen çaymış. Alın bu bilgiyle ne yaparsanız yapın.

    Bukowski bana çok şey öğretti. Yanlız olmanın yanlış bir kalpte olmaktan daha iyi olduğunu ve insanın öz saygısını dışa değil içe yansıtması olgusunu, Net tavırların önemini dolambaçlı izahta bulunmanın mantıksızlığını, hayatta her şeyin tozpembe olmadığını, kaybettiğini sandığın meselelerin kurtulduğun olabileceği ve daha bir sürü şey.

    Vardiyam bittiğinde cumanın farzını kılıp apar topar dükkana fırlayan esnaf gibi bende dakika sayar dış kapıya göz diker gece bekçisini beklerdim. Akabinde Jamaikalı atletlerin bayrak yarışına benzer atmosferle görevi devrederdim.

    Hani sabır acıdır meyvesi tatlıdır derler ya bizimki o hesap iş bitimi para geldi ellerime değdiiiiii değmediiiiii derken şu yaşadığımız hayat misali akıp gitti. Geriye baktığımda özetleyecek olursam Alın teri, bilek hakkı ve derine işlenmiş masum sabırlar aklıma geliyor. Yarın ihtiyar bir hal ile geçmişe bakacak olursam şunu diyeceğim. Tatlı kaderim beni fabrika bahçesinde , güneş altında derin düşüncelere dalmayı ve gençliğimi onurlu, şerefli bir yola harcamayı gösterdi. Bunun için ne kadar şükretsem azdır.

    Başınızı ağrıttıysam şayet özür dilemeyi borç bilirim. Özürümü bir link olarak paylaşayım baş ağrısı demişken... https://www.youtube.com/watch?v=Q-gvNh4Ayjo

    KAPANIŞ BÖYLE OLSUN İSTEDİM ESEN KALIN SEVGİ, BARIŞ HUZUR VE SABIR SİZİNLE OLSUN SAĞLICAKLA...

    - Hayatı paylaşmak için (Ali kırca)
    - İyi akşamlar Türkiye, her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsa (Reha Muhtar)
    - Siz de Türkiye için bir şeyler yapın (Fatih Altaylı)
    - Gülümsemeyi ihmal etmeyin henüz kahkahaya vergi yokken (Gani Müjde)
    - Bendeniz haftaya yine bu ekrandayım beklerim efendim (Aziz Üstel)
    - En güzel günler en güzel geceler sizlerin olsun (Erkan Yolaç)
    - Yollar uzun memleket koşulları çetin (Tayfun Talipoğlu)
    - Şimdi bilgisayarınızı kapatabilirsiniz (Microsoft)
  • Banka kredi büyümesi verileriyle ekonominin ne kadar büyüdüğü hesaplandı. Borç arttıkça sevindiler. 1 kişiye makam binası olarak milyar dolarlık bina(saray) ve 300 kişilik yazlık yaptırıldı. Cumhurbaşkanlığının 14 adet uçağı var. Borçlanarak israf ettik. Türk töremizde olmayan, dinimizin yasakladığı davranış biçimi popüler oldu, alkışlandı.

    Binalar yenilendi, yollar genişletildi, havalimanları büyüdü, AVM'ler ışıl ışıl şıkır şıkır. Hollywood film platosu gibi oldu ülkemiz. Kameradan bakınca her şey güzel ama iç taraf boş.
    Üret, tasarruf et ve tüket olması gereken denklem "tüket, paran yoksa borç al malın yoksa ithal et" denklemine dönüştü.

    Fabrikalar açılmadı aksine satıldı. Üretmedik. Bireysel anlamda da devlet olarak da ekonomik bağımsızlığımızı sağlayamadık. Vatandaş bankalardan, bankalar yurtdışı piyasalardan borçlandı, devlet iç ve dış borçlanmada her dönem miktarı artırdı.

    Piramidin tepesi Rahip olayı. Asıl neden Türkiye'nin Rusya ile yakınlaşması. S-400 füze alımı, Ruslarla nükleer santral ortaklığı, Çin'den alınan kredi, evangelist Trump'un İran'la ticaret yapacak ülkelere ağır yaptırım uygulama kararı, ABD'nin Kürdistan'ı kurmak istemesi ve Erdoğan'ın bundan 4-5 sene önceki barış(bölünme) sürecindeki Erdoğan'a dönüşmesi istemi.

    Türk Lirası'nın şiddetli ve hiddetli değer kaybının ateşleyici nedenleri bunlar görünse de asıl neden borca dayalı ekonomik bağımlılık. Üretmeyen Türkiye, dış ve iç politikasında Küresel Sistem, CFR'li Bilateral'li Küresel evangelist Sistemle çıkar çatışmasına düştüğü an teslim alınmaya hazır hale geliyor. Çünkü borç almayan yani kredi çekemeyen bir Türk toplumu ve Türk Devleti ayakta duramayacak hale geliyor.

    Ne yapılması gerekiyor? Tarımda, sanayide, makine ve elektronikte, bilişimde üretmemiz, üretimde yüzümüzü bilime dönmemiz gerekiyor. Papaz eriğini imam eriğine çeviren değil, Mars'a uzay aracı gönderen, astroidlerden madencilik yapmayı hesaplayan Türkiye'ye ve bilime ihtiyacımız var.
    Türkiye'nin dört bir yanında çeşitli alanlarda üretim yapan 'Aselsan'larımızın olması gerekiyor. Pirinci, nohutu, kavunu, eti ithal etmememiz üretmemiz gerekiyor. Bu hem istihdam yaratacak, hem ekonomiyi ve satın alma gücünü rahatlatacak, hem de ekonomik iç ve dış bağımlılığın önüne geçip siyaseti ve dış politikayı özgürleştirecektir.

    Para güçtür. Bilim ve bilgi güçtür. Çalışkan genç nüfus güçtür. Üretim ise her şeydir.