Murat Ç, 19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da'yı inceledi.
 19 May 19:19 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 10/10 puan

Tarihten ders almazsanız, Tarih size çok güzel dersler verir!! Dünü anlamayanların, Bugünü anlamasını beklemiyoruz. Bugün söylenen yalanlarla, Dünü bilirkişi seviyesinde yorumlayanlara da hiç şaşırmıyoruz!! Çünkü; onlar dün vardı, yarında olacaktır.. Ama bugün güzel dersler alacaklar!

Bugün 19 Mayıs 2018… Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Samsun’a çıkışının 99. Yılı.
99 Yıl geçmiş ama birileri tarihten ders almamış olacak ki Sayın ÖZAKMAN bizlere bir hatırlatma yapmış!!

Yapacağım inceleme SERT ve UZUN olacaktır.. Baştan uyarayım…!!! Haydi başlayalım!! (Kitap ile ilgili incelemem ve fikirlerim son kısımlarda olacaktır. İlk etap Samsun'a çıkış evresini kapsamaktadır.)

“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” Mustafa Kemal ATATÜRK - 1931 (Hasan Cemil Çambel, T.T.K. Belleten, Cilt: 3, Sayı: 10, 1939, S. 272)

Şöyle bir düşünelim, dünden bugüne neler oldu? 19 Mayıs nedir, ne değildir….!? Mustafa Kemal Hangi Şartlar çerçevesinde Samsun’a çıktı.. Ve sonrasında neler oldu..
Biraz geriye gidelim.. Anılarımızı tazeleyelim..

6 Mayıs 1919:
Harbiye Nezareti tarafından Atatürk'e müfettişlik vazifesiyle ilgili yetkilerini belirten talimat verilmiş ve acele hareketi istenmiştir. Atatürk'ün Harbiye Nezareti’ne “İtilaf Devletleri'yle yapılan antlaşma ve alınan kararların Hariciye Nezareti’nden, görev sahasına giren vilayetleri gösteren bir krokinin de Dahiliye Nezareti'nden alınarak kendisine verilmesi" ni istemiştir.

9 Mayıs 1919:
İsmet İnönü’nün Süleymaniye’de ki evine ziyarete gitmiş ve ona “Ben yerleşinceye kadar sen de bana yardım edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin!” demiştir.

14 Mayıs 1919:
Atatürk, Sadrazam Damat Ferit Paşa'nın Nişantaşı'ndaki evine, akşam yemeğine davet edilmiştir. Yemek sonrası Cevat Paşa ile aralarında şu konuşma geçmiştir.
- Bir şey mi yapacaksın, Kemal?
- Evet Paşam, bir şey yapacağım!
- Allah muvaffak etsin!
- Mutlak muvaffak olacağız!

15 Mayıs 1919:
Atatürk Yıldız Sarayında Padişah Vahdettin tarafından kabul edilmiş ve bir görüşme gerçekleşmiştir.
Bu tarihte ise Yunanlılar İzmir’e çıkmıştır…

16 Mayıs 1919 – Kalkış….
Atatürk'ün Yıldız'da Hamidiye Camii'ndeki Cuma selamlığından sonra mahfil-i hümayun'da Padişah Vahdettin tarafından kabul edilmiş ve veda etmiştir. Cuma selamlığını takiben Şişli'deki evine dönmüş, annesi Ve kız kardeşine veda etmiştir.

Atatürk Şöyle anlatacaktır: (16-17-18-19)

Artık Şişli’deki evi bırakmak üzereyiz. Bandırma vapuru Galata rıhtımında hazır, bildiğimiz bu! Karargâhımızdan Olanlar belirlenen saatte rıhtımda toplanmış olacaklardı. Otomobil kapımın önünde idi. Evdeki vedaları bitirmiştim. Tam o sırada gelerek beni büroma götüren bir dostum. Aldığı bir habere göre benim ya hareketime müsaade edilmeyeceğini, yahut vapurun Karadeniz’de batırılacağını söyledi. Yıldırımla vurulmuşa döndüm. Daha sonra vaktiyle uzun müddet yanımda çalışan bir kurmay subay da gelerek, maiyetinde çalıştığı bir Damat’tan aynı şeyleri öğrendiğini bildirdi. Bir an yalnız kaldım ve düşündüm. Bu dakikada düşmanların elinde idim. Bana her istediklerini yapamazlar mıydı?

Beynimden bir şimşek geçti: Tutabilirler, sürebilirler, fakat öldürmek! Bunun için beni Karadeniz’in coşkun dalgaları arasında yakalamak lazımdır. Bu ihtimal mantıkî idi. Ancak artık benim için yakalanmak, hapsolmak, sürülmek, düşündüklerimi yapmaktan men edilmek, hepsi ölmekle aynı idi. Hemen karar verdim, otomobile atlayarak Galata rıhtımına geldim. Baktım ki rıhtıma yanaşmış olacağını“ sandığım vapur, uzaklardadır. Sandallarla vapura gittik. Kaptana yola çıkmak için emir verdimse de Kızkulesi açıklarında kontrole tabi tutulduk. Birkaç yabancı subay ve asker bizi yoklayacaklardı. Kontrol uzayıp gitti. Gelip gidildiğine göre acaba bunlarla şehirdekiler arasında bir haberleşme mi vardı? Maksat beni tevkif etmekse, bütün bu şeylere lüzum yoktu, sıkılıyordum. Bir kararsızlık da olabilir, diye düşündüm. Bundan istifâde edebilmek için kaptana hareket hazırlıklarını çabuklaştırmasını söyledim.
Yirmi yedi yıllık ihtiyar kaptan demir aldırmaya başladı. Ben kaptan yerinde idim. Subay ve askerler dışarı çıktılar. Hareket ettik. Karadeniz boğazından çıkarken, kaptana tehlikeli ihtimalleri anlattım. Cevap verdi: “Ne aksi!” dedi, “Bu denizi pek iyi tanımam, pusulamız da biraz bozuk...” Mümkün olduğu kadar kıyıları takip etmesini tavsiye ettim. Çünkü bundan sonra benim tek istediğim, Anadolu’nun bir kara parçasına ayak basmaktan ibaretti.

Sahili takip ede ede evvela Sinop’a geldik. Kasabaya çıktım. Oradakilerle görüşerek, Samsun’a kolaylıkla gidebilecek yol olup olmadığını soruşturduın. Maalesef yokmuş! Çok zorluk çekecek ve günlerce yollarda kalacaktık. Bilmem nedendir, Samsun’a bir an evvel ayak basmak için o kadar acele ediyordum ki zaman kaybetmektense tehlike' ye göğüs germeyi tercih ettim.

Tekrar Bandırma vapuruna bindik. Aynı şekilde seyahat ederek, nihayet Samsun Limanı’na vardık!”

19 Mayıs 1919
Mustafa Kemal Atatürk sabah saatlerinde Samsun’a çıkmıştır..

Samsun’a çıkışını Nutuk’ta şöyle anlatacaktır;
1919 yılı Mayıs'ın 19. günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve görünüm:
(...)Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin soysuzlaşmış, kendini ve yalnızca tahtını güvenceye alabileceği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükümet zavallı, beceriksiz, onursuz ve korkak; yalnızca padişahın buyruğuna bağlı ve onunla beraber kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma razı (...)

8 Dakikanızı ayırarak bu güzel anlatımla 19 Mayıs Ruhunu daha çok hissedebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=gml1Kj1-2EQ

"Ne saraya/sultana ne İngiliz veya Amerikan mandasına güveniyordu. Tek güven kaynağı milletti. Yalnızca milli iradeye güveniyordu.
Samsun'a çıkmasından üç gün sonra, sadrazama çektiği telgrafta ''Millet topluca 'Egemenlik esasını' benimsemiştir" demişti. Amasya Genelgesi'nde ''Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararının'' kurtaracağından, ''milli bir heyetin'' kurulmasından, Sivas'ta ''halkın temsilcilerinden oluşan milli bir kongre'' toplanmasından söz etmişti." #28289686

Şimdi kasetimizi biraz ileri alacağız..

Milli Mücadeleyi başlatacağız, Genelgeleri Yayınlayacak, Kongreleri yapacağız.. Ankara’da Meclis’i kuracak, Cumhuriyet’in ilk adımını atacağız, Meclis üzerinden kararlar alacak, Sevr’i imzalayanları lanetleyecek, vatan haini ilan edeceğiz.. I ve II. İnönü savaşlarından galip ayrılacak, Emperyalizme biz buradayız diyeceğiz.. Büyük Taarruz ile görülmemiş bir zafer kazanacağız.. 22 Gün 22 Gece düşmanla çarpışacak, Tarihe Türklüğün Unutulmuş vasfını hatırlatacağız. BİZ Hür doğduk, HÜR yaşarız diyeceğiz! Yunan ordusuna ağır kayıplar verdireceğiz ve komutanlarını esir alacağız..!! Yetinmeyeceğiz! İLK HEDEFİNİZ AKDENİZDİR Emrini alacak, Düşmanı İZMİR’den DENİZE DÖKECEĞİZ! Yunanlılar kaçarken İZMİR’i ateşe verecek ama en büyük zararı yine kendi vatandaşlarına vereceklerdir. İzmir sadece duraktır.. Amaç İstanbul ve CUMHURİYET’tir.. Yaptıkları, yapacaklarının göstergesidir. İzmir alındıktan ve düşmandan temizlendikten sonra İSTANBUL Tek kurşun atılmadan 1923’te düşmandan temizlenecektir… Artık TAM BAĞIMSIZ bir Türkiye Dünya’ya merhaba diyecektir… Yeni Meclis seçilecek, Cumhuriyet İlan edilecek; ZAFER’in taçlandırılması için, İLKE ve INKILAPLAR, Demir Ağlarla örülen VATAN’ın her bir köşesine serpiştirilecek, ARTIK MODERN bir TÜRKİYE inşa edilecektir..

Bu kadar kısa bir anlatımla tanımlamak mümkün mü? Tabi ki değil.. Ama Mustafa Kemal ATATÜRK bunları ve daha fazlasını yapmış, bütün projelerini gerçekleştiremeden aramızdan ayrılarak, ebediyete göç edecektir.. Biz ise şunu diyecektik..

Biz Mustafa Kemal'iz efendim...! ve Mustafa Kemaller ÖLMEZ....! Fikrimiz’ de, Kalbimiz ‘de ve Ruhumuzdadır...! Hiç görmedik, gözünün içine canlı olarak dahi bakamadık ama FARK ETMEZ! Onu GÖRMEK demek mutlaka YÜZÜNÜ görmek değildir. ONUN fikirlerini, ONUN duygularını anlıyorsak ve hissediyorsak bu kafidir.....! #28815684

Demek ki, bugün de söylesek, yarın da söylesek bu kelimeler Mustafa Kemal’e yetmeyecektir. Çünkü ebedi istirahatinden dönecek; 19 Mayıs 1999’da tekrar Samsun’a çıkacaktır.. Uzunca yazdığımız kitabın incelemesini işte şimdi yapacağız..

ATATÜRK yeniden aramıza gelmiş ve SAMSUN’a ayak basmıştır… Ona eşlik eden kadro ise tam olarak şu şekildedir;
Salih Bozok, Albay Nazım, Yarbay Mahmut, Ali Kemal Efendi, Rifat Börekçi, Mahmut Edat Bozkurt, Mazhar Müfit Kansu, Ibrahim Ethem Akıncı, Asker Saime, Eribe, Türkan Baştuğ, Mustafa Necati,Vasıf Çınar, Dr. Reşit Galip, Hasan Ali Yücel, Ruşen Eşref Ünaydın, Yunus Nadi ve Falih Rıfkı Atay.
Bu kadro ile neler yapılmaz ki… İnsan hayal edemiyor.. !!!

"Ah bir gelse!", "Ah Atatürk olsaydı!" diye özlediğimiz Atatürk tekrardan Samsun’a çıktı.. Bu kısımları okumaya başladığınız anda içinizde bir şeyler canlanıyor, bir elektriklenme yaşıyor vücudunuz… Kendinize gelemiyorsunuz… Gerçekten O’nun geldiğini hayal etmeye ve şu düzene neler neler yapacağını, her şeyi nasılda düzelteceğini düşünüyorsunuz. Okudukça daha çok okuyasınız geliyor..

Mustafa Kemal ATATÜRK ayağının tozu ile ardı ardına olmak üzere Televizyondan halka sesleniyor. Bir hayal edin şimdi. Gerçekten geldi ve Dünya çalkalanıyor, Ülkede yer yerinden oynamış, halk dışarıda ve sevinçten ne yapacaklarını şaşırıyor. Atatürk düşmanları saf değiştiriyor, yıllarca koltuk sevdasından başka sevdası olmayan Cumhuriyet düşmanları ortadan kayboluyor.

Yıllardır ülkemizde neler oluyor, biz neleri görüyor ve anlatıyorsak Sayın Özakman daha da ileri giderek bizim gözümüze soka soka her şeyi ortaya döküyor.
Yıllardır ne yazıldı, ne çizildi? Şuan ne yazılıyor, ne çiziliyor? Bir bakalım…

*Yalan ve alternatif tarihler üretilerek halk kandırılıyor,
*İktidarlar Din üzerinden siyaset yaparak din sömürüsü ile oy alıyor,
*Kapatılan tekke, zaviye gibi yerler hortlatılıyor ve cemaatler destekleniyor,
*Halka Milli Mücadele ve Kuva-yı Milliye ruhu gerçeklerle değil, yalanlar ile anlatılıyor,
*Hainlere hain denmiyor, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları tarafından tarihte olmadıkları yerlere yerleştiriyorlar,
*Vahidettin gibi korkak ve koltuğundan başka bir şeyi düşünmeyen, İstanbul düşerken dahi kılını kıpırdatmayan, Milli Mücadele karşıtı, İsyan teşvik eden, *Emperyalistlere bel bağlayan, Hainliğin son kademesine tırmanan kişileri yobaz takımı milli mücadeleye entegre etmeye çalışıyor ama hiçbir belge, argüman sunamıyor,
*Belgeler sunmayarak tarihi gerçekleri çarpıtıyor, iktidar partileri ile birlikte uyumlu bir şekilde çalışıyorlar,
*Kazanılmış bütün zaferler küçümsenerek “ONLARDA SAVAŞ MI” deniyor,
*Bütün İnkılapların yapılış ve sisteme ekleniş şekli çarpıtılıyor, yalan söyleniyor,
*İstiklal Mahkemeleri tarafından idama mahkum edilenlerin sayısı abartılıyor, (İki bin dolaylarında olan ve bir çoğu isyancı grup olan bu zatların sayısını 500 bine kadar çıkaranlar var. Yok 10 Milyon..)
*İşgal güçlerinin askeri kayıp sayıları bilerek azaltılıyor, zaferlerin masa başında uydurulduğunu söyleniyor ama hiçbir belge sunulamıyor,
*İşte normalde adını anmayacağımız belgelerlegercekler gibi yalan siteler, mısıroğlu şakşakçılar ve armağan gibi kişiler türüyor ve türetiliyor ve destekleniyor,
*Bunlara ek olarak din istismarcılarını hiç saymıyorum bile.. Kedicikleri falan olanlar üst seviyeler… Neyse!

Bu liste daha da uzar…
Çünkü; söylenen yalanların haddi ve hesabı YOK!
Bunları yazanların gram yüreği YOK!
Zeka seviyeleri ise kendilerine dahi yetecek seviyede YOK!
Çanakkale’nin, İstiklal Harbi’nin Şehitlerine en ufak bir saygıları YOK!

Yalan yazıp türetenlerle bitiyor mu sadece, HAYIR!! 10 Kasım 1938’den bu yana neler yapıldı? Hızlı bir koltuk kavgası, yavaş yavaş yükselen irtica, sesi kısılmış ve yeraltına inmiş fırsat bekleyen Cumhuriyet düşmanları..

Neler yok edildi!!;
*Halkevleri kapatıldı,
*Köy Enstitüleri kapatıldı,
*Tam bağımsız ülke, bağımlı hale getirildi,
*Tarım programı terk edilip, Menderes zamanı tutsaklık anlaşmaları imzalandı,
*Çalışan ve üreten köylüyü alıp, sınırlı üretime mahkum edildi, fazla üretmesin diye ağaçları kesildi,
*İhtilaller yapıldı, Atatürk kullanıldı,
*Dış politika zaferleri, dış politika rezaletlerine,
*İç politika zaferleri de, iç politika rezilliklerine dönüştü.
*Başa gelmek için halk yeniden din ile sömürüldü,
*Milli mücadele ile ilgili Atatürk hayattayken yazılamayan, konusu dahi açılamayan yalanlar türetildi,
*Eğitim sistemi her gelen hükümetle birlikte daha rezil bir hale getirildi,
*Cumhuriyetin ilk zamanlarında yurt dışına gönderilen öğrenciler önemli yerlere gelirken, yeni eğitim istemi ile birlikte bu oran iyice düştü,
*Açılan fabrikalar bir bir kapatıldı,
*Yerli ve milli sermaye ile kurulmuş birçok işletme devredilip özelleştirildi,
*Ülkenin haberleşme alt yapısı yabancı devletlere verildi,
*Yap, işlet ve devret gibi mantığa sığmayan işlerle halk kullanmadığı şeylerin vergisini ödemeye başladı,
*Hak edenin değil torpili olanların kamusal alanda iş bulması sağlandı,
*İç ve dış borç arttı,
*Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıllarda onca imkansızlığa rağmen millileştirilen kurumlar, hiç pahasına satıldı ya da kapatıldı,
*Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi parası ile satın alıp devlete bıraktığı çiftlikler kapatıldı, parçalara bölünüp satıldı,
*Yeşil alan her yıl azaldı,
*İhracat azaldı, ithalat yükseldi,
*Üreten değil tüketen toplum türedi….

O kadar çoklar ki hangi birini yazalım değil mi? İncelemeyi toparlayacak olursak;
Turgut Özakman bizlere, ders niteliğinde harika bir kitap bırakmış. Bu kitap tiyatro oyunu haline getirilip oynatılmalı, sinema filmi yapılmalıdır.. Neden?

Verilen örnekler gerçeğin ötesindedir, Özakman’ın Atatürk’ün ağzından bugünü sorgulaması her hattıyla doğrudur. Bundan daha azını yapacağını ya da söyleyeceğini sanmıyorum Mustafa Kemal’in. Daha fazlası olur ama azı asla olmaz.
Cumhuriyet’e düşman kesim sessiz sedasız, cemaat ve benzeri uzantılar sayesinde yavaş yavaş beslenmiş ve devlet kurumlarının her yerine sızmışlardır.
Anlatmak istediğim tam olarak budur:-->>>> https://www.youtube.com/watch?v=b9_ELvN5izM

Mustafa Kemal Atatürk “Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir.” Der. Evet kesinlikle öyledir ve devam eder; “Ölülerden medet ummak uygar bir toplum için lekedir.” der. Ne bu kitap ne de biz Atatürk’ün ebediyete kavuşmuş Yüce ölüsünden medet ummuyoruz. Tam tersi bizim için önemli olan onun BİLİMİ, EĞİTİMİ, ÇAĞDAŞ bir yaşamı hedefleyen FİKİRLERİDİR!

Yalanlara itibar etmemek için OKUYUN!
Cumhuriyeti Anlamak için OKUYUN!
Milli mücadele ve Kuvayı Milliye Ruhunu anlamak için OKUYUN!
Tarihi safsataları tarihin tozlu raflarına hiç çıkmamak üzere gömmek için OKUYUN!
En basiti Mustafa Kemal ATATÜRK’ü biraz daha anlamak için OKUYUN!!!!!

Kolay Kazanılmadı! Kolayca bırakmayız!!!! İftiracı ve Yalan tarih anlatanlara da asla GÖZ yummayız!! Onlar sanıyor ki, biz naif insanlarız… Naifiz, naifiz de...Hele bir gelin bakalım.. Geçmişte yaptığınız ayaklanmaların ve isyanların neticesinde aldığınız yaşamların bedelleri nasıl ödetiliyor!
Yolun Yolumuzdur PAŞAM!

“Mustafa Kemal bir temeldir. Bir yöndür. Yapılmış, her şeyi bitmiş bir bina değildir. Onu ancak devam ettirerek, sürdürerek sevebiliriz. Kendisine yeni şeyler, yeni değerler ekleyerek sevebiliriz. Yalnız yüreğimizle değil, aklımızla da sevelim. Mustafa Kemal en büyük zaferini o zaman kazanmış olacak.”
Cemal Süreya
OKUYUNUZ!!! OKUTUNUZ!!! Tarihi yalanlarla dolduranlara 100 MEGATONLUK bir TOKAT gibi CEVAP niteliğinde!!!
19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!!!
Ruhun Şad Olsun Başkomutan Başbuğ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK!

Ey Türk Gençliği! Birinci Vazifen!!! -->> https://www.youtube.com/watch?v=oz3I4oq07Zo

Unutma!

İyi Okumalar….!

Nilüfer Kuzu, bir alıntı ekledi.
16 May 14:22

'Başını iki kez aynı duvara vuranın aklından şüphe edilir.' Oysa biz, Osmanlı Devleti'ni batıran dış borç kıskacına, bir kez daha yakamızı kaptırdık.

Neden Sosyalizm?, Mehmet Ali Aybar (İletişim Yayınları)Neden Sosyalizm?, Mehmet Ali Aybar (İletişim Yayınları)
Murat Ç, bir alıntı ekledi.
 14 May 15:49 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

"Atatürk'ün Basın Toplantısı'nın Devamı - 2 (Osmanlı'nın Son Durumu);
"(...) Henüz millet olamamış bir Cemaatler topluluğu,
Halk yurttaş değil, kul ve uyruk,
Kavga ve çekişmeden ibaret, komitacılığı anımsatan, seviyesiz, fikirsiz bir politik hayat,
İlkel bir tarım topluluğu,
İflas etmiş bir maliye,
Hasta bir ekonomi,
Büyük dış borç,
Sıfır ağır sanayi,
Cılız bir küçük sanayi,
Kişi başına gelir 7 lira,
Kişi başına ortalama kamu harcaması 50 kuruş,
Madenlerin çoğunluğu, başlıca limanlar, var olan demiryolları yabancı şirketlerce işletiliyor,
Demiryollarının bütün personeli Ermeni ve Rum,
Karayolu yok sayılacak düzeyde,
Ulaşım genel olarak kağnı, manda, at arabası ve develerle yapılıyor(...)"

(Devamı Diğer Alıntılarda....)

19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 26 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım, İki Cilt Birleştirilmiş Baskı)19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da, Turgut Özakman (Sayfa 26 - Bilgi Yayınevi, 10.Basım, İki Cilt Birleştirilmiş Baskı)
Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
14 May 00:50 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Sultan Abdülhamid Han'ın dış borç alarak devleti büyük bir yük altına soktuğunu iddia eden İttihatçıların ilk icraatı, dış borç almak oldu.

Sultan Beşinci Mehmed Reşad Han, Özcan F. Koçoğlu (Sayfa 6)Sultan Beşinci Mehmed Reşad Han, Özcan F. Koçoğlu (Sayfa 6)
Murat Sezgin, Açlık'ı inceledi.
30 Nis 22:51 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 9/10 puan

Yazacaklarım karnı tok bir insanın yazdıklarıdır. Bunları okuyacak olanlar da toktur. Kitabın verdiği gerçek açlık duygusunu hiçbirimizin gerçekten anlamasına imkân yok. Bu yüzden açlık hakkında beylik laflar etmeyeceğim. Ama birazcık empati bizi kurtarır.

Kitabın konusu kısaca şu şekildedir: “Açlık romanı, yazar olmak amacıyla Kristina’ya gelmiş, bir taraftan açlık ve sefaletle boğuşurken diğer taraftan hayallerini gerçekleştirmeye çalışan genç bir insanı anlatır. Başkarakterimiz Andreas Tangen, tek ideali yazar olmak olan, oldukça gururlu ve alçakgönüllü ama bir o kadar da aç ve sefil biridir.” Kitap da bunun üzerinden gelişir.

Yazar kitapta bizden şu sorulara cevap vermemizi istemiştir: Her roman, her edebi roman, romanın sınırları içinde insan varoluşunu, gizemini keşfetmeye çalışıyorsa açlık bunun neresindedir? Açlığın iradeye etkisi nedir? Olaya biraz farklı bakınca sanki etrafımızda olan iyi ve kötü her şey açlık gibi geliyor bana. Güç istenci, hükmetme, sömürme, savaş, kapitalizm, emperyalizm, cinayet, tecavüz, ölüm, hastalık, kumar, para, merak, …: Açlık. Sevgi, aşk, arkadaşlık, bilgi, ilgi, inanç, okumak, yazmak, sanat, ..: Açlık. Yaşamın ve ölümün arasına durmuş en geniş kapsamlı kelime ya da olgulardan biri açlık. Bu kadar geniş kapsamlı bir kelimenin insan varoluşuna olan etkisi kesinlikle yadsınamaz. Kitapta açlığın kahraman için artık varoluş sebebi haline geldiğini görürüz. Açtır ama gururludur. Yazdığı yazıların bir gün kendini hiç aç bırakmayacağını düşünür. Ama bu isteğine ne kadar ulaşabilmiştir? Bir nevi kahraman her gün aç olmak için yaşatılır. Yazar her gün aç olarak yaşamanın imkânsızlığının farkında değil miydi sanki? İşte işin ironisi de buradadır. Açlığı varoluş sebebi haline getirmek gerçekten büyük bir ironi ustalığı ister. Hamsun da bana göre bunu başarmıştır.

Açlığın iradeye etkisini anlamak için iradeyi tanımlamak gerekir önce. Ben iradeyi insanın çeşitli baskılar altında kalmadan sadece kendi gücü altında bilerek ve isteyerek karar verme ve davranma özgürlüğü olarak tanımlıyorum. İşe dış koşullar dâhil olduğunda irade denen şey kendi çemberi içindeki gücünü kaybetmeye başlar. Kitap bu çemberi açlıkla sınıyor. Aç olduğunuzda gözlerinizin önü bulanıklaşır, başınıza ağrılar girer, doğru düşünemezsiniz. Tüm vücut fonksiyonlarınız etkilenir bundan. Açlık için şöyle diyordu bir yazar: “Hiçbir korku açlığa karşı direnemez, hiçbir sabır onu aşındıramaz, açlığın olduğu yerde iğrenme varolamaz, hurafelere, inançlara, ilke diyebileceğimiz şeylere gelince de, bunlar rüzgârın savurduğu saman çöplerinden farksızdırlar.” Aslında Hamsun açlığın iradeye etkisini çok bariz gözlerimizin önüne serer. Kahramanımız “Bütün ömrüm bir mercimek çorbasına fedadır.” demiyor mu? Kitabın kalbi, tek başına bir romandır belki de bu cümle. Bir insana bunu söyletecek tek şey açlıktır. Yine kemiği kemirmiyor mu? Karnını doyurmak için tekrar tekrar tükürüğünü yutmuyor mu? Tanrıya açlığı için isyan etmiyor mu? Nerede burda iğrenme, ilke ya da inanç? Ne kadar haklıydı tartışılır, Cioran özgürlük afiyette olanların safsatası demiyor muydu? Açsın, irade denen şey çemberini iyice daraltmış, hangi özgürlükten bahsediyorsun sen.

Kahramanın geçmişine dair herhangi bir bilgiye rastlamayız romanda. Bu kasıtlı boşluk doğal olarak bize kahramanın geçmişinde neler yaşayıp, bugünlere nasıl geldiğini düşündürür. İsmi de sadece bir iki yerde geçer. O bir nevi hiç kimsedir. Kimse görmez, varlığı sadece dışardakileri rahatsız eder. Kimse kemik kemirdiğinin farkında değildir ya da tükürük yuttuğunun. Kimse düğme satacak kadar aç olduğunu bilmez. Kahramanın geçmişine dair bu boşluk ve bilinmezlikler açlığın evrenselliğinin simgesidir. Yazarın hayatından izler taşısın taşımasın açlık bir bireye ya da topluma özgü değildir. Tüm evrene özgüdür. Bu bakımdan olacak ki benim kahraman dediğim şey açlığın ete kemiğe bürünmüş halidir.

Romanın dili her bölümde duygulara aracı olmak bakımından aynı özellikte ve üretim konusunda da aynı doğrultudadır. Yazarın dilindeki bu homojenlik ve vejetatiflik, bize romanın her sayfasında açlığın iliklerimize işlenmesini sağlar. Bu açıdan bakıldığında dil bir aktarma aracı olmaktan çıkar hissedilen bir sıcaklık olarak bize geri döner. Okur bu sıcaklığı hissettiğinde gerçek açlığı da hissetmeye başlar. Kahramanın açken tanrıya kızmasının, açlıktan köpek gibi kemik kemirmesinin çaresizliğini görmemiz yazarın sıcak dili sayesindedir.

Şimdi açlığa çare önermeye kalksam bu çok dürüst bir yaklaşım olmaz. Benim diyeceğim şey önce biraz empati ve merhamet. Bu ikisini tam anlamıyla yapamadıkça hiçbir şeye tam anlamıyla çözüm bulamayacağız. Suçlanacak birileri varsa insanda empati ve merhameti kurutmaya çalışanlardır. Ve son bir şey. Başta söylediğimle biraz çelişmek gibi olacak ama tok açın halinden anlamaz sözünü hiç sevmem. Anlayacak, anlamalı da. Anlamadığımız yüzünden bu boyutta. Lütfen o sözü kullanmayın.

Bu kitabı çok değerli bir arkadaşım hediye etmişti. Etmese daha da okumazdım sanırım. Bu yüzden teşekkürü borç bilirim kendisine. :) Keyifli okumalar.

inci, Suç ve Ceza'yı inceledi.
 15 Nis 10:23

Suç ve Ceza...Dostoyevski'nin basit bir gazete olayından ilham aldığı ,Sibirya Cezaevi dönüşünde kaleme aldığı ,45 yaşında yayınlanan ustalık eseridir.


Suç ve Ceza tartışmasız efsane bir eser.Tolstoy'un insani kucaklayiciliginin,yaşama sevincinin yaninda Dostoyevski'yi değerlendirirken Mario Levi 'nin "Dostoyevski'yi sevmek daha zordur ama bir sevdiniz mi seversiniz" sözüne katılıyorum .Maalesef ilk defa lise yıllarımda okudugum için,üzülerek itiraf ediyorum ki kendimce böyle bir usta eseri sadece "okumuş olmak" için elime almışım.
Dolayisiyla eserin inceliklerine vakif olamadım.Her kitabın da makes bulacağı bir mevsimi varmış .Hoş ,su ara hangi kitabı okumuş olursam olayım bambaşka bir lezzet aldığım muhakkak.Bunda sitenin ve sitedeki nitelikli okurlarin katkısı da var tabiki.Kendilerine teşekkürü bir borç bilirim .Suç ve Ceza muhakkak tekrar tekrar okuyacağım damağımda hoş bir tat bırakan eser olacak .



Eserin ana karakteri Raskolnikov .Yoksul,daracık odasında kabuğuna çekilmiş ,hukuk fakultesinden ilisigini kesmiş,Avrupa kaynaklı felsefi akimlarin etkisi altında kalmış başarılı bir öğrenci .Ona göre insanlar bit olarak gördüğü sıradan ve Napolyon misali deha insanlar olmak üzere ikiye ayrılır.Raskolnikov kendince bir teori geliştirerek insanlığın yararı için dehalarin işlediği suçu ,suç olarak kabul etmemektedir.Üstün vasifli insanların kendi ilkelerini gerçekleştirmek için kanunu çiğnemeleri suç değildir .Raskolnikov deneyini uygulamak için borç aldığı tefeci kadını kurban olarak seçer.Onun yanında masum kız kardeşi Lizavetta'yı da baltayla kafasıni yararak öldürür.Bundan sonra Raskolnikov'un uzun,nefes kesen iç istikamet arayışına yani kendi içinde görmüş olduğu mahkemeye bizler de şahit olacağız ...


Petersburg'daki yaşam içler acısı gerçekten .Bir taraftan parayla ,zevk u sefayla ,
meyhanelerde gününü gün ettiğini düşünenler diğer taraftan da yoksullugun tüm siddetiyle hissedildigi ,açlıktan çocukların aglamalarina yürek dayanmadigi,pansiyonlarin tek odalı dar mekanlarinda yaşam mücadelesi verildiği ,sadece tek kıyafete sahip insanların bulunduğu,bir ikincisinin olmadığı ,kirlendiginde akşamına muhakkak yıkanması gerektiği ,kadınların kötü yola düşerek geçimini sağlamaya çalıştığı içimizi sızlatan hayat hikayeleri .



İşte Raskolnikov bu adaletsizlige ,dayanılmaz cileye,yasanilamaz sıkıntılara balta girmesi gerektiğini düşünüyordu .Ancak balta ile kökten cozumcu bir yaklaşımla ilkesini yasatabilecegine inanıyordu.Aslında baltayı kocakarının sahsini yok etmekle kötülüğün tüm mumessillerini ortadan kaldırarak, tüm insanlığın faydasina,mutluluğuna saplamisti.
Böylelikle üstün insan olduğunu kanıtlamış olacaktı .



Eserin olay örgüsü oldukça sade olmasına rağmen eser boyunca heyecaninizi ,korkunuzu,huznunuzu taze tutuyor yazar.Sorgu yargicinin sorgulamalariyla siz de kalp atislarinizin hızına engel olamiyorsunuz,alaycı yaklasimlarina sinir oluyor ,her an yakalanma takip edilme endişesiyle uykulariniz kaçıyor .Istahiniz kesiliyor .Yeri geliyor kadınlara olan bakış açısından dolayı sinirlerinize hakim olamiyorsunuz.Bir o kadar da eserdeki her bir karakter oldukça yoğun işlenmiştir.Sosyal hayatta her bir karakter bir figür olarak yerlerini alıyor .Sonya ve Dunya karakter olarak birbirlerine çok benzerler .Ikisi de başkalarının mutluluğu için yasamlarindan fedakarlık yapmış ,geçim için sürekli çalışıp didinmis,dindar karakter rolünde.Dunya'nin nişanlısı Lujin ise sinir bozucu,cimri ,
iftiraci,kendisine saygısı olmayan,nişanlısını malına mulkune güvenerek elinde tutmaya çalışan ,kendini beğenmişin biri.Dunya'ya hiç layık olmayan bencilin teki .Razumuhin akıllı,saf ,fedakar,yardımsever,dertli sevdiğim bir karakter. Bunun yanında birçok karakter ayyaş Marmeladov ,veremli hasta ,yoksul ,fedakar kadın Katherina
Ivanova,Svidligaylov gibi sade kurgu yoğun karakterlerle taclandirilmis .Raskolnikov bir o kadar da şefkatli bir karakter aslinda.Yangından çocukları kurtarma pahasına kendisini ateşe atan,dul annesinin kendisine gönderdiği paranın tamamını cenaze masraflarina verecek kadar cömert ,sokaktaki kadının başkasının tacizlerinden korunması için yol parasını ödeyecek kadar yardımsever ...



Raskolnikov'un suçu isledikten sonra o daracık odasındaki halisunasyonlarini ,sıtma misali titreyislerini,korkusunu ,daginikligini,kistirilmisligini ,derbederligini siz de aynı şekilde hissediyorsunuz .Bu olabildiğince sade yaşamında,yalnizliginda bir o kadar da kalabalık kafası ...Kendisini sürekli yargılar,sorgular,savunur vaziyette .Kalbiniz sıkışıyor adeta.



Ne olursa olsun pişmanlık duymadığını belirtir her defasında Raskolnikov ...Cinayeti işlerken ne depresyondadir ,ne delidir ne de geçici travma geçirmiştir .Cinayeti bile isteye ,adım adım gerçekleştirmiştir.Lakin hakikat ona yaptığı eylemin yanlisligindan dolayı sürekli acı vermektedir .Kendi içindeki adalet ve ahlak terazisi gram gram ruhunu ezmeye ,nefesini kesmeye başlamıştır çoktan .Iç sesinin ikazlari kendisinin diş sesini çoktan bastırmaya başlamış ,hislerinin vermiş olduğu ızdırap ,fırtınadan sonra sığındığı küçücük odasındaki yatağında bile rahatsız etmeye başlamıştır .Ruhunda tarumar eden şiddetli fırtınalar esmesine sebep olmuştur .Ama ne olursa olsun suçunu itiraf etmesine rağmen kendisini suclamiyor.Ne anneme yardım etmek için ,ne eğitimim icin ne de iktidara kavuşmak için öldürdüm .Sadece kendim için öldürmek istedim,diyecek kadar kendinden geçmiş.Içinizden eyleminin gerekçesi ne olursa olsun pişmanlık duymasını bekliyorsunuz,zerre taviz vermiyor bu konuda Raskolnikov.Delilleri ne kadar kuvvetli olursa olsun kendisini savunan yanı, teslim olmaya başlayacaktır .Sonya'nin ayaklarına kapanıp eteklerini öpüp sen ve senin gibi tüm insanlığın acilarinin önünde eğiliyorum der.Bu sahne çok etkiledi nedense beni .
Ne olurdu da bitseydi şu insanlığın acıları değil mi ...Orada istemsizce gözlerimden yaş aktı.Raskolnikov her ne kadar yaptığı eylemini tasvip etmesemde çekmiş olduğu varolussal sancısı ,çilesi ,arayislari gözümde üstün insan vasfina ulastirmistir kendisini .Bu tamamen benim fikrim.Elbette ki eylemini onaylıyorum anlamına gelmemeli bu fikrim.Kendisi de neticede üstün insan kavramının herhangi bir suçu aklayamacagini ders alacaktır .


Vee iç ve dış mahkeme kendisi hakkındaki hükmünü verecektir .Iç mahkemenin vermis olduğu ruhsal ızdırap bedenini mahkum edecektir.Sibirya'da 8 yıl kürek cezası ...Hala hiçbir pişmanlık yoktur Raskolnikov 'da .Tüm sıkıntılarına göğüs geren ,nereye gitse peşinden giden Sonya'ya cektirmedigi kalmamıştır. Sibirya'da her şeyin bittiğini düşündüğü sırada Sonya'nin İkinci kez okuyacagi İncil ile manen diriliş başlayacaktır .Her sıkıntı bir kolayliga gebedir,lakin haml muddetine sabretmek gerekir .Raskolnikov için Sibirya hem can yakan hem de tedavi eden cilehaneye donusecektir.


Faust'u okuduğum için oradaki karakterle Raskolnikov 'un arayislarini ,manevi ağrısını en sonunda yakaladığı mutluluğu birbirine çok benzettim. Dr Faust bir şehri sular altında kalmaktan kurtardığı yerde mutluluk duymaya başlar.Raskolnikov'u da iyi kalpli Sonya'ya olan aşkı diriltecektir .Birinin yüreği öteki için sonsuz hayat kaynağı olmuştur .
Raskolnikov en sonunda "Artık onun inançları benim de inançlarım olamaz mı? Hiç değilse onun duyguları,hevesleri,gönülakışları?.."
ifadesinde sevgiyle,fedakarlikla her şeyin asilabilecegini göstermiştir bize.Aynı şehirde olmalarına rağmen çok az görüşmeleri ,
Sonya'nin onu görmek için çırpınışları ,Rodya'nin ilk zamanlar nefretle bakması kalbimde kocaman bir burukluk oluşturdu .Sonya'nin hissettiği duyguların aynısını ben de hissettim .


Hani bir söz var "Acı çekmek ruhun fiyakasıdir " diye acı çekerek ,sıkıntıyla ,cileyle ,vurgun yedikçe ruhumuz guzellesecektir .


Keyifli okumalar ...

Makale
Ters Akıntı

Denizde yüzenlerin korkulu rüyası, bir de ters akıntı (rip) tehlikesi vardır.
Yani siz sahile, kıyıya doğru yüzersiniz de, dipten görülmeyen bir akıntı dalgası size ters yöne sürükler, kurtulmak için kıyıya paralel yüzmek gerekir. Zaten bu tür tehlike olan sahillerde uyarı levhaları vardır.
Toplumsal yolculuk, hareket, eylem ve birliktelikler de bu türde yanılmalar barındırabilmektedir.
Siz Ankara'ya giden otobüse bindiğinizi zannedersiniz de farklı bir şehire varırsınız.
Tabelayı yanlış gördüyseniz bu sizin yanılgınızdır. Fakat işletmeci de tabelayı değiştirmemiş olabilir. Daha fazla kazanç hırsıyla kasıt da olabilir.
İyi niyet ve beklentilerle, birlikte olduğunuz, gönül verdiğiniz bir oluşum, görünmeyen ya da gizlenen bir dip dalga ile geminizi başka bir limana sürükleyebilir.
Bazen de şirketlerin yaptığı yanlış hesaplar, borç alacak dengesi, döviz hesabı, üretim planı, görülmeyen öngörülmeyen bir ters akıntıyla şirketleri iflas sahiline sürükleyebilir.
Aynı riskler ülke bazında da geçerlidir.
Bir dış politika belirlersiniz, bir hedefe yönelirsiniz, oysa ki hedeflediğiniz tarlayı sizden önce birileri sürmüştür.
Daha az yanılgıya düşmek için; bilimsel öngörü, sağduyulu bir gözlem, sevgi dolu bir yürek, evrensel bakış açısı, yaşanmış deneyimler ve toplumsal bir vicdan rehberimiz, kılavuzumuz olmalıdır.
Fotoğrafın tamamını görmeden yorumlamak, bireyleri yanıltabiliyor.

12.04.2018
Ali Rıza Malkoç
#armozdeyis
http://www.arm.web.tr

Makalenin linki:

http://www.edebiyatevi.com/...890_ters-akinti.html

Betül., bir alıntı ekledi.
04 Nis 19:06

Dünyayı Yöneten Güçler
“Özel borçlar hariç, ABD’nin devlet borçları 1980 yılında 980 milyar dolar idi. Sadece 8 yıl sonra, 1988 yılına gelindiğinde 5 trilyon dolar oldu. Bu 4 trilyon dolarlık borç kimden alındı? Gizli Dünya Devleti yöneticilerinden Rockefeller ailesinin bankalarından. Amerikan Devleti’nin, aldığı borçlar için ödediği faiz 1989’da 500 milyar doları bulmuştur. Bu faiz, Gizli Dünya Devleti’nin kasalarına gitmektedir. Sadece ABD’nin değil, hemen hemen bütün dünya ülkelerinin Merkez Bankaları bu güçlerin kontrolü altındadır. Bu acımasız sömürü düzeni yine faiz yoluyla bizim ülkemizde de uygulanmaktadır. Zira 1995’te Türkiye’nin dış borcu 75 milyar dolar iken bugün 480 milyar dolara ulaşmıştır. Üstelik bu borç, freni patlamış bir kamyonun yokuş aşağı inmesi gibi, kontrolsüz bir şekilde yükselmeye devam etmektedir.”

Davam, Necmettin Erbakan (Sayfa 109)Davam, Necmettin Erbakan (Sayfa 109)

Ömrünün boşa geçirilmiş her gününü kalbinde kaza eden insanlar da var.
Yaşadığımız ağırlıkların üstümüzden alınacağı bir vaktin geleceğine kendimizi inandırıyor, insanlığımıza çeki düzen vermeyi hep o muhal vakte erteliyoruz. Şu sıkıntılı günler bir geçsin, şu borç bir bitsin, şu imtihan dönemi sona ersin, önce bir ev bark sahibi olalım, hiç olmazsa çocuklar azıcık büyüsün, şu emeklilik bir gelsin... Uzayıp giden bir beklentiler silsilesini tesbih gibi çekiyoruz. Hiç durmadan gölgemizi kovalayıp duruyoruz sanki hepimiz. Biz kovaladıkça o hep kaçacak oysa, gölgelerin tabiatı böyle.

“Şöyle rahat bir nefes alamadık şu hayatta!” dedi biri. “Belki de sizde bir teneffüs problemi var!” dedi diğeri.

Dünya malum ki bir imtihan yeri, sıkıntılarla karılmış onun toprağı... Sıkıntısı, meşakkati, darlığı olmayan şeyin adı imtihan olur mu? Bir sıkıntı bitecek, başkası başlayacak. Arada genişlikler olacak mutlaka; ama ne darlıklar genişlikleri, ne genişlikler darlıkları tümüyle nihayete erdirecek. İnsan, birbirine bağlanan böyle çalkantılarla, gelgitlerle, bir halden bir başka hale geçişlerle hayatı tecrübe edecek, yaşayacak ve yaşadıklarından ince inceye sınanacak. 'Ân'ı idrak edebilmek, bu imtihanın belki de en önemli merhalesi... Bu idrake eremediğimiz için bugünü beklerken dünü kaçırdık, yarını beklerken de bugünü kaçırıyoruz.

Her şeyi yerli yerine koymak için tek imkanın aldığın şu nefesten ibaret; o nefesin öncesi kaybolup gitmekte olan bir hatıra, sonrası sadece bir ihtimal...

Direksiyon sadece bir avuntu, hakikatte yol nereye götürürse araba oraya gidiyor, hayat böyle!

Yolculuğun bir yerinde durulacak, bir ihtiyaç molası verilecek, içimize rahatsızlık veren her şeyi orada bırakıp hafifleyecek ve yola öyle devam edecekmişiz gibi geliyor hep bize. Oysa ömür yolculuğunun mola yeri yok, bir başlangıcı ve bir varış noktası var sadece. Ne oluyorsa, biz bu ikisi arasında akıp giderken oluyor.

“Gönül yüksekte gezer/ Daima yoldan azar/ Dış yüzüne o sızar/ İçinde ne var ise” buyuruyor Hazreti Yunus (k.s.)...

Yaratılmışlar içinde sadece insan hakikate sadakatinden imtihan ediliyor. İnsan olmanın sadece zorluğu değil, başkalığı da tam burada gizli...

“Ben insanı seviyorum. Onun şartlarıyla dövüşme kudretini seviyorum. Kaderini bile bile hayatı yüklenmesini, o cesareti seviyorum. Hangimiz yıldızlı bir gecede kâinatı bütün ağırlığıyla sırtımızda taşımayız. Hiçbir şey insanoğlunun cesareti kadar güzel olamaz” diyor Tanpınar merhum, 'Huzur'da.

Her gün yeni bir şeyler bulup yükledi, yükünü bir türlü tamam edip yola revan olamadı. İşte yerinde sayan kervanın hikayesi bu!

Ömrünün boşa geçirilmiş her gününü kalbinde kaza eden insanlar da var.

“Bir gün mutlaka hayatımı değiştirecek o ilk adımı atacağım!” dedi adam. “Bastonunu yanına almayı unutma!” dedi kadın.

Ne bilirsin gönlünü abad edecek o müstesna ân gelecek; heyhat ki, yüz vermediğin şu ân da elinden kayıp gidecek!


“Biriktireceksen kendini biriktir” dedi meczup, “harcayacaksan kirinden harca!”

G.Özcan

Stres yok, bomba yok, hapishane yok, suç işlemek yok, sağlıksız besin yok, dış borç yok, hava kirliliği yok, fakirlik yok.

Biz onlara ilkel diyoruz..

Durup bir düşünmek gerek bizmi ilkeliz, yoksa onlar mı!