• Martin Luther, duruşma sırasında yargıçlara seslendi:
    “Milleti cehennemle korkutup, cenneti para karşılığı satıyorsunuz.
    Sıkıysa cehennemi satsanız ya?”
    Yargıçlardan biri “Cehennemi kim alır ki?”
    Martin Luther,”ben alıyorum, neyse parası vereyim”
    Bedava verdiler!
    Martin kapının önüne çıktı
    duruşma sonucunu merak eden binlerce kişiye
    “Cehennemi satın aldım, benimdir.
    Bundan sonra oraya kimseyi almayacağım, korkmayın” .
    Cehennem korkusu ve kilise baskısından kurtulan halk,
    özgür beyinlere sahip oldu.
    Ve Almanya aydınlanması 500 yıl önce başladı!
  • Size hesap sormak, doğrusu kimsenin yapabileceği bir şey değildi. Yapılsaydı ailenin bütün sistemi, bütün yapısı çökerdi.
    Sadece yapılamayacak bir şey olmakla kalmıyordu, aynı zamanda düşünülemeyecek bir şeydi. Bunu düşünmek ve yapmak yerine zihnimde iki resmi üst üste koydum: Suskunluğun hakimi olan, samimi, özel babayla; ölçülü kelmelerle ve formüle benzeyen güzel sözlerle dolup taşan kalın, dokunulmaz bir sesle, seslerin beni ürperterek yankılandığı bir duruşma salonunun içine doğru bir konuşan cüppeli adamı. Ne zaman hayal gücümü talim ettirdiğim bu alanı tarasam şaşırırdım, çünkü hiç itiraz bulamazdım orada, bulsaysım teselli olurdum, bunun yerine kalıptan çıkmış bir figür görünürdü bana. Güçtü baba, her şeyin böyle utanmazca bir araya gelmesi; içimde taştan bir heykel gibi var olmanıza artık tahammül edemediğimde, aslında mahremiyetin kutsallığını lekelediği için kendime yasakladığım bir düşünceyi yardıma çağırıyordum: Ara sıra anneme sarılmış olman gerektiğini
  • Martin Luther duruşma sırasında yargıçlara seslendi;
    "Milleti cehennemle korkutup, cenneti para karşılığı satıyorsunuz. Sıkıysa cehennemi satsanız ya?"
    Yargıçlardan biri; "Cehennemi kim alır ki?"
    Martin Luther, "ben alıyorum, neyse parası vereyim"
    Bedava verdiler.
    Martin kapının önüne çıktı duruşma sonucunu merak eden binlerce kişiye;
    "Cehennemi satın aldım benimdir.
    Bundan sonra oraya kimseyi almayacağım korkmayın."
    Cehennem korkusu ve kilise baskısından kurtulan halk, özgür beyinlere sahip oldu.
    Ve Almanya aydınlanması 500 yıl önce başladı...
  • (davaa)
    ya çok sevdiğimden; ya da sen inandıramayınca; bir dava açtım.
    yargılama aşk katında sürdü; ve savunma hakkını; sonsuza sınırladım.
    duruşmada yalnız gözlerdir tanık; eller, kollar bağlanmamıştır; yolunda karar aldım.
    sevide de, kinde de; -bir üstü olmadığından-; temyiz yolunu kapadım.
    taraflardan sen, özgür ceza 'ya; ben, ağır-ceza 'ya çarptırılmıştır; cezayı onayladım.
    bu davalısız, davacısız yargılamada; seni bensizliğe, beni sensizliğe bırakma kararı alınmıştır; duruşma kapanmıştır.
    ne kağıt yırttım; ne kalem kırdım; aldım kalemi elime; bu dava dosyasını yazdım.
  • Ailesinden, altı kişi öldürülen tanık Leyla Ünver’in ifadesinden:

    Biri geldi dedi ki, ''Sağ, vurun!'' biri geldi dedi ki, ''Ölmedi de neyi kaldı?'', biri geldi dedi ki, ''Gebe de çocuk oynuyor koynunda.'' dedi. O anda biri geldi dedi ki, ''Aradınız mı üstünü?'' dedi. (Bu ayıkken oldu.) Üstümü arayınca, 95 bin lirayı İbrahim’in üstünden aldılar, 10 bin de benim üstümde vardı aldılar... Dediler ki, ''Götürelim camiye verelim...''

    (Kahramanmaraş Davası, Duruşma tutanakları-Dizi 2395)
    Leyla Erbil
    Sayfa 38 - Okuyan Us Yayın
  • Savunma yöntemine uygun olduğu sanıldığından, benim de dahil olduğum avukatlarca;
    anayasaya aykırılığı ne kadar açık bile olsa, sanıkların mahkemeye karşı, peşinen ters bir tutum
    almamaları istenmişti.
    Duruşma yargıcı soruyordu:
    -Mahkemeye itimadınız var mı?-
    Cemil oğlu, 1947 doğumlu, Erzurum Ilıca Mahallesi, Öznü köyü nüfusunda kayıtlı, Hukuk
    Fakültesi son sınıf öğrencisi Deniz Gezmiş:
    -Mahkemeye asla güvenim yoktur. Mahkeme diye böyle bir yerde bulunmaktan utanç
    duyuyorum.-
    Duruşma yargıcı soruyordu:
    -Mahkemeye itimadınız var mı?-
    Beşir oğlu, 1947 doğumlu, Çekerek ilçesi Kuşsaray köyü nüfusuna kayıtlı Ankara ODTÜ fizik
    bölümü 2'inci sınıf öğrencisi Yusuf Aslan.
    -Mahkemeye güvenim yoktur.-
    Duruşma yargıcı soruyordu;
    -Mahkemeye itimadınız var mı?-
    Hıdır oğlu 1949 doğumlu Kayseri Sarız ilçesi, Bahçeli Mahallesi Nüfusuna kayıtlı ODTÜ'den
    ayrılma Hüseyin İnan:
    -Mahkemeye güvenim yoktur. Sıkıyönetim Mahkemeleri'ni yargı organı olarak kabul
    etmiyorum.-
    Ve Hüseyin mahkeme ve dava konusundaki düşüncelerini sorgusunda, açıklamaya devam
    ediyor:
    -... 50 yılın bütün hesabını 20 gençten soruyorlar. Bununla da kalmayarak, daha ileri gidiyorlar;
  • 56 syf.
    ·2 günde·9/10
    Jack London'ın ilk 10-15 sayfada neler anlattığını tam olarak anlayamadığım, ama 10-15 sayfadan sonra sürükleyici bir şekilde kitabın içerisine girip bir solukta bitirdiğim, toplamda 50 sayfalık olmasına karşın içerisinde birçok kıssadan hisse bulunan derinlikli öyküsü.

    Öykünün konusu basit gibi görünse de Jack London'ın konuyu işleyiş biçimi ve kısacık bir öykü içerisinde birden çok mesaj vermesi takdire şayan. Basit olarak adlandırdığım konu ise şu şekilde:

    Akatan isimli yerde kabile reisi olan Naass, babadan oğula geçen bir "kan davası mirası"na sahiptir. Bu kan davası ise artık öyle bir hal almıştır ki, öldürenin neden öldürdüğünü dahi bilmediği,tamamen adetlere uymak amacıyla karşısındaki aileden birini öldürdüğü bir hale gelmiştir. Naass ise, artık bu anlamsız kan davasının bir son bulması gerektiğini, atalarının yaptığı hataların çocuklar tarafından çekilmemesi gerektiğini düşünür.

    Naass'ın bu düşüncesi o kadar güzel ve doğru bir düşüncedir ki, üzerine oturup konuşmak ve tartışmak gerekir. Hangi filmdeydi hatırlamıyorum ama hapishanedeki bir mahkum kendisine hangi suçtan dolayı mahkum olduğu sorulduğunda, "20 yaşındaki bir gencin işlediği bir suçtan dolayı mahkumum," diye cevap veriyordu. Bahsettiği 20 yaşındaki genç de tabii ki kendisinin gençliği... Peki 20 yaşındaki bir gencin işlediği bir suçu 40 yaşındaki bir adamın çekmesi ne kadar doğrudur? Sanırım üzerinde biraz düşünmemiz gerekiyor.

    Geçenlerde bir Ağır Ceza Mahkemesi'nde duruşma takip ediyordum. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın, yeni adıyla T.C. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'nın müşteki(şikayetçi veya katılan) sıfatıyla takip ettiği bir davaydı. Davanın konusu ise, cinsel istismardı. Duruşma salonunda benimle birlikte duruşmayı takip eden iki kadın daha vardı. SEGBİS denen, görüntülü konuşma sistemi ile tutuklu olan gencin tutuklu olduğu Ceza İnfaz Kurumu'na bağlandık. Lafı fazla uzatmadan sadede geleyim. Beden eğitimi öğretmeni olan genç, cinsel istismar suçunu işlediği sabit olduğundan 22 yıl hapis cezası ile cezalandırıldı. Bu arada şikayetçi olan genç kız da şikayetini çok önceden geri almış ama bu neviden suçlar şikayete tabii suçlar olmadığından yargılama kamu adına devam ediyordu. Kararın açıklanması ile duruşma salonundaki kadınlar baygınlık geçirdi. Hakimi kararından döndürmek için yalvardılar vs. Anladığım kadarıyla suçu işleyen genç, kadınlardan birinin oğlu, diğerinin de yeğeniydi. Demem o ki, 20 yaşlarında olan ve bir anlık hatası ile suç işleyen bir genç, 40 küsür yaşına kadar ömrünü bir hapiste geçirecek. Suç işleyip 20 yaşında hapse giren genç ile 40 yaşında hapiste cezasını çeken adam aynı insan mıdır? Yukarıda da dediğim gibi biraz üzerinde düşünmemiz gerekiyor.

    İşte Naass bu düşünceyle atalarının geleneklerini/hatalarını bir kenara atarak düşman kabilenin son üyesi olan Unga ile evlenmeye karar verir ve böylece kan davasını bitirir. Ancak Naass ile Unga’nın düğün törenleri biter bitmez bir adamın Unga’yı kaçırması ile hevesi kursağında kalır ve o andan sonra Unga'yı amansız bir şekilde aramaya koyulur.

    Kitabın sonu ise bir hayli çarpıcı ve anlayana oldukça derin mesajlarla doludur. Daha fazla bilgi vermek istemiyorum. Merak ettiyseniz kitabı edinip sonunda verilen mesajları görebilirsiniz.