• Günümüzde zemzem, camla kaplı elli tonluk depolarda toplanarak, önce karbon ve kum filtrelerinden, daha sonra da ultraviyole ışın filtresinden geçirilerek dezenfekte edilmekte ve yirmi litrelik gün ışığı geçirmeyen damacanalara/termoslara el değmeden doldurulmaktadır.
  • Birçok düzeltilebilir yanlış yakın tarihimizde muhalefetin ciddiyetsizliğinden dolayı el değmeden uygulamaya konmuştur.
    İlber Ortaylı
    Sayfa 216 - Kronik Kitap, 29.Baskı
  • Kurnazlık zekânın yedeğidir; çok zavallı bir yedeğidir unutma. Ve sadece zavallı bir yedek değil, onun tam zıddıdır da.
    Zeki insan kurnaz değildir, kesinlikle zekidir ama onun zekâsı masumiyetini el değmeden korur. Onu sıradan şeyler için satmaz. Kurnaz insan ruhunu küçük şeyler için satmaya hazırdır.
  • Yazar: inci
    Hikaye Adı : Cennetim
    Link: #31089175
    Müzik Parçası : Sessiz Veda

    https://youtu.be/rsUwajVpDSI

    Hayatımın dengeleri değişmişti bir gecede.Artık kahvaltıyı yalnız yapar,balkondan tebessüm eden denizin manzarasını yalnız seyreder olmuştum.Alışverişe yalnız gider,kahvemi yalnız içer olmuştum.Bu kısır döngü içerisinde yalnızlığın ekseninde kalabaliklara değmeden dönüp dolasiyordum.Gece olunca hele etrafımdaki haneler sozlesmiscesine yüreğime "şakk...!" diye carparcasina kapatmıştı lambalarıni içine düştüğüm kuyudan habersiz.Yine kimsesiz,yine sensizlikle kalbim işgale uğramıştı.Geceme sadece cılız ve yorgun sokak lambaları eşlik ediyordu .Onlar gibi silik ,onlar gibi yalancı bir aydınlıkla avutuyordum kararan dünyamı .


    Yüreğim ona aitti ya.Eksiktim.
    Eksilmistim işte.İnsan kalbi olmadan yaşamını devam ettirebilir miydi? Bedenden ruh çekilince nafile yaşam çırpınışları .Kalbimi göğüs kafesinden alıp ,söküp gitmişti işte.Gidişiyle ona ait yaşam belirtisi gösteren her ne varsa hepsini de kendisiyle beraber pesinden sürüklemişti.Götürmüştü işte cehremdeki gülüşümü,adımlarıyla canlılık kattığı dolastigimiz mekanları,teneffüs ettiğimiz havayı ...Yaşayan her şey onun yokluğuyla ölümün o soğuk nefesini acı acı çekmek zorunda kalmıştı.

    Boğuluyordum onsuz.Yüreğimde esen soğuk ve sert iklime rağmen avutuyordum kendimi yokluğunu bir an olsun kabullenmeyerek.
    Yalancı gülücükler saciyordum etrafima.Hayatım kavuştuğu anlama damgasını vurmuştu bugün.Evet,1Temmuz ya bugün.Evliliğimizin 5.yıl dönümü.
    Sırdaşım,enisim,huzurum'la inşa ettiğimiz cennetin catisini yıllar önce bugün kurmuştuk.Moru sevdiğimi bildiğinden seçtiği mor renkli şık bir kutuya koyduğu gül kurusu yapraklar,el yazması mektup ve yüzükle kalbimin onsuz geçen gorunmez duvarlarını yıkmıştı."Cennetim olur musun"demişti bana.Allahım hayret etmiştim nasıl güzel bir tabir.Cennetimm...Faniligin tüm anlam kalıplarını aşan sinirlandirilamayan bir tarif.Ne güzel değil mi? İnsan sevdiğiyle guzellesirmis ya hani.Sevmek ne güzel, sevilmek ne güzel değil mi ? Birisinin gönlünde "biricik " olmak çok farklı gerçekten.Sevince tüm kurak çorak cöller varlığıyla cennet misali yesillige,suya kavusuyordu adeta.Sevince herkes gülümsüyordu,herkes neşe saçıyordu sanki.Ama yoksun şimdi.Gidisinle herkes yas tutmaya ,ağıt yakmaya başladi.Gözyaşları gürül gürül aktı seni gören göz'lerden ...

    Bugün 1Temmuz ya.Bak en sevdiğin fırında beşamel soslu tavuklu sebzeli yemekten yaptım.Çorba vazgecilmezin biliyorum.Canım bugün ne yapsam diye fikir istediğimde ,çorba olsun da başka bir şey istemem derdin.Hmm...Bir de kremalı pasta yaptım.Yemekten sonra çayı tatlisiz yemezsin sen şimdi.Hem bugün özel bir gün ya.Hanım ne gerek vardı ,seni sevmem için illa tek bir güne gerek yok ,'İlk günkü gibi seviyorum seni...' serzenislerini duyar gibiyim şimdiden.Bak masayı kurdum ,peceteleri,tabak ,çatal,
    bıçakları yerleştirdim.O kadar heyecanlıyım ki son dakikaya hiçbir şey kalmasın istiyorum.Hem akşama pek de bir şey kalmadı değil mi ? En sevdiğin ,giyince gözlerimin rengini ortaya çıkardığını söylediğin yeşil elbisemi giydim senin için.

    Akşam oldu.Hadiii nerede kaldin ?...Gözlerim kapıda.Içim içime sığmıyor adeta.Kalbimin carpintisiyla gök şak şak olup yarılacak neredeyse.Hadi lütfen gel artık.Kalbim bu bekleyislere daha fazla dayanamayacak yoksa.
    Pencereden yolunu gözlüyorum sürekli.O kadar varsın ki bende eve geldiğinde ilk karşılayan bakış ben olmak istiyorum.

    Allahım ne korkunç bir sessizlik.
    Hıçkırıklara bıraktı bekleyişlerim yerini..Öylece yığıldım masaya tüm daginikligimla.Çıkmasın diye biriktirdiğim gözyaşlarım masanın büyüsünü bozmaya niyetli.Tutamıyorum daha fazla kendimi,lütfen gel artık.Bu derin ve korkunç sessizliğe bir cevap verir misin? Beni bu sofrada bir başıma bırakma.Bak corban da soğudu.Sensiz hiçbir şey tat vermiyor.Su tat vermiyor.Yemek tat vermiyor.Ekmek tat vermiyor.Lokmalar boğazımda sıra sıra dizildi.Gel işte .Ne olur yalnız bırakma beni.Yüreğim toprağın altında,sensizliğin tabutunda bağırıp çağırıyor,duvarları yumrukluyor.Feryadimi duymuyor musun? Lütfen gel artık.Senin gidisinle ruhumun manzarası tüm kepenklerini indirdi senin olmadığın yalancı güzelliklere.
    Gözlerim kahramanı sen olmayan kitabın satirlarini okuyamaz oldu.Sen dururken bambaşka konulara yelken açıp kalbimin rotasını ceviren kitaplara dargınım bu yüzden.Lütfen gelir misin?..Yüreğimin denizinde çıkan fırtınaları dindirebilir misin gelişinle? Sığındığım limanım olur musun? Üzerime bastıran karanlıkları dağıtıp aydinlatabilir misin? Mecali olmayan hatiralarimiza yeniden "can" katar misin gelişinle? Sessizligime ses,sensizligime 'sen' olur musun? Acılar dinlenmeksizin sahlanmaya durunca;kaybolup gitmek,
    unutulmak istediğimde saklandigim duvarım olur musun?

    Ne beyhude çırpınış...Sen yoksun işte.Kalbim yalandan da olsa bu oyunu bugüne özel oynamak istedi.Yalancı bir rahatlık ,yalancı bir huzur...! Sensizliğin yorgunlugunda kalbim biraz istirahate çekilsin istedim ,çok mu ?! Yoksun işte.Mezarının başındayım.Yoktun ya zaman da durmuştu sensiz atmak istemiyordu bu şehir yorgun,bu şehir hüzünlü.Mezarından aldığım toprağı koklayıp yüzüme gözüme sürüp avucladigim birikmiş hatıraları ,birikmiş özlemleri serpistirdim bağrına.


    Gözümde tütüyorsun buram buram.Sevginle,hasretinle eriye eriye un ufak toprak oldum ben de.Sığındığın tabutun kapıları açılıp Cennet bahçesinin kapısına dönüştü birden.Açıldı kapılar..Dindi özlemler...El ele tutuşup beraberce inşa ettiğimiz cennetimizde güzellikleri adım adım yürüdük seninle...Kaybolan rengimiz geride bıraktığımız tatlı bir esintisiyle rengine kavuştu.Arılar yitirdiği ciceklerinin vuslatiyla sarmas dolaş.Cennet yamaçlarında dolaştık,cennet yamaçlarında gezindik baş döndürücü nimetlerin saskinligiyla. Ruhumuza uflenen mananin kanatlariyla zirvelere uçtuk usulca.Sen suskun...Bense cennetlere çevrilen yuvamizin hayaliyle bekleyislerin aşılmaz duvarinda öylece bitkin ,öylece yorulmuş örseledigim kapında hala gelişini bekliyorum ...
  • https://youtu.be/rsUwajVpDSI

    Hayatımın dengeleri değişmişti bir gecede.Artık kahvaltıyı yalnız yapar,balkondan tebessüm eden denizin manzarasını yalnız seyreder olmuştum.Alışverişe yalnız gider,kahvemi yalnız içer olmuştum.Bu kısır döngü içerisinde yalnızlığın ekseninde kalabaliklara değmeden dönüp dolasiyordum.Gece olunca hele etrafımdaki haneler sozlesmiscesine yüreğime "şakk...!" diye carparcasina kapatmıştı lambalarıni içine düştüğüm kuyudan habersiz.Yine kimsesiz,yine sensizlikle kalbim işgale uğramıştı.Geceme sadece cılız ve yorgun sokak lambaları eşlik ediyordu .Onlar gibi silik ,onlar gibi yalancı bir aydınlıkla avutuyordum kararan dünyamı .


    Yüreğim ona aitti ya.Eksiktim.
    Eksilmistim işte.İnsan kalbi olmadan yaşamını devam ettirebilir miydi? Bedenden ruh çekilince nafile yaşam çırpınışları .Kalbimi göğüs kafesinden alıp ,söküp gitmişti işte.Gidişiyle ona ait yaşam belirtisi gösteren her ne varsa hepsini de kendisiyle beraber pesinden sürüklemişti.Götürmüştü işte cehremdeki gülüşümü,adımlarıyla canlılık kattığı dolastigimiz mekanları,teneffüs ettiğimiz havayı ...Yaşayan her şey onun yokluğuyla ölümün o soğuk nefesini acı acı çekmek zorunda kalmıştı.

    Boğuluyordum onsuz.Yüreğimde esen soğuk ve sert iklime rağmen avutuyordum kendimi yokluğunu bir an olsun kabullenmeyerek.
    Yalancı gülücükler saciyordum etrafima.Hayatım kavuştuğu anlama damgasını vurmuştu bugün.Evet,1Temmuz ya bugün.Evliliğimizin 5.yıl dönümü.
    Sırdaşım,enisim,huzurum'la inşa ettiğimiz cennetin catisini yıllar önce bugün kurmuştuk.Moru sevdiğimi bildiğinden seçtiği mor renkli şık bir kutuya koyduğu gül kurusu yapraklar,el yazması mektup ve yüzükle kalbimin onsuz geçen gorunmez duvarlarını yıkmıştı."Cennetim olur musun ?"demişti bana.Allahım hayret etmiştim nasıl güzel bir tabir.Cennetimm...Faniligin tüm anlam kalıplarını aşan sinirlandirilamayan bir tarif.Ne güzel değil mi? İnsan sevdiğiyle guzellesirmis ya hani.Sevmek ne güzel, sevilmek ne güzel değil mi ? Birisinin gönlünde "biricik " olmak çok farklı gerçekten.Sevince tüm kurak çorak cöller varlığıyla cennet misali yesillige,suya kavusuyordu adeta.Sevince herkes gülümsüyordu,herkes neşe saçıyordu sanki.Ama yoksun şimdi.Gidisinle herkes yas tutmaya ,ağıt yakmaya başladi.Gözyaşları gürül gürül aktı seni gören göz'lerden ...

    Bugün 1Temmuz ya.Bak en sevdiğin fırında beşamel soslu tavuklu sebzeli yemekten yaptım.Çorba vazgecilmezin biliyorum.Canım bugün ne yapsam diye fikir istediğimde ,çorba olsun da başka bir şey istemem derdin.Hmm...Bir de kremalı pasta yaptım.Yemekten sonra çayı tatlisiz içmezsin sen şimdi.Hem bugün özel bir gün ya.Hanım ne gerek vardı ,seni sevmem için illa tek bir güne gerek yok ,'İlk günkü gibi seviyorum seni...' serzenislerini duyar gibiyim şimdiden.Bak masayı kurdum ,peceteleri,tabak ,çatal,
    bıçakları yerleştirdim.O kadar heyecanlıyım ki son dakikaya hiçbir şey kalmasın istiyorum.Hem akşama pek de bir şey kalmadı değil mi ? En sevdiğin ,giyince gözlerimin rengini ortaya çıkardığını söylediğin yeşil elbisemi giydim senin için.

    Akşam oldu.Hadiii nerede kaldin ?...Gözlerim kapıda.Içim içime sığmıyor adeta.Kalbimin carpintisiyla gök şak şak olup yarılacak neredeyse.Hadi lütfen gel artık.Kalbim bu bekleyislere daha fazla dayanamayacak yoksa.
    Pencereden yolunu gözlüyorum sürekli.O kadar varsın ki bende eve geldiğinde ilk karşılayan bakış ben olmak istiyorum.

    Allahım ne korkunç bir sessizlik.
    Hıçkırıklara bıraktı bekleyişlerim yerini..Öylece yığıldım masaya tüm daginikligimla.Akmasın diye biriktirdiğim gözyaşlarım masanın büyüsünü bozmaya niyetli.Tutamıyorum daha fazla kendimi,lütfen gel artık.Bu derin ve korkunç sessizliğe bir cevap verir misin? Beni bu sofrada bir başıma bırakma.Bak corban da soğudu.Sensiz hiçbir şey tat vermiyor.Su tat vermiyor.Yemek tat vermiyor.Ekmek tat vermiyor.Lokmalar boğazımda sıra sıra dizildi.Gel işte .Ne olur yalnız bırakma beni.Yüreğim toprağın altında,sensizliğin tabutunda bağırıp çağırıyor,duvarları yumrukluyor.Feryadimi duymuyor musun? Lütfen gel artık.Senin gidisinle ruhumun manzarası tüm kepenklerini indirdi senin olmadığın yalancı güzelliklere.
    Gözlerim kahramanı sen olmayan kitabın satirlarini okuyamaz oldu.Sen dururken bambaşka konulara yelken açıp kalbimin rotasını ceviren kitaplara dargınım bu yüzden.Lütfen gelir misin?..Yüreğimin denizinde çıkan fırtınaları dindirebilir misin gelişinle? Sığındığım limanım olur musun? Üzerime bastıran karanlıkları dağıtıp aydinlatabilir misin? Mecali olmayan hatiralarimiza yeniden "can" katar misin gelişinle? Sessizligime ses,sensizligime 'sen' olur musun? Acılar dinlenmeksizin sahlanmaya durunca;kaybolup gitmek,
    unutulmak istediğimde saklandigim duvarım olur musun?

    Ne beyhude çırpınış...Sen yoksun işte.Kalbim yalandan da olsa bu oyunu bugüne özel oynamak istedi.Yalancı bir rahatlık ,yalancı bir huzur...! Sensizliğin yorgunlugunda kalbim biraz istirahate çekilsin istedim ,çok mu ?! Yoksun işte.Mezarının başındayım.Yoktun ya zaman da durmuştu sensiz atmak istemiyordu; bu şehir yorgun,bu şehir hüzünlü.Mezarından aldığım toprağı koklayıp yüzüme gözüme sürüp avucladigim birikmiş hatıraları ,birikmiş özlemleri serpistirdim bağrına.


    Gözümde tütüyorsun buram buram.Sevginle,hasretinle eriye eriye un ufak toprak oldum ben de.Sığındığın tabutun kapıları açılıp Cennet bahçesinin kapısına dönüştü birden.Açıldı kapılar..Dindi özlemler...El ele tutuşup beraberce inşa ettiğimiz cennetimizde güzellikleri adım adım yürüdük seninle...Kaybolan rengimiz geride bıraktığımız tatlı bir esintisiyle rengine kavuştu.Arılar yitirdiği ciceklerinin vuslatiyla sarmas dolaş.Cennet yamaçlarında dolaştık,cennet yamaçlarında gezindik baş döndürücü nimetlerin saskinligiyla. Ruhumuza uflenen mananin kanatlariyla zirvelere uçtuk usulca.Sen suskun...Bense cennetlere çevrilen yuvamizin hayaliyle bekleyislerin aşılmaz duvarinda öylece bitkin ,öylece yorulmuş örseledigim kapında hala gelişini bekliyorum ...
  • Izdiham 35 ...Şöyle bir düşündüm de kendimce Izdiham'in ek bir sloganı olursa ne olabilir diye şu söz tamamlıyor zannedersem "Kalbi olana zordur dünyada yaşamak..."
    Izdiham murekkebiyle yürek'ten beslenen bir dergi.Hayatı kalbinin renginde yaşamaya çalışan birisi olduğum için de Izdiham satır satır yüreğime ve ruhuma işliyor .

    Sevenlerine baktığımız zaman yüreği acıyan,gizlenen yaraları olan,karşılaşmış olduğu imtihanlar karşısında yüreğine nakış nakış sabır işleyen,işlediği sabırla kiymetlenen,gönlü çiçek gibi acan,hasret çeken,insanın gönlünün her hucresinde ayrı bir senfoni çalan gönlü güzel insanların buluştuğu ,duygularimizin en güzel tercümanı Izdiham ...

    Izdiham aynı zamanda kelime doktoru.Sızlayan,geçmişte saklı duygularımızı günyüzüne çıkaran ,hatirlayislarimiza gözyaşlarimizla dikiş attıran,ruh halimiz,ayrintilarimiza en büyük tesellimiz.

    Izdiham bu sayısıyla kalbinize kapak atıyor adeta ve gitmiyor "insanlık" arayisiyla.Doğrusu bu ya herkes insan görünebilir ama herkes taşıyamaz insan'lik kıyafetinin gerektirdiği vasiflari.Insanlık da kendisine uygun, kıyafetini taşıyacak model bulamayınca sızısını bırakır yüreği olana.Adaleti ,sevgiyi ,merhameti,nezaketi,saygiyi yanlış ilikleyince insan,hirpani bir gorunusle yaşamını ikame ettirince ve bundan zevk alınca insanlık da başlar inim inim inlemeye.Kıyafetine yanlış iliklenen düğmeler,dikiş tutturulan yamalar nefesini keser.Hasretini çektiği Insanlık ağrısıyla kıvranıp durur insan olan da.Sahi Insanlık Araniyor...Ölü ya da Diri .Gördünüz mü siz ?

    Izdiham Maarif Takvimi ile hislerimizi aylara yaprak yaprak
    yayarak,kelimeleriyle derin izler bırakan hayatımızdan bir yaprak dökümü misali eksilen önemli kişilerin eskimeyen,halen daha okudugumuzda yüreğimizde yer bulup yeserttigi duygularla karşılıyor okurlarini.Beni tanımlayan 1Haziran ve 23 Temmuz'daki hisler oldu niyeyse ..Keşke X Temmuz'a güzel bir söz bıraksaydın Izdiham o zaman çok daha özel olacaktı.Üzdünüz :(

    »»"Bir mutluluk kapısı kapandığında diğeri acilir.Ancak biz kapanan kapıya o kadar uzun bakarız ki bizim için açılmış bulunan yeni kapıyı göremeyiz ."

    »»"Ille görmek için mi beklenir güzel günler .Beklemek de güzel "
    {Şu cümle 8 Temmuz'da olmalıydı ya :(...}

    Mustafa Kutlu'nun tabiriyle önümüzden pırrr! diye fırlayacak hayvanların özlemiyle serzeniste bulunarak camekanlara ,kafeslere sigistirdigimiz hayvan sevgisinin,'sevgisinin' edebiyata malzeme olarak aktarildigi ama hayvanın ortada kalmadıği,
    kiymetinin bilinmedigine,hayatımızı bir bir terk ettiğine dair dikkatlerimizi çekiyor yazar .

    Gönlümün yazarı Gökhan Özcan "Nasıl da buram buram bir geçmiş zaman kokusu taşıyor özünde kurduğumuz bütün cümleler? Geçmiş hiç durmadan aklımızı kamaştırıyor bizim.Cereyanda kalmış,sersemlemis gibiyiz sanki.Bizim gibi zamanın bir yerinde takılıp kalmislarin,bir türlü 'şimdi'ye tam olarak tasinamamislarin,zamanla birlikte akıp gitmeyi bir türlü içine sindirememislerin duygusal son kullanma tarihleri geçti mi acaba diye düşünmeden edemiyorum.
    Çünkü kalabalıkların içinde küçük bir azinligiz artık ,Görünüşe göre çoğu hayatından memnun öteki insanların ."sözüyle yüreğimin geçmişte takılı kaldığı,kalbimin gecmistekilerle beraber attigi,sizin tabirinizle yine kulağım cinladiginda geçmişte mesken tuttuğum dostlarımın ,sevdiklerimin beni andigini düşündüğüm küçük bir azınlık olsak da sarfettiginiz kelimeler adresini buldu yüreğimde kavuştuğu anlamla.Müsterih olun :)

    Ne zaman doğduğu bilinmeyen ,gerçek kişi olup olmadığı bile tartışmalı olduğunu yeni ogrendigim,hakkında pek bilgim olmasa da erotik iliskilerle öne çıktığı söylenen Shakespeare'nin bilinmeyen hayatını bilmemezlikten duymamazlıktan da gelebilirsiniz :))

    Yoğun siyasetten özür dilerim kusacak hale geldiğimiz bir zamanda Izdiham "Bizim Cumhurbaşkanı Adayımız" seçenekleri ve sartlariyla tebessüm ettiriyor.

    »»Yaptığı iyiliklerden bahsederken geriye yaslanacaksa iyilik yapmasın.
    »»Biz, bu seçimde ve her seçimde Hz.Ömer'i destekliyoruz.Makam kötü bir şey çünkü.
    Aynen öyle izdiham Hz.Ömer dediniz ya bittim ya,en sevdiğimle sağlam bir vuruş yaptınız gönlüme.Siz aday olun oyum size.Kalbimizi de satın alamazlar ya :) Şaka tabiki amann uzak olsun bizlerden siyaset lütfen :)...

    "Eli boş gidilmez gidilen yere" herkesin kendisine has oykusuyle an'lardan tatlı bir esinti bıraktığınız hikayenizle; geçmişime, ilk tanışma,
    nişanlılık,evlilik,alışveriş zamanlarıma geriye doğru sürükleyip, yadi cemil olarak andigimiz 'Hiç geçmesin' dediğimiz yüzümün kizardigi masum heyacanlarimiza götürdünüz bizi Izdiham.Tabii ki o maddi telaşlar,ailelerin geleneklerimiz sırf yaşasın diye solugunuzu kesen, sıkısıklıgınıza rağmen bitmek bilmeyen belinizi büken istekleri, neredeyse vazgeçmeyi bile düşündüğümüz paranın esir almaya çalıştığı mutluluklara ket vuran stresler de cabasıydı :(

    Dilek Kartal'in şiiri muhteşemdi.
    "söylesenize ,kac zincir çekerek başlıyorduk güne
    mecal bulsam da size
    söktügüm dünlerden bahsetsem "

    Frant Fanon'un yaratilisiyla alakalı sırf zenci olduğu için yapılan haksızlıklar ve zulüm karşısında sizin de içiniz acıyacak.Verdiği yaşam ve özgürlük mücadelesi karşısında gözleriniz yasaracak.Onun gibi avaziniz çıktığı kadar bugün bile bağırarak "Nerede olursa olsun,hangi görünüş altında olursa olsun insanı kesfetmeme ve onu sevmeme izin verilsin" sevgi,İnsan,sevgi,İnsan,sevgi diye sesinizi insanlık namına duyurmaya calisacaksiniz.

    Güray Süngü'nün köşesine taşıdığı Ibrahim Tenekeci'nin şiiri de anlaşılmayı bekleyen,aşılmaz duvarların asilmasini bekleyen,içindekileri dökecek,onu dinleyecek,temas edecek bir insan arayışı ama sonucundaki koca bir hüsran cok anlamlıydı.

    "İnsan söylemezse kanatları paslanirmis.
    Aklı küf tutarmis.
    Gönlü kurum baglarmis.
    Çünkü ucabilmek yetmezmiş,insan istermiş ki,ucabildigini bilsin insanlar."

    Akımlar ile akintinin siddetine kapılıp "Modernizm kapitalizmse ,postmodernizm vahşi kapitalizmdir" sloganlariyla sokaklara dökülüp köklerimizden,geleneklerimizden kopusumuzla,onları alaya alisimizla,
    değerlerimizi uygulamadigimiz yetmiyormus gibi kustahca inkar ettiğimiz,yitirdigimiz değerlerin elimizden gidişiyle akimlara rahmet okutturan halimizle ağıt yakiyorsunuz aldıklarını geri vermesi için.

    Bazen öyle şeyler yaşarsınız ki ,kıyısından bile gecmediginiz belki, bambaşka yasamlara öyle bir yolunuz düşer ki başınıza gelenleri ifade etmede suskunlugunuz konusmakliginizdan fazla bir hal icindeyken;sadece bakislarinizla biriktirdiginiz cumleleriniz,
    ozlemleriniz "agirlastirilmis muhabet" ile ağırdan aldığınız ,yutkundugunuz susarak bitirdiginiz
    soylemleriniz,sevginiz sukutunuza rağmen çok daha fazla anlamın refakatciligini taşır bagrinizda.

    Kitapseverler olarak kimi zaman kitaplarda tanıdığımız insanları kendi çevremizde bulamayisimizdan ,kimi zaman da hakkımızda her zaman hüküm vermek için çabalayıp gönlümüzü acimasizca öteleyen,
    gönlümüze prangalar takan insanlardan bir kaçış vesilesi olarak sığınak bildiğimiz kitaplar; "Önyargilarin,ezberlerin,kolay hayatlarin zindanindan kacistir kitap;özgürlüğe doğru kacistir."

    Ey oğul! nasihati de soylemlerimiz ve davranislarimiz arasındaki uçurumu yüzümüze çarpıp tersten okutturuyor hayatı size yeniden.

    »»Ey oğul,efsane olup yorulacagina "mış" gibi yaparak geçiştir hayatı :)

    Virginia Woolf'un herkese kapattığı odasına "pazartesi ya da salı " diye size özel söz verdiği,odasının kapılarını açacağı davetinin kararsizligina hangi gün gideceginize şaşırıp, vazgeçmiş olabileceginin korkusunu yaşıyorsunuz ve bir özel'liginizin kalmamasinin inkisari içindesiniz .

    Yaşayan bir değer olan şair Hüseyin Avni Dede'ye reva gorulenlere üzülüp onunla beraber "Bir çınarın eskimeyen yüzüne asılı kalsın yüzüm " diyerek yüzünüzü asiyorsunuz kıymet bilmezlere,hissizlere,gamsizlara,
    hatıralara saygisizlara...

    Bu ay ki röportaj da halen daha bir kitabını bile okumadığım,utandığım Oğuz Atay'a aitti.
    "Hassas insanlar sadece kalplerinden yara almaktan korkarlar.Bundan korkanlar en çok kalplerinden yara alırlar.Bunu bilenler ise en çok kalpleri yaralarlar.İşte kalbi olana zordur dünyada yaşamak"
    Ahh..Ahh..Sanki beni tarif etmiş değil
    mi ? Aynen öyle billahi.Oğuz Atay'in deyimiyle tutunamadik ,acımızı sessize aldık,yaşıyoruz sessizce.(son kısım Şükrü Erbas'a kaydı sanki :) olsuun o da kalbiyle yaşayan bir insan,tutunamayan değil mi neticede )

    Sivrilikten,kesicilikten uzak daglarin,catilarin bile sivri olmadığı,naif'ligin ve barış'ın hüküm sürdüğü,tüm sertlikleri ve sivrilikleri yumuşatmak için ağzının burnunun kırıldığı,uğruna gözyaşlarını döktüğü,sevgiyle,sıcacık yüreğiyle mücadele vererek inşa ettikleri bir ütopya olan "Cemberistan" ülkesini yeniden tesis etmek,ayağımıza yüreğimize bir şey değmeden yuvarlanıp gitmek; tüm kabaligimiza,kırıp dokmelerimize,hakaret etmelerimize,
    yikiciligimiza,yürekleri talan etmisligimize rağmen çok mu zor dersiniz ?

    Ilgisi olmayanlar için kimi zaman teknoloji ve fizik muhabbetleri kimyanizi bozabiliyor.Lezzetleri acilastiran ölümü hatırlayarak kendi yaralarinizi kendiniz sarabiliyorsunuz.Mimar Sinan hayranı olduğunu ogrendiginiz Louis Khan'in hanesine misafir olup kendisini seyrederek esmanin tezahurlerini işaret eden "bakisina" hayran oluyorsunuz siz de.Tenisle ilgili yorumda koptum ."Çünkü tenis degersizdir.Çok değersiz.Kim tenis oynuyorsa o bizden asla olamaz,değildir ." Hawking tenis oynamış mi,Kant,Yunus Emre oynamış mi ?Hmm...:)) Şükür ya bu sınavı geçtim...:)

    Bazen de izdihamla hüzün kulübesine oturup geride biraktiklariniza,hic dönmeyecek olanlara gözyaşı dökerek; hafizaniza kazınan hatiralarinizin ,
    dostluklarinizin muhabbetinde takılı kalıp , beklemeyi sığınak yapıp onlarsız bu hayata dönüş yapmak istemeyeceksiniz.

    Var ya yonetmenim iki kelam et dedi uzatmışım da uzatmışım.
    Neyse deginmedigim kısımlara başka arkadaşlar deginiversin daaa...:)

    Ahh Izdiham ...Sizin deyiminizle
    yine Izdiham olarak siz-biz-hepimiz el ele vererek mutsuzluklarimizi ,huznumuzu bile sevdik.Yara bandı gibisiniz var ya.Izdiham izdiham ...Insanı arayanlarin dergisi.Orantısız sevenlerin dergisi ..Yüreği olanın dergisi...Yurekce konusanin..:)))

    Başta derdiyle degerlenen :) Izdiham 1K Genel Yayın Yonetmenimiz Ferman Mamedov Bey olmak üzere Haziran ve Temmuz'da doğan tüm değerli okurlarimizin doğum gününü kutlar,esenlikler dilerim.
    Izdiham'la kalın, Izdiham'da kalın Efendim geri kalan omrunuzde.Hşşşt...!Unutmayınız;
    "HEPIMIZ ÖLECEK YAŞTAYIZ"


    Keyifli okumalar ...
  • Yazar: Selim
    Hikaye Adı : Gece Müziği
    Link: #30861404

    1.

    Beş ay önce -bir gün orada çok kalmazdı ama - radyodaki işinden eve gece bir sularında geç bir saatte dönünce sıkı, sıkı örtülü perdelerin, yatak odasındaki komodinin dışında evi terk edilmiş bomboş buldu. Komodin üzerinde, eşi Leyla ile bir süre önce kadın erkek bir grup arkadaşıyla gittikleri piknikte topluca çektirdikleri bir fotoğraf bırakılmış duruyordu. Bu resmi merak etmişti, nihayet görmüştü de, fakat gördüğüne sevinemedi. Resmin arkasını içgüdüsel olarak çevirip baktı: ''Beni arama,'' yazıyordu. ''sakın.'' Özer bey gecenin içinde, ‘Olamaz’ diye söylendi, çınladı sesi. Beyaz tenli yüzü kıpkırmızı oldu. Elindeki fotoğrafı sıkarak buruşturdu, odanın tenha bir köşesine fırlatıp attı derin soluyordu, fino köpeğini hatırladı, yüzünü hüzünle asıp buruşturdu, ‘’laciverti, almış’’ diye zuhur etti. ‘’Hak ettim ama hak ettim’’ diye gürledi. O sırada peş peşe apartmandaki bir kaç gözcük evin ışıkları yandı. Ağzı olan konuşuyordu.
    ‘’Ne oluyor’’
    ‘’Kim bu’’
    ‘’Ayol deli mi ne’’
    ‘’Oh iyi olmuş’’
    ‘’Vay be, üzüldüm adamcağıza’’
    Böyle, belli belirsiz dakikalar içinde fiskoslar yükseldi döndü, gecenin ıssız karanlığında. Özer bey kapıyı hırsla çarparak çıktı. Bir ses ‘’Susun, gidiyor galiba’’ dedi. Bir an herkes kulak kabartıp kımıldamadan durdu. Merdivenden aşağı inen Özer beyin tıkırtıları işitiliyordu. Annesinin avuttuğu bir çocuk hıçkırarak ağlamaya başladı. ’’iyi bari bizim çocuklar uyanmadı.’’ dedi bir başka ses. ‘’hadi, hadi yatalım da uyuyalım artık.’’ Apartman katlarındaki dairelerin ışıkları tek, tek söndü. Özer bey apartmandan dışarı çıkıp uzaklaştı, sokak aydınlatmasının ilerisine düşen koyu karanlığa bata çıka ilerliyordu, gözden yitip giderken.

    2.
    Erdem, orta yaş bir bisiklet tamircisiydi. Şairler dünyasına ve şiire meraklıydı. İki yıl önce adı sanı duyulmamış bir yayın evinden çıkan şiir kitabı çıkmıştı. Şimdiyse bu nedenle hafta sonu yerel bir radyo kanalına konuk olacaktı. Yaklaşık bir hafta önceden radyo programcısı kitabındaki iletişim bilgilerini kullanarak kendisini aramış, geç fark ettikleri kitabı için onu tebrik ederek edebiyat dünyası için yeni bir soluk olarak adlandırdıkları 'Umuda Yolculuk' kitabı hakkında konuşmak istediklerini belirtmişti, acaba birlikte yayın yaparlar mıydı? Gelirse çok yerinde olurdu, bir kaç şiir okur bu sırada da hasbıhal ederlerdi. Bu programcının adı Ali'ydi. Erdem onu ev telefonundan dinlerken sanki radyo dinliyormuş gibi bir izlenime kapıldı ezkaza programcı Ali'nin soprano gibi çıkan ayırt edici sesine kulağı aşinaydı. Televizyon izlemezdi, nadir bir radyo dinleyicisiydi o kadar. Şehrindeki diğerleri arasında adı en çok anılan bu radyo kanalını iyi biliyordu. Provaya ön hazırlık için radyo dairesine mülakata gittiğinde yeni edindiği deneyime terk etti kendisini. Ön görüşmede kanalın sahibiyle tanıştı, çalışanlarıyla ayaküstü hoşbeş etti. Sonra yayın odasına buyur edildi içeriye girdiklerinde biraz sonra kapıdan çıkacak görevli onları tanıştırdı, Erdem orada Programcı Ali’yi dostane biçimde kulaklığını çıkarıp kendisini iskemlesinden ayağa kalkmış karşılarken buldu –‘’Hoş geldiniz, sizi bekliyorduk tanıştığımıza memnun oldum,’’ ‘’Ben de’’ dedi Erdem, el sıkıştılar. Karşılıklı iskemlelerine oturdular Programcı Ali, dar odada karşısındaki duvar saatine bakarak ‘’telefonda konuştuğumuz gibi, tam saatinde geldiniz çok dakiksiniz,’’ dedi sevinçli, ‘’Uzun bir müzik koydum araya,’’ diye ekledi, ‘’artık sesimiz dinleyicilerden izole, teknik detayları konuşabiliriz.’’ Pek çok şey konuşma fırsatı buldular. Erdem iyimser bir ‘’çekingenlikle, ''Daha önce medyaya hiç çıkmadım’’ diye belirtti, yüzü düşünceli, alnı biraz terlemiş, ‘’muhtemelen biraz gergin olurum, malum canlı yayın.’’ ‘’Pek tabii çok normal efendim’’ dedi Programcı Ali, karşısındakinin heyecanını ölçmeye çalışarak, siz sadece konuşun, ne konuşursanız konuşun akıcı olmaya özen gösterin gerisi kolay, olmaz ya diliniz sürçse bile ben varım evelallah. Siz hiç merak etmeyin, bizim dinleyicilerimiz çok anlayışlıdır, halden anlarlar.’’ Konuştular, konuştukça konular açıldı uzayıp gitti. Sohbet havasında yoğunlaştıkları teknik detaylar, seslendireceği şiirler, sorulacak soruları vb. içeriyordu. Yayın tarihini kararlaştırdılar, son buldu görüşme. Bu bir canlı yayın olacaktı. O çıkarken ‘’Ha! Unutmadan bir arabamız var ’’ dedi Ali kıvançla, kanal sahibinin eski arabası.’’ Candan gülüyordu, personeli getirir götürür ya şu an sanayide tamirde ama hafta sonuna kadar çıkmış olur onu yayın saatinden önce sizi alması için göndeririz, siz çıkarken çay odasındaki çocuğa adresinizi bırakmayı ihmal etmeyin lütfen.’’ Bay Erdem tek sözcük etmedi düşünceli ruh hali içerisinde ‘’Tamam’’ deyip çıktı. ‘’Demek şairler böyle oluyor’’ diye iç geçirdi, programcı Ali.

    Erdem,

    ‘’Bir yazar şair neden radyo programına davet edildiğinde teşrif eder ki? Yayın başlar dinleyiciler, onu dinleme hususundaki beklentilerinin ne olduğunu bilmez yalnızca tahmin eder.’’ diye akıl yürütüyordu. ‘’Dinlediğim radyo kanallarından hafızamdan arta kalanlar, dinleyicilerin akılları karıncalanır mıydı kararır mıydı? Zaman akardı bir iki gülücük duyulurdu, biraz zamanın akışına ayak uydurmaya çalışan temponun gerilimi hissedilirdi, bir iki öksürük, birkaç öğüt gibi söz sıkıştırılırdı araya. Yine böyle mi olacaktı yani’’

    Erdem yayın odasından çıkınca Özer bey karşısında belirdi, ‘’Bir çay daha içermez misiniz?’’ diye sordu. Onu uğurlamadan önce, Umut hakkındaki fikirlerini merak ediyordu. Canlı yayına çıkmadan önce onun fikirlerini bir parça duymak istemişti, kendi fikirleriyle örtüşüyor muydu acaba? Bildiklerine yenilerini ekleyebilecek miydi merak etmişti? Eskisi kadar kitap okumasa da hep bir öğrenme çabasındaydı -yaşı kaç olursa olsun. Personel görevlisi Elif de oradaydı Özer Beyle hem fikirdi, gülücükler içinde durumu belirtti.

    Özer beyin aklında kendisini nedensiz yere terk ettiğini düşündüğü eşi vardı. Özer bey 60 yaşlarındaydı, kendisini terk eden eşi ise 40 yaşlarındaydı 10 yıl önce evlenmişlerdi fakat hiç çocukları olmamıştı. Özer bey şimdi dul başına yaşıyordu. Bazen canlı yayın konuklarıyla aralarda rastlaşır, bazılarıyla uzun, uzun sohbet etmek isterdi. Aklı dolu gözüken Erdem, Özer Beyin sorusuna ‘’Tabii’’ dedi ‘’memnuniyetle, hay, hay’’ az sonra Elif çayları tazeledi. - Erdem çayını yudumlarken ‘’Umut insana en çok umutsuzluk anında lazım olur’’ dedi. Dikkatle dinliyordu Özer bey, Elif hanım, Erdem beyaz dumanı üzerinde ince belli çay bardaklarda taze çaylarını yudumluyorlardı. Konuştular sohbet koyulaştı. Özer bey çayını höpürdetti sonra af diledi. Çayını içerken büyük keyif aldığı anlaşılıyordu sohbetten. Sohbet tamamlanınca Özer bey ve Elif Hanım birlikte teşekkür ettiler, programcı Ali yanı başlarına geldi birkaç deste ‘Umuda Yolculuk’ isimli kitabı imzalattılar. Böylece her biri kütüphanesine yeni bir imzalı kitap daha eklemiş oldu. Prova sonlandı. Daha sonra canlı yayında tekrar edilen o sıra, ‘Umut’ üzerine konuşulan bir bukle düşünceyi hikayenin sonuna bırakalım.

    3.

    Hafta sonu

    Doğarız büyürüz ve ölürüz. Doğa’nın tüm canlılar için geçerli olan bir yasasıdır bu. Bunun kadar kesin olan bir şey daha varsa o da hiçbir insanın başından eksik olmayan hemen her türden sorunlardır, değil mi? Bakmasını bilenin yalnız kendisine ait olmadığını görebildiği, aşikâr olan, bir realite. O da toplumun her katmanı için geçerli olan bir yasası gibidir. Yeni bir güne başlarken bu ve benzeri şeyler günün ilk ışıkları evin içine nasıl düşerse öyle geçiyordu zihninden, hüzün, * 'şarkısı ortalığı karıştırıp ürkü yaratan erkenci kuşun biriydi; yastığınıza hüzün düşüren erkenci bir kuş.' idi.

    Erdem sabahleyin başını yastıktan kaldırınca antreye doğru yürüdü, portmantodaki kapüşonlu montunun iç cebinden not defterini çıkarıp siyah tükenmez kalemini aldı. Mutfak masasına oturup uygun sayfayı bulunca yazmaya başladı: ‘’ Şimdiye kadar Japon çizgi romanlarından (manga) yalnızca birkaçını okumama rağmen, yakın bir zaman önce resim kabiliyetim hiç olmadığı halde karakalem çalışmasına başlamıştım, **Paul Lung kadar becerikli olmasam da, kareli cep defterimi nerdeyse yarısına kadar resimlerle donatmıştım. Kimler yoktu ki o sayfalar arasında Charles Darwin, Charles Bukowski, Mohandas Karamçand Gandi vs.’’ yazmasına ara verdi, yatak odasından ayrılıp mutfağa geçti, kettle doluydu, çalıştırdı, aklı az önce yazdıklarında suyun kaynamasını bekledi, bu sırada mutfak tülünü aralamış pencereden dışarısını izliyordu. Araçlar az ötede önünden iki bin türü bulunan bütün gün ötebilme özelliğine sahip ağustos böcekleri gibi vızır, vızır geçiyordu ki ev telefonu çaldı. radyo'dan aramışlardı. Kendisi hazır mıydı acaba? Biraz sonra evden çıkınca orada canlı yayına katılacağı için kendisine gönderilen arabanın yola çıktığı haber verildi. Kısa bir an kol saatine baktı ‘’Hazırım,’’ dedi sakince ‘’bekliyorum daha.’’ teşekkür edip telefonu kapadı. Kahvesini alıp içeri geçti. Bir süre az önce yazdıklarını okudu sonra kaldığı yerden notlarını almaya devam etti: ‘’Oysa dün deniz kenarındaki ahşap banklardan birinde kitabıma ara vermiş çevremi izlerken, hep yanımda taşıdığım bu deftere her zamankinden farklı olarak doğaçlama bir resim çizdim. Manzara resmi değil hayır. Bu bir insan resmiydi. Resmi uzun, uzun inceledim. Resim tamamlanınca resmettiğim kişiye bir ad vermem gerektiğini düşündüm. Bulmak benim için zor olmadı: çünkü çizdiğim resimdeki orta yaş adamın yüzünde buruk bir acı vardı, fakat yine de kendisine bakana güvenle bakan o aydınlık bakış kendisini güçlü biçimde hissettiriyordu, böylelikle resimdeki, kasvetten bir parça sıyrılmış kurtulmuş gözüküyordu. Resimlediğim kişiye, herhangi bir inanç beslemediğim tarihsel karakterlerden birinin adını verdim. Kağıdın alt köşesine düştüm adını, İsa diye. ‘’

    Gece olmuştu, radyo'da canlı yayın akışında kelimelere anlamlarıyla hayat katmaya çalışan Erdem’in sesi duyuluyordu... Yarım saattir sohbet ediyorlardı, gece yeni bir güne evirilen yolculuğuna başlamışken edebiyat hayat yolculuğuna anlam katarak devam ediyordu.

    Edem, anlatmaya devam ediyordu: Ahşap bankta oturmuştum gündüz akşama evrilirken. Ayakkabıma değmeden ayağımın kıyısından akıp giden böcek mini minnacıktı fakat çok büyük bir enerjisi vardı. Adeta kalıbına sığmıyordu. Bir kaç kez durdu saniyelerle ölçülebilen zaman süresince, kısa araları saymazsak dur durak bilmeksizin son hız yoluna devam ediyordu. Bu tükenmez yaşam enerjisini nasıl buluyordu. Gelecekten hiç bir umudu yoktu. Çünkü tek boyutlu bir yaşam söz konusuydu. Yalnızca anı yaşıyordu. Geleceğe dönük bir umut değil ana bağlı kalma çabasıydı onu hayatta tutan şey, tümüyle içgüdüseldi yani. ***Oysa insanlık bazen atmosferi değiştirirdi. ****Değiştiremezse zayıflığının kurbanı olabilirdi. *****Yahut bir sabah Gregor Samsa olarak uyanırdı.

    Söyleşi Mozart’la son buldu: Requiem in D Minor, K. 626: VIII. Lacrimosa

    Son.

    * Henry Miller – ‘Uykusuzluk’ kitabından bir alıntı.
    **Paul Lung-Paul Lung dünyanın en iyi karakalem ustalarından birisi olarak biliniyor.- Google
    ***Örneğin ikinci dünya savaşı atmosferi, Nazilerin kaybetmesiyle sonunda tümüyle değişmiştir, Der Untergang filmi bu atmosferi güzel yansıtır.
    **** Stefan Zweig - Avusturyalı yazar. 2. dünya savaşının ruhunda uyandırdığı acıya daha fazla dayanamayarak karısıyla birlikte intihar etmiştir. -ekşi-
    ***** F. Kafka'nın dönüşüm adlı eserinin başlıca karakteri.