• Şiir Şahsiyet: Fuat Sezgin


    Sefer Turan: Hocam maşaallah 82 yaşındasınız, hala böylesine heyecanla bilim hayatından bahsediyorsunuz. Gıpta etmemek elde değil. Günde kaç saat çalışıyorsunuz?
    Fuat Sezgin: Şimdi tembelliğe başladım, eskisi kadar çalışamıyorum. Eskiden günde 17 saat çalışabiliyordum, şimdi üç beş saat azalttık. Sabahleyin 07:30’da enstitüye ilk giden benim. Saat 18:00’de enstitüden çıkıyorum ve sonra da evde çalışmaya devam ediyorum. (Fuat Sezgin Bilim Tarihi Sohbetleri, Sefer Turan, Pınar y. s.52)
    Bu toprakların yetiştirmiş olduğu en büyük zekalardan biri Fuat Sezgin hoca. Bilime ve bilhassa İslami bilime adanmış bereketli bir ömür. Yaklaşık altmış yıl günde on yedi saatlik bir çalışma temposu. Bir insan yaptığı işi bu kadar mı sever, bu kadar mı önemser, yaptığı işe bu kadar mı âşık olur? 17 ciltlik koca İslam Bilimler Tarihi bu hummalı çalışmanın eseri. “İslam terakkiye manidir” iftirasına verilmiş en mükemmel cevap. Oryantalistler ilk başta bir Müslümanın böyle bir eser yazacağına inanmadılar ve ihtimal vermediler ama eseri görünce sonunda inanmak zorunda kaldılar. Eserin aslı Almanca. Almanca’dan dünya dillerine tercüme ediliyor. Bunun nedeni âlâmet-i fârikamız olan kadirnâşinaslığımız. Düşünceye ve düşünene düşmanlığımız. Daha doğrusu düşüncenin üstesinden gelemeyince düşünenin üstesinden gelişimiz. Böyle emsalsiz bir eserin müellifi Müslüman olmasına rağmen onu en az okuyanlar, tanıyanlar ve takdir edenler biz Müslümanlar, ne yazık ki!
    Sefer Turan: Hocam gençlere, üniversitede okuyanlara neler söylemek istersiniz?
    Fuat Sezgin: Bundan 20-25 sene evvel Kuveyt Üniversitesi’nde bir konferans vermiştim. O zaman kitabımın 6. cildi çıkmıştı. Bir genç kalktı ve bana dedi ki: “Siz bu zor kitabı yazıyorsunuz, bize neler tavsiye edersiniz?” Ben de ona Arapça dedim ki: “Gerçek bir züht. Yani dünyanın nimetlerinden feragat edebilmek! Ben belki daha iyi şartlarda yaşayabilirdim ama otuz yıldan beri evden çıkarken çantama sadece küçük bir ekmek parçası koyarak gidiyorum enstitüye. Enstitüye gittiğimde dolabımdan ufak bir peynir parçası veya bir yağsız reçel çıkarır, öğle yemeğini hallederim. Yani on dakikayı geçmiyor benim öğle yemeğim… Bir de masa başında oturmanızı ve okumanızı tavsiye ediyorum. Ancak masa başında otururken de aklınız Oxford Caddesi’nde, Cahmps-Elysâes veyahut Kahire’nin Süleyman Paşa Caddesi’nde dolaşmakta olmasın! Aklınızla, bedeninizle masanın başında oturup okumanızı tavsiye ediyorum” dedim. (s.103-104)

    Altın kıymetindeki bu nasihatleri bugün tatbik edecek, onlara kulak verecek kaç tâlihli gencimiz var? Okuma geleneğini sürdüren bahtiyar bir topluluk var şükür ki! Ama onların da sayısı gün geçtikçe azalıyor, nesli tükenmek üzere. Masa başında, iyi yazılmış bir kitabın satır aralarında uzunca halvet saatleri yaşamak dünyanın en mutlu demleri. Kemalin kemali devam iledir ama. Çünkü devamı olmayan şeyde lezzet yoktur. Ömrünü kutsal bir manaya adamak, tüm mesele bu. Bunun için ilk şart dünyevi hazlardan ve zevklerden feragat etmek. Her  ideal bir bedel ister. İdealiniz ne kadar yüce ise bedeliniz o kadar ağır olmalı. Merhumun mezkûr satırlarından şu dersi tâlim ediyoruz: İyi bir yazar, sanatçı, filozof, âbid, âlim, ârif, bilim adamı, talebe, entelektüel olmanın evvel şartı “gerçek bir züht. Yani dünyanın nimetlerinden feragat edebilmek!”           
    Fuat Sezgin: 1943’ten bugüne kadar sadece üç randevuya zamanında ulaşamamanın ızdırabını yaşıyorum. (s.25) …Hayatımda eğer altı haftalık bir geleceğim garanti edilse, yani o kadar yaşayabilecek maddi imkanım varsa yedinci haftayı düşünmem. (s.84)
    ‘Prensip sahibi olmak’ böyle bir şey olsa gerek. Dakik ve rakik bir hayat. Saat gibi nizamlı ve bir o kadar da mütevekkil. Bazıları tek başına bir nesildir, hayatı şiir gibidir. Onun için “şiir şahsiyet” denilir onlara. Fuat hoca onlardan biri işte. Hayatı ustaca yazılmış bir şiir gibi vezinli, kafiyeli ve tertipli. Önden gidenlerden. İz bırakanlardan. Yoldaki işaretlerden. Yolda nasıl yürülür, yola nasıl koyulur, yola nasıl gelinir? Bunu hayatıyla gösteren mümtaz bir yolcu.      
    Fuat Sezgin: Altı ay kendimi Arapça öğrenmeye verdim. Evimizde babamdan kalma 30 ciltlik bir Taberi Tefsiri vardı. Onu okumaya başladım. Başlangıçta anlamıyordum. Türkçe tefsirlerle karşılaştırarak, yavaş yavaş tefsirin içine girmeye çalıştım. Günde aşağı yukarı 17 saat çalışıyordum. Erken kalkıyordum, gece geç yatıyordum, evden hemen hemen hiç çıkmıyordum.  Altı ay sonra Taberi Tefsiri’nin 30 cildini bitirmiş oldum. Başlangıçta hemen hemen hiç anlayamadığım bu tefsiri altı ayın sonunda gazete gibi okuyordum. O hızla, yani 17 saatlik bir tempoyla çalışırsanız bunu siz de başarırsınız. Bundan eminim. (s.26)
    Bir Müslümana yakışan inat etmek değil, sebat etmektir. Bu satırların tümünden inat değil, sebat damlıyor. İnat ile sebat arasında ince bir fark var. İnat şeytanidir, sebat rahmanidir. İnat mana-yı ismidir, sebat mana-yı harfidir. Sebat hakkın kapısını bir ömür boyu rıza makamında edebince ısrarla, hasretle, iştiyakla, ümitle çalmaktır. Rahmani sebatın nelere kâdir olduğunun mücessem bir örneği bahsi geçen ifadeler. Onun için Fuat hoca gibi kıymetlerle ne kadar iftihar etsek azdır. İftihar, yani anmak güzel ama ondan daha güzeli anlamaktır. Hâtırasını, emeğini, eserlerini, hizmetlerini…
  • Bölünmüş paramparça bir dünyada yaşıyoruz.
    Fakat bu dünyada herkes aynı şartların ağırlığı altında kıvranıyor. Dünyada birbirine benzeyen
    fakat birbirinden sürekli uzaklaşan insanlar durmadan çoğalıyor. Insanlar aynı şeyleri elde edebilmek için birbirlerine düşman kesiliyorlar. Şartlanmaları müşterek, fakat müşterekliği birbirlerini anlayışla kabul etme yolunda değil, ferdiyetlerini kıskançlıkla korumak yolunda kullanıyorlar.
  • "Dünyada birbirine benzeyen fakat birbirinden sürekli uzaklaşan insanlar durmadan çoğalıyor. İnsanlar aynı şeyleri elde edebilmek için birbirlerine düşman kesiliyorlar. Şartlanmaları müşterek, fakat müşterekliği birbirini anlayışla kabul etme yolunda değil, ferdiyetlerini kıskançlıkla korumak yolunda kullanıyorlar."
  • 152 syf.
    ·4 günde·2/10
    İNCELEME: MARTI JONATHAN LIVINGSTON / RICHARD BACH
    Eserin İçeriği;
    Dünyanın en zor işlerinden birisidir, bir kuşu/martıyı özgür olduğuna inandırabilmek. Ama kalbin derinliklerinde bir yerde, bu hissiyata inanan birileri mutlaka vardır; Martı Jonathan Livingston gibi. Diğer martılar sadece yiyecek bir şeyler bulmak adına uçarlarken, O’nun için ‘uçmak’ bir tutkudan da ötedir. Tüm gününü tek başına -bir kuşun sınırlarını zorlayacak derecede- uçuşlar yaparak geçiren bu Martı için, ailesi artık endişelenmeye başlamıştır. Çünkü onlar için uçmanın amacı; sadece yiyecek bir şeyler bulup karnını doyurmak ile sınırlıdır. Bir gün Jonathan, anne ve babasının ‘uçma amacının karnını doyurmak’ olduğunu zoraki kabul etmiştir. Ancak normal martılar gibi yaşamayı ve uçmayı fazla sürdüremeyeceğini anlayınca Özgür Martı olmaya karar verir. Hedefi hızlı uçmak olan Martı Jonathan’ın, hız konusunda epey bir yol kat etmiş olmasına rağmen birçok kez kontrolünü kaybettiği eser içerisinde görülür. Ama ya azim! Azim devreye girince; uçuş hızını en yüksek hıza ulaştıran Jon, artık yeryüzünün akrobatik uçuş yapabilen tek martısı olmuştur.
    Bir gün Martı Konseyi toplanarak Livingston’u pervasızlık ve sorumsuzluk gösterdiği, hedeflerinin dışında hareket ettiği gerekçesiyle sürüden kovar. Artık uzaklarda sürüsünden uzakta yapayalnız yaşayan bir martıdır Jonathan. Bir gece uçuşu sırasında, Sullivan ile tanışır ve Jonathan’a hedeflerini anlatır. Ardında bıraktığı sürüdeki diğer martıların da özgürlüğün tadına varmalarını kendine görev bildiği için eski kayalıklara geri döner. Tekrar geri döndüğünde Flechter ile tanışır. Flechter de Jonathan gibi yasalara aykırı hareket ettiği gerekçesiyle sürüden kovulan diğer bir martıdır. İkisinin de hedefi; daha fazla martıya ulaşarak onlara uçmayı öğretmek olacaktır. Bu doğrultuda pek çok martı ile bir araya gelerek uçuş denemelerine başlarlar. İlerleyen zamanlarda Jonathan, kendisinden daha yaşlı, tecrübeli ve daha güzel uçan martı Chiang ile tanışır. Ondan yaşadığı yerin cennet olmadığını, ve asıl cennetin: ‘başarmak ve mükemmellik’ olduğunu öğrenir. Bunun yanında ‘sevgiyi’ asla ihmal etmemesi gerektiğini de öğrenir. Chiang’ın gidişinin ardından yine öğrenme meraklısı martılar bir araya gelir. Gitmesi gerektiğini anlayan Jonathan, Sullivan ile veda konuşmasının ardından yanından ayrılır. Daha sonra Flechter ile tekrar bir araya gelerek, ona uçmayı daha mükemmel hale getirip sürüdeki diğer martıların da bu özgürlüğün tadına varmaları gerektiğini söyler. Üç ay sonra sürüden dışlanan ve uçmanın hazzını tatmak isteyen martı sayısı gitgide artar, bu durum Jonathan’ı bir hayli memnun eder. Bir ay sonra ise artık sürülerine dönmesi gerektiğini söyleyen Jonathan, geri dönmek istemeyen martı sürüsündeki martıları hayal kırıklığına uğratır. Yasalara göre sürüden kovulan martı, bir daha geri dönemez ve Jon bunu kırmak ister. Jonathan öncülüğünde yola çıkan sekiz martı, gökyüzünde birbirine değmeyecek şekilde kanatlarını açarak uçmaya başlar. Bu hareketle büyük sürünün dikkatini çekmeyi başarır. Bunu duyan martı konseyi, hiçbir martının, kovulan martılar ile konuşmayacağını, konuşanların ise sürüden kovulacağını emreder. Buna rağmen Jonathan ve ekibi pes etmeden çalışmalarına devam eder. Uçmanın hazzını tatmak isteyen martılar ise gizlice ekibe katılmaya başlar. Binlerce martı arasından Jonathan, bazen ‘Yüce Martının Oğlu’ ve bazen de sürüyü birbirine düşürmek için gelen bir ‘Şeytan’ olarak adlandırılır. Ama Jonathan’a göre tüm bu yakıştırmalar yanlış anlaşılmadan ibarettir. O, Flechter, Sullivan ve diğerleri birer martıdır. Bir gün Flechter uçuş çalışması yaparken diğer martılara çarpmamak için manevra yapıp kayalıklara çarpmış kısa süreli bir bilinç kaybı yaşar. Yanına Jonathan’ın gelmesiyle birlikte kendini toparlamış, Jon ve Flect hemen oradan uzaklaşmıştır. Kendi aralarında konuşma esnasında Flect, Jonathan’a; kendisini öldürmek isteyen sürüye neden sevgiyle yaklaştığı sorusunu yöneltir. Cevap olarak: ‘Onlara karşı sevgisinin olduğunu, kin ve nefretinin olmadığını, gerçek martıları ve onların içindeki güzellikleri görmeye çalışmak olduğu’ yanıtını verir. Jon ise artık Flechter’in öğrendiği tüm teknikleri başka martılara öğretmesi gerektiğini, onun da bir öğretmen olduğunu söyler. Ancak, Flect bunu kabul etmese de buradaki diğer martıların başka öğretmenlere de ihtiyacı olduğunu ifade ederek yeni çalışmalar yapması gerektiğini dile getirir. Bedeni giderek şeffaflaşan Jonathan, Flechter’a dönerek kendisini ‘tanrılaştırmalarına ve saçma sapan söylentiler çıkarılmasına’ müsaade etmemesini ve sadece; uçmayı seven bir martı olduğunu bilinmesini söyleyerek gözden kaybolur. Martı Flechter bir süre sonra kendisini gökyüzüne ve uçmaya meraklı martılar karşısında bulmuş; uçmak için kimsenin kimseden üstün olmadığını ve uçmanın ise sınırının olmadığını bir kez daha anlamıştır. Jonathan’ın sahilde yok olmasının ardından farklı türde kuşlar ortaya çıkmış, kendisinin iletmek istediği mesaj, sahile gelen kuşlar sayesinde anlaşılmıştır. Gerçek uçmanın anlamı her geçen gün kuşlar arasında yayılmış, Jon ve Flechter gibi pek çok öğretmen, Jonathan’dan çok farklı hamleler yaparak yetişmiştir. Martılar sürekli Flechter’dan, Jonathan’ın kelime ve hareketlerini kendilerine öğretmelerini istemiştir. Hepsinin şimdi tek bir amacı vardı: Mükemmel Martı olmak.
    Zamanla verilen dersler değişmiş, gökyüzünde yapılan o mükemmel uçuşlar, artık yapılmaz olur. Hiçkimse uçmaz. Diğer öğrenciler buna şaşırır, ve durumu düzeltmeye çalışsalar da çaresiz kalırlar. Onurlandırılıp hürmet görmelerine rağmen uçmak isteyen kuş sayısı giderek azalır ve kuşlar birer birer ölür. En son ise Felcther ölür. Ölen bütün martılar için törenler ve çakıl taşlarından oluşan mezarlar yapılır. Zamanla geride kalan martılar mezar başında durup, mükemmeli öğretmeyi bırakır ve gökyüzünde de yönlerini değiştirirler. Ama Jonathan’ın öğretisini bırakarak uçmayı yeniden öğrenmeye başlarlar. Antony isminde bir diğer martı, tüm bu olanları reddederek anlatılanların birer masal olduğunu iddia etse de, başka bir uçuş esnasında kendini ölüme götürürken yanından geçen bir martıyı fark eder. Kim olduğunu sorduğunda ise Bana Jon diyebilirsin cevabını alır.
    Eserin Analizi;
    Orijinal ismi Jonathan Livingston Seagull olan ve ilk defa 1970 basılan bu eser, masal türünde bir kitaptır. Dört bölümden oluşan eserin ana karakteri bir martı olan Jonathan’dır. Martı Jonathan, diğer martılar gibi hayatta kalabilmek adına yiyecek bir şeyler peşinde koşmaktan ve diğer martılar ile kavga etmekten ziyade, onlarla aynı tür olmasına karşın özgür düşünce yapısına sahip olan bir martıdır. Asıl amacı; uçmanın ne demek olduğunu keşfetmektir. Burada değinmek istediğim ilk husus karakter analizi yani Jonathan Livingston’un kişiliğidir. Kendisini diğer martılardan farklı gören, bir amacı olan ve bu amaç doğrultusunda zorluklara yenilmeyen kişiliğe sahiptir. Burada insansal özellikler bir martıya atfedilmiş ve martı üzerinden insanlara ders verilmek istenmiştir. Bu masal ile beraber özgürlük için çalışmanın, bir azmin karşılığında kazanılan zafer olduğunu görüyoruz. Öyle ki kovulduğu yere geri dönerken bile, bir karşılamayı dâhi beklememiş, ‘sevginin gözle görülür şeyler olmadığını’ anlatmak istemiştir. İstisnai durumlar hariç kimse kendisinden nefret edilen yere dönmek istemez? Ama Martı Jonathan buna rağmen asıl sevginin ne olduğunu anlatmak için geri dönmüştür. Burada bahsedilen sevgi diğer martılara karşı duyulan bir tutku/haz değil, uçmanın sevgisi ve bu sevgiyi diğer martılara aşılamaktır. Tıpkı bir öğretmen gibi (hikâyede bir öğretmen vasfı da yüklenmiştir). Bir öğretmen sevmediği bir yerde görev yapmak istemez. Ancak; bilgiye susamış öğrenme meraklısı öğrencileri ardında bırakıp gitmek yerine, onlara ışık olup yol göstermeyi tercih eder. Martı, gitmek yerine tüm zorlukların üstesinden gelerek amacını gerçekleştirmek ister. Jonathan’ı diğer martılardan farklı kılan şey; onun önce bir öğrenci, sonrasında bir öğretmen konumuna geçmiş olmasında yatar. Diğer taraftan bakıldığında Martı Konseyi tarafından kovulmasının sebebi kanunlara aykırı hareket etmesidir. Her yaşantının belirli bir kuralı, kaidesi vardır. Ancak sonunda iyilik, sevgi ve mükemmelliğin olduğu şeyler karşılığında ödüller kazanılır. Kötülüğün karşılığı ceza, iyiliğin ise ödüldür. Burada herhangi bir ödül olmamakla beraber Martı’nın suçu: kovulmak olmuştur. Doğru mudur bilinmez lakin; bir martının uçmanın gerçek anlamını öğrenmek istemesi için bir kanun/kural olması gerekmez mi? Gerçek uçmanın (özgürlüğün) anlamını öğrenmek istemek suç kabul edilebilir mi? Bir insanın gerçek yaşamının, var olmanın anlamını yaşama gayesine ulaşması için kanun gerekmez. Aynı şekilde bunu öğrenmesinin sonucunda bir yaptırım ile karşılaşması da söz konusu olmamalıdır. Yaşayarak öğrenmek bir suç mudur? Özgürlük sadece birilerinden veya bir şeylerden bağımsız hareket etmek değildir. Kişi kendisini tanıyarak, yaratılma amacının ne olduğunu bilerek en doğal hakkını kullanır. Cehaleti, bilgisizliği kırmak belki zordur ama buna karşı savaşmak ve başarılar elde etmek en büyük zaferlerden birisidir. Çıkarmamız gereken dersler ve yapılmak istenen iş, kişiye güzellikler getirecek ise -yasalar da dâhil- buna engel olmak yerine desteklemelidir. Zorluklar karşısında boyun eğmek yerine, amaca ulaşmak için bunlara katlanılmalıdır. İşte o zaman gerçek özgürlüğün tam olarak ne olduğu anlaşılabilir. Yani yasalar insanın -güzel sonuçlar yaşaması adına- birer engel değildir, onlar arasında sıkışıp kalmayı tercih eden insan, sadece yasaları suçlamaktadır.
    Kitabın ön kapağında şöyle bir cümle yer alır; “Bir kuşu özgür olduğuna ikna edebilmek niye dünyanın en zor işi?” Bu cümleye insanın kalp penceresinden baktığımızda ise şöyle bir soruyla karşılaşırız; “Bir insanı özgür olduğuna ikna edebilmek niye dünyanın en zor işi?” Ama hangi özgürlük olduğunu unutmamak şartıyla! Dünya üzerinde her birey belirli hak ve özgürlüklere sahiptir. Fakat bu durum bir başkasının özgürlük hakkını ihlal etmemesiyle varlığını korur. İşte tüm mesele; farkında olmak, bilinçli olmak, bilgiye, hakikate ulaşmak...
    Müzdelife Yılmaz
  •  

    Sorularla Risale

    DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

    4. BÖLÜM

    ANLAMAK İÇİN NASIL BİR TEKNİK İZLENMELİ?

    1. Az da olsa devamlı okuyun!

    Kim bilir bu kural fazla önemli gelmeyecek sizin için... Oysa Risale-i Nur’u okumak ve anlamak hususunda belki de en önemli kuralların başında bu gelir: Az da olsa devamlı okumak ve hiçbir kazanımı küçümsememek...
    Günde bir sayfa okuyan bir talebe, yılda 365 sayfa, 10 yılda 3 bin 650 sayfa, 50 yılda 18 bin sayfa okumuş olur.
    18 bin sayfanın ne ifade ettiğini biliyor musunuz? Külliyatı tam üç kez aktarmak demektir. Oysa yıllardır okumayı ihmal eden nice kimse, bu kadarını bile okuyamamıştır.

    Nefsinize sorun, çevrenize sorun ve nasıl bir hazineden yeterince istifade edemediğimizi görün. Kaldı ki biz, günde bir sayfanın hesabını yaptık. Yani beş dakikalık bir zaman ayırma gayretinin getirisini hesapladık. Eğer günde iki sayfa okursanız, başarı da ikiye katlanacak. Eğer günde 20 sayfa okursanız, 50 yılda külliyatı tam 60 kez okumuş olacaksınız. Acaba kaç kişi vardır bunu başarabilen?

    Az da olsa devamlı okumanın gücünü görebiliyor musunuz?
    Bir işte başarılı olmada devamlılığın büyük ehemmiyeti yüzündendir ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Allah’a en sevimli gelen amel, az da olsa devamlı olandır” buyurmuştur. Çünkü, her gün teheccüt namazı kılan kişinin ibadeti, ara sıra günde yüz rekât namaz kılan kişinin ibadetinden hem kalite, hem de sayı olarak daha fazladır. “Taşı delen, suyun gücü değil, damlaların devamlılığıdır” sözü de sürekliliğin önemini ifade ediyor.

    Bir satırlık okumayı bile küçümsemeyin
    İman derslerini okumak hayırlı bir amel olduğuna göre, bu tefekkürün en hayırlısı, az da olsa devamlı olandır. Bu sırrı anlarsanız, az bir amelle nasıl büyük bir mesafe aldığınıza şaşırırsınız.

    Risale-i Nur’u okumak ve anlamak konusunda yaptığınız tüm faaliyetleri devamlı yapın. İman dersini mütalâa ediyorsanız, devamlı gidin, ihmal etmeyin. Her hafta derse giden, 10 yılda 1500 sayfalık belli başlı yerleri anlayarak müzakere etmiş olur. Eğer haftada iki kez bu faaliyeti yapıyorsa, istifadesi de iki kattır. Çeşitli vesilelerle okuduklarınızı, dinlediklerinizi topladığınızda karşınıza çok büyük bir rakam çıkar.

    Ayrıca Risale-i Nur’u okurken ve anlamaya çalışırken, bir satırlık okumayı bile küçümsemeyin. Sözgelişi; belki bir paragraflık olan namazdan sonraki dersleri, günlük okumanızı, haftalık, aylık derslerinizi hiç ihmal etmeyin. Okumak için uygun zamanı ve uygun mekânı aramayın; ölüm, uygun zaman ve mekân aramıyor çünkü! Yolda, teneffüste, arabada, kuyrukta beklerken bile okumaya, dinlemeye önem verin.

    Başarının sırrı, az da olsa devamlı yapmak
    Artık kitaplar iyice küçüldü. Cep kitaplarını taşımak çok kolay... Hatta büyük eserler bile küçük boylarda basıldığı için taşımak çok basit. Askerde iken, bir arkadaşımız, küçük boy Asâ-yı Mûsâ’yı cebinde taşırdı.

    Zaten Risale-i Nur’un belli başlı bölümleri cep ebadındaki küçük setlerde yer alıyor. Bunları yanımızda taşımak, fırsat buldukça birkaç sayfa bile okumak önemlidir. Çünkü bu alışkanlık sizi daima diri ve şuurlu tutar. Sürekli aklınızda okuma ve anlama hedefi yer eder.

    Tarihte büyük eserlere imza atmış insanların başarılarındaki sır, az da olsa her gün okumaları ve yazmalarıdır. Bazen eski edebiyatçıların hayatını okurken, verdikleri eserlerin sayısına hayran olurdum. Oysa ortada fazla şaşırtıcı bir durum yok. Her gün bir sayfa yazan bir insan, yılda bir kitap üretir. Elli yılda 50 kitap neden şaşırtıcı olsun?

    Kaldı ki, hiçbir yazar günde bir sayfayla yetinmez. Günde üç veya 10 sayfa üreten yazarlar vardır. On sayfa yazan, ömründe 500 kitap üretebilir. Tabiî, kaliteyi düşünen daha az yazar. Ama sonuçta bir eser bile ortaya koymak önemlidir. Hepsinin sırrı, az da olsa yazmaktır.

    Bu kurala dikkat etmeyen nice kabiliyet, bir anda parlar ve kısa zamanda söner; çünkü devam etmemiş, soluğu tükenmiştir.

    Sürekliliğin yerini hiçbir şey tutmaz
    Yaklaşık 25 yıldır risaleleri okuyor ve dinliyorum. Yazık ki, çok yoğun bir şekilde üzerinde çalışamadım. Yani günde 100–200 sayfa okumaya zaman ayıramadım. Fakat az da olsa sürekli okumayı ve dinlemeyi, iman derslerine gitmeyi hiç ihmal etmedim. Sonuçta bakıyorum da, öğrendiğim birçok konuyu, o ayırdığım kısa zamanlarda öğrenmişim.

    Elbette müzakereli dersler ve okuma programlarında iken daha fazla yoğunlaştık. Ama sürekliliğin yerini hiçbir şey tutmuyor. Lisedeyken giriştiğimiz ilk okuma gayretine, bir arkadaş grubuyla, günde iki sayfa olarak başlamıştık. Her gün birbirimizi kontrol ediyorduk. Okumayana sayfa başına bir lira ödeme cezası veriyorduk. O iki sayfa öyle bereketli oldu ki, devamlılığın avantajıyla birlikte zaman zaman sözleştiğimizin 10–20 katını okuyorduk. Neticede peş peşe büyük kitaplar bitiyordu.

    Ama devamlılığı ihmal eden bir genç, bir haftada külliyatı aktardı. Fakat ondan sonra hiç okumadı. Ne zaman uyanacak bilmiyorum.

    İster risaleleri okumaya yeni başlayın, ister eskiden beri okusanız bile yeni bir başlangıç yapmak isteyin; sürekli okumak kuralını ihmal etmeyin. Ulaştığınız kazanç, sizi de şaşırtacaktır.

    2. Münferit okumayı hiç terk etmeyin!

    Risale-i Nur’un vazgeçilmez bir önemi olduğunu biliyor, onu okuyup anlamayı dert ediniyorsunuz. Onu anlamakla neler kazanacağınızın farkındasınız. Onu ve yazarını müthiş bir muhabbetle seviyorsunuz. Az veya çok onunla sürekli meşguliyeti kendinize en büyük bir mesele kabul ediyorsunuz.
    Peki şimdi ne yapacaksınız? Bu iman denizinden tam istifade edebilmek için nasıl bir yol izleyeceksiniz?

    Israrla yapacağınız şey, münferit okumaya dört elle sarılmak ve hiç terk etmemektir. Çünkü kendi başına okumayan kimse, risaleleri okuma ve anlama meselesini akıntıya bırakmış demektir. Artık o, iradesiz, ihtiyarsız, rast gele bir alıcıdır. Öğrenme çabasını, tesadüflerin insafına bırakmıştır. Belki bazen üç beş sayfa okuyacak, bazen az bir miktar dinleyecek, bazen de hiç kafasında olmadığı halde kulak misafiri olacaktır.

    Okuma faaliyeti, rastlantılara bırakılamaz
    Oysa okuyup öğrenme faaliyetinin kaptanı siz olmalısınız. Neyi, nasıl, nerede, ne kadar öğreneceğinizi siz belirleyip, şuurlu bir tercih ortaya koymalısınız. Böyle muhteşem bir imanî dersler hazinesini keşfetme faaliyeti, plânsızlığa, tesadüfe feda edilemez. “Olsa da olur, olmasa da olur” mantığı sizi kurtarmaz. Belki de böyle bir mantık taşımıyorsunuzdur. Ama ciddî bir çaba içinde değilseniz, fiilleriniz sizi yalanlayacaktır.

    Şöyle bir düşünün: Kaç yıldır risaleleri tanıma bahtiyarlığına erdiniz ve şimdiye dek ne kadar okudunuz? Dahası ne kadar anlayıp, inceliklerine vâkıf oldunuz?

    Eğer kendi dünyamızda yaptığımız muhasebe bizi bile tatmin etmiyorsa, kimi tatmin edecektir? Elimizde ömrümüzün garantisi var mıdır? Geçip giden seneler bize yeterince birikim kazandırmamışsa, gelecek senelerden ümitli olabilir miyiz?

    Şüphesiz seneleri değil, tavrımızı sorguluyorum. “Eh işte, ara sıra okuyorum, bir şeyler biliyorum” anlayışı sizi kurtarmaz.
    Bunun için münferit okumaya, yani kişisel okumaya büyük bir önem vermeniz gerekecek.

    Bir bakarsınız yıllar su gibi akar
    Bu eserleri yeni tanımışsanız, “Daha zamanım var, henüz tanıdım” düşüncesine kapılmayınız. Bu, nefsin ve şeytanın bir tuzağıdır. Bir bakarsınız, yıllar su gibi akar gider ve elinizde kalan sadece hayıflanmalar, ahlar ve özlemlerdir. Bunun için şahsî okumayı hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiniz bir düstur hâline getirmelisiniz.

    Şahsî okuma size ne kazandırır? Öncelikle, öğrenme çabasını siz yönlendirirsiniz. Eğer başka kanallardan gelen bilgilerle yetinirseniz, belki de eserlerin bazı yerlerini hiç okumamış olursunuz. Hâlbuki plânlı bir okuma ile Risale-i Nur’a derli toplu bakarsınız.

    Öyle yerler vardır ki, hususî mâhiyettedir, belki mahremdir veya genel kitleye göre anlaşılması zordur. Bu bölümleri hiçbir yerde duyamazsınız. Siz kendiniz okumazsanız bunları kabirde mi öğreneceksiniz? “Oku, oku! Kabirde okuyamazsın” diyen Zübeyir Gündüzalp Ağabey ne güzel söylemiş.

    Şahsî okuma, bütünlük anlayışı kazandırır
    Ancak bu sözü de doğru anlamalısınız. Dünyada çok okuyan, kabirde de okur; tıpkı Hafız Ali ve benzerleri gibi... Ama okumazsanız, kabirde de okuyamazsınız. Görür gibi inandığımız kabir hayatında, Kur’an dersleri olan risalelerle, iman kardeşleriyle, Üstatla, hepsinden önemlisi Hazret-i Peygamber (a.s.m.) ile beraber olmak istemez misiniz?
    Elbette istersiniz. O zaman, çok okumak zorundasınız.

    Şahsî okuma, size, Risale-i Nur’a bir bütün olarak bakma kabiliyeti verir. Böylece hangi konunun nerede işlendiğini öğrenirsiniz. Bu da size iki bakımdan fayda sağlar:

    Birincisi, aynı konunun farklı yerlerde nasıl işlendiğini görür, icmalî işlenen bir konunun başka yerde daha tafsilî bir şekilde işlendiğini fark edersiniz. Sözgelişi; melâike bahsi On Beşinci Sözde de var. Ama Yirmi Dokuzuncu Sözde daha geniş ve detaylı anlatılmış. Yine şuûnât-ı İlâhiye konusu, Yirmi Dördüncü Mektupta, Otuz İkinci Sözde ve Otuzuncu Lem’ada işleniyor. Bunun dışında risalelerin birçok yerine serpiştirilmiş. Hepsine topluca bakarsanız, birbirinin yardımıyla diğerini de daha iyi anlarsınız.

    İkincisi, farklı konular arasında da irtibat kurmanız ve birbirine yardımcı etmeniz mümkündür. Şahsî okuması olmayan ve topluca bakamayan bir kimse, belki bir meseleyi anlamak için çok çalışır, çırpınır; oysa o konu, okumadığı bir yerde çok güzel ve genişçe işlenmiştir.


    3. Kendinizi muhatap ederek okuyun!

    Risale-i Nur’u tek başına okumanın çok büyük avantajları vardır. Bunların hepsi de güzeldir. Ama şahsî okumanın asıl büyülü yönü, nefsinizi muhatap kabul ederek okumaktır.

    Risaleyi kendi başınıza okursanız, ortada başka kimse yoktur. Bir siz varsınız, bir de o... Hiç kaprissiz, ön yargısız, sû-i zansız, okuyup kendiniz dinlersiniz.

    Zaten risalelerin her yerinde, değişik nitelendirmelerle “Ey nefsim!” diyen Bediüzzaman Hazretleri, bu dersleri bizzat nefsine söylemiştir. Siz okurken de, “Ey nefsim!” dersiniz. Ancak oradaki nefis, yazarının veya bir başkasının nefsi değil, bizzat sizin nefsinizdir. İhtiyacınızı bilerek, doğrudan kendinizi kast ederek okursanız, müthiş bir etki altında kalırsınız.
    Bunun ilk şartı, Risale-i Nur’a karşı enaniyetinizi, yanlış tanıdığınız benliğinizi ve izzet-i nefsinizi yok etmektir. Bu eserlerin yazarı bile enaniyetten kaçınırken bize ne oluyor?

    Benliğinizi iman dersleri karşısında yerden yere vurun, en ağır sıfatları nefsinize verin, onu alabildiğince aşağılayın; yücelirsiniz..

    Bilmediğini bilmek, öğrenmenizi sağlar
    Risale-i Nur’a “Biliyorum” edasıyla yaklaşırsanız, hiçbir perde açılmaz ve mânâ hazineleri gizli kalır. Ancak “Bilmiyorum,” “Yetersiz biliyorum” ya da “Öğreneceğim çok şey var” yahut “Daha nice yeni mânâlar keşfedeceğim” şuuruyla yönelirseniz, mânâ sırları açılır, yepyeni bilgilere kavuşursunuz.

    “Biliyorum” edasıyla yaklaşan, zaten bildiğine inandığı için yeni bir şeyler öğrenme gayreti göstermez. Aklı, beyni, kalbi, duyguları tembel ve işsiz kalır. Ancak yeni keşifler yapacağı ümidiyle sarılan bir kimsenin bütün duyguları öğrenmek için çırpınır, zorlukları çözer, yüzeysel anladığı yerlerin derinliğini keşfeder.

    Risalelere nefsinizi muhatap kılarken, müellifinin yönelttiği tüm suçlamaları ve eleştirileri kendi üzerinize alın. Zaten bu eserler sizin için yazılmış.
    Ayrıca oradaki şartlı olumlu sıfatların da üzerinizde olup olmadığını düşünün, nefsinizi sorgulayın. Sözgelişi; Yirminci Mektubu okuyorsunuz... Mukaddimesinde geçen, “Cenab-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır” cümlesini okudunuz.

    Hemen sorun nefsinize: “Cenab-ı Hakk’ı tanıyorum ve seviyorum. Peki, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhar mıyım? Eğer mazhar değilsem, gerçekten tanıyor ve seviyor değil miyim?”
    Buradaki nefis muhasebesini uzatıp götürebilirsiniz. Sonuç sizi memnun edecektir; çünkü daha çok okumanın, daha çok çabanın gerektiğini göreceksiniz.
    Diyelim ki, Yirmi Altıncı Mektuptaki “dost,” “kardeş” ve “talebe”nin özelliklerini okuyorsunuz. Tabiî ki, kendinizi talebe kabul ediyorsunuz. “Talebeliğin hassası ve şartı şudur ki: Sözleri kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilsin” ifadelerini okuyorsunuz.

    Hemen soralım kendimize: “Eserlere kendim yazmış gibi sahip çıkıyor muyum? Hayatımın en mühim işi onları yaymak mı, onun hizmeti mi? Eğer böyle değilse, nasıl talebe olabilirim?”

    Risale-i Nur’un her yerini böyle bir muhatabiyet ve sorgulama anlayışıyla okuyabilirsiniz. İşte o zaman şahsî okumanın azamî istifadesi ortaya çıkar.

    Tevazunun zirvesine çıkıyor
    Bu kadar sorgulamayı çok görmeyin. Bu eserlerin yazarı, üç ekmek ve bir okka (1282 gr) pirinçle bir buçuk ay idare ettiği halde, kendisine şikemperver, yani “midesini seven” diyebiliyorsa, bizim nefsimize ne oluyor ki onu eleştirmekten geri duralım? Kaldı ki, onun nefsini yerden yere vuruşu bundan ibaret değil. Yirmi Altıncı Sözün hatimesinde, kendisini bir racül-ü fâcir (aşırı kötü ve günahkâr kimse) gibi görmekle tevazuun zirvesine çıkıyor.
    Risaleleri, sanki üçüncü bir şahsa sesleniyormuş gibi okumak, bizi ilerletmez, geriletir. Biz kendimiz, kurtulmuş insanlar değiliz ki... Hem onların yazarı, herkesten ziyade okursa, bizim ihtiyacımızın sonsuzluğu ortadadır.
    Şahsî okumada, bizzat kendi nefsimizi hedef almamız, onun tezkiyesi ve terakkisi için şarttır. Yoksa temizlenmeyiz, olduğumuz yerde sayarız.


    4. Nereden başlamalı, nasıl ve ne kadar okumalısınız?

    Özellikle Risale-i Nur’u yeni tanıyıp şahsî okumaya başlamak isteyenler, hangisine öncelik vermek gerektiğini araştırırlar. Elbette ilk başlangıç için okunması ve anlaşılması kolay bir yer seçilmelidir. Bunun için en uygunu, öncelikle Sözler’in arkasındaki konferansı okumaktır. Burası, Risale-i Nur’un ve Bediüzzaman Hazretlerinin özellikleri anlatıldığı için bir nevi “giriş” hükmündedir. Bu arada, Üstat Hazretlerinin hayatının anlatıldığı, Mehmed Paksu’nun “Nur Dede” isimli eseri, kısa ve anlaşılır olması bakımından bilhassa yeni başlayanlar için önemlidir. Bundan sonra Küçük Sözler, Gençlik Rehberi okunabilir. Arkasından Lem’alar’dan 1. ve 2. Lem’a, Tarihçe-i Hayat’ın baş kısmı, Mûcizat-ı Ahmediye devreye girer. Bu kadarı eserlerin diline ve üslûbuna belli bir alışkanlık kazandırır.

    Yeni başlayanların, Nesil Yayınlarından çıkan Risale-i Nur’a Giriş kitaplarını okumaları daha kolay ve rahat olabilir. Çünkü bu kitaplarda rahat bir düzenleme, kelime ve terim anlamları vardır. Ayrıca, işlenen metnin ana konusunu teşkil eden kelime üzerinde genişçe durulmuş, bu kelimeden türeyen birçok kelimenin de anlamı verilmiştir. Meselâ; “selâm” kelimesinin Arapça hangi kökten geldiği ve anlamı genişçe anlatıldıktan sonra, bu kökten türeyen selâmet, selim, teslim, tesellüm, teslimiyet, İslâm, Müslim, müsalemet gibi kelimelerin anlamları da açıklanıyor. Bu yönüyle Risale-i Nur’a Giriş dizisi, Risale-i Nur’-un kelime ve terimlerine şuurlu bir biçimde vâkıf olmayı ve derinlik kazanmayı sağlıyor.

    Hizmet Rehberi şuur ve şevk kazandırır
    Risale-i Nur’u, Bediüzzaman’ı, hizmetini ve talebelerini daha iyi tanımak için Hizmet Rehberi’ni okumakta fayda vardır. Ayrıca bu eser, ayrı bir şuur, şevk ve heyecan kazandırır. Artık sırasıyla Sözler, Tarihçe-i Hayat, Mektubat, Barla Lâhikası, Lem’alar, Kastamonu Lâhikası, Şuâlar, Emirdağ Lâhikası, Mesnevi-i Nuriye, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, İşârâtü’l-İ’câz, Muhâ-kemât okunabilir.

    Dikkat edilirse, böyle bir sıralamada lâhikalarla diğer eserler aynı anda bitmiş olacaktır. Böylece külliyatın umumuna birden bakılacak, her yerinde geçerli olan ve bütün satırlara sinen meslek ve meşrep düsturları hazmedilecektir. Aksi takdirde sadece bir grup eserde yoğunlaşılır, diğerleri ihmal edilirse anlama ve uygulamada dengesizlikler meydana gelecektir.
    Ayrıca büyük eserlerde yer almayan, topluca “Âsâr-ı Bediiye” denilen Münâzarât, Sünuhat, Divan-ı Harb-i Örfi gibi küçük eserleri de bitirmek gerekir ki, külliyat tamamen aktarılmış olsun. Yaptığımız bu sıralama, sadece “kolaydan zora” doğru giden bir tavsiye niteliğindedir. Yoksa ille de böyle olması gerekmez. Daha değişik sıralamalar ve tavsiyeler de mümkündür.

    Bilen kimseler rehberlik etmeli
    Aslında en güzeli, “bilen birisinin yeni okumaya başlayan bir kimseye rehberlik etmesi”dir. İlk okumalarda anlamak için çok uğraşmamanız gerekir. Çünkü yabancı olduğunuz için takıldığınız yer çok olacaktır. Öncelikle çok okuyup diline, üslûbuna, genel mantığına ve yaklaşım tarzına alışmanız gerekir. Eğer daha ilk okumalarda tam anlamaya kalkışırsanız, ya şevkiniz kırılır terk edersiniz ya da ne kadar çırpınırsanız çırpının bir şeyler eksik kalır.

    Ama, “Hiç anlamaya çalışmadan, makine gibi okuyup geçin ve mânâyı hiç düşünmeyin” demiyoruz. Elbette ilk okuduğunuz anda birtakım mânâ cevherleri açılmaya başlayacaktır. Ancak sabırla ve fazla oyalanmadan okumayı sürdürürseniz, her geçen gün mânâyı daha iyi kavradığınızı görürsünüz. Risale-i Nur, siz hiç farkına varmadan sizi eğitir.

    Artık belli bir seviyeye geldiğiniz zaman çok dikkat ve tefekkürle, anlama azmi ve gayretiyle okumalısınız. Bu azim ve gayret, çok mânâların açılmasına sebep olacaktır. Bir arkadaşımız, “Yirmi Dördüncü Sözün İkinci Dalını çok ısrarla ve defalarca okudum, ama anlayamadım. Çözemediğim yerlerini anlamak için çok uğraştım, düşündüm, araştırdım. Bir gün saatlerce süren uğraştan sonra yine anlamaya çalıştığım mânâları düşünerek uyudum. Rüyamda aynı yeri okudum ve bütün mânâlar açıldı. Anlamadığım hiçbir yer kalmadı” dedi.

    Israrlı istek, kilitleri açar
    Demek, anlamak için ısrarlı istekte bulunmak, gayret göstermek, önemli bir sırrın açılmasına sebep olabiliyor. Yeter ki isteyin. Kafanıza takılan kilit mutlaka çözülür. Ya siz bulursunuz, ya biri anlatır, ya Allah bir şekilde ihsan eder.
    “Şahsî okumanın ne kadar olacağı” konusu da önemlidir. Öncelikle herkes kendi durumuna göre uygun olan miktarı tespit edebilir. Çünkü, herkes kendini daha iyi tanır, işini, meşguliyetini daha iyi bilir.

    Bununla birlikte, Emirdağ Lâhikası’ndaki bir mektuptan anlıyoruz ki, her gün en az iki sayfanın okunması gerekir. İki ilâ on sayfa civarı, “şahsî okumanın en alt seviyesi”dir. Az gibi görünür, fakat devamlı olursa kazancı müthiştir.

    Talebe-i ulûm müjdesi
    Konuyla ilgili Emirdağ Lâhikası’nda, Bediüzzaman Hazretleri, şöyle diyor: “... Kalbe bu ikinci hakikat ihtar edildi. Hakikat da şudur: ‘Her bir adam eğer hanesinde dört beş çoluk çocuğu bulunsa kendi hanesini bir küçük medrese-i nuriyeye çevirsin. Eğer yoksa, yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç dört zat birleşsin ve bu heyet bulundukları haneyi küçük bir medrese-i nuriye ittihaz etsin.

    Hiç olmazsa, işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş on dakika dahi olsa Risale-i Nur’u okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir miktar meşgul olsalar, hakikî talebe-i ulûmun sevaplarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, İhlâs Risalesinde yazılan beş nevi ibadete de mazhar olurlar. Hakikî ilim talebeleri gibi, onların maişetlerini temin hususundaki âdi muameleleri de bir nevi ibadet hükmüne geçebilir’ diye kalbe ihtar edildi.”

    Bu meşguliyet asrında, böyle bir müjdenin muhatabı olmak, büyük bir lütuftur. Sanırım iman ilmini tahsil için her gün on dakikayı herkes ayırabilir.


    “Şahsî okumanın en üst seviyesi” ise, 100–200 sayfa civarındadır. Çünkü Üstat Hazretlerinin günde 200 sayfa okuduğuna dair hatıralar vardır. Bayram Yüksel Ağabeyin anlattığına göre Üstat bazen talebelerine, “Bugün kaç sayfa okudunuz?” diye sorar, “Üç veya beş” cevabını aldıktan sonra, şöyle dermiş:
    “Ben 200 sahife okudum. Hem benim kalemim yok, çok ağır yazıyorum. Hem de sizin gibi gazete gibi okuyup geçmiyorum. Ben mânâsını da anlayarak okuyorum. Hem de bakın ne kadar tashih ettim. Elhamdülillâh, ben bugün bu kadar okudum, çok istifâde ettim. Bugün imanım çok inkişaf etti.”

    Altı saat süren dersler
    Yine Üstadın sağlığında Isparta’da talebeleriyle yaptığı sabah derslerinin, namazdan sonra başlayıp beş altı saat, öğleye kadar devam ettiğini anlatan Bayram Yüksel, bu derslerden çok istifâde ettiklerini belirtiyor.

    Ancak buna herkes, her zaman muvaffak olamaz. Bu durum belli şahıslar veya müsait oldukları zaman yoğun programlar uygulayan kimseler için geçerlidir. Ama okuyup anlamaya çalışan her insanın, ömrünün belli dönemlerinde, ayrıca her haftanın, ayın, yılın belirli bir safhasında yoğun programları olmalıdır. Bunlar bir yerde, yenilenme, aküleri doldurma ve şevklenme uygulamalarıdır.
    Şahsî okumanın nasıl bir ortamda gerçekleştirilmesi gerektiği de önemlidir. Mümkünse sakin ve sizi başka şeylerin meşgul etmediği bir ortamda okumanız gerekir. Ama bu mümkün olmuyorsa, vazgeçmemek, yine okumak lâzımdır. Çünkü, insan hiçbir zaman hissesiz kalmaz. Yeter ki, okumaya çırpınsın.

    5. Sistemli ve yazarak okuyun!

    “Eşsiz bir imanî hakikatler hazinesi” olan Risale-i Nur’u okuyup anlamayı ve hayatınıza rehber yapmayı önemli bir hedef edinmişseniz, şahsî okumayı en verimli hâle getirmek için geceyi gündüze katarak çırpınmalısınız.
    İşte böyle kudsî bir gayenin heyecanıyla yanıp tutuşuyorsanız münferit okumada en üst verimi alabileceğiniz bir formül tavsiye edeceğiz.

    Risale-i Nur’u, bir defter kalem alarak, lügat ve diğer yardımcı kaynaklarla birlikte, tıpkı bir okul dersi çalışır gibi okumalısınız.

    Hatırlayın: Lisede, üniversitede iken yarınki imtihana nasıl delice çalışıyordunuz! Bazen tek derse günlerce çalışıyor, deftere problemler çözüyor, kitabın kenarına notlar alıyordunuz. Kim bilir kaç geceyi uykusuz geçiriyor, belki ders çalışırken kitabın üzerine uyuyakalıyordunuz. Ama kazanan siz oldunuz ve başardınız.

    Risale-i Nur, bir ders kitabının size kazandırdığından çok daha fazlasını vereceği için tıpkı bir okul imtihanı gibi onu okuyup anlamaya çalışmalısınız.

    Kitap, defter ve kalem
    Bunun için hemen bir defter edinin. Mümkünse kaliteli, ciltli ve okuduğunuz kitabın sayfa sayısıyla orantılı bir defter olsun.
    Diyelim ki Sözler’i okuyorsunuz. Masanın başına geçtiniz. Şu anda dünyanın en mühim bir işini çalışıyorsunuz. Karşılığında para ve makam kazanmayacaksınız. Ama imanınızı kurtaracak ve Cenneti kazanacaksınız. Meseleyi olabildiğince ciddî tutun ve sıkı sarılın.

    Kitabın ilk sayfasını açtınız. Birinci Sözden başladınız. Hemen defterinize de bu başlığı yazınız. Önce normal okuyup, anlamadığınız kelimeleri deftere kaydedin. Sonra lügat yardımıyla kelimelerin karşılığını bulup yerleştirin. Tekrar başa dönüp anlayarak okuyun. Okurken aklınıza gelen güzel mânâları defterinize yazın.

    Eğer zaten sayfa altında kelime anlamları olan bir kitaptan okuyorsanız, buna gerek kalmaz. Ancak yine de bir kelimenin geniş mânâlarını öğrenmek istiyorsanız not alabilirsiniz.

    Tabiî aklınıza gelen soruları ve anlamadığınız noktaları da not edin. Bunları çözmek için başka yardımcı kaynaklara yönelin. Çözemezseniz, daha çok okuyan, bilen birisine sorun. Müsaitseniz hemen o anda telefon açın ve cevabını kaydedin. Bu sırada yeni öğrendiğiniz kelimeleri kartlara yazın ve her gün birini, evinizin görebileceğiniz bir yerine asın. Girip çıkarken okuyun. Böylece her gün yeni bir kelime öğrenmiş olacaksınız.

    Bir örnek: Huruf-u mukattaa
    Elbette her okuduğunuz yer Birinci Söz gibi olmayacak. Daha ağır ve çetrefilli konulara gireceksiniz. Sözgelişi; İşârâtü’l-İ’câz’ı okuyorsunuz. Huruf-u mukattaaya dair olan bölümdesiniz. Âdeta her kelime demir leblebi, metin içinden çıkılmaz bir zorlukta... Kim bilir şevkiniz kırılıyor, moraliniz bozuluyor, “İşte burayı anlayamam” diye düşünüyorsunuz.
    Hayır! Yanılıyorsunuz. Okuma yazma bilen herkes, orayı anlayabilir. Yapacağınız şeyler şunlardır:

    1– Önce Kur’an’ı açıp “Elif-Lâm-Mim, Yâ-Sin, Nun” gibi, mukattaa harflerini tek tek yazın. Kaç yerde ve ne şekilde geçiyor, kaydedin. Bunlar zaten surelerin başında olduğu için bulmak zor değildir. Yüz on dört surenin başına bakın, onları bulursunuz.

    2– Anlamadığınız kelimeleri deftere yazın. Burada geçen, mehmuse, mehcure, şedide, rahve gibi harf grupları birer terimdir ve özel anlamları vardır. Bunlar Kur’an harflerinin özelliklerine göre gruplandırılmış hâlidir. Bunların mânâları ve hangi harfler olduğu lügatte açıklanıyor zaten.
    3– Bundan sonra yapacağınız, risalede verilen hükümleri doğrulamak olacaktır. Yani orada anlatılan yönteme göre siz de harfleri sayacak, gruplandıracak ve Kur’an’ının bir mucizesine şahit olacaksınız.

    At sırtında yazıldı, masa başında okuyoruz
    Müthiş bir i’caz nüktesini, az bir gayretle keşfedeceksiniz. Belki biraz zamanınızı alacak, olsun! Bediüzzaman, bir bilgisayar yardımıyla yapılabilecek bir hesabı, savaşta, at sırtında yazmışken, bize ne oluyor ki masamızın başında okumayalım?

    Günler geçecek ve peş peşe kitaplar bitecek, defterler dolacak. Sakın bu defterleri hor kullanmayın, bir kenara atmayın, iyi koruyun. Çünkü yıllar geçse de bunlara ihtiyacınız olacak ve belki de yararlanmak isteyenlere vereceksiniz. Meselâ, çocuklarınıza veya torunlarınıza... Çektiğiniz zahmete değmez mi?

    Bu tür çalışmaya giriştiğinizde yine “kolaydan zora” doğru bir sıralama izleyebilirsiniz. Günler geçtikçe sizi hayran eden bir başarıyla karşılaşacaksınız. Artık bir merdiven çıkar veya tuğlaları üst üste koyar gibi bir gelişme izleyeceksiniz. Meselâ, bir kitap bitirdiğinizde artık bazı kelimeleri deftere hiç yazmayacaksınız; çünkü öğrendiniz! Belki de geçen yıllara yanacaksınız. “Madem kendim bu kadar derin mânâları anlayabilecekmişim, neden bunca geçen zamanımı tam değerlendiremedim?” diye düşüneceksiniz.

    Evet, ne kadar yansanız yeridir. Ama madem geçen geçmiş; siz bugüne ve geleceğe bakın... Hiç değilse bundan sonrasını hakkıyla değerlendirin.

    “Bilen anlatsın, öğrenelim” kolaycılığıGenelde hazıra alışan bir yapımız var. Havalecilik, “Başkası düşünsün” anlayışı, sadece dünyevî işlerde değil, burada da geçerli...”Bir bilen anlatsın, biz de anlayalım” diye düşünürüz. “Biz bilemeyiz, o daha bilgilidir.” İyi de, daha iyi bileni her zaman yanımızda bulabilir miyiz? Kim her gün bize gelip ders verebilir, yardımcı olabilir? Hem daha iyi bilen kişi, bu seviyeye nasıl gelmiş, ne yapmış, nasıl okumuş?

    Bazen de ciddî bir okuma anlama faaliyetine girişmek için birinin bizim elimizden tutmasını bekleriz. Belki aylar, yıllar geçer, o birisi gelip bizim elimizden tutmaz ve hakikatler denizine bizi uçurmaz.

    Oysa şuna kesin inanın: Yaratıklar içinde size en büyük yardımı yine kendiniz edeceksiniz. En büyük desteği, kendinizden göreceksiniz. Sizin içinize yerleştirilen kabiliyetler öylesine güçlü ve değerlidir ki, onları iyi kullanırsanız, hayal edemediğiniz bir zirveyi zorlarsınız. Yapacağınız tek şey, ihlâsla girişmek; arkası gelir...

    6. Müzâkere ederek okuyun!

    Şahsî okumanızı hiçbir zaman terk etmiyorsunuz... Yazarak ve sistemli okumaya da başladınız... Bunlar Risale-i Nur’u tam anlamanıza yetmez. Daha yapacağınız bir dizi formül var.

    İşte bunlardan birisi, birkaç kişiyle yapacağınız “müzakereli ders”tir. Bunun için okuyup anlamaya şevkli olan bir grup oluşturunuz. Bu sayı en az iki kişi, en fazla on kişi olmalıdır. Aslında ideali, beş altı kişidir. Sayının az olması, anlama faaliyetinin daha doyurucu ve zengin olmasını engeller. Sayı 10’dan fazla olursa, dikkat dağılır, mânâ üzerinde yoğunlaşılamaz.

    Müzakereli okuma için meydana gelen grubun fertleri risale bilgisi bakımından birbirine yakın olmalıdır. Eğer fertlerin bir kısmı çok eski, diğerleri çok yeni olursa verimsizlik olabilir. Gereksiz tekrarlar girer, zaman kaybı olur. Ancak mümkünse birisinin daha bilgili ve kavrayışının yüksek olması, grubu sürüklemesi, anlaşılmayan yerlerin çözülmesi bakımından önemlidir.
    Bununla birlikte, tümü okumaya yeni başlayanlardan kurulu bir grup da olabilir. Ayrıca bir grup yeninin, nispeten bilgili olan bir kimsenin etrafında kümelenmesi de mümkündür.

    Mutlaka inayete mazhar olacaksınız

    Maksat, en yüksek verimi almaya çalışmaktır. Ama tam ideali sağlanamıyorsa, mevcutla yetinilmelidir. İhlâsla bir araya gelen bu insanlar mutlaka inayete mazhar olacaklar ve büyük kazançlar elde edeceklerdir.

    Müzakereli okuma yapılacak yer sakin, temiz, tertipli olmalı, grup fertlerinin kolayca ulaşabileceği bir noktada bulunmalıdır. Etrafta dikkat dağıtıcı, okuyanları meşgul edici unsurlar bulunmamalıdır.

    Böyle bir dersin ideal süresi, bir saattir. Eğer katılanların gücü daha fazlasına yetiyorsa sürdürebilirler. Fakat fazla okumayı tercih ettiklerinde bunu ikiye bölmeleri ve araya bir dinlenme vesilesi olarak namaz, çay veya bir ikram eklemeleri gerekir.

    Okumaya katılanların birbirini tanımaları, samimiyetin artması ve ders havasına hazırlanmak için mütevazı bir yemek veya ikramın olması tavsiye edilir.

    Okunacak yer mutlaka önceden belirlenir. Grup üyeleri oraya önceden hazırlanır, kelimelerini çıkarır, notlar alırlar ve okunacak kitapla gelirler. Sonra herkes manevî sermayesini ortaya döker ve o manevî şirketten müthiş mânâlar inkişaf eder.

    Allah, bilmediğinizi bildirir
    Tespit edilen bölüm, önce bir kez okunur, sonra cümle cümle, kelime kelime tahlil edilerek gidilir. Konuyla ilgili başka yerlerde geçen açıklamalar okunur. Bazen bir kelime üzerinde çok uzun durmak gerekebilir; çünkü o kelime, bir ıstılahtır ve çok mânâların anahtarıdır.

    Kullanılan kelime, farklı ilim dallarına göre değişik mânâlar ihtiva edebilir. Acaba orada hangi anlamda kullanılmıştır? Daha önce de belirttiğimiz gibi, vacib kelimesi kelâmda başka, fıkıhta başka, günlük konuşmada farklı anlamdadır. Tüm bunların farkını ve cümle içinde delâlet ettiği mânâyı kavramak gerekir.

    O anda öyle samimî ve manevî bir hâl meydana gelir ki, derse katılanlar imanlarının arttığını sanki müşahhas bir şekilde hissederler. Ders bittiğinde herkesin içinde muhteşem bir iman zevki, müthiş bir hizmet ve İslâm’ı yaşama azmi meydana gelir.

    Müzakereli derste Allah bilmediğinizi bildirir. Çünkü kim ihlâsla isterse Allah verir. Siz ihlâsla anlamaya çalışırsanız Allah ihsan eder. Risale-i Nur’u okuyup anlamanın anahtarı kimsede değildir. Eğer öyle olsaydı, risaleler evrensel olamazdı. Risale-i Nur’un en büyük hocası yine Risale-i Nur’dur. Siz isteyin; yıllardır anlayamadığınız nice zor ve girift konuları anlarsınız.

    Sivrisinek ve bal arısı neyi simgeliyordu?
    Bir gün iki arkadaş müzakereli ders yapıyorduk. Münazarat’tan, “Dine zarar olmasın, ne olursa olsun” (s. 44) sorusunu okuyorduk. “Sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa, sizin şevkiniz hiç bozulmasın” cümlesini anlamaya çalışıyorduk... Bu ne demekti? Yıllardır burayı şöyle anlamıştım: “Âdeta fıtrat alt üst olsa, eşya fonksiyonlarını yitirse, siz yine şevkle çalışmayı sürdürün.”


    Oysa bunun mânâsı bu değildi. Belki de burada uzun misaller ve cümleler kullanıldığı için insan mânânın ucunu kaçırıyordu. Tekrar tekrar okuduk. Bütün dikkatimizi üzerinde topladık. Meğerse, o ifadeden kast edilen, “Devletin idarecileri ve memurları dine hizmet etmese bile sizin şevkiniz kırılmasın” demekmiş.

    Cümleler çok uzun olduğu için hepsini almıyorum. Ancak baş kısmını kısaltarak oradaki ifadeyi aynen dikkatlerinize sunuyorum: “Acaba Kur’an’ın sadasını işitmeyen, o sadaya nisbeten sivrisinek gibi bir emirin demdemelerini ve karasinekler gibi bir hükûmetin adamlarının vızvızlarını işitecek midir?”

    Bu kadar basit... Üstat Hazretleri, kendisi neyi kast ettiğini zaten söylüyor. Dine hizmeti devletten beklemek yerine, bizzat teşebbüs etmeyi tavsiye ediyor. Yeter ki, dikkatinizi iyice yoğunlaştırın ve metne bağlı kalın.

    Müzakereli derste bütün dikkatler konuya odaklanmalı ve herkes anlamak için çırpınmalıdır. Ayrıca anladığı mânâları hemen o anda deftere veya kitabın kenarına not etmelidir. Çünkü bu mânâlar bir sonraki okumada size lâzım olacaktır. Not almayı hiçbir zaman ihmal etmeyeceksiniz. Ta ki, bir zamanlar aldığınız notları kafanıza nakşedene kadar...

    7. Dersleri ihmal etmeyin ve dikkatle dinleyin!

    Risale-i Nur’u anlamanın ve onu hayatınıza geçirmenin mühim bir vesilesi de, müşterek yapılan derslerdir. Derslerden kesinlikle taviz vermeyin.
    Bizler derslere ilk geldiğimiz yıllarda ders mekânları “Erkâm’ın evi”ne benzetilirdi. Hazret-i Erkâm (r.a.), İslâmiyetin ilk yıllarında Peygamberimizin (a.s.m.) ve ashabının toplanıp Kur’an okudukları ve irtibatlarını sürdürdükleri evin sahibiydi.

    Dersane ile Erkâm’ın evi arasındaki benzetmenin sebebi, dış dünyanın bu harekete karşı soğukluğu ve bu tür toplanmaların karşılıklı bilgi edinmeye katkısıydı. Ayrıca samimiyet, sıcaklık, hasbîlik, kardeşlik, sevgi, dayanışma bu iki benzer yerin ortak hususiyetleriydi.

    “İbâdetin en hayırlısı, az da olsa devamlı olanıdır” hadîsinin mânâsı, bu iman ve tefekkür derslerinde de kendini gösteriyor. Her gün veya haftada birkaç gün dağarcığına iman hakikatlerinden ekleyen kimse, yıllar sonra çok büyük bir ilmî potansiyele kavuşabiliyor.

    Ayrıca buraları, tanışma, kaynaşma, irtibatı devam ettirme, yeni hizmetleri plânlayıp koordine etme noktasından benzersiz bir imkândır. Sayısız faydaları bulunan müfritâne irtibatın en güzel yolu da bu tür beraberliklerdir.

    Nuranî bir atmosfer, manevî bir sığınak
    Bu iman ve Kur’ân dersleri bir sığınaktır. Câzibedâr fitneleriyle ehl-i imanı Allah yolundan alıkoyan bin bir tuzaktan kurtaran nûrânî bir atmosfer, sağlam bir melce, eşsiz bir tahassungâhtır.

    Meyve Risâlesinin Dördüncü Meselesinde îzah edilen “en küçük dâiredeki en büyük, en mühim ve dâimî vazife” olan imanı kurtarma davasının kazanılmasına en büyük destek, yine bu Kur’ân dersleridir. Herkesin evinin başköşesine oturttuğu ve bir nevi Cehennemin tohumu hükmündeki televizyonun şerrinden kurtulmanın yolu da, Allah için bir araya gelmelerdir. Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), Allah için bir araya gelen iki kişiye, meleklerin onlar ayrılıncaya kadar duâ ettiklerini belirtiyor.

    Ya, Allah için onlarca, yüzlerce kişi bir araya gelirse, duâlar ve mânevî destekler kat kat olmaz mı? Böyle bir topluluğa melekler kanatlarını germez mi?

    “Dost” muyuz, “talebe” mi?
    İman hakikatlerinin yazarı, kendisini ziyarete gelenleri “dost, talebe, kardeş” diye üç şıkta değerlendiriyor. Burada kardeş ve talebenin özelliğini anlatırken, “îmânî eserleri kendileri yazmış gibi sahip çıkmaları ve hayatının en mühim vazifesini onların neşri bilmeleri” şartını koyuyor. İşte bu şartların gerçekleşmesine mühim bir vesile de derslerdir. Bunlara imkân nispetinde gereken ehemmiyet verilmezse, bırakın kardeş ve talebe olmayı, “dost” olabilir miyiz?

    Ancak burada meselenin bir başka yönü daha vardır. Derse gelmekte ihmali bulunan kimselere gerekli ilgi, irtibat gösterilip gösterilmediği çok mühimdir. Derse gelemeyen kimsenin belki mühim bir engeli, büyük bir problemi vardır. Bu araştırılmalı ve giderilmesine çalışılmalıdır.
    İman hakikatlerini okumak için güzel bir ortam, temiz ve nûrânî bir atmosfer temin edilmelidir. Ayrıca karşılıklı ilgi ve sevgi ihmal edilmemeli, derslerin verimi ve kalitesi artırılmalı, lüzumsuz, siyasî ve âfâkî meselelerle vakit kaybedilmemelidir.

    Derse gitmek, en mühim iştir
    İman hizmeti, her türlü meşguliyetin üzerindedir. Nûrânî dersler de “en büyük iş”tir. Bunun için nefsimizin birtakım basit engelleri bahâne etmesine meydan verilmemeli, “İşim var” diyen nefse “Ders, en mühim iş değil mi?” diye sorulmalıdır.

    Biliyorsunuz, programlar en mühim işe göre ayarlanır. En mühim iş için ayrılan bir güne, başka meşguliyetler denk getirilmez. Allah yolunda yapılan iman dersinden daha mühim hangi iş vardır ki, ona engel olabilsin?
    Unutmayalım; bunlar dünyada bizim için en kıymetli ve tatlı hatıra, âhirette de en güzel manzaralar olarak karşımıza çıkacaktır. Bu sırdandır ki, bir engelden dolayı sohbetin sonuna yetişebilen kimse, “Hiç değilse fotoğraf çektiririz!” der.

    Ders, hastayı iyileştirir
    Ancak dersi, vaziyeti idare etmek, bir görünüp bir kaybolmak için kullanmamak, onu çok ciddî bir program kabul edip en azamî istifadeyi elde etmek gerekir. Ama zarurî bir engeliniz varsa, görünmek bile faydalıdır. Çünkü, nefis önce meşru bir engelden dolayı gitmez, sonra gitmemeye alışır ve basit sebepler yüzünden dersi terk ettirir.

    Günlük programı hazırlarken, “İşim olmazsa derse giderim” demek yerine, işiniz çıkarsa, “Benim dersim var” deyin. Bazen hastalık, yorgunluk, uykusuzluk, misafirlik derse mazeret gösterilir. Oysa çok ağır hasta değilseniz, yine iştirak edin, ders size şifa olur; eğer yorgunsanız dinlendirir. Misafiriniz varsa, ona da gitmek için teklifte bulunun; belki çok memnun olacaktır.Dersin cazibesiyle hastalığı, uykuyu, yorgunluğu unutursunuz.

    Derslere mümkün olduğunca sık gitmelisiniz. Biz lise yıllarında iken hemen her gün dershaneye giderdik. Derse gidemezsek sanki hasta olurduk. Diyebilirim ki, Risale-i Nur’dan öğrendiklerimin çoğunu derslerde öğrendim.

    Bilseniz bile tekrar iyidir
    Kendi durumunuza göre bir plân yapın. Haftada birkaç gün veya en az bir gün, eğer olağanüstü sıkıntılı günler yaşarsanız ayda bir kez dahi olsa derse gidin. “Ayda bir” sözünü garipsemeyin. Bazen çok iyi tanıdığımız arkadaşlar, aylarca, yıllarca kaybolup sonradan ortaya çıkıyorlar. Birkaç yıl sonra karşılaşınca, “Bari ayda bir kez derse gel de görüşmüş olalım!” diye lâtife ediyorum.

    Dersten en yüksek verimi almak gerekir. Dersleri ülfet ve ünsiyet perdesini yırtarak dinleyin. Defalarca okunan ve çok iyi bildiğiniz bir bölüm dahi olsa, yine istifade edersiniz. Bir gün, derste çok iyi bildiğim bir bölüm okunuyordu. “Nasıl olsa ben burayı biliyorum” dedim. Hemen sonradan, “Acaba yeni bir mânâ anlayamaz mıyım?” diye düşündüm ve dikkatle dinlemeye başladım. Gerçekten de çok değişik mânâlar anladım ve çok istifade ettim. Bildiğiniz bir yer bile okunsa en azından tekrar etmiş olursunuz; bu da iyidir.

    8. Mutlaka ders yapın!

    Risale-i Nur’u anlayabilmek için önceden hazırlanarak, başka kimselere ders yapmaya çalışın. Çünkü ders yapmak için beyniniz anlamaya çalışır, fikir üretir. Her ne kadar “Dinleyen söyleyenden arif”se de ders yapma konusunda bunun tersi geçerlidir. Dersi okuyan, dersi dinleyenden çok daha iyi anlar.
    Çoğu kimse dikkatle dinlemeyi ihmal edebilir, sık sık dersten kopup kendi dünyasındaki hayallere dalabilir. Ama ders yapan kimse böyle bir hataya düşmekten kurtulur. Çünkü elindeki eseri dikkatle okumak ve anlatmak zorundadır.
    Birçok öğretmenden duymuşsunuzdur. Öğretmenler, öğrencilerden daha çok ders çalışır! Konuyu nasıl anlatacağını, nerede hangi misali vereceğini plânlar, notlar alır. Dersi anlattığı sırada daha önceden yaptığı plânı dikkatle uygular. Bunun gibi, risalelerden ders yapan kimse de, kendisini en güzel bir biçimde yetiştirmiş olur.

    Herkes ders yapabilir
    Hiç şüphesiz, ders yapmak bir maharettir. Ancak bu yetenek birilerinin üzerine gökten zembille inmiş, bazıları da bundan mahrum bırakılmış değildir. Hemen herkes ders yapabilir ve bu alandaki becerisini geliştirebilir.
    Bunu söylerken her yerde her zaman ders yapmak için can atmayı kast etmiyoruz. Özellikle herkese açık dersleri kimlerin yapması gerektiği, belirli niteliklere göre plânlanmalıdır. Dersin gününe, süresine, katılanların sayısı ve seviyesine uygun bir kimse görevlendirilmelidir.

    Ancak bu plân yapılırken, ders yapmanın sadece belirli kimselere özel olarak verilmiş bir lütuf olmadığı bilinmeli ve herkesi kucaklayan bir denge sergilenmelidir.

    Eğer yıllardır ders yapıyor ve dinleyenlerin sayısı ve konumu sizi ders yapma konusunda çekingen ve başarısız kılmıyorsa, bir mesele yok. Ama, hiç ders yapmıyorsanız, bunun püf noktasını söyleyelim: Dinleyen bir kişi de olsa ders yapmaya çalışın. Öncelikle ailenizden, çocuklarınızdan veya arkadaşlarınızdan birisine ders yapabilirsiniz.

    Ailenize ders yapın
    Özellikle eşinize ve çocuklarınıza ders yapın. Zaten öncelikle ailenizden sorumlusunuz. Belki de çocukların anlamayacağını sanacaksınız. Oysa risalelerden birçok kez çocuklara ders yaptım. Tabiî ki, kolay anlamaları için anlatırken basit bir üslûp kullandım. Bu arada cümleleri, kelimeleri, örnekleri seviyelerine uygun bir şekilde sundum. Aralarda espriler yaptım. Basit sorular sorarak, bildiklerinde tebrik ettim. O kadar hoşlarına gitti ki, bazıları oyunu terk edip derse koştular.
    Yeter ki biz elimizden gelen gayreti gösterelim. Bu eserleri herkes anlayabilir.

    9. Okuma programlarını hiç ihmal etmeyin

    Risale-i Nur’u sistemli bir şekilde okuyup anlamak için uygulanan münferit okuma, yazarak öğrenme, müzakereli ders ve normal ders faaliyetlerinin hepsi de güzeldir, hepsi de önemlidir. Ancak bunların tümünü içinde barındıran, okuma ve öğrenme faaliyetini asıl taçlandıran “okuma programı”dır.
    Okuma programı, yaş, bilgi ve mesaileri birbiriyle uyuşan bir grubun, Risale-i Nur’u öğrenme ve yaşama konusunda özel zaman ve mekân ayırıp yoğunlaşmalarıyla gerçekleşir.

    Bu programlar, insanların dünyanın fâni yüzünden sıyrılıp âdeta ebediyet âlemiyle irtibata geçtikleri, bir nevi maddiyattan ve insanlıktan çıkıp maneviyat soluyup melekleştikleri bir ortamdır.

    Bu programlarda, para pul, makam mevki, iş güç konuşulmaz. Sadece ve sadece, Allah ve Onun yüce dini, yüce kitabı konuşulur. Herkes mârifetullahta ve muhabbetullahta merhale kazanma hedefine kilitlenmiştir. Beyinler, “Rabbimizi nasıl daha iyi tanırız, imanımızı nasıl daha fazla inkişaf ettiririz? Ona daha güzel nasıl ibadet ederiz?” arayışı içindedir.

    Cennet hayatının bir örneği
    İnsanın akıl, kalp, ruh, sır, hattâ nefis ve sair duyguları, iman derslerinin eşsiz hazinesi olan Risale-i Nur’la dolar, onunla meşgul olur, onunla huzur bulur.

    Sanki Cennet hayatının bir küçük nümunesidir bütün ruhu kaplayan... Burada riya, ihtiras, kıskançlık, benlik gibi basitlikler, bayağılıklar yoktur. Herkes yücelmeye, nuranîleşmeye, manevîleşmeye odaklanmıştır.
    Sabahlar bir başka olur, günler bir başka geçer ve akşamlar bir başka lezzetlidir. Gündüzler gibi geceleriniz de mübarektir. Hatta rüyalarınız bile ötelerden müjdeler getirir size...

    Bir okuma programına katılan 13 yaşlarında masum bir kızın rüyasında zil çalıyor. Bulundukları mekâna Hz. Fatıma Validemiz (r.a.) geliyor. “Size Resulullah’ın selâmı var. Yaptıklarınızdan memnundur” diyor. Evet, bu rüya sadıktır ve tam hakikattir. Bu bir müjdedir ve teyid-i İlâhîdir.

    Melekler sizinledir; belki veliler, nebiler gözcünüzdür, koruyucunuzdur, misafirinizdir. Sakın bu ifadelerimizi mübalâğa sanmayın. Birçok hadis-i şerifte, “Allah’ın anıldığı, Ona ibâdet edildiği yerlere meleklerin geldiği ve mü’minlere dua ettikleri” belirtilmiyor mu?

    Okuma programını herkes uygulamalıOkuma programı yapılan mekânların etrafını nurlar kuşatır, katılanların üzerine nurlar yağar, simaları nuranîleşir. Çünkü onlar sırf Allah rızası için bir araya gelmişler, başka hiçbir şeyi maksat yapmamışlardır.

    Eğer böyle bir okuma programı fırsatı yakalamışsanız, sakın kaçırmayın! Eğer fırsat yok gibi görünüyorsa, siz meydana getirin.

    İster talebe, ister esnaf, memur, öğretmen, ev hanımı, çalışan kadın, ne olursanız olun, okuma programını hiç ihmal etmeyin. Allah’ı tanımak, mârifet ve muhabbette terakki etmekten daha mühim hangi iş olabilir?

    Okuma programı sanki sadece gençlere ve öğrencilere mahsus zannedilir. Hayır! Herkes yılın belirli bir bölümünü yoğunlaşma, yenilenme ve yücelmeye ayırabilir.

    Diyelim, işiniz çok yoğun... İş yerinden bir türlü ayrılamıyorsunuz. Farz edin ki bir hafta ağır bir hastalığa yakalandınız ve işe gidemediniz... Sayın ki ameliyat oldunuz ve bir ay çalışamadınız... Okuma programıyla manevî dünyanızda yapacağınız ameliyat, maddî sağlıktan yüz defa, bin defa daha hayırlıdır.

    Her kelime, Cennet meyvesi olacak
    Belki yorucu bir yıl geçirdiniz, çok çalıştınız; dinlenmeye ihtiyacınız var... Beş yıldızlı otellerde tatil geçirmek için yer ayırtmayın. Gelin, tıpkı öğrencilik yıllarınızda olduğu gibi okuma programı yapın. Özlemişsinizdir!
    Herkes bir programa tâbi olamaz. Mutlaka lüks bir yerde tatil geçirecekseniz, hiç değilse bir grup oluşturun ve orada sıkı bir program uygulayın.
    Eğer bir program uygulayacak kimseyi bulamadıysanız, eşiniz ve çocuklarınızla bir program yapın. Yaşadıklarınız, sizi dünyada ve ahirette mutlu edecek, Cennette güzel manzaralar olacaktır. Okuduğunuz her kelime, Cennet meyveleri suretinde size dönecektir. Hem de sonsuza kadar...

    Okuma programları, hem öğrenme faaliyetidir, hem de uygulama fırsatıdır. Nice insanlar var ki, maalesef Kur’an okumayı bile öğrenememiş. Oysa yıllardır namaz kılıyor, Ramazan geçiriyor, kim bilir kaç kez hatim merasimine iştirak ediyor. İşte bir okuma programında, az bir meşguliyetle, bir hafta içinde Kur’an’ı öğrenebilirsiniz... Belki risalelerin tümünü veya belli başlılarını tekrar okuyabilir, derinlemesine tefekkürler yapabilirsiniz... İmanı mükemmelleşen ve bunu hayatına aksettiren güzide insanların samimiyetinden, ihlâsından, fıtrî hallerinden yararlanır, onları örnek alırsınız...
    Bir okuma programının kazançları saymakla bitmez. Siz, en iyisi, ilk fırsattan tezi yok, hemen bir okuma programına katılın ve tüm güzellikleri yaşayarak görün!

    10. Risale-i Nur’daki incelikleri keşfetmeye çalışın!

    Risale-i Nur’u anlamaya çalışırken dikkat edilecek mühim noktalar vardır. Diyebiliriz ki, “bu eserlerde fazladan ve gereksiz hiçbir kelime, cümle, tabir, terim ve misal yoktur.” Her şey yerli yerinde, bir maksat için ve genel mânânın bir unsuru olarak zikredilmiştir. Bu bakımdan hiçbir kelimeyi atlamamak, anlamadan geçmemek gerekir.

    Sözgelişi; Yirmi Üçüncü Sözün Birinci Noktasının sonunda, “İşte, küfür böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmastan kömüre kalb eder” cümlesindeki elmas-kömür benzetmesi rast gele söylenmemiştir. Bununla çok uzun bir hakikat özetlenmiştir. Çünkü, elmas ve kömürün ana maddesi karbondur. Ancak tonlarca kömür, bir gram elmas etmez.

    İşte mü’minle kâfir madde itibarıyla et ve kemikten meydana gelir. Ancak iman, mü’mine Allah katında öyle bir değer kazandırır ki, hiçbir şeyle mukayese edilmez.

    Yine aynı sözün üçüncü nüktesinde insanla hayvanın farkının anlatıldığı misaldeki, insafsız dükkâncının en çürüğünden bir kat elbise vermesi çok geniş bir mânâyı hatıra getirmektedir. Demek ki insan, bin altınla ifade edilen harikulâde kabiliyetlerini sadece dünya hayatına sarf ederse, mutsuzlukla dolu bir dünya hayatı geçirir.

    Risaledeki simetrilere dikkat etmek gerekir
    Özellikle temsilî hikâyeciklerde ve misallerde çok güzel simetriler vardır. O kadar ki, misalde ne varsa, en ince ayrıntısına kadar hakikatte de vardır.
    Simetriyi, “misalle hakikat arasındaki benzerlik, cümlelerde arka arkaya gelen kelimelerin seçilişindeki ahenk” olarak kullanıyoruz.
    Meselâ, Yirmi Birinci Sözün İkinci İkazında peş peşe gelen kelimeleri gruplandırırsak şöyle bir ahenk ortaya çıkıyor:
    Ekmek, kalp, gıda, kapı, niyaz, elde etmek.
    Su, ruh, âb-ı hayat, çeşme-i rahmet, namaz, içmek.

    Hava, lâtife-i Rabbaniye, hava-i nesîm, teneffüs, pencere, nefes almak.
    Görüldüğü gibi, maddî hayat için zarurî üç önemli ihtiyaç olan ekmek, su, hava ile üç manevî varlığımız kalp, ruh, lâtife-i Rabbaniye ve bunların fonksiyonları arasında irtibat kuruluyor, mukayese yapılıyor. Bedene ekmek, su, hava nasıl gerekliyse, kalp, ruh ve lâtife-i Rabbaniye için de namazın o derece gerekli olduğu ispatlanıyor. Ayrıca namazın manevî bir gıda, bir âb-ı hayat, bir hava-i nesim olduğu vurgulanıyor.

    Daha burada çok mânâ cevherleri var. Eğer imkân olsa, sayfalarca bu bölümün üzerinde durulabilir. Bu kadarla yetiniyoruz.

    Yine Münazarat’ın 46. sayfasındaki ulema, meşayih ve hutebanın zikredildiği bölümde ahenkli bir şekilde dizilen sadef, mağara, kehf benzetmeleri, dimağ, kalp, fem ifadeleri ne kadar mükemmel bir şekilde uyumlu zikredilmiş... Misalle gerçek arasında tam bir benzeyiş var.

    Sık geçen kelimeler iyi bilinmeli
    Risale-i Nur’da çok sık kullanılan kelime ve terimlerin mânâlarını çok iyi bilmek gerekir; çünkü onlar, mânâların anahtarlarıdır. Belki yüzlerce, binlerce defa karşımıza çıkacaktır.

    Bu meyanda isim ve sıfat farkını bilerek okumak gerekir. Meselâ, kerem, lütuf, ihsan, cemal, celâl sıfattır. Bunların isimleri, Kerîm, Lâtîf, Muhsîn, Cemîl, Celîl kelimeleridir.

    Vahidiyyet, Ehadiyyet, mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, tesbih, vahdet, İsm-i Azam, arş, cüz, küll ve bunlar gibi daha sayabileceğimiz yüzlerce terim çok sık zikredilmektedir. Bunların anlamını biraz genişçe öğrenmek gerekir. Maalesef, lügatlarda çok kısa olduğu için yetersiz kalıyor. Bu terimlerin, kavramların mânâlarını genişçe öğrenmek için Söz Basım Yayın tarafından hazırlanan külliyata başvurmak gerekir. Çünkü, bu ciltlerin sonunda kavramlar sözlüğü bulunmaktadır.

    Kelime anlamları verilmişRisale-i Nur’un birçok yerinde Arapça veya Farsça bir kelimenin mânâsı aynı satırda verilmiştir. Bunun için biraz dikkatli olmak yetecektir.

    İşte, Sözler’de yaptığımız araştırmada bulduğumuz bazı örnekler ve sayfa numaraları:
    O Sultana muhâtab ve halil ve dost ol! (10)
    O rahmetin kuvvetidir ki, zîşuurun nazarlarını celb eder, kendine çeker. (12)
    Nihayet ihtilât içinde ve karışmış oldukları halde, nihayet derecede imtiyaz ve farkla birbirinden ayrılıyor. (55)
    ...Sâni-i Zülcelâl, onun mukàbilinde zîşuurdan marziyyatı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vasıtasıyla bildirmesin. (55)
    Hakikî istib’ad, hakîkî muhaliyet ve akıldan uzaklık. (59)
    Her şeyde maslahat ve fâidelere riâyet etmesidir. (61)
    ...Iztırar lisaniyle sual edilen ve istenilen her şeye dâimî cevap vermek... (60
    ...Vazifedar mevcûdâtın gelmesine yer hazırlamaktır ve ihzarattır. (69)
    Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. (75)
    ...Bütün kat’iyetle açtıkları âhiret yolunu ve küşad ettikleri Cennet kapısını... (80
    Onu bütün hakàikına temel taşı ve üssü’l-esas yapıyor. (96)
    ...Yani mâzi, müstakbel, yani geçmiş ve gelecek mahlûkatın... (100)
    Hem kendi mârifetinin garîbelerini izhar edip göstersin. (108)
    Akıl alâkadarlığı ile ona zulmetler, karanlıklar veriyor. (131)
    ...Dükkân, şeksiz bir fevkâlâde iâşe ve erzak mâlikini ve sahibini ve memurunu bildirir. (142)
    ...Levh-i mahv ve isbat namında yazar bozar tahtası hükmündedir.
    (148)
    Merdane kabre bak, dinle ne talep eder. Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak ne ister. (155)
    OKUNMA: 19548
    Sorularla Risale
  • 92 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitabın başlangıç cümlesi okuyucuda ilgi uyandırma, sorgulama duygularına yönelik hazırlanmıştır. “ Güneş neden hep sabahları doğuyor?” Bu giriş cümlesi okuyucuyu sorgulamaya yönlendirmekle kalmayıp hayal dünyalarını genişletecek farklı düşünme yollarına da sevk ediyor. Bu şekilde aslında yaşamdaki sıradanlığa bir eleştiri getiriliyor. “ Neden hep aynı? ” cümlesi ile de bu eleştiri açıkça dile getirilmiştir. Yapılan şeylerin neden hep birbirinin aynısı olduğu, daha genel bakacak olursak her günün neden bir öncekinin aynısı olduğu sorgulanmış ve aslında bu rutin düzeni değiştirmenin çok kolay olduğu ifade edilmiştir.
    Kitapta hayal gücünün sınırlarını zorlamak ve hayal gücünün insan yaşamındaki olumlu etkisini yansıtmak üzerinde durulmuştur. Çocukların birçoğunun fazlaca korktuğu karanlık aslında bir şans olarak nitelendirilmiştir. Aydınlıkta her şey açıkça görülebiliyor. Her şey aynı yerinde ve eski düzen devam ediyor. Fakat karanlık, insana hayal gücünü kullanabilmesi için büyük bir şans tanıyor. Karanlıkta istediğin şeyi hayal edip o şekilde görebilirsin. Odanın rengini mi değiştirmek istiyorsun. Çok basit. Karanlıkta bütün renkler emrine amade. “ Karanlık boşluk demek. Ve boşluğu doldurmak çok kolay.” Kitapta yer alan bu kısım çocukların hayal güçlerini canlandırmak, onlara karanlıktan korkmamayı öğretmek için büyük önem taşımaktadır. Hayal gücü ve karanlık fobisinin yanı sıra okuyuculara kazandıracağı bir başka artı ise onlara yetinmeyi öğretmesidir. “ Geceyi bekle ve istediğin eve hiç para vermeden sahip ol.” İfadesi bunun en büyük kanıtıdır. Özellikle çocuk yaşlarda görülen sürekli bir şeylere sahip olma ve eldeki ile yetinmeme durumu kitabın bu kısmı ile aşılabilir. Yeni bir oyuncak mı istiyorsun? O halde karanlığı beklemeli ve onunla oynadığını düşlemelisin. Peki ya yeni bir elbise? Gece üzerinde o elbise ile bahçede gezdiğini düşünmek istemez misin? Karanlığın gücü okuyuculara farklı açlardan yansıtılmaya çalışılmıştır. “ Karanlıktan korkmuyorum. Karanlığı elimden almalarından korkuyorum.” Bu sözler hayal gücünün insan için vazgeçilmez olduğunu ifade etmektedir.
    “ Elmas çok mu değerli? Benden değerli değilse en değerli şey benim.” Bu tümevarım cümlelerinden hareketle aslında kişilerin hayatlarındaki önem sıralarına değinilmek istenilmiştir. Bu bölümden hareketle öğrencilere kendi yaşamlarındaki öncelikleri yazmaları ve sıralama yapmaları istenebilir. En önem verdikleri şeyin sebebi sorulabilir. İnsanların değer ölçütü olarak parayı baz aldığı çağımızda asıl değer verilen şeylerin duygular olduğu ve kaybedilmemesi gerektiği bu ifadelerle kazandırılabilir. “ Dünyadaki en değerli şey bensem sana kendimi hediye ediyorum. Doğum gününü benimle geçir.”
    Kitapta annenin kızına söylediği “ Önce o oyuncağı gerçekten isteyip istemediğini düşün. Heves mi değil mi?” sözü çocukların israftan kaçınmaları için güzel bir ifadedir. Okul öncesi ve ilköğretim dönemi çocukları biraz önce de belirtildiği gibi çoğu zaman görüp beğendikleri her şeye sahip olmak isterler. Fakat birkaç gün sonra heveslerini alıp bir kenara atarlar. Kitap, bu açıdan israf etmemeyi, bir şeyin gerçekten ihtiyaç olup olmadığını düşünmeyi aşılamaktadır.
    İnsanlar yaşam boyunca gelecekte neler olacağını bilme arayışında olmuşlardır. Gerek basit gerekse bilimsel düzeyde geleceği tahmin etmek için yoğun çaba sarf etmişlerdir. Fakat bunu yaparken içinde bulundukları günü unutmuşlardır. Geleceği bilmek için harcadıkları gün sayısı, kendileri için harcadıkları gün sayısının üstüne geçmiştir. “Olacakları önceden bilsen ne zevk alabilirsin ki hayattan?”. Kitapta da yazıldığı gibi gelecekte olacakları bilmek yaşanılan anın değerini kaybetmesine sebep olur. Mesela bir köpeğiniz var ve iki hafta sonra öleceğini biliyorsunuz. O iki haftayı nasıl geçirirdiniz ki? Köpeğiniz için her gün üzülmez miydiniz? Oysa bunu bilmeseydiniz onunla oynamaya devam eder, mutlu anılar biriktirebilirdiniz.
    “ Pamuk prensesin adı prenses değilken Pamuk”. Altında farklı anlamlar barındıran bu cümle ile öğrencilere kişilik açıklaması yapılabilir. İnsanların sıfatları, statüleri, cinsiyetleri, ırkları ne olursa olsun her şeyden önce insan oldukları bilinci yerleştirilebilir. Kişilere gösterilen saygının ya da duyulan sevginin sebebi onların sıfatları olmamalı, kişilikleri olmalı. Arkadaşınızı saçı sarı olduğu için sevmezsiniz ya da babanızı avukat olduğu için sevmezsiniz. Onlara değer verdiğiniz için seversiniz. Onları karakterleri ile seversiniz. Bu yüzden insanlara gelip geçici özellikler üzerinden değil, insani değerler üzerinden bakmak gerekir.
    Yaşanılan her şeyin anlamı vardır. Okula gidersiniz çünkü öğrenmek istersiniz. Annenizi kucaklarsınız çünkü onu seversiniz. Hayatınıza baktığınızda tüm eylemlerin aslında bir anlam içerisinde gerçekleştiğini görürsünüz. Hiçbir şey anlamsız değildir. Size göre yaptığınız en anlamsız şey bile ya eğlenmek içindir ya da düşünmek için. Ama mutlaka bir anlamı vardır. Kitapta da yaşamdaki her şeyin bir anlam barındırdığından bahsedilmiştir. Öğrencilere bu kısımda yaşamlarındaki bazı olayların anlamları sorgulatabilir. Mesela neden her gün kahvaltı yapıyoruz? Ya da neden hayvanlara iyi davranmak zorundayız? Büyüklerimizin ellerini öpmemizin anlamı nedir? Vb sorularla öğrencilerin düşünmeleri ve tartışmaları sağlanabilir.
    Kitaptaki kahraman aslında yalnız bir çocuktur. Çok arkadaşı yoktur. Yapılan çalışmalara bakıldığında yaratıcı kişilerin yalnız kişiler oldukları sonucuna ulaşılmıştır. Kahramanımız da gerek sözleri, gerek yaptıkları gerekse hayal gücü ile yaratıcı kişiliğini vurgulayan bir bireydir.
    Kahramanımız, okuldaki arkadaşına her gün farklı bir isim takıyor. Ve o kişi o gün arkadaşının taktığı isim gibi oluyor. Örneğin “ Bugün sus ol” diyor ve arkadaşı gün boyu susuyor. O gün ismi ne ise o şekilde davranıyor. Her gün yeni biri olmak arkadaşının da hoşuna gidiyor. Bu kısımda öğrencilere o gün ne olmak istedikleri, bunun nedenleri ve bu durumda nasıl davranmaları gerektiği sorulabilir. Yaratıcı düşünme becerilerini geliştiren bir etkinlik niteliği taşıyabilir.
    Anlatmak için konuşmak şart değildir. Bazen bir hareket, bazen de bir bakış bile anlatılmak istenen her şeyi anlatabilir. Bebekler konuşamadıkları halde anneleri onların neye ihtiyacı olduğunu nasıl bilirler? Veya hayvanlar konuşamadıkları halde onlara yardım etmemiz gerektiğini ya da sevmemizi istediklerini nasıl anlarız? Bazı düşünce veya hisleri anlatmak için de kelimeler yetersiz kalabilir. Biri size gelip ağladığında onun üzgün olduğunu anlarsınız. Konuşmasına gerek yoktur. Buna yönelik başka örnekler olup olmadığı öğrencilerle tartışılabilir.
    Kitabın başında da belirtildiği gibi her günün birbirinin aynısı olmasına karşı bir sorgulama kitabın genelinde hissediliyor. Kahramanımız, farklılık için kendince bir oyun buluyor. Her gün aynı saatte pencerenin önüne geçerek gözlerini kapatıyor ve annesi aç diyene kadar açmıyor. Ama daha sonra farklılık için yaptığı şeyin bile her gün yaptığı aynı şey olduğunu fark ederek bu oyundan vazgeçiyor.
    Çocukluğun masum bakış açısı “ Benim zarar vermediğim bir şeyden neden bana zarar gelsin?” sözüyle tam olarak açıklanmıştır. Dünyadaki bütün insanlar bu düşünceye sahip olmasalar da bir şeye zarar vermenin kötü bir davranış olduğunu ifade eden bir açıklama yapılabilir.
    Ailelerin çocuklar üzerinde korku hissettirmeye çalıştığı şeyler genelde kendi korkuları olmuştur. Yabancılardan uzak durulması yani onlardan korkulması gerektiği tüm ailelerin çocuklarına öğrettiği başlıca kurallardandır. Ama bu korku hissi çocuklarının korkuları yerine aslında kendi korkularıdır. Kedilerden korkan bir anne bunu çocuğuna da yansıtır ve uzak durması gerektiğini söyler. Ya da çocuğunu farklı şehirde okutmak istemeyen bir aile dışarıda okumanın zorluklarını anlatarak çocuğunu korkutmaya çalışır. Ama asıl olan kendi korkularıdır. Bu düşünce daha basite indirgenerek ve çocuklar için uygun ifadelerle desteklenerek açıklanabilir.
    Hayatı güzel ve farklı kılmak kendi elimizdedir. Kendimize küçük oyunlar oynayarak sıradan şeyleri bile eğlenceli hale getirebiliriz. Kahramanımızın yaptığı gibi, her gün giydiğimiz renkleri yansıttığımızı düşünmek bile geçirdiğimiz günü diğer günlerden farklılaştırmaya yetecek bir sebeptir. Üstelik hiç de zor değildir.
    İnsanlar neden yaşar? Bu sorunun cevabı gerek geniş gerekse daha dar bir çerçevede ele alınarak şu an bile binlerce kişi tarafından soruluyordur. Çalışmak için mi, mutlu olmak için mi, başarılı olmak için mi, araba almak için mi, zengin olmak için mi? Peki ya sevdiğimiz şeyleri yapmak? Dünyada şu an kaç kişi bu sebeple yaşıyor olabilir? İnsanlar sevdikleri şeyleri yapmak için yaşamıyorlar. Bunun en büyük ispatı hobilerini boş zamanlarında yapıyor olmaları. Hobiler insanların yapmaktan keyif aldıkları şeyler olsalar bile insanlar bunları sadece zaman bulabildiklerinde yapıyorlar. Bu, yaşamaktan daha önemli değil midir? Öyleyse zamanlarının büyük çoğunluğunu hatta yaşamlarının çoğunu hangi amaç için geçiriyorlar? Yaptığımız şeylerden mutlu olmalıyız. Bu yüzden insanlar mutlu olabilecekleri, severek yapabilecekleri işlerde çalışmak isterler. Yapılan şeyleri keyifli hale getirmeye çalışmak da bu yüzdendir. Öğrencilere mutlu oldukları şeyleri yapmayı, mutlu olacakları seçimler yapmayı, yaptıkları sıkıcı şeyleri bile eğlenceli hale getirmek için fırsatlarının olduğunu belirtmeyi öğretmek gerekir.
    Küçük bir çocuk ailenin bütün yaşamını değiştirebilecek sihirli bir anahtara sahiptir. Kahramanımızın kitabın başlarında ilgisiz olan babası bile zaman geçtikçe değişmekte ve daha mutlu bir kişi haline gelmektedir. Çünkü sevdiği şeyleri yapıp sevdiği kişilerle vakit geçirmeye başlamaktadır.
    İnsanların yaşamak için sebepleri olmalıdır. Ama bu sebepler insanların kendi başlarına yapabilecekleri, başkalarına bağlı olmayan sebepler olmalıdır. Yaşamak için her gün anneme sarılacağım dersen bir gün arkadaşının evinde kaldığında yaşamamış olmaz mısın? Bu durumu en iyi açıklayan cümle şüphesiz kahramanımızın babasının sözleridir: “ Yaşamak için seni her gün daha çok seveceğim.”
    Mutlu veya mutsuz olmaya karar veren bizleriz. Yani mutlu olmak da bizim elimizde mutsuz olmak da. Bir oyuncağınızı kaybettiğinizi düşünün. Bu durumda mutlu mu olmam gerekli diye düşünebilirsiniz. Elbette hayır. Ama mutsuz olmanızı engelleyebilirsiniz. Oyuncağınızı birkaç gün sonra bulabilirsiniz. Ama üzüldüğünüz zamanları geri getirip düzeltemezsiniz.
    Hayat, sıkıcı hale gelirse kendinize ondan kaçmak için sebepler üretirsiniz. Uyumak da bunlardan biridir. Ama hayattan keyif alırsanız her saniyesini dolu dolu geçirmek için elinizden geleni yaparsınız. “ Uyumak, büyümek için değil, hayatı kısa süreliğine özlemek için güzeldir.”
    İnsanlar seçimlerinin sonuçlarını yaşarlar. Sevmediğiniz işte çalışırsanız mutsuzluğu yaşarsınız. Ailenizle vakit geçirmeyi seçerseniz mutlu anlar geçirirsiniz. Bu durum sadece duygular için değil bazı durumlar için de örneklenebilir. Dişlerinizi her gün fırçalamazsanız çürük dişlerle yaşamak zorunda kalabilirsiniz gibi. Ya da sorumluluklarınızı yerine getirmezseniz başarısız olabilirsiniz. Öğrencilere çeşitli durum veya duygular verilerek bunların olası sonuçları üzerinde tartışma yapılabilir.
    “ İstekler bitmez, mutluluk kısa. Asıl mesele bir şeye ulaşmak değil, yaptığın şeyde mutlu olabilmek.” Kahramanımızın annesi bu durumu kek yapmak ile açıklamıştır. Keki yersin ve kek bittiğinde mutluluğun da biter. Ama kek yapmaktan zevk alırsan ulaşmak istediğin yol da güzelleşecektir. İnsanların hedefleri vardır ve bu hedefler uğrunda çalışırlar. Ev almak, bir arabaya sahip olmak, bir statüye kavuşmak gibi. Peki ya bunlara sahip olduklarında ne olur? Mutluluğun ömrü buraya kadar mıdır? Elde edilmek istenilen şeyin yolunda alınan mutluluktur insanları tatmin eden. Yürüdüğün yolda mutlu olman, başkalarına zarar vermemen, kimseyi kırmaman ulaştığın şeyi daha değerli yapar.
    Kitapta diğer metinlere gönderme yapmaya sıkça başvurulmuştur. Çirkin Ördek Yavrusu, Pinokyo, Güzel ve Çirkin, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masallarıyla ilişkilendirme yapılmıştır. “ Yeteri kadar sabredersen farklılığın güzelliğini görürsün”. Farklılıkların önemi Çirkin Ördek Yavrusu masalıyla ilişkilendirilerek verilmiştir. Güzellik, çirkinlik sadece insanların nasıl gördüğü ile ilgilidir. Önemli olan farklılığı fark edebilmek ve değerini bilmektir. Başkalarına benzememek çirkin olmak anlamına gelmez. Sadece herkes farklı algılar. Güzellik sadece fiziksel değildir. Görünenin ötesini görebilmek gerekir. Güzel ve Çirkin masalında da Güzel, Çirkin’in aslında çirkin olmadığını anladığı için güzeldir.
    Kahramanımız hayalleriyle masalları değiştirmek istiyor. Kendisini masallara katarak olanları sorguluyor, değiştirmeye çalışıyor.
    “ Başkalarının ne dediğini umursamaktan gerçekte ne istediğimizi unutuyoruz.” İnsanların önem verdikleri şeylere önem vererek, onların istemedikleri şeylerden uzak durup sevdikleri şeyler uğruna uğraşmaktan aslında ne istediğimizi hatta ne olduğumuzu unutuyoruz. Herkes birine çirkin diyorsa ona güzel demeye dilimiz varmıyor. İnsanlar ne der diye düşünmekten hayallerimizin peşinden gitmeyi unutuyoruz. Biraz olsun dönüp kendimize baksak, hayatımıza, hayallerimize odaklansak istediğimiz hayatı kurmanın çok da zor olmadığını görebiliriz. Kendi değer yargılarımızı diğer insanların bakış açılarının gerisine atmamalıyız.
    Mutlu eden şeyleri yavaş yapmak mutluluğun süresini uzatacaktır. Yemek yapmaktan mutlu oluyorsanız bunu yavaş yavaş yapmayı deneyin.
    Yalan söylemek şüphesiz kötü bir davranıştır. Peki, aslında yalan nedir? “ Yalan söyleyen insan kendi yalanına inanırsa bu onun gerçeği olur, burnu uzamayabilir. Yalan söylemekten vicdan azabı duyarsan burnun uzar.” Kitapta Pinokyo hikayesi ile yalan kavramı anlatılmaya çalışılmıştır. Yalan söylemekten huzursuz oluyorsak bu vicdanımızın olduğunun bir göstergesidir. Asıl sorun söylediğimiz yalanlara inanarak bunu gerçeğe taşımamızdır. Çünkü bu durumda kendimizi de kandırmış oluruz. Çocuklara yalan söylememek gerektiği kitabın bu bölümüyle verilebilir. Yalanın hayatımızda nasıl sonuçlar doğurabileceği, bizim söylediğimiz yalanların sonuçlarıyla yükümlü olduğumuz çocuklara öğretilebilir.
    Kitapta ailenin çocuklarına hitap şekilleri alışılmışın dışındadır. İsmiyle ya da “çocuğum, evladım” gibi ifadeler yerine “ tatlı, minik” gibi hitap şekilleri kullanmaktadırlar.
    Kitapta kahramanımız ailesi ile bir oyun oynuyor. Evde çalan yabancı bir şarkının neyi anlattığını tahmin etmeye çalışıyor. Bunu arkadaşına da yaptırıyor. Faka sonunda şarkıda aslında ne anlatıldığını öğrenemiyor. Çünkü şarkılar hissedilen şeylerdir. Sen nasıl hissedersen şarkı odur.
    “ Hepimiz kendimizi yeryüzünde büyük sanıyoruz. Ama yukardan bakınca aynıyız.” İnsanlar kendilerini hep en üstte zannederler. En iyi benim, en başarılı benim, benden güzeli yok, çok zekiyim vs. Ama diğer insanlardan hiçbir farkımız yok. Bunu anlamak da ne yazık ki çok zor. Bu yüzden bütün hayat telaşımız, mutlu eden şeyler yerine yükselten şeyler yapmaya çalışmamız. Kendimizi diğer insanlardan farksız gördüğümüz anda bitecek aslında bütün o savaşlar. Siyahıyla beyazıyla, Türküyle Almanıyla hepimiz insanız. Farklılıkları küçümsemeyip bir değer olarak görmek ve kabullenmek zorundayız.
    Her şeyin çabucak tüketilip eskitildiği bir çağdayız. Her şey durmaksızın yenileniyor, eskiler çöpe atılıyor. Ve ne yazık ki duygular da buna dahil oluyor. Kitapta şarkıyı eskimemesi için dinlemeyi bırakarak aslında önem verilen şeylere gösterilen özen üzerinde duruluyor. Güzellikleri eskitmemek gerek. Değerini bilmek, gereken özeni göstermek gerek. Konu şarkılar bile olsa.
    Hayatınıza her şeyden yeteri kadar koymalısınız. Bu düşünce kitapta yemek yapmak ve uçurtma uçurmak benzetmesi ile veriliyor. Malzemelerden yeteri kadar koyduğunuzda yemek olur. Uçurtma uçurmak için de ipin uzunluğunun, gerginliğinin, rüzgarın yeteri kadar olması gerekir. Ne eksik ne fazla. Hayatımızda eğlenmek de yeteri kadar olmalı çalışmak da. Bunların ölçütleri iyi belirlenmeli.
    Kötülük diye bir şey yok aslında. Kötülüğü bizler yaratıyoruz. Masallardaki cadılar biziz. Dünyayı kötü gören, insanları ötekileştiren, kötülüğü doğuran bizleriz. Dünyayı güzel görürsek güzelleşecektir.
    Mutsuz olmayı kendimize bir zorunluluk olarak görüyoruz. Olması gerekli bir şey gibi. Mutsuz olmazsak mutluluğu hak edemeyeceğimizi sanıyoruz. Ama es geçtiğimiz şey mutluluğun hak edilen bir şey olmayıp kazanılan bir şey olduğu. Kazanmak için kaybetmek zorunda değiliz. Kazanmak bizim elimizde. Mutlu olmak bizim isteğimize bağlı.