• Bir insan kalkıp bir taraftan Elhamdülillah biz de müslümanız , diyor ; öbür taraftan İslam'ın uygulanmasını istemiyor bununla beraber Avrupa'dan gelen rezil , inkarci ve mimsiz medeniyeti savunuyorsa bu adam ya tam cahildir ya da Müslüman görünen bir münafıktır.
    Çünkü böyleleri İslamiyet'e gerçekten inanmış olsalar , İslamiyet'in bir harfine dahi karşı çıkma hakkını kendilerine vermezler . Zaten Allah bu hakkı kimseye vermemiş .
  • Biz Kürt beyleriyiz, elhamdülillah, sizler gibi Müslümanız. Maksudumuza gelince: İslamın büyük cihadına koştuk. Davetiniz ulaşmadı, lakin duyduk. Küffara karşı bu meydanda bir muharebe verileceğini duyduk, dinimizi korumak için, yücelmesine kanımızı katmak, canımızı koymak için sizden ruhsat isteyecek değildik ya. İşte huzurunuzdayız büyük sultan, ya kazanmaya ya ölmeye geldik. Ardımızda beş bin asker var, hepsi gönüllü ve hepsi de dini için ölmeye yeminli
  • Bir yorgunluk var üzerimizde, hâlimizden belli.
    Uykularımız geç saatlere firar etmiş,
    Gözlerimiz birçok defa Güneş’i karşılamış.

    Gönlümüz desek bedenimizden daha da yorgun…

    Peki beden yorgunluğunun çaresini araştırıp bulduk diyelim.
    “Beslenmenize, uyku saatinize oldukça önem gösterin.” diyen uzmanların uyarılarını dikkate aldık diyelim.

    Ya gönlümüz ne olacak?
    Şu bizi iyiden iyiye hapsedip hiçbir yere bırakmayan gönlümüz ne olacak?

    Attığı çığlıkların farkında mıyız?
    Yoksa…
    Bu çığlıkları, mutluluktan atılan kahkahalar mı sanıyoruz?

    Sahi ne yaptık biz bu gönlümüze de sahibini tanımıyor?

    “Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.” (Lem’alar, İkinci Lem’a)

    Günahlar, sonsuz hayattaki en dehşetli arkadaşlarımız.
    İşte her şey ortada; gönlümüzü mahvetmişti, yakıp yıkmıştı ondandı bu yüreğimizin feryatları.
    Hem itiraf etmeliyiz ki bu durum yaz mevsimin gelmesiyle daha da ürkütücü bir hâl almıştı.

    Evet yaz mevsiminde Güneş bir başka doğar, uzun günlerin başlangıcında yeryüzüne “Merhaba!” der, tebessüm ederdi. Hararetiyle yakar, insanların ferahlamak için köşe bucak kaçmasına neden olurdu.

    Peki ne yapardı insan?

    Bir anda kendini günahların ortasında bulur; günahlar her taraftan saldırmaya başlar, ona nefes aldırmazdı. Manevî hava fazlasıyla bozulurdu.

    “Sene boyunca çalışıp yorulmuşuz zaten. Şöyle biraz eğlensek, hayatın tadını çıkarsak… Deniz, kum, Güneş, yaz aşkları, sabahlara kadar bitmek bilmeyen muhabbetler…” gibi sözler daha da kirletirdi bu mevsimi.

    Yaz aşkları demişken “Aşkın mevsime göre değişeni olur mu?” diye sormak istiyorum.
    Neydi bu yaz aşkı dedikleri mesele?

    “Yaz aylarını çok eğlenerek geçirmenizi sağlayan kalp kıpırdanmasıdır.”
    “Sadece tatilde güzeldir, şehirler kaldırmaz bu aşkı dönüşte çoğu zaman her şey biter.”
    “Yaz muhabbetinin ardından herkesin farklı kentlere gideceğini bilmesi bu yüzden fazla bir sorumluluk alma gibi bir olayın asla söz konusu olmayacağı ilişkidir.”

    Ne olur nefsinizin bir oyunu olan bu duygu karmaşasına “Aşk” demeyin.
    Yazık etmeyin o keskin duygunun hatrına.
    Söylenememiş, mühürlü kalmış; helalinden başkasına yâr olmayacak o cümleleri harcamayın sebepsizce.
    Kırıp dökmeyin, yakmayın daha fazla canını.

    Allah’ın “Zinaya yaklaşmayın.” ayeti yerleşmedi mi kalbinize, bu yüzden mi bu haramda lezzet arama çabası?

    Hem lezzet almak böyle olmaz ki…
    Aldığın lezzet bir ise arkasında bıraktığı elemlerle sana on tokata bedel olur.
    Ayrıldıktan sonra eğer vicdanın sönmemişse hissettiğin sızlama, ruhunun daralması, sürekli mutsuz hâlinin devam etmesi tokatlardan birkaçı…

    Bu yaz mevsiminde sana çeşit çeşit nimetler gönderen Rabbin’e şükrün haramda böyle lezzet arayarak olmamalı!

    Bir de şu var ki yaz sıcakları diğer mevsimlere göre hayliyle fazladır, bunaltıcıdır.
    Peki biz daha bu sıcağa dayanamayıp aciz kalıyorsak bu durumun bize cehennemi hatırlatması, bunun üzerine uzun uzun tefekkür etmemiz gerekmez mi?
    Ama üzülerek söylüyorum ki hepimizin bildiği gibi hatırlatmamış aksine unutturmuş; açık saçıklıkla gelen günahlar alıp başını gitmişti.

    “Sıcak (öğle vakti) şiddetlendiği zaman, onu namazla serinletin. Muhakkak ki, sıcaklığın şiddeti, cehennemin nefes almasından ileri gelir. Öyle ki, cehennem ateşi Rabbine ‘Ya Rabbi! Bir kısmım bir kısmımı yedi.’ diyerek şikâyette bulundu. Bunun üzerine Allah, nefesin biri kışta, biri de yazda olmak üzere (yılda) iki nefes almasına izin verdi. İşte sizin gördüğünüz en şiddetli sıcak ve en şiddetli zemherir/soğuk bundan (bu iki nefesten meydana gelmekte)dır.”
    (Buharî, Mevakît, 9; Müslim, Mesacid, 185, 186, 187)

    Bir de yaz mevsimde çokça görülen diğer olay ise maneviyatta önemli düşüşlerin yaşanması. İbadetlerin eksik yapılması ya da tamamen terk edilmesi, ibadetlerden lezzet alamama, sürekli kabz hâli, faydasız şeylerle meşguliyetin artması…

    ►Peki tüm bunlara karşı nasıl mücadele edebiliriz yok mu bir çözümü?

    Öncelikle Rabbimizi tanımaya çalışarak başlamalıyız.

    “Elhamdülillah Müslümanız yani o kadar da batmadık.” deme kardeşim. Tanımıyoruz Rabbimizi, tanıdığımızı sanıyoruz. Hayatta en çok sevdiğin kişiyi düşün. O kişi hakkında en az yarım saat konuşabilirsin değil mi? Onun neyi sevdiğini, neleri sevmediğini kolaylıkla anlatabilirsin. Peki Allah’ı anlatmak deyince neden birkaç cümleden öteye geçemiyoruz, lâl olup susuyoruz?

    Yoksa bizler “Evet Allah var, iman ettim.” deyip hayatımızda Allah’ı unutarak gafillerden mi olmuşuz?
    Allah’ı sadece mahşerde bize hesap soracak bir yaratıcı olarak mı tanımışız?

    İşte bu yüzden kolay geliyor bizlere bu yaz aylarında haramlara girmek.
    Bu yüzden namazlarımızı terk edebiliyoruz umursamadan.

    Çünkü nasıl bir Rabb’e kul olduğumuzun farkında değiliz ki…
    İmtihan için gönderildiğimiz dünya yurdunu, ebedi cennetimiz sanıp sahiplenmişiz; bundan bu tükenmişliklerimiz.

    Hâlbuki Rabbimizi gerçekten tanısaydık;
    yaz aylarında daha fazla nasıl harama girerim, neler yapabilirim diye plan yapar mıydık?

    Yaz sıcağından dehşet alır, açıp ellerimizi “Ya Rabbi mahşerde ferahlık nasip et, hesabımı kolay eyle.” diye dua ederdik.
    Günahlara girmek yerine onlardan kurtulmak için çabalardık.

    Allah’ın kelâmına sarılır, hayatımızı ona göre yaşardık.
    Sahi en son ne zaman okuduk? Cuma gecesinde mi, Ramazan’da mı yoksa hatırlamıyor muyuz bile?

    Nereye kadar gidecek bu böyle,
    Daha ne kadar şeytanı dinleyeceğiz?

    Başlamak gerekli, hem de geç olmadan…

    “Yapamam, yapamıyorum…” gibi yıkıcı cümlelerin ardına saklanma sakın kardeşim.

    “Bir şey bütünüyle elde edilmezse, tamâmen de terk edilmez.” sırrına göre hareket etmelisin. Çünkü insan yapmak istediklerine bir anda, tamamıyla ulaşamaz. Ne kadarını yapabiliyorsa onu elde etmek için çaba göstermelidir.

    Günde bir cüz Kur’an-ı Kerim okuyamayabilirsin ama bir sayfa okuyabilirsin değil mi kardeşim?
    Haydi bunu da yapamadık diyelim en azından bir ayet olsun okuyabilirsin değil mi?

    “İyi de günlük bir ayet okusam çok az olur, fazlasını da okuyamam ki.” diye düşünmeden önce şunu söylemek isterim kardeşim: Her şey küçük bir adımla başlar, hayatında çok güzel yollar kat etmiş insanları ilerleten bu adımlarıdır. Yaptığını küçümseme, Allah senin ihlasına binaen onu çok eder, merak etme. Ve emin ol bir düzen kurduktan sonra zaten sen isteyeceksin daha çok okumayı. Hem unutma ki kardeşim, bazı azlar vardır ki bazı çokları çok cihetlerden geçer.

    Bununla birlikte Kur’ân âyetlerinin nurlu bir tefsiri olan Risale-i Nurları her gün az da olsa okumaya çalışmalısın. Risale-i Nur, Kur’ân’ın imanî hakikatlerini kuvvetli delillerle açıklar, ispat ve izah eder. Ve asrımızın ihtiyaçlarına tam cevap verir, aklımızı ve kalbimizi tam tatmin eder. Bu eserlerden istifade ettikçe göreceksin ki Rabbimizi daha yakından tanımaya başlamışsın, günahlardan daha kolay kendini çeker olmuşsun. 

    Namazlarını düzenli bir şekilde kılmak için çabalamalısın kardeşim. “Olmuyor.” deyip vazgeçmek sana yakışmaz. Üzerinde olan Rabbin’in nimetlerini hatırla. Bunların şükrünü nasıl yapacaksın? Şükrün en net görünen hâli namazdır. 24 saat içinde 1 saat namaza ayırmak zor değil kardeşim, yeter ki sen bir yerden başla. Zira ömür su misali akıp gidiyor.

    Son olarak kardeşim eğer ki hâlâ bir şeyleri değiştirmeye, bir yerden başlamaya karar vermediysen başta sorduğum soruyu tekrarlamak istiyorum:

    “Biz ne yaptık ki bu gönlümüze sahibini tanımıyor?”
  • "Elhamdülillah müslümanız. Müslümanlığı istiyoruz ama müslümanlık dinini tam tanıyor muyuz? Bir müslüman grubuna ben şimdi desem ki 'şu karşımızda bir komşumuz var. Bazen penceresi açık kalıyor içeriye bakıyorum, 90 yaşında bir zat, alnı hep secdede. Ya tesbih çekiyor ya secde ediyor, ne muhterem insan' desem ağzının suyu akar, keşke bende böyle olsam der.
    Hiç demez ki bu adam cihad ediyor mu? Yooo... Öyleyse dünya imtihanını kazanamaz. Eğer İslâm namaz kılıp, oruç tutmaktan ve tesbih çekmekten ibaret olsaydı Eba Eyyüb el-Ensari Hazretleri İstanbul'da ne arıyor? Medine'den ayrılmazdı. İslâm dini cihad dinidir. Cihad, cihad, cihad... Cihad etmeyen insan dünya imtihanını kazanamaz."
  • Çaresizliğin gelip çattığı başkaları için herhangi bir, ama onun için ıstırap dolu son gecelerdi. İdam
    edileceğini anlamış, eşi Hayriye Hanım ve kardeşi Cevdet Bey’e mektup yazmıştı. Bir vasiyetname
    niteliğindeydi. Son satırlarını belki de bilmediğimiz bir gözyaşı damlası ile noktalamıştı. Kendisini ve
    çocuklarını zor durumda bıraktığı için özür diliyor, suçsuzluğunu haykırıyordu.
    İlk mektup Hayriye Hanım içindi:
    “Hayriye,
    Resmi vazifemi şimdiye kadar sadıkane surette ifa eylediğim gibi şu Ermeni işinde insani vazifemi
    elimden geldiği kadar hakkiyle yaptım. Bana isnat olunan cürümlerin hepsinden temizim. Fakat ihtiras ve
    garaz beni mahkûm eyledi.
    Beni mahvettiler. Aciz kalan ailem, biçare üç çocuk ile seni de mahvettiler. Allah intikamımı alsın.
    Suçsuzluğum sonra anlaşılacaktır. Fakat heyhat...
    Mustafa Paşa garezkâr. Cemal Bey keza, işte iki şahıs ki, bir ailenin mahvına sebep oldular. İsnat
    olunan fiillerin hiçbirinin faili değilim. Şahitlik edenlerin içinde yalnız fırka kumandan vekili doğru
    söyledi. Öbürleri hayır...
    Çocuklarım sana emanet. Terbiyelerine dikkat et. Fakir ve açsınız. Elveda.
    Zevciniz
    Nusret”
    Nusret Bey, Hayriye Hanım’a ikinci bir mektup daha yazar. Vasiyetini kardeşi Cevdet Bey’e teslim
    ettiğini, sabırlı olmasını tavsiye eder:
    “Hayriyem,
    Vasiyetnamemi biraderime verdim. Senin için cüzdanıma ayrı bir vedaname yazdım.
    Elveda karıcığım, güzel karıcığım, seni tahayyül ederek öleceğim. Müslümanız elhamdülillah. Ahirette
    buluşuruz. Allah için çocuklarımı iyi terbiye et. Sabırlı ol ve bu hale tahammül et. Kocan mücrim değil,
    masum ve şehittir. Allah zalimleri kahretsin.
    Gümüş tabakamı, saatimi ve boş cüzdanımı sana verilmek üzere Binbaşı Hamdi Bey’e verdim. O,
    biraderime verecektir.
    Borçlarımı gösteren pusulayı ağabeyime verdim. İleride müsait zamanınızda ödersiniz.
    Nusret”
    Kardeşi Cevdet Bey’e yazdığı mektup 3 Ağustos 1920 tarihini taşır. Oldukça duygusal olan
    satırlarında ailesini yalnız bırakmamasını ister ve suçsuzluğunu haykırır:
    “Kardeşim,
    Hayatımın son günlerini yaşıyorum. Hayatımda millet ve vatanıma hizmetten başka gayem yoktu. Onu
    elhamdülillah ifa ettim Masumum. Mustafa Paşa garazını bugün de gösterdi. İzzettin (kayın biraderi)
    tafsilatı ile anlatsın. Küçük çocuklarımı, zevcemi yalnız ve fakir olarak bırakıyorum. Beş gün sonra
    yiyecekleri kalmayacaktır. Allah aşkına sokaklara bırakma. Anneleri çocuklarımın terbiyesine baksın.
    İntikamımı almak için çocuklarımı ona göre terbiye ederek büyütsün. Babaları mücrim değil, şehittir.
    İşte son nefesimde hiçbir şeyden korkmayarak vicdanımdan kopup gelen şu ifadelerimi sana
    bildiriyorum. Vatanım yaşasın. Elbet bir gün gelir intikamım alınır. Masumların ahı büyüktür.
    Bir masumun kanı ile oynayan şu Mustafa Paşa’nın hain hareketleri şu dünyada acaba kendisine kar
    kalacak mı? Sabır tavsiye eder ve aileme sefalet çektirmemenizi rica ederim. Bilirim, senden başka
    kimsem yok. Elveda kardeşim, hakkınızı helal ediniz.
    Nusret”
    Nusret Bey’in son mektubunun tarihi idam edildiği tarihi taşır. Vakit Gazetesinde iki işinin idam
    edileceğini okumuştur ve birinin kendisi olduğunu anlamıştır:
    “Kardeşim Cevdet’e,
    Bugün Ağustos 1920’nin beşidir. Tam 10 aydır mevkuf bulunuyorum. Bugünkü Vakit’te ne garip bir
    havadis var. Bugünlerde iki kişinin idamından ve Kuvay-i Milliyeci’lerden birinin kurşuna dizileceğinden
    bahsediyor. Mahkemesi biten bir ben varım. Düşündüm. İkincisi ya biçare Gani-ki kardeşi geçenlerde
    idam edildi- yahut bugün mahkemesi bitecek olan Amasya tehcirinden Mutasarrıf Sırrı veya Hasan’dır.
    Metanetim yerinde, henüz bunu ihlal eder gibi bir hal hissetmiyorum. Masum ve günahsızım. Bana isnat
    edilen suçların hiçbirinin faili olmadığım için beni katleden Mustafa Paşa vesaireden Allah intikamını
    alacaktır. Vatan ve millet sağ olsun. Elbet onlar da kanun ve nizam dairesinde bu zevattan intikamımı
    alacaktır. Zamanında çocuklarımın kanını talep ve intikamımı almak için onları şimdiden o suretle terbiye
    etmesi annelerine borçtur. Kendisine söyleyiniz. Biçare anneleri... Biçare Hayriye... Ya sen? Bilmem bu
    akıbete tahammül edebilecek misin? Hastasın. Senden bu suretle ayrıldığım için teessürüm büyüktür.
    Gerek seni, gerek evlatlarımı tahayyül ettiğim gibi istirahat ettiremedim. Benim durumum sizi de sefalete
    sevk etti. Allah aşkına sabret... Arada üç sevgili çocuğumuz var. Sabret. Allah senin ve benim
    intikamımızı emin ol ki alacaktır. Namuskâr bir adamı yıkan bu adamlar cezasız kalmayacaklar.”
    5 AĞUSTOS 1920
    Tarih 5 Ağustos 1920...
    Yer Beyazıt Meydanı. Nusret Bey’in cansız bedeni darağacında sallanıyordu. Eşi Hayriye Hanım ise
    sehpada sallanan bedeninin altında haykırıyordu. Çünkü Nusret Bey’in göğsündeki idam fermanında “ırz
    düşmanlığı ve para hırsızlığı” suçları da ilave edilmişti:
    “Astılar... Hainler astılar. Ama niçin namusuna dokundular?”
    Nusret Bey, saat 10’a kadar teşhir edildikten sonra Topkapı Mezarlığına defnedilmişti. Borçlarını
    ödemesini kardeşi Cevdet Bey’e ise vasiyet etmişti ama idamın arkasından kısa bir müddet sonra
    yaşamını yitirecekti. Ağabeyinin idam edilmesi onu çok yıkmış, feci sonu bir türlü kabullenememişti.
  • • Baba!
    • Evet oğlum.
    • Dün gece uyuyamadım hiç...
    • Neden oğlum?
    • Varsayımlar kurdum,
    Düşünüp durdum.
    • Düşünmenin yararı var.
    Ama değil insanın uykusu kaçacak kadar. Herşeyin bir kararı olmalı, Her konuda olmalısın orta karar. Herşey gibi düşünmenin de, Azı karar, çoğu zarar! Filesoflar demişler ki: "însan düşünen hayvan!" Neydi uykunu kaçıran?
    - Din öğretmenimiz demişti ki derste
    Müslümanlar ölürse savaşta,
    Şehit olurmuş.
    Şehitler giderken cennete,
    Düşmanları da doğru cehenneme!
    -Öyledir elbette!
    Yaralanıp da ölmezse gazi,
    Ölürse şehit!
    • Yani Müslümansa insan,
    Ölse de kazançlı, ölmese de...
    • Ona ne şüphe!
    • Ben de bunu düşündüm dün gece.
    Iraklılar da Müslüman, Türkler de...
    • Evet oğlum, elhamdülillah...
    • Allah allah!..
    • Ne var bunda şaşacak?
    • Körfez'de savaş oldu ya,
    Türkiye'den kalkan uçaklar
    Iraklının tepesine indi.
    Türk askerleriyle Irak askerleri,
    Savaşsalar ne olacaktı?
    Hangisi şehit olup
    Gidecekti cennete?
    Iraklı mı, Türk mü?
    işte bunu düşündüm bütün gece.
    - Bu da ne demek?
    Hiçbir zaman,
    Savaşmaz iki Müslüman.
    -Ya Kuveyt'le Irak?
    Ya Irak'la Iran?
    işte hepsi de Müslüman.
    Her iki yandan
    Öldü onbinlerce insan...
    Hangisi gitti cennete*
    Hangisi cehenneme?
    - Sus! Tövbe de...
    Benim de karıştırdın kafamı. Düşün dedikse değil o kadar... Herşeyin bir sının var.
    Dedim ya, aşırısı zarar...
    • Ama merak ediyorum,
    Cennete hangisi gidecek?
    • Sus ulan eşek oğlu eşek!
    O senin cennet dediğin yer,
    İnönü stadyumu değil...
    Cennet, Allah'ın bahçesi,
    Ne başı var, ne sonu.
    Alır içine bütün Müslümanları, Yeter ki şehit olup aksın kanları.
    - Baba, ama insan...
    -Sus dedim, ulan!..
    Başlarım babanın şarap çanağından! Düşün oğlum dedik de haltettik. Boşuna mı demiş
    atalarımız: "Düşün düşün, b*ktur işin!"