• 439 syf.
    Tom Jones – 2 Cilt Takım
    Yazar : Henry Fielding Yayınevi: İletişim Yayınları Çevirmen: Mina Urgan
    Yayın Tarihi 2015
    ISBN 9789750518263
    Baskı Sayısı 1. Baskı
    Dil TÜRKÇE
    Sayfa Sayısı: 1064

    Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabı zevkle okunabilecek bir eser. Zaman zaman güldüren ve sizi eğlendiren, içindeki karakterlerin duygusallıkları ile birlikte yaşam içindeki mücadele ve iyimserlik içindeki yaşama sevinçleri, acı olaylar karşısındaki karşıtlıklar ile örülmüş ipeksi yaşama sevinci, olumsuz ve çirkin yanları olduğunda ise yazarın bir anlatıcı olarak araya girmesi ile birlikte yazar ihtişamına ihtişam katarken sizinle birlikte safların arasında yürüyen bir roman sunmuş. Böylece okuyucum bu yapıtta bazen kısa, bazen de çok uzun bazen bir günü bazen de yılları kapsayan bölümler bulunca; yani öykünün bazen hiç kıpırdaman durduğunu bazen de uçtuğunu görünce hayretlere düşmesin. Hiçbir eleştiri mahkemesi önünde hesap vermek zorunda değilim bu çeşit şeyler için. Çünkü gerçekten yeni bir yazı türü alanında kurucu durumunda olduğum için, orada canımın istediği gibi yasaları yapmakta özgürüm ben. Uyruklarım saydığım okuyucular, bu yasalara inanmak ve boyun eğmek zorundadır. Ne var ki, okuyucularımın bu yasalara isteye isteye ve sevine sevine uymaları için, her şeyden önce onların rahatlarını ve yararlarını göz önünde tutacağıma şimdiden söz veriyorum. Aslında onlara iyilik etmek için geçtim başlarına. Ben onlardan değil, onlar benden yararlansın diye dünyaya geldim. Ve onların ilgisini çekmeyi yazılarımın başlıca amacı yaparken, okuyucularımın da benim onurumu elbirliği ile koruyacaklarına ve hak ettiğim ya da istediğim kadar beni kutlayacaklarına güvenim var diyen Henry Fielding.
    Yazın tarihinde Tom Jones’un konumun önemi, olaylar örgüsünün işlenişi ve kişilerin çizilmesi açısından, gerçekçi ilk roman sayılmasından kaynaklanır. Tom Jones’un en hoş yanlarından biri, Fielding’in bu öyküyü anlatırken, okuyucularla sürekli bir diyalog kurması, giderek onlarla işbirliğine girişmesidir. Örneğin ‘’ Neyse, bu konuda tam bilgimiz olmadığından, Jones’un şu sırada ne halde olduğunun saptanmasını okuyucumuza bırakıyoruz, ‘’ der. Bir başka örnek ‘’ Bir iki satır önce, öğretmenden ‘’ zavallı Partridge ‘’ diye söz etmeme bakarak, bu adamın suçsuzluğunu açığa vurduğumu sanmasın okuyucu. Doğuştan yufkayürekli olduğum için bu deyimi kullandığımı sanması, daha yerinde olur bana kalırsa. Suçsuz olup olmadığını daha sonraları anlaşılacaktır belki de. Ama öykü anlatanları esinleyen peri bana bu sırrı verdiyse, ondan izin almadan hiç mi hiç niyetim yok açıklamaya ‘’ der. Yazarımız. Romanı okuyan kişi ile olan diyaloglar çeşitli benzetmeler, betimlemeler ve bunlara benzer şiirsel süslemeler serpiştirmiş yazarımız. Bunu sebebini şu şekilde açıklar Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabın da ‘’ Uzun bir kitapla uğraşırken yazarı da okuyucuyu da uyku basınca, kafaları uyandırır bunlar. Ahh ne müthiş ifadeler bunlar ve bizimle birlikte yazarımız da yanımızda olduğunu betimleyen ifade eden bir tarz…
    Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabını okurken her bölümün başında DENEME adını verdiği bölümler vardır. Bu denemeler hakkında yazarın şu ifadesi kesinlikle bilinmelidir ‘’ Yapmaya kararlı olduğumuz bu iş için, ille bir neden göstermek zorunda değiliz. Bunu, düzyazıyla yazılmış güldürücü her destanın bir kuralı saymamız, yeter de artar da. ‘’
    Giriş niteliğinde olan bu bölümlerin, birçok yararlı yanı vardır. Bu yararlı yanlardan biri de, bir çeşit işaret ya da damga sayılabilmelidir. Bu işaret ya da damga sayesinde, herhangi bir okuyucu, bu tarihsel öykümüzde gerçeklere uygun doğru olayları, gerçeklere uymayan uydurma olaylardan ayırt edebilmenin yolunu bulabilir. Bana kalırsa, böyle bir işaret gerekli olacaktır pek yakında; çünkü son zamanlarda iki üç yazarın bu türlü öyküleriyle rağbet görmeleri, birçok başka yazan aynı türü denemek açısından yüreklendirebilir. Böylece bir yığın saçma sapan roman, acayip acayip masallar yazılabilir. Bu ise, ya kitap yayınlanıp satanların iflas etmelerine ya da okuyucuların boşuna vakit harcamalarına ve de ahlaklarını bozmalarına yol açabilir. Hatta bu yapıtlar yüzünden dedikodular ve karaçamlalar yaygınlaşır, nice değerli ve namuslu insanın adı kötüye çıkar belki de.
    Spectator’un aklı başında yazarı, her denemesinin başına Yunanca ya da Latince özdeyişler koyar. Hiç kuşkum yok ki, metelik etmeyen yazarlardan korunabilmek amacıyla yapmıştır bunu. Neden derseniz, yazar geçinenler, onlara okuma yazma öğretenlerden edindikleri bilgi dışında hiçbir şeycikler bilmedikleri halde; aslan postuna bürünüp anırınca kendini aslan sanan eşek kardeşler gibi, en yüce dahilerle aşık atmaktan ne korkar ne de utanırlar.
    Bu türden tarihsel öykülerin başlıca değerinin, önsöz niteliğindeki bu denemelerden kaynaklandığını söylemek istediğimi sanmayın sakın. Ne var ki, o sözünona yazarların, sadece öykü anlatan kısımlara öykünmeleri daha kolaydır da; gözlem ve düşünceden oluşan denemelere öykünmeleri daha güçtür aslında. Bunu yapmaya yeltenenler, Shakespeare’i taklide kalan ya da Horoitus’un dediği gibi sırf yalınayak yürüyüp suratlarını astıkları için tıpkı Cato’ya benzediklerini sana Romalılara dönerler.
    İyi öyküler uydurmak, bu öyküleri güzel anlatmak, ender bulunur bir yetenektir belki de. Gelgelelim, bunu hiç sıkılmadan yapmaya kalkan yığın adam vardır. Dünyanın dört bir bucağında bol bol yazılan romanları ve öyküleri incelersek, haksızlık yapmadan şu sonuca varabiliriz: Bunları yazanların çoğu, başka bir edebiyat türünde karşımıza çıkıp bize dişlerinin göstermeye göze alamazlar. Roman ve öykü dışında kalan herhangi bir alan da, on ya da oniki tümceyi bir araya getirmeyi beceremezler. Horatius ‘’ Her çaresiz budala yazmaya kalkar; yaşayan her yaratığın ticaret alanıdır şiir der. ‘’ Bu söz, öteki yazarlardan fazla, romancılara ve yaşam öyküleri yazanlara uygundur; çünkü tüm sanat dalları ve tüm bilim kolları için biraçık eğitim ve bilgi gerekir. Şiirin bunun dışında olduğunu düşünenler olabilir belki. Ne var ki, şiir için de koşuk ve uyak, ya da bunlara benzer şeyler bilmeli. Oysa öyküler ve romanlar yazmak için, kağıt, kalem, mürekkep ve bunları kullanacak el becerisinden başka hiçbir şey gerekmez. Kimi öykü veromanlara bir göz atınca, bunları kaleme alanların böyle düşündüklerini anlıyorum. Bunları okuyanlar da ( eğer böyle birileri varsa ) aynı şeyi düşünüyorlardır herhalde.
    İşte bu yüzdendir ki , yazarların çoğuna bakarak tümünü öyle sananlar, kağıt üstünde saptanmış gerçeklere uymayan öykü yazarlarını hor görürler. Biz de hor görülmek istemediğimiz için, yazdıklarımıza aslında uygun olan ‘’romanca’’ yani ‘’hayal ürünü olaylardan kaynaklanan öykü’’ deyimini kullanmaktan çekindik. Evvel ce de belirttiğimiz gibi, yarattığımız kişilerin tümü, doğanın o yüce ve gerçek kitabından alındığından ötürü, kendi kitabımıza tarihsel öykü adını verdik. Dünyanın en nükteli adamlarından birine göre, kimi yapıtlar, onu yazanın beyninin ya kaşınma illetine ya da ishale tutulmasının bir ürünüdür. Bizim kitabımızın bunlardan farklı olduğuna hiç kuşkumuz yok.
    Hem en yararlı, hem de en eğlendirici yazı türlerinden birini gözden düşüren bu kötü yazarlara hoşgörü göstermekle, çok zararlı başka bir iş de yapmış oluyoruz: Toplumun birçok güzel ahlaklı ve değerli üyesinin adını lekelemiş oluyoruz; çünkü en can sıkıcı dostlar her zaman zararsız olmadıkları gibi, en can sıkıcı yazarlar da her zaman zararsız değildirler. Rezil şeyler kaleme alabilecek, çevrelerine karaçalabilecek kadar dil bilirler bunların her ikisi de. Şimdi söylediğimiz eğer doğruysa, kepaze amaçlar güderek yazılan öykülerin, kendileri de kepaze olmalarına, başkalarını da kepaze etmelerine hiç şaşmamalı.
    Şu sıralarda sayısı gittikçe artan kepaze öykülerin, ileride okuyucuların boş zamanını, edebiyatı ve basın özgürlüğünü rezil etmesini engellemek için, öykü yazarlarına kesinlikle gerekli olan birkaç niteliği sıralayacağım şimdi:
    Bunlardan ilki dehadır. Horatius’a göre, deha olmadıkça, çalışmak hiçbir işe yaramaz. İnsan beyninin, çevresindeki her şeyi ve bunların belli başlı ayrıntılarını kavrayabilen güç, daha doğrusu güçler anlamında kullanıyorum ‘’deha’’ sözcüğünü. İnsanda doğuştan bulunan bu güçler, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğidir aslında. Bu iki şeyi birleştiriyor, ‘’deha’’ diye adlandırıyorum. Yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneği konusunda, büyük yanılgılara düşenler vardır. Birçokları, yaratma yeteneğini uydurma yeteneğiyle aynı şey sayar. Bu doğru olsaydı, hayal ürünü masal yazan birçok adamda yaratma yeteneği bulunduğunu kabul etmemiz gerekirdi. Oysan biz yaratmayı, ancak görebilmek ya da sezebilmek anlamında kullanıyoruz. Yani daha geniş anlamda, her şeyin gerçek özünü çabucak ve akıllı bir biçimde kavrayabilmek anlamında kullanıyoruz. Yargılama yeteneğinden yoksun bir adamda, yaratma yeteneğinin bulunması pek olası değildir. Ne dersiniz, iki şey arasındaki ayrımları görmeden, bu iki şeyin gerçek özünü kavramış sayılmamızın yolu yoktur. Ayrımları görebilmek ise, doğru doğruya yargılama yeteneğine bağlıdır. Oysa aklın başında bir iki kişi, dünyanın bütün budalaları ile birleşerek, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğinin aynı insanda ya pek ender ya da hiçbir zaman bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.
    Bir insanın, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğini kendi kişiliğinde birleştirmesi de yetmez. İyi bir yazar olması için, bu insanın bir hayli bilgili olması da gerekmektedir. Gene Horatius’dan ve yetkili daha başkalarından alıntılarla bu görüşlerimi kanıtlayabilirim. Ama buna gerek yok; çünkü ustaca bilenmemiş el araçlarının bir işçiye yararı olmadığı, bir işin doğru dürüst yapılabilmesi için belirli kurallara uymak zorunluluğu, malzemesi olmayan bir işçinin hiçbir şey üretemeyeceği herkesçe bilinmektedir. İşte, ancak bilgi sağlayabilir tüm bunları. Doğa bize bir yeteneği bağışlamakla kalır; yani bize ancak mesleğimizin araçlarını verebilir. Bilgi ise, bu araçları kullanılır hale getirir, bunları kullanmanın yolunu bize öğretir ve işleyeceğimiz malzemenin hiç olmazsa bir kısmını sağlar. Yazar olmak isteyenin, tarih ve edebiyat alanında bilgili olması şarttır. Kerestesiz, kireçsiz, tuğlasız, taşsız, ev yapmaya kalkmak ne denli boşunaysa; bilgisi olmadan öykü yazmaya kalkmak o denli boşunadır. Yapıtlarına şiirin süslerini ekledikleri halde, öykü yazarları saydığımız Homeros ve Milton, kendi çağlarında bilinmesi gereken her şeyi biliyorlardı.
    Okuyup yazarak değil de, ancak konuşarak elde edebileceğimiz başka bir bilgi türe de vardır. Konuşma yoluyla sağlanan bu bilgi, insanları anlamak açısından öylesine gereklidir ki, ömürlerini üniversitelerde, kitaplar arasında tüketen bilgili ukalalar, insan konusunda karacahil kalırlar. Çünkü yazarlar insanları ne denli incelikle anlatırlarsa anlatsınlar, bu konuda gerçek bilgi, ancak dünyada yaşamakla elde edilebilir. Aslında tüm bilgi alanları için aynı şeyi söyleyebiliriz. Sırf kitap okumakla, fizik alanında da, hukuk alanında da uygulanır türde bir bilgi elde etmenin yolu yoktur. Hatta toprağı ekenler, çiftçiler, bahçıvanlar bile, ana kurallarını kitaplardan öğrendikleri bilgiyi, uygulamaya geçerek, kusursuz bir duruma getirmek zorundadır. Aklı başında Mr. Miller, bir bitkiyi ne denli tamı tamına betimlerse betimlesin, çömezlerine bu bitkiyi gidip bahçede görmelerine salık verir gene de. Oyunlarını yazarken Shakespeare’lerin, Johnson’ların, Wycherly’lerin, Otway’lerin en ustaca yarattıkları kişileri sahnede bir Garrick, Bir Cibber ya da bir Clive canlandırınca; bu kişilerin gözümüzden kaçan bir yanını kavrayıveririz hemen. Dünya sahnesindeki insanlar da kitaplardakilerden daha canlı ve daha çarpıcıdır. Böylece bir yazar, çizdiği kişileri, yaşamdan değil de, kitaplardan alınca, o çizdiği kişi, bir kopyanın silik kopyasına dönüşür; gerçekliğini de, canlılığını da yitirir.
    Yazarlar, her çeşit insanla, yani her kattan ve her sınıftan insanla görüşmelidir. Çünkü bir yazar, sadece yüksek tabakayla ilişki kurmakla da yüksek tabakayı tanıyamaz. Bir tek sınıfı bilip anlatması yeter diyeceksiniz ama; her sınıfın saçma yanları, öteki sınıfın saçma yanlarına ışık tuttuğu için, bir tek sınıfı ele alan yazar gerçekten büyük sayılmamalıdır. Örneğin aşağı tabakanın yaşamdaki sadeliği düşününce, yüksek tabakanın özentileri, büsbütün göze batar. Büsbütün gülünç gelir insana. Aynı biçimde, aşağı tabakanın kabalığını ve ilkelliğini düşününce, yüksek tabakanın nezaketi büsbütün çarpıcı bir hal alır. Doğrusunu söylemek gerekirse, şunu da unutmamalı: Yazarımız, her iki tabakayla da ilişki kurmakla, ahlak ve davranış açısından bir hayli düzelir: Bir tabakadan da inceliği, zarifliği ve düşünce özgürlüğünü öğrenir; çünkü bana kalırsa, aşağı sınıftan gelip eğitim görmeyenlerde pek ender bulunan bir özelliktir düşünce özgürlüğü.
    Son olarak şunu da söyleyeyim: Eğer yazarımızda herkesin iyi yürek dediği şey yoksa, duygudan yoksunsa, bütün bu sıraladığımız nitelikler beş para etmez. ‘’ Beni yazılarıyla ağlatabilecek adam, benden önce kendi ağlayabilmeli ‘’ der Horatius. Kaleme alırken duyulmayan bir acının, bize etkili bir biçimde aktarılmasının yolu yoktur. Okuyucuya en çok dokunan, en acıklı sahnelerin, gözyaşı dökülerek yazıldığında hiç kuşkum yok. Güldüren parçalarda, gülerek yazılır. Ancak kendim candan güldükten sonra okuyucumu güldürebilirim bana kalırsa. Ne var ki, beceriksiz davranırsam, okuyucum benimle birlikte güleceğine bana güler.
    Onun için, ileri sürdüğüm görüşlerin doğruluğuna akıllarıyla kanıtlayabilenlere, bir çağrıda bulunuyorum: Benim güzel okuyucum, kendi yüreğini yokla da, bir karar ver. Bu görüşlerime inanıyor musun, yoksa inanmıyor musun? Eğer inanmıyorsan, şunu bil ki, aklının ermediği şeyleri okudun şimdiye dek. Ne tadına varabildin ne de anladığın şeyleri okumakla vaktini boşuna harcayacağına, işinle gücünle uğraşman; ya da kendini eğlenceye vermen, çok daha hayırlı olur…
    Kitap hakkındaki fikirlerimi yazarken Henry Fielding’ın cümlelerinden, Mina Urgan’ın ( Çevirmenin Önsüzü ) yazısından birkaç cümle kullandım.
  • 548 syf.
    Tom Jones – 2 Cilt Takım
    Yazar : Henry Fielding Yayınevi: İletişim Yayınları Çevirmen: Mina Urgan
    Yayın Tarihi 2015
    ISBN 9789750518263
    Baskı Sayısı 1. Baskı
    Dil TÜRKÇE
    Sayfa Sayısı: 1064



    Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabı Zaman zaman güldüren ve sizi eğlendiren, içindeki karakterlerin duygusallıkları ile birlikte yaşam içindeki mücadele ve iyimserlik içindeki yaşama sevinçleri, acı olaylar karşısındaki karşıtlıklar ile örülmüş ipeksi yaşama sevinci, olumsuz ve çirkin yanları olduğunda ise yazarın bir anlatıcı olarak araya girmesi ile birlikte yazar ihtişamına ihtişam katarken sizinle birlikte safların arasında yürüyen bir roman sunmuş. Böylece okuyucum bu yapıtta bazen kısa, bazen de çok uzun bazen bir günü bazen de yılları kapsayan bölümler bulunca; yani öykünün bazen hiç kıpırdaman durduğunu bazen de uçtuğunu görünce hayretlere düşmesin. Hiçbir eleştiri mahkemesi önünde hesap vermek zorunda değilim bu çeşit şeyler için. Çünkü gerçekten yeni bir yazı türü alanında kurucu durumunda olduğum için, orada canımın istediği gibi yasaları yapmakta özgürüm ben. Uyruklarım saydığım okuyucular, bu yasalara inanmak ve boyun eğmek zorundadır. Ne var ki, okuyucularımın bu yasalara isteye isteye ve sevine sevine uymaları için, her şeyden önce onların rahatlarını ve yararlarını göz önünde tutacağıma şimdiden söz veriyorum. Aslında onlara iyilik etmek için geçtim başlarına. Ben onlardan değil, onlar benden yararlansın diye dünyaya geldim. Ve onların ilgisini çekmeyi yazılarımın başlıca amacı yaparken, okuyucularımın da benim onurumu elbirliği ile koruyacaklarına ve hak ettiğim ya da istediğim kadar beni kutlayacaklarına güvenim var der Henry Fielding.
    Yazın tarihinde Tom Jones’un konumun önemi, olaylar örgüsünün işlenişi ve kişilerin çizilmesi açısından, gerçekçi ilk roman sayılmasından kaynaklanır. Tom Jones’un en hoş yanlarından biri, Fielding’in bu öyküyü anlatırken, okuyucularla sürekli bir diyalog kurması, giderek onlarla işbirliğine girişmesidir. Örneğin ‘’ Neyse, bu konuda tam bilgimiz olmadığından, Jones’un şu sırada ne halde olduğunun saptanmasını okuyucumuza bırakıyoruz, ‘’ der. Bir başka örnek ‘’ Bir iki satır önce, öğretmenden ‘’ zavallı Partridge ‘’ diye söz etmeme bakarak, bu adamın suçsuzluğunu açığa vurduğumu sanmasın okuyucu. Doğuştan yufkayürekli olduğum için bu deyimi kullandığımı sanması, daha yerinde olur bana kalırsa. Suçsuz olup olmadığını daha sonraları anlaşılacaktır belki de. Ama öykü anlatanları esinleyen peri bana bu sırrı verdiyse, ondan izin almadan hiç mi hiç niyetim yok açıklamaya ‘’ der. Yazarımız. Romanı okuyan kişi ile olan diyaloglar çeşitli benzetmeler, betimlemeler ve bunlara benzer şiirsel süslemeler serpiştirmiş yazarımız. Bunu sebebini şu şekilde açıklar Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabın da ‘’ Uzun bir kitapla uğraşırken yazarı da okuyucuyu da uyku basınca, kafaları uyandırır bunlar. Ahh ne müthiş ifadeler bunlar ve bizimle birlikte yazarımız da yanımızda olduğunu betimleyen ifade eden bir tarz…

    Henry Fielding’ın Tom Jones – 2 Cilt Takım kitabını okurken her bölümün başında DENEME adını verdiği bölümler vardır. Bu denemeler hakkında yazarın şu ifadesi kesinlikle bilinmelidir ‘’ Yapmaya kararlı olduğumuz bu iş için, ille bir neden göstermek zorunda değiliz. Bunu, düzyazıyla yazılmış güldürücü her destanın bir kuralı saymamız, yeter de artar da. ‘’

    Giriş niteliğinde olan bu bölümlerin, birçok yararlı yanı vardır. Bu yararlı yanlardan biri de, bir çeşit işaret ya da damga sayılabilmelidir. Bu işaret ya da damga sayesinde, herhangi bir okuyucu, bu tarihsel öykümüzde gerçeklere uygun doğru olayları, gerçeklere uymayan uydurma olaylardan ayırt edebilmenin yolunu bulabilir. Bana kalırsa, böyle bir işaret gerekli olacaktır pek yakında; çünkü son zamanlarda iki üç yazarın bu türlü öyküleriyle rağbet görmeleri, birçok başka yazan aynı türü denemek açısından yüreklendirebilir. Böylece bir yığın saçma sapan roman, acayip acayip masallar yazılabilir. Bu ise, ya kitap yayınlanıp satanların iflas etmelerine ya da okuyucuların boşuna vakit harcamalarına ve de ahlaklarını bozmalarına yol açabilir. Hatta bu yapıtlar yüzünden dedikodular ve karaçamlalar yaygınlaşır, nice değerli ve namuslu insanın adı kötüye çıkar belki de.

    Spectator’un aklı başında yazarı, her denemesinin başına Yunanca ya da Latince özdeyişler koyar. Hiç kuşkum yok ki, metelik etmeyen yazarlardan korunabilmek amacıyla yapmıştır bunu. Neden derseniz, yazar geçinenler, onlara okuma yazma öğretenlerden edindikleri bilgi dışında hiçbir şeycikler bilmedikleri halde; aslan postuna bürünüp anırınca kendini aslan sanan eşek kardeşler gibi, en yüce dahilerle aşık atmaktan ne korkar ne de utanırlar.

    Bu türden tarihsel öykülerin başlıca değerinin, önsöz niteliğindeki bu denemelerden kaynaklandığını söylemek istediğimi sanmayın sakın. Ne var ki, o sözünona yazarların, sadece öykü anlatan kısımlara öykünmeleri daha kolaydır da; gözlem ve düşünceden oluşan denemelere öykünmeleri daha güçtür aslında. Bunu yapmaya yeltenenler, Shakespeare’i taklide kalan ya da Horoitus’un dediği gibi sırf yalınayak yürüyüp suratlarını astıkları için tıpkı Cato’ya benzediklerini sana Romalılara dönerler.

    İyi öyküler uydurmak, bu öyküleri güzel anlatmak, ender bulunur bir yetenektir belki de. Gelgelelim, bunu hiç sıkılmadan yapmaya kalkan yığın adam vardır. Dünyanın dört bir bucağında bol bol yazılan romanları ve öyküleri incelersek, haksızlık yapmadan şu sonuca varabiliriz: Bunları yazanların çoğu, başka bir edebiyat türünde karşımıza çıkıp bize dişlerinin göstermeye göze alamazlar. Roman ve öykü dışında kalan herhangi bir alan da, on ya da oniki tümceyi bir araya getirmeyi beceremezler. Horatius ‘’ Her çaresiz budala yazmaya kalkar; yaşayan her yaratığın ticaret alanıdır şiir der. ‘’ Bu söz, öteki yazarlardan fazla, romancılara ve yaşam öyküleri yazanlara uygundur; çünkü tüm sanat dalları ve tüm bilim kolları için biraçık eğitim ve bilgi gerekir. Şiirin bunun dışında olduğunu düşünenler olabilir belki. Ne var ki, şiir için de koşuk ve uyak, ya da bunlara benzer şeyler bilmeli. Oysa öyküler ve romanlar yazmak için, kağıt, kalem, mürekkep ve bunları kullanacak el becerisinden başka hiçbir şey gerekmez. Kimi öykü veromanlara bir göz atınca, bunları kaleme alanların böyle düşündüklerini anlıyorum. Bunları okuyanlar da ( eğer böyle birileri varsa ) aynı şeyi düşünüyorlardır herhalde.

    İşte bu yüzdendir ki , yazarların çoğuna bakarak tümünü öyle sananlar, kağıt üstünde saptanmış gerçeklere uymayan öykü yazarlarını hor görürler. Biz de hor görülmek istemediğimiz için, yazdıklarımıza aslında uygun olan ‘’romanca’’ yani ‘’hayal ürünü olaylardan kaynaklanan öykü’’ deyimini kullanmaktan çekindik. Evvel ce de belirttiğimiz gibi, yarattığımız kişilerin tümü, doğanın o yüce ve gerçek kitabından alındığından ötürü, kendi kitabımıza tarihsel öykü adını verdik. Dünyanın en nükteli adamlarından birine göre, kimi yapıtlar, onu yazanın beyninin ya kaşınma illetine ya da ishale tutulmasının bir ürünüdür. Bizim kitabımızın bunlardan farklı olduğuna hiç kuşkumuz yok.

    Hem en yararlı, hem de en eğlendirici yazı türlerinden birini gözden düşüren bu kötü yazarlara hoşgörü göstermekle, çok zararlı başka bir iş de yapmış oluyoruz: Toplumun birçok güzel ahlaklı ve değerli üyesinin adını lekelemiş oluyoruz; çünkü en can sıkıcı dostlar her zaman zararsız olmadıkları gibi, en can sıkıcı yazarlar da her zaman zararsız değildirler. Rezil şeyler kaleme alabilecek, çevrelerine karaçalabilecek kadar dil bilirler bunların her ikisi de. Şimdi söylediğimiz eğer doğruysa, kepaze amaçlar güderek yazılan öykülerin, kendileri de kepaze olmalarına, başkalarını da kepaze etmelerine hiç şaşmamalı.

    Şu sıralarda sayısı gittikçe artan kepaze öykülerin, ileride okuyucuların boş zamanını, edebiyatı ve basın özgürlüğünü rezil etmesini engellemek için, öykü yazarlarına kesinlikle gerekli olan birkaç niteliği sıralayacağım şimdi:

    Bunlardan ilki dehadır. Horatius’a göre, deha olmadıkça, çalışmak hiçbir işe yaramaz. İnsan beyninin, çevresindeki her şeyi ve bunların belli başlı ayrıntılarını kavrayabilen güç, daha doğrusu güçler anlamında kullanıyorum ‘’deha’’ sözcüğünü. İnsanda doğuştan bulunan bu güçler, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğidir aslında. Bu iki şeyi birleştiriyor, ‘’deha’’ diye adlandırıyorum. Yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneği konusunda, büyük yanılgılara düşenler vardır. Birçokları, yaratma yeteneğini uydurma yeteneğiyle aynı şey sayar. Bu doğru olsaydı, hayal ürünü masal yazan birçok adamda yaratma yeteneği bulunduğunu kabul etmemiz gerekirdi. Oysan biz yaratmayı, ancak görebilmek ya da sezebilmek anlamında kullanıyoruz. Yani daha geniş anlamda, her şeyin gerçek özünü çabucak ve akıllı bir biçimde kavrayabilmek anlamında kullanıyoruz. Yargılama yeteneğinden yoksun bir adamda, yaratma yeteneğinin bulunması pek olası değildir. Ne dersiniz, iki şey arasındaki ayrımları görmeden, bu iki şeyin gerçek özünü kavramış sayılmamızın yolu yoktur. Ayrımları görebilmek ise, doğru doğruya yargılama yeteneğine bağlıdır. Oysa aklın başında bir iki kişi, dünyanın bütün budalaları ile birleşerek, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğinin aynı insanda ya pek ender ya da hiçbir zaman bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.

    Bir insanın, yaratma yeteneğiyle yargılama yeteneğini kendi kişiliğinde birleştirmesi de yetmez. İyi bir yazar olması için, bu insanın bir hayli bilgili olması da gerekmektedir. Gene Horatius’dan ve yetkili daha başkalarından alıntılarla bu görüşlerimi kanıtlayabilirim. Ama buna gerek yok; çünkü ustaca bilenmemiş el araçlarının bir işçiye yararı olmadığı, bir işin doğru dürüst yapılabilmesi için belirli kurallara uymak zorunluluğu, malzemesi olmayan bir işçinin hiçbir şey üretemeyeceği herkesçe bilinmektedir. İşte, ancak bilgi sağlayabilir tüm bunları. Doğa bize bir yeteneği bağışlamakla kalır; yani bize ancak mesleğimizin araçlarını verebilir. Bilgi ise, bu araçları kullanılır hale getirir, bunları kullanmanın yolunu bize öğretir ve işleyeceğimiz malzemenin hiç olmazsa bir kısmını sağlar. Yazar olmak isteyenin, tarih ve edebiyat alanında bilgili olması şarttır. Kerestesiz, kireçsiz, tuğlasız, taşsız, ev yapmaya kalkmak ne denli boşunaysa; bilgisi olmadan öykü yazmaya kalkmak o denli boşunadır. Yapıtlarına şiirin süslerini ekledikleri halde, öykü yazarları saydığımız Homeros ve Milton, kendi çağlarında bilinmesi gereken her şeyi biliyorlardı.

    Okuyup yazarak değil de, ancak konuşarak elde edebileceğimiz başka bir bilgi türe de vardır. Konuşma yoluyla sağlanan bu bilgi, insanları anlamak açısından öylesine gereklidir ki, ömürlerini üniversitelerde, kitaplar arasında tüketen bilgili ukalalar, insan konusunda karacahil kalırlar. Çünkü yazarlar insanları ne denli incelikle anlatırlarsa anlatsınlar, bu konuda gerçek bilgi, ancak dünyada yaşamakla elde edilebilir. Aslında tüm bilgi alanları için aynı şeyi söyleyebiliriz. Sırf kitap okumakla, fizik alanında da, hukuk alanında da uygulanır türde bir bilgi elde etmenin yolu yoktur. Hatta toprağı ekenler, çiftçiler, bahçıvanlar bile, ana kurallarını kitaplardan öğrendikleri bilgiyi, uygulamaya geçerek, kusursuz bir duruma getirmek zorundadır. Aklı başında Mr. Miller, bir bitkiyi ne denli tamı tamına betimlerse betimlesin, çömezlerine bu bitkiyi gidip bahçede görmelerine salık verir gene de. Oyunlarını yazarken Shakespeare’lerin, Johnson’ların, Wycherly’lerin, Otway’lerin en ustaca yarattıkları kişileri sahnede bir Garrick, Bir Cibber ya da bir Clive canlandırınca; bu kişilerin gözümüzden kaçan bir yanını kavrayıveririz hemen. Dünya sahnesindeki insanlar da kitaplardakilerden daha canlı ve daha çarpıcıdır. Böylece bir yazar, çizdiği kişileri, yaşamdan değil de, kitaplardan alınca, o çizdiği kişi, bir kopyanın silik kopyasına dönüşür; gerçekliğini de, canlılığını da yitirir.

    Yazarlar, her çeşit insanla, yani her kattan ve her sınıftan insanla görüşmelidir. Çünkü bir yazar, sadece yüksek tabakayla ilişki kurmakla da yüksek tabakayı tanıyamaz. Bir tek sınıfı bilip anlatması yeter diyeceksiniz ama; her sınıfın saçma yanları, öteki sınıfın saçma yanlarına ışık tuttuğu için, bir tek sınıfı ele alan yazar gerçekten büyük sayılmamalıdır. Örneğin aşağı tabakanın yaşamdaki sadeliği düşününce, yüksek tabakanın özentileri, büsbütün göze batar. Büsbütün gülünç gelir insana. Aynı biçimde, aşağı tabakanın kabalığını ve ilkelliğini düşününce, yüksek tabakanın nezaketi büsbütün çarpıcı bir hal alır. Doğrusunu söylemek gerekirse, şunu da unutmamalı: Yazarımız, her iki tabakayla da ilişki kurmakla, ahlak ve davranış açısından bir hayli düzelir: Bir tabakadan da inceliği, zarifliği ve düşünce özgürlüğünü öğrenir; çünkü bana kalırsa, aşağı sınıftan gelip eğitim görmeyenlerde pek ender bulunan bir özelliktir düşünce özgürlüğü.

    Son olarak şunu da söyleyeyim: Eğer yazarımızda herkesin iyi yürek dediği şey yoksa, duygudan yoksunsa, bütün bu sıraladığımız nitelikler beş para etmez. ‘’ Beni yazılarıyla ağlatabilecek adam, benden önce kendi ağlayabilmeli ‘’ der Horatius. Kaleme alırken duyulmayan bir acının, bize etkili bir biçimde aktarılmasının yolu yoktur. Okuyucuya en çok dokunan, en acıklı sahnelerin, gözyaşı dökülerek yazıldığında hiç kuşkum yok. Güldüren parçalarda, gülerek yazılır. Ancak kendim candan güldükten sonra okuyucumu güldürebilirim bana kalırsa. Ne var ki, beceriksiz davranırsam, okuyucum benimle birlikte güleceğine bana güler.

    Onun için, ileri sürdüğüm görüşlerin doğruluğuna akıllarıyla kanıtlayabilenlere, bir çağrıda bulunuyorum: Benim güzel okuyucum, kendi yüreğini yokla da, bir karar ver. Bu görüşlerime inanıyor musun, yoksa inanmıyor musun? Eğer inanmıyorsan, şunu bil ki, aklının ermediği şeyleri okudun şimdiye dek. Ne tadına varabildin ne de anladığın şeyleri okumakla vaktini boşuna harcayacağına, işinle gücünle uğraşman; ya da kendini eğlenceye vermen, çok daha hayırlı olur…

    Kitap hakkındaki fikirlerimi yazarken Henry Fielding’ın cümlelerinden, Mina Urgan’ın ( Çevirmenin Önsüzü ) yazısından birkaç cümle kullandım.
  • Noktalama İşaretleri

    Nokta ( . )

    1. Cümlenin sonuna konur: Türk Dil Kurumu, 1932 yılında kurul­muştur.

    Saatler geçtikçe yollara daha mahzun bir ıssızlık çöküyordu. (Reşat Nuri Güntekin)

    2. Bazı kısaltmaların sonuna konur: Alb. (albay), Dr. (doktor), Yrd. Doç. (yardımcı doçent), Prof. (profesör), Cad. (cadde), Sok. (sokak), s. (sayfa), sf. (sıfat), vb. (ve başkası, ve benzeri, ve benzerleri, ve bunun gibi), Alm. (Almanca), Ar. (Arapça), İng. (İngilizce) vb.

    3. Sayılardan sonra sıra bildirmek için konur: 3. (üçüncü), 15. (on beşinci); II. Mehmet, XIV. Louis, XV. yüzyıl; 2. Cadde, 20. Sokak, 4. Levent vb.

    4. Arka arkaya sıralandıkları için virgülle veya çizgiyle ayrılan rakamlardan yalnızca sonuncu rakamdan sonra nokta konur: 3, 4 ve 7. maddeler; XII – XIV. yüzyıllar arasında vb.

    5. Bir yazının maddelerini gösteren rakam veya harflerden sonra konur:

    I. 1. A. a.

    II. 2. B. b.

    6. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: 29.5.1453, 29.X.1923 vb.

    UYARI: Tarihlerde ay adları yazıyla da yazılabilir. Bu durumda ay adların­dan önce ve sonra nokta kullanılmaz: 29 Mayıs 1453, 29 Ekim 1923 vb.

    7. Saat ve dakika gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: Tren 09.15’te kalktı. Toplantı 13.00’te başladı.

    Tören 17.30’da, hükûmet daireleri kapandıktan yarım saat sonra başlayacaktır. (Tarık Buğra)

    8. Kitap, dergi vb.nin künyelerinin sonuna konur:

    Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, TDK Yayınları, Ankara, 1960.

    9. Dört ve dörtten çok rakamlı sayılar sondan sayılmak üzere üçlü gruplara ayrılarak yazılır ve araya nokta konur: 1.000, 326.197, 49.750.812 vb.

    10. Genel Ağ adreslerinde kullanılır: http://tdk.org.tr

    11. Matematikte çarpma işareti yerine kullanılır: 4.5=20, 12.6=72 vb.



    Virgül ( , )

    1. Birbiri ardınca sıralanan eş görevli kelime ve kelime gruplarının arasına konur:

    Fırtınadan, soğuktan, karanlıktan ve biraz da korkudan sonra bu sı­cak, aydınlık ve sevimli odanın havasında erir gibi oldum. (Halide Edip Adıvar)

    Sessiz dereler, solgun ağaçlar, sarı güller

    Dillenmiş ağızlarda tutuk dilli gönüller (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Zindana atılan mahkûmlar gibi titreşerek, haykırarak geri geri kaçmaya uğraşıyorduk. (Hüseyin Rahmi Gürpınar)

    Köyde kim çaresiz kalırsa, kimin işi bozulursa İstanbul yolunu tutar. (Ömer Seyfettin)

    2. Sıralı cümleleri birbirinden ayırmak için konur:

    Umduk, bekledik, düşündük. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

    3. Uzun cümlelerde yüklemden uzak düşmüş olan özneyi belirtmek için konur:

    Saniye Hanımefendi, merdivenlerde oğlunun ayak seslerini duyar duymaz, hasretlisini karşılamaya atılan bir genç kadın gibi koltuğundan fırlamış ve ona kapıyı kendi eliyle açmaya gelmişti. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

    4. Cümle içinde ara sözleri veya ara cümleleri ayırmak için ara sözlerin veya ara cümlelerin başına ve sonuna konur:

    Zemin bu kadar koyu bir kırmızıya dönüşünce, bir an için de olsa, belirginliğini yitiriverdi sivilceleri. (Elif Şafak)

    Şimdi, efendiler, müsaade buyurursanız, size bir sual sorayım. (Atatürk)

    5. Anlama güç kazandırmak için tekrarlanan kelimeler arasına ko­nur:

    Akşam, yine akşam, yine akşam,

    Göllerde bu dem bir kamış olsam! (Ahmet Haşim)

    6. Tırnak içinde olmayan alıntı cümlelerinden sonra konur:

    Adana’ya yarın gideceğim, dedi.

    Aç karnına sigara içmekle hiç de iyi etmiyorsun, dedi. (Necati Cumalı)

    7. Konuşma çizgisinden sonraki alıntı cümlesinin bitimine konur:

    – Bu akşam Datça’ya gidiyor musunuz, diye sordu.

    8. Edebî eserlerde konuşma bölümünden önceki ifadenin sonuna konur:

    Bahçe kapısını açtı. Sermet Bey’e,

    – Bu anahtar köşkü de açar, dedi. (Ömer Seyfettin)

    9. Kendisinden sonraki cümleye bağlı olarak ret, kabul ve teşvik bil­diren hayır, yok, evet, peki, pekâlâ, tamam, olur, hayhay, başüstüne, öyle, haydi, elbette gibi kelimelerden sonra konur: Peki, gideriz. Olur, ben de size katılırım. Hayhay, memnun oluruz. Haydi, geç kalıyoruz.

    Evet, kırk seneden beri Türkçe merhale merhale Türkleşiyor. (Yahya Kemal Beyatlı)

    10. Bir kelimenin kendisinden sonra gelen kelime veya kelime grup­larıyla yapı ve anlam bakımından bağlantısı olmadığını göstermek ve anlam karışıklığını önlemek için kullanılır:

    Bu, tek gözlü, genç fakat ihtiyar görünen bir adamcağızdır. (Halit Ziya Uşaklıgil)

    Bu gece, eğlenceleri içlerine sinmedi. (Reşat Nuri Güntekin)

    11. Hitap için kullanılan kelimelerden sonra konur:

    Efendiler, bilirsiniz ki hayat demek, mücadele, müsademe demektir. (Atatürk)

    Sayın Başkan,

    Sevgili Kardeşim,

    Değerli Arkadaşım,

    12. Sayıların yazılışında kesirleri ayırmak için kullanılır: 38,6 (otuz sekiz tam, onda altı), 0,45 (sıfır tam, yüzde kırk beş)

    13. Metin içinde art arda gelen zarf-fiil eki almış kelimelerden sonra konur:

    Ancak yemekte bir karara varıp, arkadaşına dikkatli dikkatli bakarak konuştu.

    UYARI: Metin içinde zarf-fiil eki almış kelimelerden sonra virgül konmaz:

    Cumaları bahçede buluştukça kıza kendisinin adi bir mektep talebesi olmadığını anlatmaya çalışıyordu. (Halide Edip Adıvar)

    Şimdiye dek, ben kendimi bildim bileli kimse Değirmenoluk köyünden kaçıp da başka köyde çobanlık, yanaşmalık etmedi. (Yaşar Kemal)

    Meydanlığa varmadan bir iki defa İsmail kendisini gördü mü diye kahveye baktı. (Necati Cumalı)

    14. Özne olarak kullanıldıklarında bu, şu, o zamirlerinden sonra konur:

    Bu, benim gibi yazarlar için hiç kolay olmaz.

    O, eski defterleri çoktan kapatmış, Osmanlıya kucağını açmıştı. (Tarık Buğra)

    15. Kitap, dergi vb.nin künyelerinde yazar, eser, basımevi vb. maddelerden sonra konur:

    Falih Rıfkı ATAY, Tuna Kıyıları, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1938.

    Yazarın soyadı önce yazılmışsa soyadından sonra da virgül konur:

    ERGİN, Muharrem, Dede Korkut Kitabı, Ankara, 1958.

    UYARI: Metin içinde ve, veya, yahut, ya ... ya bağlaçlarından önce de sonra da virgül konmaz:

    Nihat sabaha kadar uyuyamadı ve şafak sökerken Faik’e bol teşek­kürlerle dolu bir kâğıt bırakarak iki gün evvelki cephe dönüşü kıyafeti ile sokağa fırladı. (Peyami Safa)

    Ya şevk içinde harap ol ya aşk içinde gönül

    Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül! (Yahya Kemal Beyatlı)

    UYARI: Tekrarlı bağlaçlardan önce ve sonra virgül konmaz:

    Hem gider hem ağlar.

    Ya bu deveyi gütmeli ya bu diyardan gitmeli. (Atasözü)

    Gerek nesirde gerek nazımda yeni bir söyleyişe ulaşılmıştır.

    Siz ister inanın ister inanmayın, bir gün bile durmam.

    Ne kız verir ne dünürü küstürür.

    Bu kurallar bugün de yarın da geçerli olacaktır.

    UYARI: Cümlede pekiştirme ve bağlama görevinde kullanılan da / de bağlacından sonra virgül konmaz:

    İmlamız lisanımız düzelince, lisanımız da kafamız düzelince düzele­cek çünkü o da ancak onlar kadar bozuktur, fazla değil! (Yahya Kemal Beyatlı)

    UYARI: Metin içinde -ınca / -ince anlamıyla zarf-fiil görevinde kulla­nılan mı / mi ekinden sonra virgül konmaz:

    Ben aç yattım mı kötü kötü rüyalar görürüm nedense. (Orhan Kemal)

    Öyle zekiler vardır, konuştular mı ağızlarından bal akıyor sanırsın. (Attila İlhan)

    UYARI: Şart ekinden sonra virgül konmaz:

    Tenha köşelerde ağız ağıza konuşurken yanlarına biri gelecek olursa hemen susuyorlardı. (Reşat Nuri Güntekin)

    Gör gözlerinle de aklın yatarsa anlatıver millete. (Tarık Buğra)

    Noktalı Virgül ( ; )

    1. Cümle içinde virgüllerle ayrılmış tür veya takımları birbirinden ayırmak için konur: Erkek çocuklara Doğan, Tuğrul, Aslan, Orhan; kız çocuklara ise İnci, Çiçek, Gönül, Yonca adları verilir.

    Türkiye, İngiltere, Azerbaycan; Ankara, Londra, Bakü.

    2. Ögeleri arasında virgül bulunan sıralı cümleleri birbirinden ayır­mak için konur: Sevinçten, heyecandan içim içime sığmıyor; bağırmak, kahkahalar atmak, ağlamak istiyorum.

    At ölür, meydan kalır; yiğit ölür, şan kalır. (Atasözü)

    3. İkiden fazla eş değer ögeler arasında virgül bulunan cümlelerde özneden sonra noktalı virgül konabilir:

    Yeni usul şiirimiz; zevksiz, köksüz, acemice görünüyordu. (Yahya Kemal Beyatlı)

    İki Nokta (: )

    1.Kendisiyle ilgili örnek verilecek cümlenin sonuna konur:

    Millî Edebiyat akımının temsilcilerinden bir kısmını sıralayalım: Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Ali Canip Yöntem.

    2. Kendisiyle ilgili açıklama verilecek cümlenin sonuna konur:

    Bu kararın istinat ettiği en kuvvetli muhakeme ve mantık şu idi: Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. (Atatürk)

    Kendimi takdim edeyim: Meclis kâtiplerindenim. (Falih Rıfkı Atay)

    3. Ses bilgisinde uzun ünlüyü göstermek için kullanılır: a:ile, ka:til, usu:le, i:cat.

    4. Karşılıklı konuşmalarda, konuşan kişiyi belirten sözlerden sonra konur:

    Bilge Kağan: Türklerim, işitin!

    Üstten gök çökmedikçe,

    alttan yer delinmedikçe

    ülkenizi, törenizi kim bozabilir sizin?

    Koro: Göğe erer başımız

    başınla senin!

    Bilge Kağan: Ulusum birleşip yücelsin diye

    gece uyumadım, gündüz oturmadım.

    Türklerim Bilge Kağan der bana.

    Ben her şeyi onlar için bildim.

    Nöbetteyim! (A. Turan Oflazoğlu)

    5. Edebî eserlerde konuşma bölümünden önceki ifadenin sonuna konur:

    – Buğdayla arpadan başka ne biter bu topraklarda?

    Ziraatçı sayar:

    – Yulaf, pancar, zerzevat, tütün... (Falih Rıfkı Atay)

    6. Genel Ağ adreslerinde kullanılır: http://tdk.org.tr

    7. Matematikte bölme işareti olarak kullanılır: 56:8=7, 100:2=50 vb.

    Üç Nokta ( ... )

    1. Anlatım olarak tamamlanmamış cümlelerin sonuna konur:

    Ne çare ki çirkinliği hemencecik ve herkes tarafından görülüveri­yordu da bu yanı... (Tarık Buğra)

    2. Kaba sayıldığı için veya bir başka sebepten dolayı açık yazılmak is­tenmeyen kelime ve bölümlerin yerine konur: Kılavuzu karga olanın burnu b...tan çıkmaz.

    Arabacı B...’a yaklaştığını söylüyor, ikide bir fırsat bularak arabanın içine doğru başını çeviriyordu. (Ahmet Hamdi Tanpınar)

    3. Alıntılarda başta, ortada ve sonda alınmayan kelime veya bölümle­rin yerine konur:

    ... derken şehrin öte başından boğuk boğuk sesler gelmeye başladı... (Tarık Buğra)

    4. Sözün bir yerde kesilerek geri kalan bölümün okuyucunun hayal dünyasına bırakıldığını göstermek veya ifadeye güç katmak için konur:

    Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz! (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Binaenaleyh, biz her vasıtadan, yalnız ve ancak, bir noktainazardan istifade ederiz. O noktainazar şudur: Türk milletini, medeni cihanda layık olduğu mevkiye isat etmek ve Türk cumhuriyetini sarsılmaz temelleri üzerinde, her gün, daha ziyade takviye etmek... (Atatürk)

    5. Ünlem ve seslenmelerde anlatımı pekiştirmek için konur:

    Gölgeler yaklaştılar. Bir adım kalınca onu kıyafetinden tanıdılar:

    — Koca Ali... Koca Ali, be!.. (Ömer Seyfettin)

    UYARI: Ünlem ve soru işaretinden sonra üç nokta yerine iki nokta konulması yeterlidir:

    Gök ekini biçer gibi!.. Başaklar daha dolmadan. (Tarık Buğra)

    Nasıl da akşam oldu?.. Nasıl da yavrucaklar sustu?.. Nasıl da serçecikler yuvalarına sığındı?.. (Necip Fazıl Kısakürek)

    6. Karşılıklı konuşmalarda, yeterli olmayan, eksik bırakılan cevap­larda kullanılır:

    — Yabancı yok!

    — Kimsin?

    — Ali...

    — Hangi Ali?

    — ...

    — Sen misin, Ali usta?

    — Benim!..

    — Ne arıyorsun bu vakit buralarda?

    — Hiç...

    — Nasıl hiç? Suya çekicini mi düşürdün yoksa!..

    — !.. (Ömer Seyfettin)

    UYARI: Üç nokta yerine iki veya daha çok nokta kullanılmaz.

    Soru İşareti ( ? )

    1. Soru eki veya sözü içeren cümle veya sözlerin sonuna konur:

    Ne zaman tükenecek bu yollar, arabacı? (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Atatürk bana sordu:

    — Yeni yazıyı tatbik etmek için ne düşündünüz? (Falih Rıfkı Atay)

    2. Soru bildiren ancak soru eki veya sözü içermeyen cümlelerin sonuna konur:

    Gümrükteki memur başını kaldırdı:

    — Adınız?

    3. Bilinmeyen, kesin olmayan veya şüpheyle karşılanan yer, tarih vb. durumlar için kullanılır: Yunus Emre (1240 ?-1320), (Doğum yeri: ?) vb.

    1496 (?) yılında doğan Fuzuli...

    Ankara’dan Antalya’ya arabayla üç saatte (?) gitmiş.

    UYARI: mı / mi ekini alan yan cümle temel cümlenin zarf tümleci olduğunda cümlenin sonuna soru işareti konmaz: Akşam oldu mu sürüler döner. Hava karardı mı eve gideriz.

    Bahar gelip de nehir çağıl çağıl kabarmaya başlamaz mı içimi geri kalmış bir saat huzursuzluğu kaplardı. (Haldun Taner)

    UYARI: Soru ifadesi taşıyan sıralı ve bağlı cümlelerde soru işareti en sona konur:

    Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?

    Üsküdar’dan mı, Hisar’dan mı, Kavaklardan mı? (Yahya Kemal Beyatlı)

    Ünlem İşareti ( ! )

    1. Sevinç, kıvanç, acı, korku, şaşma gibi duyguları anlatan cümle veya ibarele­rin sonuna konur: Hava ne kadar da sıcak! Aşk olsun! Ne kadar akıllı adamlar var! Vah vah!

    Ne mutlu Türk’üm diyene! (Atatürk)

    2. Seslenme, hitap ve uyarı sözlerinden sonra konur:

    Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri! (Atatürk)

    Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriye­tini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. (Atatürk)

    Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle! (Yahya Kemal Beyatlı)

    Dur, yolcu! Bilmeden gelip bastığın

    Bu toprak bir devrin battığı yerdir. (Necmettin Halil Onan)

    UYARI: Ünlem işareti, seslenme ve hitap sözlerinden hemen sonra konulabi­leceği gibi cümlenin sonuna da konabilir:

    Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken

    Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz! (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    3. Alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırılmak istenen sözden hemen sonra yay ayraç içinde ünlem işareti kullanılır:

    İsteseymiş bir günde bitirirmiş (!) ama ne yazık ki vakti yokmuş (!).

    Adam, akıllı (!) olduğunu söylüyor.

    Kısa Çizgi ( - )

    1. Satıra sığmayan kelimeler bölünürken satır sonuna konur:

    Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi bil-

    mem. Havuzun suyu bulanık. Kapının saatleri 12’yi geçmiş. Kanepe-

    lerde kimseler yok. Tramvay ne fena gıcırdadı! Tramvayda-

    ki adam bir tanıdık mı idi acaba? Ne diye öyle dönüp dönüp baktı?

    Yoksa kimseciklerin oturmadığı kanepelerde bu saatte pek başıboş-

    lar mı oturur? (Sait Faik Abasıyanık)





    2. Cümle içinde ara sözleri veya ara cümleleri ayırmak için ara sözlerin veya ara cümlelerin başına ve sonuna konur, bitişik yazılır:

    Küçük bir sürü -dört inekle birkaç koyun- köye giren geniş yolun ağzında durmuştu. (Ömer Seyfettin)

    3. Kelimelerin kökleri, gövdeleri ve eklerini birbirinden ayırmak için kullanılır: al-ış, dur-ak, gör-gü-süz-lük vb.

    4. Fiil kök ve gövdelerini göstermek için kullanılır: al-, dur-, gör-, ver-; başar-, kana-, okut-, taşla-, yazdır- vb.

    5. İsim yapma eklerinin başına, fiil yapma eklerinin başına ve sonuna konur: -ak, -den, -ış, -lık; -ımsa-; -la-; -tır- vb.

    6. Heceleri göstermek için kullanılır: a-raş-tır-ma, bi-le-zik, du-ruş-ma, ku-yum-cu-luk, prog-ram, ya-zar-lık vb.

    7. Arasında, ve, ile, ila, ...-den ...-e anlamlarını vermek için kelimeler veya sayılar arasında kullanılır: Aydın-İzmir yolu, Türk-Alman ilişkileri, Ural-Altay dil grubu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, 09.30-10.30, Beşiktaş-Fenerbahçe karşılaşması, Manas Destanı’nda soy-dil-din üçgeni, 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı, Türkçe-Fransızca Sözlük vb.

    UYARI: Cümle içinde sayı adlarının yinelenmesinde araya kısa çizgi konmaz: On on beş yıl. Üç beş kişi geldi.

    8. Matematikte çıkarma işareti olarak kullanılır: 50-20=30

    9. Sıfırdan küçük değerleri göstermek için kullanılır: -2 °C

    Uzun Çizgi (—)

    Yazıda satır başına alınan konuşmaları göstermek için kullanılır. Buna konuşma çizgisi de denir.

    Frankfurt’a gelene herkesin sorduğu şunlardır:

    — Eski şehri gezdin mi?

    — Rothschild’in evine gittin mi?

    — Goethe’nin evini gezdin mi? (Ahmet Haşim)

    Oyunlarda uzun çizgi konuşanın adından sonra da konabilir:

    Sıtkı Bey — Kaleyi kurtarmak için daha güzel bir çare var. Gerçekten ölecek adam ister.

    İslam Bey — Ben daha ölmedim. (Namık Kemal)

    UYARI: Konuşmalar tırnak içinde verildiğinde uzun çizgi kul­lanılmaz.

    Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:

    “Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?” (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Eğik Çizgi ( / )

    1. Dizeler yan yana yazıldığında aralarına konur: Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak / Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak / O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak / O benimdir, o benim milletimindir ancak. (Mehmet Akif Ersoy)

    2. Adres yazarken apartman numarası ile daire numarası arasına ve semt ile şehir arasına konur: Altay Sokağı No.: 21/6 Kurtuluş / ANKARA

    Ülke adı yazılacağında ise:

    Atatürk Bulvarı No.: 217

    06680 Kavaklıdere / Ankara

    TÜRKİYE
    3. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: 18/11/1969, 15/IX/1994 vb.

    4. Dil bilgisinde eklerin farklı biçimlerini göstermek için kullanılır: -a /-e, -an /-en, -lık /-lik, -madan /-meden vb.

    5. Genel Ağ adreslerinde kullanılır: http://tdk.gov.tr

    6. Matematikte bölme işareti olarak kullanılır: 70/2=35

    7. Fizik, matematik vb. alanlarda birimler arası orantıları gösterirken eğik çizgi araya boşluk konulmadan kullanılır: g/sn (gram/saniye)

    Ters Eğik Çizgi ( \ )

    Bilişim uygulamalarında art arda gelen dizinleri birbirinden ayırt etmek için kullanılır: C:\Belgelerim\Türk İşaret Dili\Kitapçık.indd

    Tırnak İşareti ( “ ” )

    1. Başka bir kimseden veya yazıdan olduğu gibi aktarılan sözler tır­nak içine alınır: Türk Dil Kurumu binasının yan cephesinde Atatürk’ün “Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.” sözü yazılıdır. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin ön cephesinde Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” vecizesi yer almaktadır. Ulu önderin “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözü her Türk’ü duygulandırır.

    Bakınız, şair vatanı ne güzel tarif ediyor:

    “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.

    Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

    UYARI: Tırnak içindeki alıntının sonunda bulunan işaret (nokta, soru işareti, ünlem işareti vb.) tırnak içinde kalır:

    “İzmir üzerine dünyada bir şehir daha yoktur!” diyorlar. (Yahya Kemal Beyatlı)

    2. Özel olarak vurgulanmak istenen sözler tırnak içine alınır: Yeni bir “barış taarruzu” başladı.

    3. Cümle içerisinde eserlerin ve yazıların adları ile bölüm başlıkları tırnak içine alınır:

    Bugün öğrenciler “Kendi Gök Kubbemiz” adlı şiiri incelediler.

    “Yazım Kuralları” bölümünde bazı uyarılara yer verilmiştir.

    UYARI: Cümle içerisinde özel olarak belirtilmek istenen sözler, kitap ve dergi adları ve başlıkları tırnak içine alınmaksızın eğik yazıyla dizilerek de gösterilebilir:

    Höyük sözü Anadolu’da tepe olarak geçer.

    Cahit Sıtkı’nın Şairin Ölümü şiirini Yahya Kemal çok sevmişti. (Ahmet Hamdi Tanpınar)

    UYARI: Tırnak içine alınan sözlerden sonra gelen ekleri ayırmak için kesme işareti kulla­nılmaz: Elif Şafak’ın “Bit Palas”ını okudunuz mu?

    4. Bilimsel çalışmalarda künye verilirken makale adları tırnak içinde yazılır.

    Tek Tırnak İşareti ( ‘ ’ )

    Tırnak içinde verilen cümlenin içinde yeniden tırnağa alınması gereken bir sözü, ibareyi belirtmek için kullanılır:

    Edebiyat öğretmeni “Şiirler içinde ‘Han Duvarları’ gibisi var mı?” dedi ve Faruk Nafiz’in bu güzel şiirini okumaya başladı.

    “Atatürk henüz ‘Gazi Mustafa Kemal Paşa’ idi. Benden ona dair bir kitap için ön söz istemişlerdi.” (Falih Rıfkı Atay)

    Denden İşareti (")

    Bir yazıdaki maddelerin sıralanmasında veya bir çizelgede alt alta gelen aynı sözlerin, söz gruplarının ve sayıların tekrar yazılmasını önlemek için kullanılır:

    a. Etken fiil

    b. Edilgen "

    c. Dönüşlü "

    ç. İşteş "

    Yay Ayraç ( )

    1. Cümledeki anlamı tamamlayan ve cümlenin dışında kalan ek bilgiler için kullanılır. Yay ayraç içinde bulunan ve yargı bildiren anlatımların sonuna uygun noktalama işareti konur:

    Anadolu kentlerini, köylerini (Köy sözünü de çekinerek yazıyorum.) gezsek bile görmek için değil, kendimizi göstermek için geziyoruz. (Nurullah Ataç)

    2. Özel veya cins isme ait ek, ayraçtan önce yazılır:

    Yunus Emre’nin (1240?-1320)...

    İmek fiilinin (ek fiil) geniş zamanı şahıs ekleriyle çekilir.

    3. Tiyatro eserlerinde ve senaryolarda konuşanın hareketlerini, durumunu açıkla­mak ve göstermek için kullanılır:

    İhtiyar – (Yavaş yavaş Kaymakam'a yaklaşır.) Ne oluyor beyefendi? Allah rızası için bana da anlatın... (Reşat Nuri Güntekin)

    4. Alıntıların aktarıldığı eseri, yazarı veya künye bilgilerini göstermek için kullanılır:

    Cihanın tarihi, vatanı uğrunda senin kadar uğraşan, kanını döken bir millet daha gösteremez. Senin kadar kimse kendi vatanına sahip ol­maya hak kazanmamıştır. Bu vatan ya senindir ya kimsenin. (Ahmet Hikmet Müftüoğlu)

    Eşin var, aşiyanın var, baharın var ki beklerdin

    Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin? (Mehmet Akif Ersoy)

    Bir isim kökü, gerektiğinde çeşitli eklerle fiil kökü durumuna getirilebilir (Zülfikar 1991: 45).

    5. Alıntılarda, alınmayan kelime veya bölümle­rin yerine konulan üç nokta, yay ayraç içine alınabilir.

    6. Bir söze alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırmak için kullanılan ünlem işareti yay ayraç içine alınır: Adam, akıllı (!) olduğunu söylüyor.

    7. Bir bilginin şüpheyle karşılandığını veya kesin olmadığını gös­termek için kullanılan soru işareti yay ayraç içine alınır: 1496 (?) yılında doğan Fuzuli...

    8. Bir yazının maddelerini gösteren sayı ve harflerden sonra kapama ayracı konur:

    I) 1) A) a)

    II) 2) B) b)

    Köşeli Ayraç ( [ ] )

    1. Ayraç içinde ayraç kullanılması gereken durumlarda yay ayraçtan önce köşeli ayraç kullanılır: Halikarnas Balıkçısı [Cevat Şakir Kabaağaçlı (1886-1973)] en güzel eserlerini Bodrum’da yazmıştır.

    2. Metin aktarmalarında, çevirilerde, alıntılarda çalışmayı yapanın eklediği sözler için kullanılır: “Eldem, Osmanlıda en önemli fark[ın], mezar taşının şeklinde ortaya çık[tığını] söyledikten sonra...” (Hilmi Yavuz)

    3. Kaynak olarak verilen kitap veya makalelerin künyelerine ilişkin bazı ayrıntıları göstermek için kullanılır: Reşat Nuri [Güntekin], Çalıkuşu, Dersaadet, 1922. Server Bedi [Peyami Safa]

    Kesme İşareti ( ’ )

    1. Özel adlara getirilen iyelik, durum ve bildirme ekleri kesme işaretiyle ayrılır: Kurtuluş Savaşı’nı, Atatürk’üm, Türkiye’mizin, Fatih Sultan Mehmet’e, Muhibbi’nin, Gül Baba’ya, Sultan Ana’nın, Mehmet Emin Yurdakul’dan, Kâzım Karabekir’i, Yunus Emre’yi, Ziya Gökalp’tan, Refik Halit Karay’mış, Ahmet Cevat Emre’dir, Namık Kemal’se, Şinasi’yle, Alman’sınız, Kırgız’ım, Karakeçili’nin, Osmanlı Devleti’ndeki, Cebrail’den, Çanakkale Boğazı’nın, Samanyolu’nda, Sait Halim Paşa Yalısı’ndan, Resmî Gazete’de, Millî Eğitim Temel Kanunu’na, Telif Hakkı Yayın ve Satış Yönetmeliği’ni, Eski Çağ’ın, Yükselme Dönemi’nin, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’na vb.

    “Onun için Batı’da bunlara birer fonksiyon buluyorlar.” (Burhan Felek)

    1919 senesi Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. (Atatürk)

    Yer bildiren özel isimlerde kısaltmalı söyleyiş söz konusu olduğu zaman ekten önce kesme işareti kullanılır: Hisar’dan, Boğaz’dan vb.

    Belli bir kanun, tüzük, yönetmelik kastedildiğinde büyük harfle yazılan kanun, tüzük, yönetmelik sözlerinin ek alması durumunda kesme işareti kullanılır: Bu Kanun’un 17. maddesinin c bendi... Yukarıda adı geçen Yönetmelik’in 2’nci maddesine göre... vb.

    Özel adlar için yay ayraç içinde bir açıklama yapıldığında kesme işareti yay ayraçtan önce kullanılır: Yunus Emre’nin (1240?-1320), Yakup Kadri’nin (Karaosmanoğlu) vb.

    Ek getirildiğinde Avrupa Birliği kesme işareti ile kullanılır: Avrupa Birliği’ne üye ülkeler...

    UYARI: Sonunda 3. teklik kişi iyelik eki olan özel ada, bu ek dışında başka bir iyelik eki getirildiğinde kesme işareti konmaz: Boğaz Köprümüzün güzelliği, Amik Ovamızın bitki örtüsü, Kuşadamızdaki liman vb.

    UYARI: Kurum, kuruluş, kurul, birleşim, oturum ve iş yeri adlarına gelen ekler kesmeyle ayrılmaz: Türkiye Büyük Millet Meclisine, Türk Dil Kurumundan, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanlığının; Bakanlar Kurulunun, Danışma Kurulundan, Yürütme Kuruluna; Türkiye Büyük Millet Meclisinin 112’nci Birleşiminin 2’nci Oturumunda; Mavi Köşe Bakkaliyesinden vb.

    UYARI: Başbakanlık, Rektörlük vb. sözler ünlüyle başlayan bir ek geldiğinde Başbakanlığa, Rektörlüğe vb. biçimlerde yazılır.

    UYARI: Özel adlara getirilen yapım ekleri, çokluk eki ve bunlardan sonra gelen diğer ekler kesmeyle ayrılmaz: Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Müslümanlık, Hristiyanlık, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Aydınlı, Konyalı, Bursalı, Ahmetler, Mehmetler, Yakup Kadriler, Türklerin, Türklüğün, Türkleşmekte, Türkçenin, Müslümanlıkta, Hollandalıdan, Hristiyanlıktan, Atatürkçülüğün vb.

    UYARI: Sonunda p, ç, t, k ünsüzlerinden biri bulunan Ahmet, Çelik, Halit, Şahap; Bosna-Hersek; Kerkük, Sinop, Tokat, Zonguldak gibi özel adlara ünlüyle başlayan ek getirildiğinde kesme işaretine rağmen Ahmedi, Halidi, Şahabı; Bosna-Herseği; Kerküğü, Sinobu, Tokadı, Zonguldağı biçiminde son ses yumuşatılarak söylenir.

    UYARI: Özel adlar yerine kullanılan “o” zamiri cümle içinde büyük harfle yazılmaz ve kendisinden sonra gelen ekler kesme işaretiyle ayrıl­maz.

    2. Kişi adlarından sonra gelen saygı ve unvan sözlerine getirilen ekleri ayırmak için konur: Nihat Bey’e, Ayşe Hanım’dan, Mahmut Efendi’ye, Enver Paşa’ya; Türk Dil Kurumu Başkanı’na vb.

    3. Kısaltmalara getirilen ekleri ayırmak için konur: TBMM’nin, TDK’nin, BM’de, ABD’de, TV’ye vb.

    4. Sayılara getirilen ekleri ayırmak için konur: 1985’te, 8’inci madde, 2’nci kat; 7,65’lik, 9,65’lik, 657’yle vb.

    5. Belirli bir tarih bildiren ay ve gün adlarına gelen ekleri ayırmak için konur: Başvurular 17 Aralık’a kadar sürecektir. Yabancı Sözlere Karşılıklar Kılavuzu’nun veri tabanının Genel Ağ’da hizmete sunulduğu gün olan 12 Temmuz 2010 Pazartesi’nin TDK için önemi büyüktür.

    6. Seslerin ölçü ve söyleyiş gereği düştüğünü göstermek için kullanılır:

    Bir ok attım karlı dağın ardına

    Düştü m’ola sevdiğimin yurduna

    İl yanmazken ben yanarım derdine

    Engel aramızı açtı n’eyleyim (Karacaoğlan)

    Şems’in gözlerine bir şüphe çöreklendi: “Dostum ne’n var? Her şey yolunda mı?” (Elif Şafak)

    Güzelliğin on par’etmez

    Bu bendeki aşk olmasa (Âşık Veysel)

    7. Bir ek veya harften sonra gelen ekleri ayırmak için konur: a’dan z’ye kadar, Türkçede -lık’la yapılmış sözler.
  • Elimde büyük bir özel kurumun altı yıldan beri yayımladığı bir “sanat dergisi” var. En iyi kâğıda basılmış, özenli hazırlansın diye hiçbir giderden kaçınılmamış, pahalı bir dergi. Yayın serüveninde altıncı yılın dolmuş olması nedeniyle yazılmış sunu yazısını okudum. Altı cümlelik bir yazı bu. Ben bir şey anlayamadım. Cümlenin birini aşağıya alıyorum, belki siz anlarsınız:
    “Özel bir kuruluş olduğu halde (...)’ın bu konudaki harcamaları dünyanın dört bucağından gelen takdir ve teşvik mektuplarının en güzel delilini verdiği gerçek kültür hizmetinin tarafsız aynası oluyor.”
    Cümleye göre harcamalar ayna oluyor. Hem de tarafsız ayna oluyor. Tarafsız ayna ne demek? Aynalar zaten tarafsız değil midir? Tarafsız ayna dendiğine göre kişi ister istemez düşünüyor, “taraflı ayna” da olur mu diye. Yoksa yazar iki taraflı (altlı üstlü) aynalardan mı söz ediyor? O zaman da tarafsız ayna deyimi ortada ayna mayna olmadığını göstermez mi? Ayna gitmiş de aynanın yeri mi kalmış yoksa?
    Cümlenin bu bölümünden şunu anlıyoruz: (...) kurumu birtakım harcamalar yapmış, bunlar bir hizmetin tarafsız aynası olmuş. O hizmet bir kültür hizmetidir. Nasıl bir kültür hizmeti? “... dünyanın dört bucağından gelen takdir ve teşvik mektuplarının en güzel delilini verdiği gerçek kültür hizmeti.” Yani kültür hizmetinin delilini gelen takdir ve teşvik mektupları veriyor. “Delil”i onlar veriyorsa, (...) kurumuna ne kalıyor acaba? Yoksa kültür hizmetini de o mektuplar mı yapıyor? Cümleden öyle bir anlam da çıkıyor. Dergi kültür hizmetini o mektupları yayımlamakla mı gerçekleştiriyor? Sayfaları karıştırıyorsunuz, değil! Öyleyse?
  • Bursa’da tanıştığım başka bir kitapçıya gittim.

    -“İngilizce ders verilir.” diye bir kağıda yazsam da, sizin dükkanın camına kağıdı yapıştırsam, nasıl olur?

    -İş çıkmaz! dedi.

    -Neden?

    -Şimdi herkes İngilizce ders veriyor. Manav dükkanlarından, berber dükkanlarına kadar bak, hepsinin camında “İngilizce ders verilir” diye kağıtlar asılı… Ağaçlara, duvarlara bile kağıt asmışlar. İngilizce dersi bu hızla giderse, ders verenler dersi alanlardan fazla olacak. O zaman, Türkçe ders verenlere iş çıkacak. En iyisi, siz Türkçe dersi verin.

    Güldüm.

    -Şaka değil, dedi, şuraya “Eski Türkçe dersi verilir” diye bir kağıt asalım, bak kaç kişi gelecek.

    Dediğini yaptık. Bir hafta sonra dört öğrencim oldu. Bunlar, dokuzla on üç yaş arasında çocuklardı. Eski kitapları okumak isteyen gençlerden gelir sanmıştım, oysa çocuklar geldi.

    Önce bir baba geldi.

    -Kuran dersi verir misin? dedi.

    Bu, hiç hesapta yoktu.

    -Veririm… dedim.

    Adam, çocuğunu göndermeden önce, beni Kuran’dan bir sınava çekti. Vaktiyle hafız olmanın bir zaman gelip yararını göreceğimi hiç ummamıştım. Kuran öğrencileri birken iki, ikiyken üç oldu.

    Her sabah Ulucami’ye gidiyoruz. Öğrencilerime Kuran dersini camide veriyorum. Öğrenciler sekize çıkınca, başıma bir iş gelecek diye korkmaya başladım. Çocuklarının iyi yetiştiğine memnun babalar birbirlerine haber veriyorlar. Çocuklardan birinin babası, bigün,

    -Maaşallah, çok çabuk öğretiyorsunuz, dedi. Bizim oğlana bir hoca ders veriyordu. Oğlan bir yılda “Amme”ye gelemedi.

    Durum iyi. Hani içimden, “Sürgünden sonra da Bursa’da kalsam, bu Kuran dersi hiç de kötü iş değilmiş…” diye geçiriyorum.

    Bir sabah yine Ulucami’de bekledim. Öğrencilerimden hiçbiri gelmedi. Ertesi gün de gelmediler. Camide tanış olduğum, müezzin ya da kayyum gibi biri vardı, ona nedenini sordum. Kem küm ediyor, ağzından baklayı çıkarmıyor.

    -Hastalanmışlardır, diyor.

    -Salgın hastalığına tutulmadılar ya bunlar… Hiçbiri gelmiyor.

    Bir daha öğrencilerim gelmedi. Sonradan öğrendim.

    Öğrencilerimden birinin babasına,

    -Oğlunuza kim Kuran okutuyor? Biliyor musunuz? diye sormuşlar.

    -Hafız Aziz! Demiş.

    -Hafız mı? Ne hafızı? Tam hafızı bulmuşsunuz maaşallah…
    Ne olduğumuzu anlatmışlar.

    Bunu bana bigün, kahvede ahbap olduğum, ama kim olduğumu bilmeyen bir adam anlattı.

    -Ah kardeşim ah, dedi, İstanbul’dan buraya sürgün ediyorlarmış, burada hafızız diye ortaya çıkıyorlarmış. Bu heriflerin girmediği kılıf yok… Az kaldı ben de çocuğumu gönderecektim. Öyle de güzel, çabuk öğretiyormuş ki… Az kaldı çocuğu zehirletecektik… Böyle bir adamın Ulucami’de hafızlık edeceği kimin aklına gelir?
  • Dolar kuru artıyor, Türk Lirası değer kaybediyor. Peki çok sevdiğimiz kitaplar bu durumdan nasıl etkileniyor, bu dengesiz durum kitap fiyatlarına nasıl yansıyor? Yayınevleri bu duruma ne cevap veriyor? KayıpRıhtım'ın yaptığı bu çalışma bize en net ve gerçekçi cevapları veriyor.

    Kahvenizi hazırlayınız ve kesinlikle okuyunuz. Bu hassas durum hakkında ki görüşlerinizi lütfen yoruma bırakınız.

    ***
    Türk lirasının dolar ve avro karşısındaki değer kaybıyla kitap fiyatları can yakan seviyelere ulaşmaya başladı. Biz de yayınevlerine, bu tatsız gidişin nerelere varabileceğini sorduk. Ortaya bu yürek daraltan tablo çıktı.

    Gün geçtikçe kitap fiyatlarındaki artış, okurun yüreğini sızlatmaya, cebini biraz daha seri bir şekilde boşaltmaya devam ediyor. Özellikle son günlerde Türk lirasının dolar ve avro karşısında değerini yitirmesiyle, üretiminde dışarıya bağlı kaldığımız diğer pek çok ürünle birlikte, kitap fiyatları da iyice el yakmaya başladı.

    Bizler de bu durumun yayıncılık dünyasındaki etkilerini, kısa ve uzun vadede çözüm olanaklarını ve işlerin nerelere varabileceğini birbirinden değerli yayınevlerine sorduk. Onlar da bizleri kırmayıp cevapladı!

    Gerekli Şeyler Genel Yayın Yönetmeni Alişan Cengiz, İthaki Yayınları Satış ve Pazarlama Müdürü Coşkun Ören, JBC Yayıncılık Genel Yayın Yönetmeni Ertan Ergil, Maya Kitap Yayın Yönetmeni Tahir Malkoç, Palto Yayınevi Editörü Özge Uysal ve Pegasus Yayınevi Editörü Kemal Küçükgedik‘e, sorularımıza içtenlikle yanıt verdikleri için bir kez daha huzurlarınızda teşekkür ediyoruz.

    Türk lirasının değer kaybı yayın dünyasını ve bu sektörün çalışanlarını nasıl etkiliyor?

    **Gerekli Şeyler: En çok kağıt fiyatları üzerinden yayın sektörünü etkiledi dövizdeki artışlar. Örneğin bu ay içerisinde kağıda zam gelmemesine rağmen kitap kağıdı genelde avro üzerinden alındığı için yüzde otuz bir fiyat artışı gösterdi. Ayrıca telif hakları yüzünden yurt dışına ödemesi olan firmalar kur farkı kadar parayı sokağa attı gibi bir durum oldu. Bu durum daha çalışanları etkilemedi ama eğer böyle giderse yakın zamanda etkileyeceğine emin olabilirsiniz.

    **İthaki Yayınları: Kitabın fiziki üretiminde kullanılan kâğıt, tutkal vs. malzemelerin neredeyse tamamı döviz ile ithal ediliyor. Bununla birlikte çeviri kitapların avans veya satış ödemeleri de döviz üzerinden belirlenmekte. Bu şartlar altında biz de kitap üretimi konusunda hafif bir frene bastık. Yeni kitap üretimini durdurmuyoruz fakat tekrar baskı konusunda da aceleci davranmıyoruz. Kurun bu düzeyde devam etmesi bizi yeni tasarruf noktalarına itebilir, ana çabamız mevcut çalışan kadromuza zarar vermeden bu süreci atlatmak olacak.

    **JBC Yayıncılık: İnanılmaz kötü bir şekilde etkilediğini söyleyebiliriz. Öncelikle bu düşüş bizleri en çok tahsilat yaparken etkiliyor. Piyasada dönen vadeler çok uzun, bir eserin fiyatını belirlerken o günkü maliyetlere göre hesaplamalar yapılıyor ve satışı ona göre yapıyorsunuz. Fakat tahsilat günü geldiğinde paranız %15-20 değer kaybetmiş olabiliyor. Bu tüm hesaplarınızı alt üst olmasına, yayınladığınız kitabın baskısı tükense bile zarar etmenize yol açabiliyor. Çünkü fazlasıyla dışarı bağlı bir sektörüz, harcadığınızı bile yerine koyamıyorsunuz.

    Hani sosyal medyada sıkça paylaşılan ‘Biz ekmeği dolarla mı alıyoruz? ‘veya ‘Ben kiramı Türk lirası ödüyorum, bana ne dolardan?’ gibi söylemlerde bulunanlar kadar şanslı değiliz. Kağıt, boya, telif, tutkal vs. bunların hepsi dövizle ödeniyor. Döviz arttıkça bunların da fiyatı artıyor. Yayıncılık piyasası imalat aşamasında neredeyse %95 dışarıya bağlı bir sektör. Eğer zaten yabancı eserler basan bir yayıneviyseniz geçmiş olsun.

    Daha detaylı bir örnek vereyim, diyelim ki yeni bir anlaşma yapıyorsunuz. Bu yapılan anlaşma o günün dolar kuru olan 3.85 den yapıldı. Anlaşma bedelleri şu şekilde hesaplanır. Öncelikle yayının dijital dosya bedelleri hesaplanır. Bu rakamlar bellidir. 1,000 – 2,000 veya 3,000 dolar olarak sabitlenir her eser başına. Telif ücreti de eserlerin etiket fiyatı üzerinden belli bir yüzde belirlenerek yapılır. Yani siz ben bu yayını 38.5 TL’ye satacağım dersiniz, bu rakamın dolar karşılığı 10 dolar olarak esas alınıp baskı sayısı ile çarpılıp çıkan sonuçtan belli bir yüzde ile hesaplanır. Şimdi diyelim ki yayınevi olarak 100,000 dolarlık bir anlaşma imzaladınız. Daha anlaşmaların imzalı kopyaları bile elinize gelmeden dolar oldu 4.6. Bu ne demek? 75,000 TL zarardasınız demek. Genelde bu şekilde büyük anlaşmalar taksitler halinde ödenir, 2. taksitiniz geldiğinde dolar 6 liraysa zararınız katlanarak artar.

    Kur artışı hem geçmiş 6-7 aylık gelirinize hem de önünüzdeki 1-2 yılınıza çok ciddi zararlar verebilir.

    Kısacası döviz artıkça zarar edersiniz, zarar ettikçe lanet edersiniz, sizi böyle gören sektör çalışanlarınız da çok üzülür.

    **Maya Kitap: Kitabın ana maddesinin kâğıt olması, kağıdın da tamamen yurt dışından gelmesi, üstelik dövizdeki yükselişe bir de kağıda zam yapılması elbette kâğıt maliyetini neredeyse %60 oranında artmasına neden oldu. Bir de çeviri kitaplarda telif ücretini katarsanız, kitabın 6 ay öncesine göre baskı maliyetinin %50 artığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabii ki bu artışın tamamını fiyatlara yansıtamadığımız için üzerimizdeki mali baskıyı hesaplamak çok zor olmasa gerek.

    Bunun yanında Türkiye’de 10+10 yayınevi dışındaki yayıncılar hep sıkıntılı olduğu için, sanırım bağışıklık kazanmışlar. Kitabevinden çok yayınevinin olduğu bir ülkede hâlâ birçok yayınevinin ayakta kalması gerçek bir muamma. Kimsenin çözemediği bir denge var. Bakalım süreç ne gösterecek.

    Mali tablodaki bu olumsuzlukların henüz direkt bir etkisini görmesek de, elbette çalışanlara da yansıyacaktır. Çalışan açısından da çok dar olan yayıncılık dünyası daha da küçülebilir.

    **Palto Yayınevi: Türk lirasının değer kaybı yayınevlerinin yaşamasının temeli olan okurun kesesini doğrudan etkilediği için tasarruf edilen ilk yer de kültür harcamaları olacak maalesef.

    Yayınevinde tam zamanlı çalışanların da serbest zamanlı çalışanların da çalışma tempoları oldukça yüksek ancak çalışmaları karşılığında aldıkları ücretler hayli düşük. Büyük yayınevlerinin daha iyi şartlar sunmasını bekliyorsunuz ancak herkesin dilinde bir ‘Böyle gelmiş, böyle gider; bu sektör böyle, n’apalım’ türküsü var. Kimse koşulları iyileştirmek için sorumluluk da almadığına göre öngörüm şu: Yayınevi çalışanlarının ücretleri ‘döviz yükselmesi’yle bağlantılı olarak daha da düşürülecek ve yayıma hazırlanma sürecinde niteliğinden çok şey kaybeden kitaplar okuma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağız.

    **Pegasus Yayınları: Türk lirasının değer kaybı, ihracat hariç tüm sektörleri olumsuz etkiledi. Ülkemizdeki yayın sektörü de çoğunlukla dışa bağımlı olduğu ve çok nadiren ihracat yaptığı için kaçınılmaz olarak olumsuz etkilendi.



    Son dönemdeki krizle birlikte okurları gelecekte neler bekliyor?

    **Gerekli Şeyler: Çok güzel fiyat artışları geliyor. Çoğu yayınevi geriye dönük fiyat artışı da yapabilir. Ayrıca kaliteden ödün verildiğini de görebiliriz. Gerekli Şeyler olarak şimdilik böyle bir şey düşünmüyoruz ama.

    **İthaki Yayınları: Kişisel fikrim krizin henüz başında olduğumuz. Aslında kitap piyasası (özellikle de edebiyat yayıncıları) için seçim dönemleri ve yaz ayları pek verimli geçmez. Bu dönemin yaklaştığını görmüştük ve gerekli önlemleri aldık. Fakat kurun bu kadar yükselmesi kaçınılmaz olarak okurlarımızı biraz daha pahalı kitaplarla karşılaştıracak. Yine de elimizden geldiği kadar fiyatlandırmada okur odaklı davranmaya çalışıyoruz.

    **JBC Yayıncılık: Fiyat artışı. Ama merak etmesinler Türkiye’de hiçbir yayıncı ettikleri zararın yüzdesi kadar fiyatlara zam yapmaz. Yayıncılar kâr yüzdelerine dibe vurdurur ama yine de okuru mağdur durumda bırakmaz. Baskı kalitesi düşürürler, sabit giderleri düşürürler, bir şekilde yolunu bulurlar. Okur kaybetmek kötüdür. Okur kaybedeceğimize para kaybetmeyi yeğleriz.

    **Maya Kitap: Türkiye’de okuma oranın kişi başına yılda bir kitap olduğu söylense de, ben bunun hâlâ çok altında olduğunu düşünüyorum (yılda birkaç sayfa). Ayrıca, düzenli kitap okuyan insanların, genelde orta ve üst gelir seviyesinde olduklarını düşünüyorum. Dolayısıyla kitap kişisel bütçelerde ciddi bir yer tutmadığından, dövizdeki artışa bağlı olarak kitap fiyatlarının artmasının direk bir etkisi olacağını sanmıyorum. Olsa olsa psikolojik etkisi olur. Yani genel gidişatın kötü olacağını düşünüp, başta kitap olmak üzere bazı şeylere zaman ve para harcamak istemeyebilirler.

    **Palto Yayınevi: Bu konuda çok da umutlu şeyler söyleyemeyeceğim maalesef. Umarım bir çözüm bulabiliriz ancak görünen o ki bağımsız yayınevlerinin birçoğu aramızdan ayrılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Palto Yayınevi yaz tatilini erken başlattı ve sonbahara kadar kitap basımını durdurduk mesela. Diğer yayıncı arkadaşlardan duyduğum kadarıyla bazı matbaalar ellerinde kâğıt stoku olmasına rağmen yine de fiyatlara hızlıca zam yapmışlar; bir kısmı da döviz daha da artar diye kitap basmayı durdurmuş.

    Dolayısıyla kitap satış fiyatları da artacak, yoksa yayınevlerinin bu işi sürdürmeleri mümkün değil. Büyük ihtimalle yayınevleri ellerinden geldiğince kendi web sitelerinde kitap satışına başlayacak. Burada okura önemli bir sorumluluk da düşüyor; eğer yayın dünyasındaki bu çeşitliliğin devam etmesini istiyorsak özellikle bağımsız yayınevlerine destek olmaları gerekiyor.

    **Pegasus Yayınevi: Döviz kurunun artmasının ve ekonominin yalpalamasının yabancı eserlerin basımını nasıl etkileyeceğini tahmin etmek çok güç. Öncelikle yerinde birkaç müdahaleyle ekonomideki dalgalanma sakinleşebilir. Ancak bu şekilde devam ederse piyasanın daralması (basılan kitap çeşidinin azalması) kaçınılmaz olur. Bu durumda da yüksek telifli ancak satış potansiyeli yüksek kitaplara yönelim artabileceği gibi düşük telifli (hatta telifsiz) kitaplara da rağbet olabilir. Her halükârda yayınevleri riski mümkün olduğunca azaltmaya çalışacaklardır. Bu durumda da olan “potansiyeli olan” yazarlara ve kitaplara olur. Ekonomik sıkıntıların daima orta sınıfı vurması gibi yayıncılık sektöründeki bir daralma da maliyet/getiri açısından görece ortada duran veya riskli görülen kitapları etkileyecektir.

    Döviz kurunun artması yabancı eserlerin dilimize kazandırılmasını nasıl etkiler? Eskiye göre nasıl değişiklikler göreceğiz?

    **Gerekli Şeyler: Sonuç olarak yayıncılık bir ticaret ve dövizdeki dalgalanmalar riski daha da arttırıyor. Bu durumda yayınevleri risk oranını minimuma indirecektir. Bu da çeşitliliği düşürecektir.

    **İthaki Yayınları: Çeşitli etmenlerle ülkemizde çeviri kitapların telif bedelleri realitenin zaten üzerinde bir süredir. Bu nedenle zaten telif bedelleri konusunda dikkatli davranan yayınevleri bu süreçte bir miktar daha dikkatli davranacaktır. Piyasanın hayrına oluşabilecek yeni bir denge noktası bile sağlanabilir. Bununla birlikte tabii ki telif süresi dolmuş çeviri kitaplarına rağbet artabilir.

    **JBC Yayıncılık: Biliyorsunuz, 2014 yılında Türk çizgi roman piyasası Batman, Deadpool, Flash ve İç Savaş gibi eserlerinin basılması ile birlikte korkunç bir büyüme yaşadı. Eskiden, senede en iddialı yayın 600-700 zor satarken bazı popüler yayınlar senelik 10,000 – 15,000 gibi satış rakamlarına ulaştı. Tabii bu çizgi roman yayınlayan bazı yayınevlerinin iştahını kabarttı ve bu da beraberinde yayın çeşitliliğine neden oldu. Çeşitlilik satışa yansımadı. Bence çoğu seri yarım kalacak, yeni yayın alınırken (hem yayıncı hem de okur) çok daha dikkat edilecek, bu da seçeneğin sınırlanmasına neden olacak.

    **Maya Kitap: Tabii telif ücretlerinin yükselmesi çeviri kitapların sayısını azaltabilir. Yayıncılar çok daha fazla seçici davranıp, kendilerince en uygun kitabı seçmeye çalışabilirler. Örneğin biz geçmişte zarar edeceğimizi bile bile, sırf Türkçeye kazındırmak için birçok kitabı yayınladık. Belki artık bu kadar rahat hareket edemeyebiliriz. Burada iş biraz da telif ajanslarına düşüyor. Haklarını temsil ettikleri yurt dışındaki yayıncılara ve yazarlara bu durumu çok iyi anlatıp, fiyat dengesi kurmaya çalışabilirler.

    **Palto Yayınevi: Özellikle son dönemde bağımsız yayıncılar çok iyi kitaplar yayımlamaya başladılar, Türkçede daha önce okuma fırsatı bulamadığımız birçok yazarla tanışıyoruz. Sanırım bu süreç sekteye uğrayacak çünkü yayıncılıkta sektörel açıdan çok ciddi sorunlar var. Bu sorunların aşılmasının önündeki engellerden biri, birçok okurun, yayınevlerinin sorunları hakkında pek bir fikre sahip olmayışı. Yayıncıların tek sorunu dövizin yükselmesi sebebiyle kâğıt ve matbaa masraflarının artması değil ki… Bizim gibi dünya edebiyatından kitaplar yayımlayan yayınevlerinin bir diğer sorunu telif ödemeleri; bugün bir kitap için en az 700 EURO/USD teklif verebiliyorsunuz. 1,000 EURO/USD’den aşağısı genellikle kabul görmüyor. Telifi ödediniz, kâğıt-matbaa işini de borç harç bir şekilde hallettiniz; dağıtımcı tekeli karşımıza çıkıyor. Bazı dağıtımcılar, yayınevlerinden %40-50 indirim ile kitap satın alıyor. Yani yayınevi kitap satış fiyatını 20 TL olarak belirlediyse, dağıtımcıya bunu 10-12 TL’ye satabiliyor. Yayınevi kendi cebine kalan %50-60 ile kitap haklarını satın alıyor, çevirmen telifi ödüyor, serbest zamanlı ya da tam zamanlı çalıştığı editör-düzeltmen-grafiker ücretlerini ödüyor; üstüne bir de kâğıt ve matbaa masraflarını ödüyor. Tüm bu sürece rağmen bu dağıtımcıların bir kısmı yarı fiyatına aldığı kitapları tüm kitapçılara dağıtmıyor. Bu sefer okur hoop dönüyor, yayınevine ‘Kitaplarınızı bulamıyoruz’ diye sitem etmeye başlıyor. Halbuki çözüm, yayınevine sitemde değil, kitapçıdan ısrarla o kitapları istemeleri lazım.

    Yabancı eserlerin telif ücretlerinin Türkiye için giderek artmasıyla birlikte yerli kitaplara yönelim artar mı?

    **Gerekli Şeyler: Birçok yayınevi özellikle çocuk kitaplarında yerli üretimi tercih etmeye başladı bile. Yerli kitaplara yönelim belli tarzlarda mutlaka artacaktır.

    **İthaki Yayınları: Türkçe edebiyat eserleri son birkaç yılda görülmediği kadar çok yayımlanıyor bu dönemde. Kur yükselişi öncesinde de böyleydi zaten. Ben şahsen büyük yayınevlerinin genel yayın programları dışına çıkıp sırf döviz kuru sebebiyle böyle bir yayıncılık türüne ağırlık vereceklerini düşünmüyorum.

    **JBC Yayıncılık: Sanmıyorum. Çoğu yayınevi yerli bir eseri, satış ihtimali daha yüksek olan yabancı bir eser yerine tercih etmez, edemez. Maalesef çok üzücü bir durum ama şu an için yapılacak bir şey gibi.

    **Maya Kitap: Muhtemelen artar ama ne yazık ki özellikle nitelikli kitap üretmekte çok ama çok zayıf olduğumuzu söylemek zorundayım. Kurulduğumuz günden bu yana, bize gönderilen her dosyayı incelememize rağmen, birkaç tane dışında yayınlamaya değer kitap bulamadık. Aslında yerli kitap ya da yazar oranı okuma ve okur oranıyla paralel diyebiliriz. Elimize geçen kitap dosyalardan, ben yazarım diyen birçok kişinin belki de hiç kitap okumadığı sonucunu çıkarabiliyoruz.

    **Palto Yayınevi: Aslında son birkaç yıldır Türkçe edebiyat alanında yayımlanan kitap sayısında önemli bir yükseliş var. Özellikle son 3 yıldır çok nitelikli ilk kitaplar okuyoruz; bu kitapları takip edebileceğimiz 5-6 yayınevi var; ilk kitapları ve Türkçe edebiyatı destekliyorlar. Hatta daha geçen hafta, genellikle kurgu dışı ve çeviri kitaplarıyla tanıdığımız bir yayınevi daha Türkçe edebiyat alanına adım attıklarını duyurdu. Türkçe edebiyattaki bu destek çok kıymetli ancak salt Türkçe edebiyata yönelmek yayınevlerini ve yayınevi çalışanlarını kurtaracak bir çözüm değil.

    **Pegasus Yayınevi: Yaklaşık bir beş-altı senedir yerli yazarların kitaplarına artan bir ilgi olduğunu düşünüyorum. Yani halihazırda yerli yazarlara yönelik, giderek artan güzel bir trend var bence. Bu trend devam edebilir ama bu hiçbir zaman yerli yazarların ilk kitaplarının eskiye nazaran daha kolay basılacağı anlamına gelmeyecek. Maliyetler arttığı için ilk kitabını çıkaracak bir yazarın işi daha da zorlaşacak. Şimdi olduğu gibi yerli yazarlardan kendi tanıtımlarını yapmaları istenecek ve reklam konusunda riskli görülen yazarların şansı daha da az olacak. Bu noktada sosyal medyanın gücü daha da ön plana çıkacak ve belirli bir kitlesi/takipçisi olan isimler daha fazla şans bulacak. Öykü ve şiir konusunda yeni ve esaslı bir ses çıkmadığı sürece geleceği durağan görüyorum.



    Ekonominin böyle devam etmesi durumunda edebiyat dünyası için ne gibi çözümler düşünülebilir?

    **Gerekli Şeyler: Ekonominin böyle gitmesi durumunda yayınevleri satışlarını artırmak ve olabildiğince vadeyi düşürmek yoluna gidebilir. Risksiz yatırımlar ile nakit akışının düzenli hale getirilmesi bu dönem için bir önlem olabilir. Ama uzun vadede okuyucunun alım gücündeki azalış zaten Türkiye için gözde bir sektör olmayan yayıncılığı mutlaka olumsuz etkileyecektir.

    **İthaki Yayınları: Ekonomi böyle devam ederse bir süre sonra yayıncılıktan söz edemeyebiliriz. Kriz durumunun devamlılığını aylar ile değil de yıllar ile düşünecek olursak, birçok küçük ve orta ölçekli firma bu süreci taşıyamayacaktır. Kapitalist argüman gereği birçoğu büyük yayınevleri tarafından yutulacaktır. Uzun vadede büyük bir işsiz kitle yaratabilir, satış beklentileri üzerinden birçok yayın yayımlanmayabilir. Bu istemeyeceğimiz bir durum. Biz yayıncılığın tüm renkleriyle var olmak istiyoruz. Çözüm önerimiz şu olabilir; okurlar sevdikleri, var olmalarından mutlu oldukları yayınevlerine sahip çıkmalılar.

    **JBC Yayıncılık: E-kitap, geçici de olsa bir çözüm gibi duruyor ama bence ekonomi böyle devam ederse edebiyat dünyasının kimsenin umurunda olacağını sanmıyorum.

    **Maya Kitap: Amaç yayıncılık dünyasını kurtarmaksa zaten yaşadığımız hızlı dönüşüm bu konuya da el atmış durumda. Eninde sonunda basılı kitap yerini tamamen e-kitaba bırakacak. Bu kaçınılmaz. Ayrıca şu an bile çok yaygın olan okur-yazar siteleri var. Birçok “yazar” kitaplarını oraya yüklüyor ve yine birçok “okur” istediği kitabı seçip yazarına hayran oluyor, kitabını da biraz okuyor, sanırım. Yani bu konuda endişelenecek bir şey yok. Edebiyata gelecek olursak, kendi küçük dünyasında yaşamaya devam eder. Ekonomideki kötü veya iyi gidişatın etkileyeceğini sanmıyorum.

    **Palto Yayınevi: İlk akla gelen e-kitap sayısının artırılması oluyor ancak bunun çözüm olarak konuşulması bile bana komik geliyor. Basılı kitabı terk etmeyi çözüm olarak görmüyorum. Burada çözümün ana oyuncusu tabii ki okurlar. Kendilerine sunulanı değil, kendi seçtiklerini okuyan okurların sayısı arttıkça çözüme yaklaştığımızı düşünebiliriz. Bu süreçte ikinci çözüm de yayınevlerinin kitaplarını yine indirimli olarak kendi web sitelerinde satması olabilir. Böylelikle dağıtımcının aldığı büyük pay da yayınevine kalacağı için yayınevi ticari olarak daha iyi bir duruma kavuşabilir (En azından borçlarını düzenli ödeyebilir). Ancak burada da okurun mevcut alışveriş alışkanlıklarını bırakması ve bu süreci desteklemesi gerekiyor.

    **Pegasus Yayınevi: Yayın dünyasını ve okurları ekonominin durumu kadar, hatta belki de daha fazla, etkileyebilecek iki önemli gelişme var önümüzde: Birincisi Amazon’un Türkiye’ye gelmesi. İkincisi de Türkiye’nin en büyük kitap mağazaları zincirinin el değiştirmesi. Artan baskı maliyetleriyle birlikte daralmaya gidebilecek yayıncılık sektörü için Amazon’un internet satışları ve hatta e-kitap satışları bir cansuyu işlevi görebilir. Örneğin farazi ama mümkün bir senaryo olarak, Amazon Kindle satışlarını artırmak için bir çalışma yaparsa ve Türk yayıncılar bu trende ayak diremezlerse (akılcı fiyat politikaları ve satacak yazarların kitaplarını e-kitaplaştırarak) Türkiye de en sonunda e-kitaba geçebilir. Böylece baskı maliyetleri sıfırlanır, ulaşılabilirlik artar, daralan sektör tekrar genişleyebilir. Kitabın içeriğinden çok kokusuna vurgun olan arkadaşlar da dilerlerse aynı kitabı 4-5 katı fiyatına alıp koklayabilirler.

    Perakende kitap mağazalarının el değiştirmesi ise önümüzdeki bir belirsizlik. Bu mağazalar şu andaki politikalarla da devam edebilir, “serbest piyasa serttir” diyerek kültür kitaplarından ziyade ders/çocuk kitaplarına yönelebilir ve kırtasiye/oyuncak mağazalarına da dönüşebilir. Kültür kitaplarının giderek raflardan silinmesi durumunda da internet satışları ve e-kitap yine ön plana çıkacaktır. Elbette bu noktada yayınevleri kadar okurun da muhafazakâr davranmaması ve teknolojiye mesafeli durmaması gerekir.



    Yayınevleri, yerli yeni yazarların eserlerini yayımlama riskini göze alır mı? Öykü ve şiir gibi, romana göre rağbet görmeyen türler raflardaki yerini ne ölçüde kaybeder? Yayınevleri eskisine göre daha güvenli oynamak zorunda mı kalırlar?

    **Gerekli Şeyler: Kesinlikle daha güvenli oynamak zorunda kalacak yayınevleri. Farklı tarzlarda yeni yerli yazarlardaki artış farklı oranlarda ve farklı sürelerde artacaktır ama mutlaka bir artış öngörülebilir.

    **İthaki Yayınları: Türkçe edebiyat konusunda kıstasımız metnin içeriği. Editörlerimiz o kısımda bir sorun görmüyorlarsa zaten biz onu risk olarak algılamıyoruz. Öykü ve şiire yönelik ayrılan raf payı zaten çok fazla değil. Daha da düşeceğini düşünmüyorum. Son sorunuza da şöyle yanıt vermek istiyorum. İyi edebiyat, iyi kitap her zaman güvenlidir. Bir yayınevinin en çok güveneceği kıstas da bu nitelik olmalıdır.

    **JBC Yayıncılık: Hâlâ şiir kitabı yayınlayan kaldı mı? Biz zaten sanata ve edebiyata dair çoğu şeyi kaybettik, bence raflardaki yerlere yoğunlaşmak yerine üretime yoğunlaşmalıyız. Edebiyata olan ilgiyi arttırıp, insanların okumasını sağlamalıyız. Amatör de olsa yeni kütüphanelerin açılmasına destek vermeliyiz. İnsanlarımız okursa, okumaya ilgi duyarsa en azından bizden sonraki nesiller bizim uğraştıklarımız ile uğraşmaz.

    Güvenli oynamak bu sektör için fazlası ile iddialı bir terim. Parası çok olanlar piyasayı şekillendirecektir.

    **Maya Kitap: Roman üretme konusundan yaşadığımız kısırlığın çok daha fazlasını öykü ve şiir konusunda yaşıyoruz. Daha önce söylendiği gibi şiir okurundan çok şair var bu memlekette. Her gönül acısı çeken hemen kaleme sarılıyor, peş peşe sıralıyor manileri. Sonra da niye kimse yayınlamıyor veya okumuyor diye isyan ediyor. Eminim yazdıklarını yayıncılara göndermeden önce ne kendisi okuyor ne de yakınlarından birine okutuyor. Neyse ki buna da çözüm bulundu. Çok isteyen parasını verip kitabı bastırabiliyor. Bunun yanında iyi bir romanı, edebi eseri birçok yayıncı her türlü riski göze alarak hiç tereddüt etmeden yayınlar. En azından biz öyleyiz. Yeter ki şöyle keyifli, lezzetli bir şeyler yazılsın. Neden “Puslu Kıtalar Atlası” gibi bir kitap yazılamıyor. Bütün şartlarda elverişli aslında.

    **Palto Yayınevi: Yayınevleri bir süredir bu riski göze alıyor, almaya da devam edeceklerini düşünüyorum. Bana kalırsa son yıllarda öykü de okur tarafından ilgi görmeye başladı. Şiir ve deneme gibi okurun daha az ilgisini çeken alanlarda, ismini bildiğimiz kişiler dışında yeni yazarların kendine yer bulabileceğini sanmıyorum. Hatta bir çözüm bulamazsak birkaç yıl içerisinde raflarda sadece çok satan, büyük yayınevlerinin kitaplarını görebiliriz. Biraz karamsar senaryolarmış gibi görünebilir ancak umutlanacağımız bir gelişme olmadığı sürece, ne eksik ne fazla durumumuz tam olarak böyle.

    Kaynak: https://kayiprihtim.com/...-bu-ekonominin-hali/
  • Mekke döneminde inmiştir. 112 âyettir. “Enbiyâ”, peygamberler demektir. Sûre, temel konu olarak peygamberlerden, onların tevhit davası uğrunda verdikleri mücadelelerden bahsettiği için bu adı almıştır

    Bismillâhirrahmânirrahîm.

    1. İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Hâlbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler.
    2,3. Rab’lerinden kendilerine yeni bir öğüt (bir uyarı) gelmez ki, onlar mutlaka onu alaya alarak, kalpleri de gaflette olarak dinlemesinler. O zulmedenler gizlice şöyle konuştular: “Bu da ancak sizin gibi bir insan. Şimdi siz göz göre göre sihre mi kapılacaksınız?”
    4. Peygamber, onlara dedi ki: “Rabbim yerdeki ve gökteki her sözü bilir. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”
    5. Onlar, “Hayır, bunlar karma karışık yalancı düşlerdir. Hayır, onu kendisi uydurdu; hayır, o bir şairdir. Eğer böyle değilse, önceki peygamberlerin (mucizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir mucize getirsin” dediler.
    6. Onlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmedi de şimdi bunlar mı iman edecekler?
    7. Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.
    8. Biz, onları yemek yemez bir beden yapısında yaratmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi.
    9. Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Kendilerini ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Haddi aşanları ise helâk ettik.
    10. Andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki sizin bütün şeref ve şanınız ondadır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
    11. Biz zulmetmekte olan nice memleketleri kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka başka toplumlar meydana getirdik.
    12. Onlar azabımızı hissedince, hemen oradan süratle kaçıyorlardı.
    13. Onlara, “Kaçmayın, o içinde şımartıldığınız bolluğa ve yurtlarınıza dönün. Çünkü sorulacaksınız” denildi.
    14. “Eyvah bizlere! Bizler gerçekten zalim kimseler idik” dediler.
    15. Biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ateş gibi yapıncaya kadar bu feryatları devam etti.
    16. Biz yeri, göğü ve arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.
    17. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık böyle yapardık.
    18. Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da beynini parçalar. Bir de bakarsın yok olup gitmiş. Allah’a karşı yakıştırdığınız nitelemelerden ötürü yazıklar olsun size!
    19. Göklerde ve yerde kim varsa hep O’nundur. O’nun katındakiler, ne O’na ibadetten çekinir (ve büyüklenir) ne de yorgunluk (ve bıkkınlık) duyarlar.
    20. Hiç ara vermeksizin gece gündüz tespih ederler.
    21. Yoksa yerden, ölüleri diriltebilecek birtakım ilâhlar mı edindiler?
    22. Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.
    23. O, yaptığından dolayı sorgulanamaz fakat onlar sorgulanırlar.
    24. Yoksa ondan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: “Haydi getirin delilinizi! İşte benimle beraber olanların kitabı ve işte benden öncekilerin kitabı (Hiçbirinde birden fazla ilâh olduğuna dair hiçbir delil yok). Şüphesiz çokları hakkı bilmezler de bu sebeple yüz çevirirler.”
    25. Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, “Şüphesiz, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse bana ibadet edin” diye vahyetmişizdir.
    26. (Böyle iken) “Rahmân, çocuk edindi” dediler. O, böyle şeylerden uzaktır, yücedir. Hayır, (evlat diye niteledikleri) o melekler ikrama erdirilmiş kullardır.
    27. Onlar Allah’tan önce söz söylemezler ve hep O’nun emriyle iş görürler.
    28. Allah, onların önlerindekini de arkalarındakini de (yaptıklarını da yapacaklarını da) bilir. Onlar, O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler ve hepsi O’nun korkusuyla titrerler.
    29. İçlerinden her kim, “Allah’tan başka ben de şüphesiz bir ilâhım” derse, böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.
    30. İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?
    31. Onları sarsmasın diye yere de sabit dağlar yerleştirdik ve (varacakları yere) yol bulabilsinler diye ondan geçitler, yollar meydana getirdik.
    32. Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise oradaki, (Allah’ın varlığını gösteren) delillerden yüz çevirmektedirler.
    33. O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.
    34. Biz, senden önce de hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ebedî mi kalacaklar?
    35. Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.
    36. İnkâr edenler seni gördükleri zaman ancak alaya alırlar. “Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” derler. Hâlbuki kendileri Rahmân’ın kitabını inkâr ediyorlar.
    37. İnsan çok aceleci (tez canlı) yaratılmıştır. Size yakında âyetlerimi göstereceğim. Şimdi acele etmeyin.
    38. Bir de “Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?” diyorlar.
    39. İnkâr edenler, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları ve hiçbir yardım da görmeyecekleri vakti bir bilseler!
    40. Şüphesiz o (tehdit edildikleri azap) onlara ansızın gelecek de kendilerini şaşkınlıktan dondurup bırakacak. Artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek, ne de kendilerine göz açtırılacak.
    41. Andolsun, senden önce de birçok peygamberle alay edildi de içlerinden alay edenleri, o alaya aldıkları şey kuşatıverdi.
    42. (Ey Muhammed!) De ki: “(Size azab edecek olsa) gece ve gündüz Rahmân’ın azabından sizi kim koruyacak?” Öyle iken onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirmekteler.
    43. Yoksa bizim dışımızda onları koruyacak ilâhları mı var? O ilâh edindikleri nesneler kendilerine bile yardım edemezler. Zaten onlar bizden de yardım görmezler.
    44. Evet, biz onları da atalarını da, faydalandırdık. Öyle ki uzun süre yaşadılar. Ama, artık görmüyorlar mı ki, biz yeryüzünü çevresinden eksiltiyoruz? O hâlde, onlar mı galip gelecekler?
    45. De ki: “Ben sizi ancak vahy ile uyarıyorum.” Ama sağırlar uyarıldıkları vakit çağrıyı işitmezler.
    46. Andolsun, onlara Rabbinin azabından hafif bir esinti dokunsa, muhakkak “Eyvah bize! Gerçekten biz zalim kimselerdik” diyeceklerdir.
    47. Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Öyle ki hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. (Yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.
    48. Andolsun, biz Mûsâ ile Hârûn’a, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için o Furkân’ı (Tevrat’ı) bir ışık ve öğüt olarak verdik.
    49. Onlar, görmedikleri hâlde Rablerinden içten içe korkarlar. Onlar kıyamet gününden de korkarlar.
    50. İşte bu (Kur’an) da bizim indirdiğimiz mübarek bir öğüttür. Şimdi siz bunu mu inkâr ediyorsunuz?
    51. Andolsun, daha önce de İbrahim’e doğruyu yanlıştan ayırma yeteneğini verdik. Biz zaten onu biliyorduk.
    52. Hani o, babasına ve kavmine, “Ne bu tapınıp durduğunuz heykeller?” demişti.
    53. "Babalarımızı bunlara ibadet ediyor bulduk” dediler.
    54. İbrahim, “Andolsun, siz de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz” dedi.
    55. “Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen bizimle eğleniyor musun?” dediler.
    56. İbrahim, dedi ki: “Hayır! Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir. O, bunları yaratandır ve ben de buna şahitlik edenlerdenim.”
    57. Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.
    58. Derken (İbrahim) belki kendisine başvururlar diye içlerinden bir büyüğü bırakarak onları (putları) paramparça etti.
    59. Onlar, “Kim yaptı bunu tanrılarımıza! Muhakkak o zalimlerden biridir” dediler.
    60. (İçlerinden bazıları), “İbrahim denilen bir gencin onları diline doladığını duyduk” dediler.
    61. (Bir kısmı da) “O hâlde haydi, onu insanların gözü önüne getirin. Belki (bu konuda) şahitlik ederler” dediler.
    62. (İbrahim gelince) “Sen mi yaptın bunu ilâhlarımıza ey İbrahim” dediler.
    63. Dedi ki: “Hayır! Bunu şu büyükleri yapmıştır. Konuşabiliyorlarsa, onlara sorun bakalım!”
    64. Bunun üzerine birbirlerine dönüp, “Hiç şüphesiz asıl zalimler sizsiniz siz” dediler.
    65. Sonra eski inanç ve inatlarına döndüler ve, “Andolsun, bunların konuşmayacağını sen de bilirsin” dediler.
    66. İbrahim, şöyle dedi: “Öyle ise siz, (hâlâ) Allah’ı bırakıp da, size hiçbir fayda, hiçbir zarar veremeyecek şeylere mi tapacaksınız?”
    67. “Yazıklar olsun, size de; Allah’ı bırakıp tapmakta olduklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?”
    68. (İçlerinden bazıları), “Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın da ilâhlarınıza yardım edin” dediler.
    69. “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve esenlik ol” dedik.
    70. Ona böyle bir tuzak kurmak istediler. Fakat biz onları en çok zarar edenler durumuna düşürdük.
    71. Onu Lût ile beraber kurtarıp, içinde âlemler için bereketler kıldığımız yere ulaştırdık.
    72. Ona İshak’ı ve ayrıca da Yakub’u bağışladık ve her birini salih kimseler yaptık.
    73. Onları bizim emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlar işlemeyi, namazı dosdoğru kılmayı, zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar sadece bize ibadet eden kimselerdi.
    74. Biz, Lût’a da bir hikmet ve bir ilim verdik ve onu çirkin işler yapan memleketten kurtardık. Gerçekten onlar kötü bir toplum idiler, fasık (Allah’ın emrinden çıkan kimseler) idiler.
    75. Onu rahmetimizin içine soktuk. Çünkü o, gerçekten salih kimselerdendi.
    76. (Ey Muhammed!) Nûh’u da hatırla. Hani o daha önce dua etmişti de biz onun duasını kabul ederek, kendisini ve ailesini o büyük sıkıntıdan (tufandan) kurtarmıştık.
    77. Âyetlerimizi yalanlayanlara karşı ona yardım etmiştik. Şüphesiz onlar kötü bir toplumdu. Bu yüzden biz de onları topyekûn suda boğduk.
    78. Dâvûd ile Süleyman’ı da hatırla. Hani bir ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı. Çünkü halkın koyunları o ekine girmişti. Biz de hükümlerine şahit olmuştuk.
    79. Biz hüküm vermeyi Süleyman’a kavratmıştık. Zaten her birine hükümranlık ve ilim vermiştik. Dâvûd ile birlikte, Allah’ı tespih etmeleri için dağları ve kuşları onun emrine verdik. Bunları yapan biz idik.
    80. Bir de Davud’a, sizin için, zırh yapma sanatını öğrettik ki, savaşlarınızda sizi korusun. Şimdi siz şükrediyor musunuz?
    81. Süleyman’ın hizmetine de güçlü esen rüzgârı verdik. Rüzgâr, onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere eser giderdi. Biz, her şeyi hakkıyla bileniz.
    82. Bir de şeytanlardan, Süleyman için dalgıçlık eden ve daha bundan başka işler yapanları da onun emrine verdik. Hep onları zapteden bizdik.
    83. Eyyûb’u da hatırla. Hani o Rabbine, “Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin” diye niyaz etmişti.
    84. Biz de onun duasını kabul edip kendisinde dert namına ne varsa gidermiştik. Tarafımızdan bir rahmet ve kullukta bulunanlar için de bir ibret olmak üzere ona ailesini ve onlarla beraber bir mislini daha vermiştik.
    85. İsmail’i, İdris’i ve Zülkifl’i de hatırla. Bunların hepsi sabredenlerdendi.
    86. Onları da rahmetimizin içine soktuk. Şüphesiz onlar salih kimselerdendi.
    87. Zünnûn’u da hatırla. Hani öfkelenerek (halkından ayrılıp) gitmişti de kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde, “Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum” diye dua etti.
    88. Biz de duasını kabul ettik ve kendisini kederden kurtardık. İşte biz mü’minleri böyle kurtarırız.
    89. Zekeriya’yı da hatırla. Hani o, Rabbine, “Rabbim! Beni tek başıma bırakma. Sen varislerin en hayırlısısın” diye dua etmişti.
    90. Biz de onun duasını kabul ettik ve kendisine Yahya’yı bağışladık. Eşini de kendisi için, (doğurmaya) elverişli kıldık. Onlar gerçekten hayır işlerinde yarışırlar, (rahmetimizi) umarak ve (azabımızdan) korkarak bize dua ederlerdi. Onlar bize derin saygı duyan kimselerdi.
    91. Irzını korumuş olan kadını da (Meryem’i de) hatırla. Ona ruhumuzdan üflemiştik. Kendisini de, oğlunu da âlemlere (kudretimizi gösteren) birer delil yapmıştık.
    92. Şüphesiz bu (İslâm), tek ümmet (din) olarak sizin ümmetiniz (dininiz)dir. Ben de Rabbinizim. Onun için sadece bana kulluk edin.
    93. (İnsanlar) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Hepsi de ancak bize dönecekler.
    94. Şu hâlde, kim mü’min olarak bir salih amel işlerse, çalışması asla inkâr edilmez. Şüphesiz biz onu yazmaktayız.
    95. Helâk ettiğimiz bir memleket halkının bize dönmemeleri imkânsızdır.
    96. Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc’ün önü açıldığı zaman her tepeden akın ederler.
    97. Gerçek vaad (kıyametin kopması) yaklaşır, bir de bakarsın inkâr edenlerin gözleri açılıp donakalmıştır. “Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gafildik. Hatta biz zalim kimselermişiz” derler.
    98. Hiç şüphesiz siz ve Allah’tan başka kulluk ettikleriniz cehennem odunusunuz. Siz oraya varacaksınız.
    99. Eğer onlar ilâh olsalardı oraya varmazlardı. Hâlbuki hepsi orada ebedî kalacaklardır.
    100. Onların orada derin bir iç çekişleri vardır! Onlar orada hiçbir şey işitmezler.
    101. Şüphesiz kendileri için tarafımızdan en güzel mükâfat hazırlanmış olanlar var ya; işte bunlar cehennemden uzaklaştırılmışlardır.
    102. Onlar cehennemin hışıltısını bile duymazlar. Canlarının istediği nimetler içinde ebedî olarak kalırlar.
    103. En büyük korku bile onları tasalandırmaz ve melekler onları, “İşte bu, size vaad edilen (mutlu) gününüzdür” diyerek karşılarlar.
    104. Yazılı kâğıt tomarlarının dürülmesi gibi göğü düreceğimiz günü düşün. Başlangıçta ilk yaratmayı nasıl yaptıysak, -üzerimize aldığımız bir vaad olarak- onu yine yapacağız. Biz bunu muhakkak yapacağız.
    105. Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebûr’da da, “Yere muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır” diye yazmıştık.
    106. Şüphesiz bunda Allah’a kulluk eden bir toplum için yeterli bir mesaj vardır.
    107. (Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.
    108. De ki: “Bana ancak, ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık müslüman oluyor musunuz?”
    109. Eğer yüz çevirirlerse, de ki: “(Bana emrolunanı, ayırım yapmadan) size eşit olarak bildirdim. Tehdit edildiğiniz şey yakın mı yoksa uzak mı, bilmiyorum.”
    110. “Şüphesiz, Allah sözün açığa vurulanını da bilir, gizlediğinizi de bilir.”
    111. “Bilmem! Belki bu (mühlet) sizin için bir imtihan ve bir vakte kadar yararlanmadır.”
    112. (Peygamber), “Ey Rabbim! Hak ile hüküm ver. Bizim Rabbimiz, sizin nitelemelerinize karşı yardımı istenecek olan Rahmân’dır” dedi.