• Elimde büyük bir özel kurumun altı yıldan beri yayımladığı bir “sanat dergisi” var. En iyi kâğıda basılmış, özenli hazırlansın diye hiçbir giderden kaçınılmamış, pahalı bir dergi. Yayın serüveninde altıncı yılın dolmuş olması nedeniyle yazılmış sunu yazısını okudum. Altı cümlelik bir yazı bu. Ben bir şey anlayamadım. Cümlenin birini aşağıya alıyorum, belki siz anlarsınız:
    “Özel bir kuruluş olduğu halde (...)’ın bu konudaki harcamaları dünyanın dört bucağından gelen takdir ve teşvik mektuplarının en güzel delilini verdiği gerçek kültür hizmetinin tarafsız aynası oluyor.”
    Cümleye göre harcamalar ayna oluyor. Hem de tarafsız ayna oluyor. Tarafsız ayna ne demek? Aynalar zaten tarafsız değil midir? Tarafsız ayna dendiğine göre kişi ister istemez düşünüyor, “taraflı ayna” da olur mu diye. Yoksa yazar iki taraflı (altlı üstlü) aynalardan mı söz ediyor? O zaman da tarafsız ayna deyimi ortada ayna mayna olmadığını göstermez mi? Ayna gitmiş de aynanın yeri mi kalmış yoksa?
    Cümlenin bu bölümünden şunu anlıyoruz: (...) kurumu birtakım harcamalar yapmış, bunlar bir hizmetin tarafsız aynası olmuş. O hizmet bir kültür hizmetidir. Nasıl bir kültür hizmeti? “... dünyanın dört bucağından gelen takdir ve teşvik mektuplarının en güzel delilini verdiği gerçek kültür hizmeti.” Yani kültür hizmetinin delilini gelen takdir ve teşvik mektupları veriyor. “Delil”i onlar veriyorsa, (...) kurumuna ne kalıyor acaba? Yoksa kültür hizmetini de o mektuplar mı yapıyor? Cümleden öyle bir anlam da çıkıyor. Dergi kültür hizmetini o mektupları yayımlamakla mı gerçekleştiriyor? Sayfaları karıştırıyorsunuz, değil! Öyleyse?
  • Bursa’da tanıştığım başka bir kitapçıya gittim.

    -“İngilizce ders verilir.” diye bir kağıda yazsam da, sizin dükkanın camına kağıdı yapıştırsam, nasıl olur?

    -İş çıkmaz! dedi.

    -Neden?

    -Şimdi herkes İngilizce ders veriyor. Manav dükkanlarından, berber dükkanlarına kadar bak, hepsinin camında “İngilizce ders verilir” diye kağıtlar asılı… Ağaçlara, duvarlara bile kağıt asmışlar. İngilizce dersi bu hızla giderse, ders verenler dersi alanlardan fazla olacak. O zaman, Türkçe ders verenlere iş çıkacak. En iyisi, siz Türkçe dersi verin.

    Güldüm.

    -Şaka değil, dedi, şuraya “Eski Türkçe dersi verilir” diye bir kağıt asalım, bak kaç kişi gelecek.

    Dediğini yaptık. Bir hafta sonra dört öğrencim oldu. Bunlar, dokuzla on üç yaş arasında çocuklardı. Eski kitapları okumak isteyen gençlerden gelir sanmıştım, oysa çocuklar geldi.

    Önce bir baba geldi.

    -Kuran dersi verir misin? dedi.

    Bu, hiç hesapta yoktu.

    -Veririm… dedim.

    Adam, çocuğunu göndermeden önce, beni Kuran’dan bir sınava çekti. Vaktiyle hafız olmanın bir zaman gelip yararını göreceğimi hiç ummamıştım. Kuran öğrencileri birken iki, ikiyken üç oldu.

    Her sabah Ulucami’ye gidiyoruz. Öğrencilerime Kuran dersini camide veriyorum. Öğrenciler sekize çıkınca, başıma bir iş gelecek diye korkmaya başladım. Çocuklarının iyi yetiştiğine memnun babalar birbirlerine haber veriyorlar. Çocuklardan birinin babası, bigün,

    -Maaşallah, çok çabuk öğretiyorsunuz, dedi. Bizim oğlana bir hoca ders veriyordu. Oğlan bir yılda “Amme”ye gelemedi.

    Durum iyi. Hani içimden, “Sürgünden sonra da Bursa’da kalsam, bu Kuran dersi hiç de kötü iş değilmiş…” diye geçiriyorum.

    Bir sabah yine Ulucami’de bekledim. Öğrencilerimden hiçbiri gelmedi. Ertesi gün de gelmediler. Camide tanış olduğum, müezzin ya da kayyum gibi biri vardı, ona nedenini sordum. Kem küm ediyor, ağzından baklayı çıkarmıyor.

    -Hastalanmışlardır, diyor.

    -Salgın hastalığına tutulmadılar ya bunlar… Hiçbiri gelmiyor.

    Bir daha öğrencilerim gelmedi. Sonradan öğrendim.

    Öğrencilerimden birinin babasına,

    -Oğlunuza kim Kuran okutuyor? Biliyor musunuz? diye sormuşlar.

    -Hafız Aziz! Demiş.

    -Hafız mı? Ne hafızı? Tam hafızı bulmuşsunuz maaşallah…
    Ne olduğumuzu anlatmışlar.

    Bunu bana bigün, kahvede ahbap olduğum, ama kim olduğumu bilmeyen bir adam anlattı.

    -Ah kardeşim ah, dedi, İstanbul’dan buraya sürgün ediyorlarmış, burada hafızız diye ortaya çıkıyorlarmış. Bu heriflerin girmediği kılıf yok… Az kaldı ben de çocuğumu gönderecektim. Öyle de güzel, çabuk öğretiyormuş ki… Az kaldı çocuğu zehirletecektik… Böyle bir adamın Ulucami’de hafızlık edeceği kimin aklına gelir?
  • Dolar kuru artıyor, Türk Lirası değer kaybediyor. Peki çok sevdiğimiz kitaplar bu durumdan nasıl etkileniyor, bu dengesiz durum kitap fiyatlarına nasıl yansıyor? Yayınevleri bu duruma ne cevap veriyor? KayıpRıhtım'ın yaptığı bu çalışma bize en net ve gerçekçi cevapları veriyor.

    Kahvenizi hazırlayınız ve kesinlikle okuyunuz. Bu hassas durum hakkında ki görüşlerinizi lütfen yoruma bırakınız.

    ***
    Türk lirasının dolar ve avro karşısındaki değer kaybıyla kitap fiyatları can yakan seviyelere ulaşmaya başladı. Biz de yayınevlerine, bu tatsız gidişin nerelere varabileceğini sorduk. Ortaya bu yürek daraltan tablo çıktı.

    Gün geçtikçe kitap fiyatlarındaki artış, okurun yüreğini sızlatmaya, cebini biraz daha seri bir şekilde boşaltmaya devam ediyor. Özellikle son günlerde Türk lirasının dolar ve avro karşısında değerini yitirmesiyle, üretiminde dışarıya bağlı kaldığımız diğer pek çok ürünle birlikte, kitap fiyatları da iyice el yakmaya başladı.

    Bizler de bu durumun yayıncılık dünyasındaki etkilerini, kısa ve uzun vadede çözüm olanaklarını ve işlerin nerelere varabileceğini birbirinden değerli yayınevlerine sorduk. Onlar da bizleri kırmayıp cevapladı!

    Gerekli Şeyler Genel Yayın Yönetmeni Alişan Cengiz, İthaki Yayınları Satış ve Pazarlama Müdürü Coşkun Ören, JBC Yayıncılık Genel Yayın Yönetmeni Ertan Ergil, Maya Kitap Yayın Yönetmeni Tahir Malkoç, Palto Yayınevi Editörü Özge Uysal ve Pegasus Yayınevi Editörü Kemal Küçükgedik‘e, sorularımıza içtenlikle yanıt verdikleri için bir kez daha huzurlarınızda teşekkür ediyoruz.

    Türk lirasının değer kaybı yayın dünyasını ve bu sektörün çalışanlarını nasıl etkiliyor?

    **Gerekli Şeyler: En çok kağıt fiyatları üzerinden yayın sektörünü etkiledi dövizdeki artışlar. Örneğin bu ay içerisinde kağıda zam gelmemesine rağmen kitap kağıdı genelde avro üzerinden alındığı için yüzde otuz bir fiyat artışı gösterdi. Ayrıca telif hakları yüzünden yurt dışına ödemesi olan firmalar kur farkı kadar parayı sokağa attı gibi bir durum oldu. Bu durum daha çalışanları etkilemedi ama eğer böyle giderse yakın zamanda etkileyeceğine emin olabilirsiniz.

    **İthaki Yayınları: Kitabın fiziki üretiminde kullanılan kâğıt, tutkal vs. malzemelerin neredeyse tamamı döviz ile ithal ediliyor. Bununla birlikte çeviri kitapların avans veya satış ödemeleri de döviz üzerinden belirlenmekte. Bu şartlar altında biz de kitap üretimi konusunda hafif bir frene bastık. Yeni kitap üretimini durdurmuyoruz fakat tekrar baskı konusunda da aceleci davranmıyoruz. Kurun bu düzeyde devam etmesi bizi yeni tasarruf noktalarına itebilir, ana çabamız mevcut çalışan kadromuza zarar vermeden bu süreci atlatmak olacak.

    **JBC Yayıncılık: İnanılmaz kötü bir şekilde etkilediğini söyleyebiliriz. Öncelikle bu düşüş bizleri en çok tahsilat yaparken etkiliyor. Piyasada dönen vadeler çok uzun, bir eserin fiyatını belirlerken o günkü maliyetlere göre hesaplamalar yapılıyor ve satışı ona göre yapıyorsunuz. Fakat tahsilat günü geldiğinde paranız %15-20 değer kaybetmiş olabiliyor. Bu tüm hesaplarınızı alt üst olmasına, yayınladığınız kitabın baskısı tükense bile zarar etmenize yol açabiliyor. Çünkü fazlasıyla dışarı bağlı bir sektörüz, harcadığınızı bile yerine koyamıyorsunuz.

    Hani sosyal medyada sıkça paylaşılan ‘Biz ekmeği dolarla mı alıyoruz? ‘veya ‘Ben kiramı Türk lirası ödüyorum, bana ne dolardan?’ gibi söylemlerde bulunanlar kadar şanslı değiliz. Kağıt, boya, telif, tutkal vs. bunların hepsi dövizle ödeniyor. Döviz arttıkça bunların da fiyatı artıyor. Yayıncılık piyasası imalat aşamasında neredeyse %95 dışarıya bağlı bir sektör. Eğer zaten yabancı eserler basan bir yayıneviyseniz geçmiş olsun.

    Daha detaylı bir örnek vereyim, diyelim ki yeni bir anlaşma yapıyorsunuz. Bu yapılan anlaşma o günün dolar kuru olan 3.85 den yapıldı. Anlaşma bedelleri şu şekilde hesaplanır. Öncelikle yayının dijital dosya bedelleri hesaplanır. Bu rakamlar bellidir. 1,000 – 2,000 veya 3,000 dolar olarak sabitlenir her eser başına. Telif ücreti de eserlerin etiket fiyatı üzerinden belli bir yüzde belirlenerek yapılır. Yani siz ben bu yayını 38.5 TL’ye satacağım dersiniz, bu rakamın dolar karşılığı 10 dolar olarak esas alınıp baskı sayısı ile çarpılıp çıkan sonuçtan belli bir yüzde ile hesaplanır. Şimdi diyelim ki yayınevi olarak 100,000 dolarlık bir anlaşma imzaladınız. Daha anlaşmaların imzalı kopyaları bile elinize gelmeden dolar oldu 4.6. Bu ne demek? 75,000 TL zarardasınız demek. Genelde bu şekilde büyük anlaşmalar taksitler halinde ödenir, 2. taksitiniz geldiğinde dolar 6 liraysa zararınız katlanarak artar.

    Kur artışı hem geçmiş 6-7 aylık gelirinize hem de önünüzdeki 1-2 yılınıza çok ciddi zararlar verebilir.

    Kısacası döviz artıkça zarar edersiniz, zarar ettikçe lanet edersiniz, sizi böyle gören sektör çalışanlarınız da çok üzülür.

    **Maya Kitap: Kitabın ana maddesinin kâğıt olması, kağıdın da tamamen yurt dışından gelmesi, üstelik dövizdeki yükselişe bir de kağıda zam yapılması elbette kâğıt maliyetini neredeyse %60 oranında artmasına neden oldu. Bir de çeviri kitaplarda telif ücretini katarsanız, kitabın 6 ay öncesine göre baskı maliyetinin %50 artığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabii ki bu artışın tamamını fiyatlara yansıtamadığımız için üzerimizdeki mali baskıyı hesaplamak çok zor olmasa gerek.

    Bunun yanında Türkiye’de 10+10 yayınevi dışındaki yayıncılar hep sıkıntılı olduğu için, sanırım bağışıklık kazanmışlar. Kitabevinden çok yayınevinin olduğu bir ülkede hâlâ birçok yayınevinin ayakta kalması gerçek bir muamma. Kimsenin çözemediği bir denge var. Bakalım süreç ne gösterecek.

    Mali tablodaki bu olumsuzlukların henüz direkt bir etkisini görmesek de, elbette çalışanlara da yansıyacaktır. Çalışan açısından da çok dar olan yayıncılık dünyası daha da küçülebilir.

    **Palto Yayınevi: Türk lirasının değer kaybı yayınevlerinin yaşamasının temeli olan okurun kesesini doğrudan etkilediği için tasarruf edilen ilk yer de kültür harcamaları olacak maalesef.

    Yayınevinde tam zamanlı çalışanların da serbest zamanlı çalışanların da çalışma tempoları oldukça yüksek ancak çalışmaları karşılığında aldıkları ücretler hayli düşük. Büyük yayınevlerinin daha iyi şartlar sunmasını bekliyorsunuz ancak herkesin dilinde bir ‘Böyle gelmiş, böyle gider; bu sektör böyle, n’apalım’ türküsü var. Kimse koşulları iyileştirmek için sorumluluk da almadığına göre öngörüm şu: Yayınevi çalışanlarının ücretleri ‘döviz yükselmesi’yle bağlantılı olarak daha da düşürülecek ve yayıma hazırlanma sürecinde niteliğinden çok şey kaybeden kitaplar okuma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağız.

    **Pegasus Yayınları: Türk lirasının değer kaybı, ihracat hariç tüm sektörleri olumsuz etkiledi. Ülkemizdeki yayın sektörü de çoğunlukla dışa bağımlı olduğu ve çok nadiren ihracat yaptığı için kaçınılmaz olarak olumsuz etkilendi.



    Son dönemdeki krizle birlikte okurları gelecekte neler bekliyor?

    **Gerekli Şeyler: Çok güzel fiyat artışları geliyor. Çoğu yayınevi geriye dönük fiyat artışı da yapabilir. Ayrıca kaliteden ödün verildiğini de görebiliriz. Gerekli Şeyler olarak şimdilik böyle bir şey düşünmüyoruz ama.

    **İthaki Yayınları: Kişisel fikrim krizin henüz başında olduğumuz. Aslında kitap piyasası (özellikle de edebiyat yayıncıları) için seçim dönemleri ve yaz ayları pek verimli geçmez. Bu dönemin yaklaştığını görmüştük ve gerekli önlemleri aldık. Fakat kurun bu kadar yükselmesi kaçınılmaz olarak okurlarımızı biraz daha pahalı kitaplarla karşılaştıracak. Yine de elimizden geldiği kadar fiyatlandırmada okur odaklı davranmaya çalışıyoruz.

    **JBC Yayıncılık: Fiyat artışı. Ama merak etmesinler Türkiye’de hiçbir yayıncı ettikleri zararın yüzdesi kadar fiyatlara zam yapmaz. Yayıncılar kâr yüzdelerine dibe vurdurur ama yine de okuru mağdur durumda bırakmaz. Baskı kalitesi düşürürler, sabit giderleri düşürürler, bir şekilde yolunu bulurlar. Okur kaybetmek kötüdür. Okur kaybedeceğimize para kaybetmeyi yeğleriz.

    **Maya Kitap: Türkiye’de okuma oranın kişi başına yılda bir kitap olduğu söylense de, ben bunun hâlâ çok altında olduğunu düşünüyorum (yılda birkaç sayfa). Ayrıca, düzenli kitap okuyan insanların, genelde orta ve üst gelir seviyesinde olduklarını düşünüyorum. Dolayısıyla kitap kişisel bütçelerde ciddi bir yer tutmadığından, dövizdeki artışa bağlı olarak kitap fiyatlarının artmasının direk bir etkisi olacağını sanmıyorum. Olsa olsa psikolojik etkisi olur. Yani genel gidişatın kötü olacağını düşünüp, başta kitap olmak üzere bazı şeylere zaman ve para harcamak istemeyebilirler.

    **Palto Yayınevi: Bu konuda çok da umutlu şeyler söyleyemeyeceğim maalesef. Umarım bir çözüm bulabiliriz ancak görünen o ki bağımsız yayınevlerinin birçoğu aramızdan ayrılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Palto Yayınevi yaz tatilini erken başlattı ve sonbahara kadar kitap basımını durdurduk mesela. Diğer yayıncı arkadaşlardan duyduğum kadarıyla bazı matbaalar ellerinde kâğıt stoku olmasına rağmen yine de fiyatlara hızlıca zam yapmışlar; bir kısmı da döviz daha da artar diye kitap basmayı durdurmuş.

    Dolayısıyla kitap satış fiyatları da artacak, yoksa yayınevlerinin bu işi sürdürmeleri mümkün değil. Büyük ihtimalle yayınevleri ellerinden geldiğince kendi web sitelerinde kitap satışına başlayacak. Burada okura önemli bir sorumluluk da düşüyor; eğer yayın dünyasındaki bu çeşitliliğin devam etmesini istiyorsak özellikle bağımsız yayınevlerine destek olmaları gerekiyor.

    **Pegasus Yayınevi: Döviz kurunun artmasının ve ekonominin yalpalamasının yabancı eserlerin basımını nasıl etkileyeceğini tahmin etmek çok güç. Öncelikle yerinde birkaç müdahaleyle ekonomideki dalgalanma sakinleşebilir. Ancak bu şekilde devam ederse piyasanın daralması (basılan kitap çeşidinin azalması) kaçınılmaz olur. Bu durumda da yüksek telifli ancak satış potansiyeli yüksek kitaplara yönelim artabileceği gibi düşük telifli (hatta telifsiz) kitaplara da rağbet olabilir. Her halükârda yayınevleri riski mümkün olduğunca azaltmaya çalışacaklardır. Bu durumda da olan “potansiyeli olan” yazarlara ve kitaplara olur. Ekonomik sıkıntıların daima orta sınıfı vurması gibi yayıncılık sektöründeki bir daralma da maliyet/getiri açısından görece ortada duran veya riskli görülen kitapları etkileyecektir.

    Döviz kurunun artması yabancı eserlerin dilimize kazandırılmasını nasıl etkiler? Eskiye göre nasıl değişiklikler göreceğiz?

    **Gerekli Şeyler: Sonuç olarak yayıncılık bir ticaret ve dövizdeki dalgalanmalar riski daha da arttırıyor. Bu durumda yayınevleri risk oranını minimuma indirecektir. Bu da çeşitliliği düşürecektir.

    **İthaki Yayınları: Çeşitli etmenlerle ülkemizde çeviri kitapların telif bedelleri realitenin zaten üzerinde bir süredir. Bu nedenle zaten telif bedelleri konusunda dikkatli davranan yayınevleri bu süreçte bir miktar daha dikkatli davranacaktır. Piyasanın hayrına oluşabilecek yeni bir denge noktası bile sağlanabilir. Bununla birlikte tabii ki telif süresi dolmuş çeviri kitaplarına rağbet artabilir.

    **JBC Yayıncılık: Biliyorsunuz, 2014 yılında Türk çizgi roman piyasası Batman, Deadpool, Flash ve İç Savaş gibi eserlerinin basılması ile birlikte korkunç bir büyüme yaşadı. Eskiden, senede en iddialı yayın 600-700 zor satarken bazı popüler yayınlar senelik 10,000 – 15,000 gibi satış rakamlarına ulaştı. Tabii bu çizgi roman yayınlayan bazı yayınevlerinin iştahını kabarttı ve bu da beraberinde yayın çeşitliliğine neden oldu. Çeşitlilik satışa yansımadı. Bence çoğu seri yarım kalacak, yeni yayın alınırken (hem yayıncı hem de okur) çok daha dikkat edilecek, bu da seçeneğin sınırlanmasına neden olacak.

    **Maya Kitap: Tabii telif ücretlerinin yükselmesi çeviri kitapların sayısını azaltabilir. Yayıncılar çok daha fazla seçici davranıp, kendilerince en uygun kitabı seçmeye çalışabilirler. Örneğin biz geçmişte zarar edeceğimizi bile bile, sırf Türkçeye kazındırmak için birçok kitabı yayınladık. Belki artık bu kadar rahat hareket edemeyebiliriz. Burada iş biraz da telif ajanslarına düşüyor. Haklarını temsil ettikleri yurt dışındaki yayıncılara ve yazarlara bu durumu çok iyi anlatıp, fiyat dengesi kurmaya çalışabilirler.

    **Palto Yayınevi: Özellikle son dönemde bağımsız yayıncılar çok iyi kitaplar yayımlamaya başladılar, Türkçede daha önce okuma fırsatı bulamadığımız birçok yazarla tanışıyoruz. Sanırım bu süreç sekteye uğrayacak çünkü yayıncılıkta sektörel açıdan çok ciddi sorunlar var. Bu sorunların aşılmasının önündeki engellerden biri, birçok okurun, yayınevlerinin sorunları hakkında pek bir fikre sahip olmayışı. Yayıncıların tek sorunu dövizin yükselmesi sebebiyle kâğıt ve matbaa masraflarının artması değil ki… Bizim gibi dünya edebiyatından kitaplar yayımlayan yayınevlerinin bir diğer sorunu telif ödemeleri; bugün bir kitap için en az 700 EURO/USD teklif verebiliyorsunuz. 1,000 EURO/USD’den aşağısı genellikle kabul görmüyor. Telifi ödediniz, kâğıt-matbaa işini de borç harç bir şekilde hallettiniz; dağıtımcı tekeli karşımıza çıkıyor. Bazı dağıtımcılar, yayınevlerinden %40-50 indirim ile kitap satın alıyor. Yani yayınevi kitap satış fiyatını 20 TL olarak belirlediyse, dağıtımcıya bunu 10-12 TL’ye satabiliyor. Yayınevi kendi cebine kalan %50-60 ile kitap haklarını satın alıyor, çevirmen telifi ödüyor, serbest zamanlı ya da tam zamanlı çalıştığı editör-düzeltmen-grafiker ücretlerini ödüyor; üstüne bir de kâğıt ve matbaa masraflarını ödüyor. Tüm bu sürece rağmen bu dağıtımcıların bir kısmı yarı fiyatına aldığı kitapları tüm kitapçılara dağıtmıyor. Bu sefer okur hoop dönüyor, yayınevine ‘Kitaplarınızı bulamıyoruz’ diye sitem etmeye başlıyor. Halbuki çözüm, yayınevine sitemde değil, kitapçıdan ısrarla o kitapları istemeleri lazım.

    Yabancı eserlerin telif ücretlerinin Türkiye için giderek artmasıyla birlikte yerli kitaplara yönelim artar mı?

    **Gerekli Şeyler: Birçok yayınevi özellikle çocuk kitaplarında yerli üretimi tercih etmeye başladı bile. Yerli kitaplara yönelim belli tarzlarda mutlaka artacaktır.

    **İthaki Yayınları: Türkçe edebiyat eserleri son birkaç yılda görülmediği kadar çok yayımlanıyor bu dönemde. Kur yükselişi öncesinde de böyleydi zaten. Ben şahsen büyük yayınevlerinin genel yayın programları dışına çıkıp sırf döviz kuru sebebiyle böyle bir yayıncılık türüne ağırlık vereceklerini düşünmüyorum.

    **JBC Yayıncılık: Sanmıyorum. Çoğu yayınevi yerli bir eseri, satış ihtimali daha yüksek olan yabancı bir eser yerine tercih etmez, edemez. Maalesef çok üzücü bir durum ama şu an için yapılacak bir şey gibi.

    **Maya Kitap: Muhtemelen artar ama ne yazık ki özellikle nitelikli kitap üretmekte çok ama çok zayıf olduğumuzu söylemek zorundayım. Kurulduğumuz günden bu yana, bize gönderilen her dosyayı incelememize rağmen, birkaç tane dışında yayınlamaya değer kitap bulamadık. Aslında yerli kitap ya da yazar oranı okuma ve okur oranıyla paralel diyebiliriz. Elimize geçen kitap dosyalardan, ben yazarım diyen birçok kişinin belki de hiç kitap okumadığı sonucunu çıkarabiliyoruz.

    **Palto Yayınevi: Aslında son birkaç yıldır Türkçe edebiyat alanında yayımlanan kitap sayısında önemli bir yükseliş var. Özellikle son 3 yıldır çok nitelikli ilk kitaplar okuyoruz; bu kitapları takip edebileceğimiz 5-6 yayınevi var; ilk kitapları ve Türkçe edebiyatı destekliyorlar. Hatta daha geçen hafta, genellikle kurgu dışı ve çeviri kitaplarıyla tanıdığımız bir yayınevi daha Türkçe edebiyat alanına adım attıklarını duyurdu. Türkçe edebiyattaki bu destek çok kıymetli ancak salt Türkçe edebiyata yönelmek yayınevlerini ve yayınevi çalışanlarını kurtaracak bir çözüm değil.

    **Pegasus Yayınevi: Yaklaşık bir beş-altı senedir yerli yazarların kitaplarına artan bir ilgi olduğunu düşünüyorum. Yani halihazırda yerli yazarlara yönelik, giderek artan güzel bir trend var bence. Bu trend devam edebilir ama bu hiçbir zaman yerli yazarların ilk kitaplarının eskiye nazaran daha kolay basılacağı anlamına gelmeyecek. Maliyetler arttığı için ilk kitabını çıkaracak bir yazarın işi daha da zorlaşacak. Şimdi olduğu gibi yerli yazarlardan kendi tanıtımlarını yapmaları istenecek ve reklam konusunda riskli görülen yazarların şansı daha da az olacak. Bu noktada sosyal medyanın gücü daha da ön plana çıkacak ve belirli bir kitlesi/takipçisi olan isimler daha fazla şans bulacak. Öykü ve şiir konusunda yeni ve esaslı bir ses çıkmadığı sürece geleceği durağan görüyorum.



    Ekonominin böyle devam etmesi durumunda edebiyat dünyası için ne gibi çözümler düşünülebilir?

    **Gerekli Şeyler: Ekonominin böyle gitmesi durumunda yayınevleri satışlarını artırmak ve olabildiğince vadeyi düşürmek yoluna gidebilir. Risksiz yatırımlar ile nakit akışının düzenli hale getirilmesi bu dönem için bir önlem olabilir. Ama uzun vadede okuyucunun alım gücündeki azalış zaten Türkiye için gözde bir sektör olmayan yayıncılığı mutlaka olumsuz etkileyecektir.

    **İthaki Yayınları: Ekonomi böyle devam ederse bir süre sonra yayıncılıktan söz edemeyebiliriz. Kriz durumunun devamlılığını aylar ile değil de yıllar ile düşünecek olursak, birçok küçük ve orta ölçekli firma bu süreci taşıyamayacaktır. Kapitalist argüman gereği birçoğu büyük yayınevleri tarafından yutulacaktır. Uzun vadede büyük bir işsiz kitle yaratabilir, satış beklentileri üzerinden birçok yayın yayımlanmayabilir. Bu istemeyeceğimiz bir durum. Biz yayıncılığın tüm renkleriyle var olmak istiyoruz. Çözüm önerimiz şu olabilir; okurlar sevdikleri, var olmalarından mutlu oldukları yayınevlerine sahip çıkmalılar.

    **JBC Yayıncılık: E-kitap, geçici de olsa bir çözüm gibi duruyor ama bence ekonomi böyle devam ederse edebiyat dünyasının kimsenin umurunda olacağını sanmıyorum.

    **Maya Kitap: Amaç yayıncılık dünyasını kurtarmaksa zaten yaşadığımız hızlı dönüşüm bu konuya da el atmış durumda. Eninde sonunda basılı kitap yerini tamamen e-kitaba bırakacak. Bu kaçınılmaz. Ayrıca şu an bile çok yaygın olan okur-yazar siteleri var. Birçok “yazar” kitaplarını oraya yüklüyor ve yine birçok “okur” istediği kitabı seçip yazarına hayran oluyor, kitabını da biraz okuyor, sanırım. Yani bu konuda endişelenecek bir şey yok. Edebiyata gelecek olursak, kendi küçük dünyasında yaşamaya devam eder. Ekonomideki kötü veya iyi gidişatın etkileyeceğini sanmıyorum.

    **Palto Yayınevi: İlk akla gelen e-kitap sayısının artırılması oluyor ancak bunun çözüm olarak konuşulması bile bana komik geliyor. Basılı kitabı terk etmeyi çözüm olarak görmüyorum. Burada çözümün ana oyuncusu tabii ki okurlar. Kendilerine sunulanı değil, kendi seçtiklerini okuyan okurların sayısı arttıkça çözüme yaklaştığımızı düşünebiliriz. Bu süreçte ikinci çözüm de yayınevlerinin kitaplarını yine indirimli olarak kendi web sitelerinde satması olabilir. Böylelikle dağıtımcının aldığı büyük pay da yayınevine kalacağı için yayınevi ticari olarak daha iyi bir duruma kavuşabilir (En azından borçlarını düzenli ödeyebilir). Ancak burada da okurun mevcut alışveriş alışkanlıklarını bırakması ve bu süreci desteklemesi gerekiyor.

    **Pegasus Yayınevi: Yayın dünyasını ve okurları ekonominin durumu kadar, hatta belki de daha fazla, etkileyebilecek iki önemli gelişme var önümüzde: Birincisi Amazon’un Türkiye’ye gelmesi. İkincisi de Türkiye’nin en büyük kitap mağazaları zincirinin el değiştirmesi. Artan baskı maliyetleriyle birlikte daralmaya gidebilecek yayıncılık sektörü için Amazon’un internet satışları ve hatta e-kitap satışları bir cansuyu işlevi görebilir. Örneğin farazi ama mümkün bir senaryo olarak, Amazon Kindle satışlarını artırmak için bir çalışma yaparsa ve Türk yayıncılar bu trende ayak diremezlerse (akılcı fiyat politikaları ve satacak yazarların kitaplarını e-kitaplaştırarak) Türkiye de en sonunda e-kitaba geçebilir. Böylece baskı maliyetleri sıfırlanır, ulaşılabilirlik artar, daralan sektör tekrar genişleyebilir. Kitabın içeriğinden çok kokusuna vurgun olan arkadaşlar da dilerlerse aynı kitabı 4-5 katı fiyatına alıp koklayabilirler.

    Perakende kitap mağazalarının el değiştirmesi ise önümüzdeki bir belirsizlik. Bu mağazalar şu andaki politikalarla da devam edebilir, “serbest piyasa serttir” diyerek kültür kitaplarından ziyade ders/çocuk kitaplarına yönelebilir ve kırtasiye/oyuncak mağazalarına da dönüşebilir. Kültür kitaplarının giderek raflardan silinmesi durumunda da internet satışları ve e-kitap yine ön plana çıkacaktır. Elbette bu noktada yayınevleri kadar okurun da muhafazakâr davranmaması ve teknolojiye mesafeli durmaması gerekir.



    Yayınevleri, yerli yeni yazarların eserlerini yayımlama riskini göze alır mı? Öykü ve şiir gibi, romana göre rağbet görmeyen türler raflardaki yerini ne ölçüde kaybeder? Yayınevleri eskisine göre daha güvenli oynamak zorunda mı kalırlar?

    **Gerekli Şeyler: Kesinlikle daha güvenli oynamak zorunda kalacak yayınevleri. Farklı tarzlarda yeni yerli yazarlardaki artış farklı oranlarda ve farklı sürelerde artacaktır ama mutlaka bir artış öngörülebilir.

    **İthaki Yayınları: Türkçe edebiyat konusunda kıstasımız metnin içeriği. Editörlerimiz o kısımda bir sorun görmüyorlarsa zaten biz onu risk olarak algılamıyoruz. Öykü ve şiire yönelik ayrılan raf payı zaten çok fazla değil. Daha da düşeceğini düşünmüyorum. Son sorunuza da şöyle yanıt vermek istiyorum. İyi edebiyat, iyi kitap her zaman güvenlidir. Bir yayınevinin en çok güveneceği kıstas da bu nitelik olmalıdır.

    **JBC Yayıncılık: Hâlâ şiir kitabı yayınlayan kaldı mı? Biz zaten sanata ve edebiyata dair çoğu şeyi kaybettik, bence raflardaki yerlere yoğunlaşmak yerine üretime yoğunlaşmalıyız. Edebiyata olan ilgiyi arttırıp, insanların okumasını sağlamalıyız. Amatör de olsa yeni kütüphanelerin açılmasına destek vermeliyiz. İnsanlarımız okursa, okumaya ilgi duyarsa en azından bizden sonraki nesiller bizim uğraştıklarımız ile uğraşmaz.

    Güvenli oynamak bu sektör için fazlası ile iddialı bir terim. Parası çok olanlar piyasayı şekillendirecektir.

    **Maya Kitap: Roman üretme konusundan yaşadığımız kısırlığın çok daha fazlasını öykü ve şiir konusunda yaşıyoruz. Daha önce söylendiği gibi şiir okurundan çok şair var bu memlekette. Her gönül acısı çeken hemen kaleme sarılıyor, peş peşe sıralıyor manileri. Sonra da niye kimse yayınlamıyor veya okumuyor diye isyan ediyor. Eminim yazdıklarını yayıncılara göndermeden önce ne kendisi okuyor ne de yakınlarından birine okutuyor. Neyse ki buna da çözüm bulundu. Çok isteyen parasını verip kitabı bastırabiliyor. Bunun yanında iyi bir romanı, edebi eseri birçok yayıncı her türlü riski göze alarak hiç tereddüt etmeden yayınlar. En azından biz öyleyiz. Yeter ki şöyle keyifli, lezzetli bir şeyler yazılsın. Neden “Puslu Kıtalar Atlası” gibi bir kitap yazılamıyor. Bütün şartlarda elverişli aslında.

    **Palto Yayınevi: Yayınevleri bir süredir bu riski göze alıyor, almaya da devam edeceklerini düşünüyorum. Bana kalırsa son yıllarda öykü de okur tarafından ilgi görmeye başladı. Şiir ve deneme gibi okurun daha az ilgisini çeken alanlarda, ismini bildiğimiz kişiler dışında yeni yazarların kendine yer bulabileceğini sanmıyorum. Hatta bir çözüm bulamazsak birkaç yıl içerisinde raflarda sadece çok satan, büyük yayınevlerinin kitaplarını görebiliriz. Biraz karamsar senaryolarmış gibi görünebilir ancak umutlanacağımız bir gelişme olmadığı sürece, ne eksik ne fazla durumumuz tam olarak böyle.

    Kaynak: https://kayiprihtim.com/...-bu-ekonominin-hali/
  • Mekke döneminde inmiştir. 112 âyettir. “Enbiyâ”, peygamberler demektir. Sûre, temel konu olarak peygamberlerden, onların tevhit davası uğrunda verdikleri mücadelelerden bahsettiği için bu adı almıştır

    Bismillâhirrahmânirrahîm.

    1. İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Hâlbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler.
    2,3. Rab’lerinden kendilerine yeni bir öğüt (bir uyarı) gelmez ki, onlar mutlaka onu alaya alarak, kalpleri de gaflette olarak dinlemesinler. O zulmedenler gizlice şöyle konuştular: “Bu da ancak sizin gibi bir insan. Şimdi siz göz göre göre sihre mi kapılacaksınız?”
    4. Peygamber, onlara dedi ki: “Rabbim yerdeki ve gökteki her sözü bilir. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”
    5. Onlar, “Hayır, bunlar karma karışık yalancı düşlerdir. Hayır, onu kendisi uydurdu; hayır, o bir şairdir. Eğer böyle değilse, önceki peygamberlerin (mucizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir mucize getirsin” dediler.
    6. Onlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmedi de şimdi bunlar mı iman edecekler?
    7. Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.
    8. Biz, onları yemek yemez bir beden yapısında yaratmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi.
    9. Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Kendilerini ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Haddi aşanları ise helâk ettik.
    10. Andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki sizin bütün şeref ve şanınız ondadır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
    11. Biz zulmetmekte olan nice memleketleri kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka başka toplumlar meydana getirdik.
    12. Onlar azabımızı hissedince, hemen oradan süratle kaçıyorlardı.
    13. Onlara, “Kaçmayın, o içinde şımartıldığınız bolluğa ve yurtlarınıza dönün. Çünkü sorulacaksınız” denildi.
    14. “Eyvah bizlere! Bizler gerçekten zalim kimseler idik” dediler.
    15. Biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ateş gibi yapıncaya kadar bu feryatları devam etti.
    16. Biz yeri, göğü ve arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.
    17. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık böyle yapardık.
    18. Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da beynini parçalar. Bir de bakarsın yok olup gitmiş. Allah’a karşı yakıştırdığınız nitelemelerden ötürü yazıklar olsun size!
    19. Göklerde ve yerde kim varsa hep O’nundur. O’nun katındakiler, ne O’na ibadetten çekinir (ve büyüklenir) ne de yorgunluk (ve bıkkınlık) duyarlar.
    20. Hiç ara vermeksizin gece gündüz tespih ederler.
    21. Yoksa yerden, ölüleri diriltebilecek birtakım ilâhlar mı edindiler?
    22. Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.
    23. O, yaptığından dolayı sorgulanamaz fakat onlar sorgulanırlar.
    24. Yoksa ondan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: “Haydi getirin delilinizi! İşte benimle beraber olanların kitabı ve işte benden öncekilerin kitabı (Hiçbirinde birden fazla ilâh olduğuna dair hiçbir delil yok). Şüphesiz çokları hakkı bilmezler de bu sebeple yüz çevirirler.”
    25. Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, “Şüphesiz, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse bana ibadet edin” diye vahyetmişizdir.
    26. (Böyle iken) “Rahmân, çocuk edindi” dediler. O, böyle şeylerden uzaktır, yücedir. Hayır, (evlat diye niteledikleri) o melekler ikrama erdirilmiş kullardır.
    27. Onlar Allah’tan önce söz söylemezler ve hep O’nun emriyle iş görürler.
    28. Allah, onların önlerindekini de arkalarındakini de (yaptıklarını da yapacaklarını da) bilir. Onlar, O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler ve hepsi O’nun korkusuyla titrerler.
    29. İçlerinden her kim, “Allah’tan başka ben de şüphesiz bir ilâhım” derse, böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.
    30. İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?
    31. Onları sarsmasın diye yere de sabit dağlar yerleştirdik ve (varacakları yere) yol bulabilsinler diye ondan geçitler, yollar meydana getirdik.
    32. Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise oradaki, (Allah’ın varlığını gösteren) delillerden yüz çevirmektedirler.
    33. O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.
    34. Biz, senden önce de hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ebedî mi kalacaklar?
    35. Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.
    36. İnkâr edenler seni gördükleri zaman ancak alaya alırlar. “Bu mu ilâhlarınızı diline dolayan?” derler. Hâlbuki kendileri Rahmân’ın kitabını inkâr ediyorlar.
    37. İnsan çok aceleci (tez canlı) yaratılmıştır. Size yakında âyetlerimi göstereceğim. Şimdi acele etmeyin.
    38. Bir de “Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?” diyorlar.
    39. İnkâr edenler, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları ve hiçbir yardım da görmeyecekleri vakti bir bilseler!
    40. Şüphesiz o (tehdit edildikleri azap) onlara ansızın gelecek de kendilerini şaşkınlıktan dondurup bırakacak. Artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek, ne de kendilerine göz açtırılacak.
    41. Andolsun, senden önce de birçok peygamberle alay edildi de içlerinden alay edenleri, o alaya aldıkları şey kuşatıverdi.
    42. (Ey Muhammed!) De ki: “(Size azab edecek olsa) gece ve gündüz Rahmân’ın azabından sizi kim koruyacak?” Öyle iken onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirmekteler.
    43. Yoksa bizim dışımızda onları koruyacak ilâhları mı var? O ilâh edindikleri nesneler kendilerine bile yardım edemezler. Zaten onlar bizden de yardım görmezler.
    44. Evet, biz onları da atalarını da, faydalandırdık. Öyle ki uzun süre yaşadılar. Ama, artık görmüyorlar mı ki, biz yeryüzünü çevresinden eksiltiyoruz? O hâlde, onlar mı galip gelecekler?
    45. De ki: “Ben sizi ancak vahy ile uyarıyorum.” Ama sağırlar uyarıldıkları vakit çağrıyı işitmezler.
    46. Andolsun, onlara Rabbinin azabından hafif bir esinti dokunsa, muhakkak “Eyvah bize! Gerçekten biz zalim kimselerdik” diyeceklerdir.
    47. Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Öyle ki hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. (Yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.
    48. Andolsun, biz Mûsâ ile Hârûn’a, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için o Furkân’ı (Tevrat’ı) bir ışık ve öğüt olarak verdik.
    49. Onlar, görmedikleri hâlde Rablerinden içten içe korkarlar. Onlar kıyamet gününden de korkarlar.
    50. İşte bu (Kur’an) da bizim indirdiğimiz mübarek bir öğüttür. Şimdi siz bunu mu inkâr ediyorsunuz?
    51. Andolsun, daha önce de İbrahim’e doğruyu yanlıştan ayırma yeteneğini verdik. Biz zaten onu biliyorduk.
    52. Hani o, babasına ve kavmine, “Ne bu tapınıp durduğunuz heykeller?” demişti.
    53. "Babalarımızı bunlara ibadet ediyor bulduk” dediler.
    54. İbrahim, “Andolsun, siz de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz” dedi.
    55. “Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen bizimle eğleniyor musun?” dediler.
    56. İbrahim, dedi ki: “Hayır! Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir. O, bunları yaratandır ve ben de buna şahitlik edenlerdenim.”
    57. Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.
    58. Derken (İbrahim) belki kendisine başvururlar diye içlerinden bir büyüğü bırakarak onları (putları) paramparça etti.
    59. Onlar, “Kim yaptı bunu tanrılarımıza! Muhakkak o zalimlerden biridir” dediler.
    60. (İçlerinden bazıları), “İbrahim denilen bir gencin onları diline doladığını duyduk” dediler.
    61. (Bir kısmı da) “O hâlde haydi, onu insanların gözü önüne getirin. Belki (bu konuda) şahitlik ederler” dediler.
    62. (İbrahim gelince) “Sen mi yaptın bunu ilâhlarımıza ey İbrahim” dediler.
    63. Dedi ki: “Hayır! Bunu şu büyükleri yapmıştır. Konuşabiliyorlarsa, onlara sorun bakalım!”
    64. Bunun üzerine birbirlerine dönüp, “Hiç şüphesiz asıl zalimler sizsiniz siz” dediler.
    65. Sonra eski inanç ve inatlarına döndüler ve, “Andolsun, bunların konuşmayacağını sen de bilirsin” dediler.
    66. İbrahim, şöyle dedi: “Öyle ise siz, (hâlâ) Allah’ı bırakıp da, size hiçbir fayda, hiçbir zarar veremeyecek şeylere mi tapacaksınız?”
    67. “Yazıklar olsun, size de; Allah’ı bırakıp tapmakta olduklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?”
    68. (İçlerinden bazıları), “Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın da ilâhlarınıza yardım edin” dediler.
    69. “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve esenlik ol” dedik.
    70. Ona böyle bir tuzak kurmak istediler. Fakat biz onları en çok zarar edenler durumuna düşürdük.
    71. Onu Lût ile beraber kurtarıp, içinde âlemler için bereketler kıldığımız yere ulaştırdık.
    72. Ona İshak’ı ve ayrıca da Yakub’u bağışladık ve her birini salih kimseler yaptık.
    73. Onları bizim emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlar işlemeyi, namazı dosdoğru kılmayı, zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar sadece bize ibadet eden kimselerdi.
    74. Biz, Lût’a da bir hikmet ve bir ilim verdik ve onu çirkin işler yapan memleketten kurtardık. Gerçekten onlar kötü bir toplum idiler, fasık (Allah’ın emrinden çıkan kimseler) idiler.
    75. Onu rahmetimizin içine soktuk. Çünkü o, gerçekten salih kimselerdendi.
    76. (Ey Muhammed!) Nûh’u da hatırla. Hani o daha önce dua etmişti de biz onun duasını kabul ederek, kendisini ve ailesini o büyük sıkıntıdan (tufandan) kurtarmıştık.
    77. Âyetlerimizi yalanlayanlara karşı ona yardım etmiştik. Şüphesiz onlar kötü bir toplumdu. Bu yüzden biz de onları topyekûn suda boğduk.
    78. Dâvûd ile Süleyman’ı da hatırla. Hani bir ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı. Çünkü halkın koyunları o ekine girmişti. Biz de hükümlerine şahit olmuştuk.
    79. Biz hüküm vermeyi Süleyman’a kavratmıştık. Zaten her birine hükümranlık ve ilim vermiştik. Dâvûd ile birlikte, Allah’ı tespih etmeleri için dağları ve kuşları onun emrine verdik. Bunları yapan biz idik.
    80. Bir de Davud’a, sizin için, zırh yapma sanatını öğrettik ki, savaşlarınızda sizi korusun. Şimdi siz şükrediyor musunuz?
    81. Süleyman’ın hizmetine de güçlü esen rüzgârı verdik. Rüzgâr, onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere eser giderdi. Biz, her şeyi hakkıyla bileniz.
    82. Bir de şeytanlardan, Süleyman için dalgıçlık eden ve daha bundan başka işler yapanları da onun emrine verdik. Hep onları zapteden bizdik.
    83. Eyyûb’u da hatırla. Hani o Rabbine, “Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin” diye niyaz etmişti.
    84. Biz de onun duasını kabul edip kendisinde dert namına ne varsa gidermiştik. Tarafımızdan bir rahmet ve kullukta bulunanlar için de bir ibret olmak üzere ona ailesini ve onlarla beraber bir mislini daha vermiştik.
    85. İsmail’i, İdris’i ve Zülkifl’i de hatırla. Bunların hepsi sabredenlerdendi.
    86. Onları da rahmetimizin içine soktuk. Şüphesiz onlar salih kimselerdendi.
    87. Zünnûn’u da hatırla. Hani öfkelenerek (halkından ayrılıp) gitmişti de kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde, “Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum” diye dua etti.
    88. Biz de duasını kabul ettik ve kendisini kederden kurtardık. İşte biz mü’minleri böyle kurtarırız.
    89. Zekeriya’yı da hatırla. Hani o, Rabbine, “Rabbim! Beni tek başıma bırakma. Sen varislerin en hayırlısısın” diye dua etmişti.
    90. Biz de onun duasını kabul ettik ve kendisine Yahya’yı bağışladık. Eşini de kendisi için, (doğurmaya) elverişli kıldık. Onlar gerçekten hayır işlerinde yarışırlar, (rahmetimizi) umarak ve (azabımızdan) korkarak bize dua ederlerdi. Onlar bize derin saygı duyan kimselerdi.
    91. Irzını korumuş olan kadını da (Meryem’i de) hatırla. Ona ruhumuzdan üflemiştik. Kendisini de, oğlunu da âlemlere (kudretimizi gösteren) birer delil yapmıştık.
    92. Şüphesiz bu (İslâm), tek ümmet (din) olarak sizin ümmetiniz (dininiz)dir. Ben de Rabbinizim. Onun için sadece bana kulluk edin.
    93. (İnsanlar) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Hepsi de ancak bize dönecekler.
    94. Şu hâlde, kim mü’min olarak bir salih amel işlerse, çalışması asla inkâr edilmez. Şüphesiz biz onu yazmaktayız.
    95. Helâk ettiğimiz bir memleket halkının bize dönmemeleri imkânsızdır.
    96. Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc’ün önü açıldığı zaman her tepeden akın ederler.
    97. Gerçek vaad (kıyametin kopması) yaklaşır, bir de bakarsın inkâr edenlerin gözleri açılıp donakalmıştır. “Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gafildik. Hatta biz zalim kimselermişiz” derler.
    98. Hiç şüphesiz siz ve Allah’tan başka kulluk ettikleriniz cehennem odunusunuz. Siz oraya varacaksınız.
    99. Eğer onlar ilâh olsalardı oraya varmazlardı. Hâlbuki hepsi orada ebedî kalacaklardır.
    100. Onların orada derin bir iç çekişleri vardır! Onlar orada hiçbir şey işitmezler.
    101. Şüphesiz kendileri için tarafımızdan en güzel mükâfat hazırlanmış olanlar var ya; işte bunlar cehennemden uzaklaştırılmışlardır.
    102. Onlar cehennemin hışıltısını bile duymazlar. Canlarının istediği nimetler içinde ebedî olarak kalırlar.
    103. En büyük korku bile onları tasalandırmaz ve melekler onları, “İşte bu, size vaad edilen (mutlu) gününüzdür” diyerek karşılarlar.
    104. Yazılı kâğıt tomarlarının dürülmesi gibi göğü düreceğimiz günü düşün. Başlangıçta ilk yaratmayı nasıl yaptıysak, -üzerimize aldığımız bir vaad olarak- onu yine yapacağız. Biz bunu muhakkak yapacağız.
    105. Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebûr’da da, “Yere muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır” diye yazmıştık.
    106. Şüphesiz bunda Allah’a kulluk eden bir toplum için yeterli bir mesaj vardır.
    107. (Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.
    108. De ki: “Bana ancak, ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık müslüman oluyor musunuz?”
    109. Eğer yüz çevirirlerse, de ki: “(Bana emrolunanı, ayırım yapmadan) size eşit olarak bildirdim. Tehdit edildiğiniz şey yakın mı yoksa uzak mı, bilmiyorum.”
    110. “Şüphesiz, Allah sözün açığa vurulanını da bilir, gizlediğinizi de bilir.”
    111. “Bilmem! Belki bu (mühlet) sizin için bir imtihan ve bir vakte kadar yararlanmadır.”
    112. (Peygamber), “Ey Rabbim! Hak ile hüküm ver. Bizim Rabbimiz, sizin nitelemelerinize karşı yardımı istenecek olan Rahmân’dır” dedi.
  • Öncelikle arkadaşlar bu incelemeyi bir pedagog bir öğretmen veya bir eğitimci edasıyla yazmadığımı belirtmek isterim. Kaleme alırken bir sosyolog ve 20 yıl bu eğitim sisteminin içinde olan bir fert olarak kaleme aldım. Elimden geldiğince bilimselliğe girmemeye sadece kendi alanımın noktalarına değinmeye çalışacağım. Önce kitap hakkında sonrada şahsımın eğitim sistemine dair fikirlerini ifade edeceğim.

    KİTABA DAİR

    Söz konusu olan kitabımız “ Zorunlu Eğitime Hayır “ bir annenin kızına karşı hissettiği sorumluluk gereği eğitim sisteminin onun şahsi özgürlüğünü engelleyeceği kaygısıyla kızını okula göndermemesi ile başlıyor. Aslında kitabın yazılma sebebi birilerine bir şey anlatma kaygısı da değil kitap kızına ithaf edilerek yazılmış kızına karşı hissettiği sorumluluk sebebiyle kızına bir açıklama ifadesi. Ne kadar da aciz bi davranış değil mi günümüz yetişkinleri çocuklarına hiçbir açıklama yapmazken bu kadın Catherine Baker kitap yazmış bildiğiniz. Olay örgüsü 1980 dönemindeki eğitim şartlarında geçerken aslında o dönem ki Fransanın sahip olduğu eğitim şartlarına günümüz Türkiyem hala sahip değil. Ne gibi mi? Misal zorunlu eğitim var lakin okulda zorunlu eğitim diye bi kaygısı yok Fransanın. Ebeveynler isterlerse çocuklarını evde veya sivil toplum örgütlerinin kurduğu eğitim kurumlarında eğitimlerine olanak verebiliyor. Peki bu annemizin sorunu ne? Catherine Baker karşı çıktığı her türlü yetişkin ve çocuk ayrımını ortadan kaldırıp aynı noktada yetişkinlerin otoritesi altındaki eğitim sistemini eleştiriyor. Anne baba eksenindeki ev eğitimini de doğru bulmuyor çünkü aslında toplumun ilk otorite figürünün ebeveynler olduğu noktasını vurguluyor.

    Burada bir diğer nokta ise çocukların robotlaşması ve öğretmen kisvesi altındaki eğitimciler tarafından yönlendirilmelerisi noktası. Bazılarımız çocukların yönlendirilmesi gerektiğini düşünebilir çünkü yaşam onları bu savaşa hazırlamalı diye düşünebilir lakin sadece öteliyoruz çocuklarımızın karşılacağı zorlukları. Eğitim onlara bunlarla başetmeyi öğretiyor mu diye düşündüğümüz de çoğumuz tabiki diyordur. Lakin yanlış cevap eğitim kurumları maalesef sadece çocukları yaşamdan soyutluyor ve yaşama dair deyim yerindeyse kafes eğitimiyle yetiştirmeye çalışıyor bir nesli. Eğitim kurumları sadece teori kısmını o da devletin çıkarları odaklı bir teori eğitimi vermektedir. Kafeste doğan bir kuşa özgürlük kavramını sorduğunuzu düşleyin lütfen. Kuş nasıl bir tanımlamada bulunabilir bilmediği deneyimlemediği bir şeyi nasıl tasvir eder? Tabiki anne babasının ona tanımladığı gibi veya eğitimcisinin ne verdiğine bağımlı olarak bu tanımlama değişir. En doğru tanımlama bireyin deneyimlediği gözlemlediği ve sorguladığı bilgidir genelde. Bunların dışında kalan bilgilerin hepsi birilerinin çıkarlarına hizmet ediyordur.

    Son olarak kitaba dair yazar bir çözüm yolu sunmuyor çözümün bireye bağlı olduğu ve herkesin çözümünün farklı olabileceğine inanıyor. Peki ama eğitim bir çoğula seslenmek zorunda değil mi? Benimde aynı fikirde olduğum alternatif eğitim sistemlerinin mevcut olduğu bunun yanısıra eğitimi dört duvarla sınırlamamak gerektiğini ifade ediyor yazarımız. Kısaca çocuk okula gitmek istemiyorsa gitmeyebilir ailesinin yanında eğitimine devam eder, çocuk kurumlar aracılığıyla eğitim almak istiyorsa alabilir… (dikkat ettiyseniz çocuk iradesi geçerli ebeveyn veya yetişkin iradesi değil.) Çocuk yanlıış karar verirse diye soruyorsunuz değil mi ? Bırakın şu iyilik meleğini oynamayı o yaşam size ait değil siz sadece bir yaşama hükmetmek egosuyla yanıp tutuşuyorsunuz. Kendi yaşam hatalarınızı o çocuk üzerinden düzeltmeye ve hayallerinizi o bedene sığdırmaya çalışan bir avuç gerzekten başka bir şey değilsiniz.

    KÜÇÜK BİR ANI

    Yıl 1994 Doğu karışık hemde öyle böyle değil babam artık burdan hayır gelmez diye İzmir yollarına düştük. Fakirlik bir yandan İzmirde baskı bir yandan direnmeye yaşama tutunmaya çalışıyoruz. 1995 Eylül ayı geldi dediler ki okula gideceksin o da nedir? Ben dağ bayır gezerken mahalle aralarına düşmüş ruhumu bedenime hapsetmişim. Neyse okul başladı gidip geliyoruz ben suskun sesim çıkmıyor bir yandan yabancılık hissediyorum bir yandan dil sıkıntısı var. Herkes okumayı söktü ben de tık yok.:) Neyse öğretmen bir gün beni çağırdı bu kağıdı al babana ver diye. Üstüne bakıyorum kağıdın okumada yok ya ne yazıyor acaba diye düşünüyorum eve gidinceye kadar. Akşam oluyor babam işten gelmiş yorgun ve sinirli ne diyeceğim diye düşünüyorum. Kağıdı versem mi vermesem mi? Sonunda vermekte karar kılıyorum babama uzatıyorum kağıdı, uzatmakla tokat yiyişim arasında 30 saniye oynuyor. O zamana kadar çok dayak yemişimdir çocuklardan ama babamdan ilk tokat yiyişim . Ablalarım ( biri 8 diğeri 9 yaşında ) var iki tane bana annemden öte annelik yapan ikisi birden sarılıyorlar bana, büyük ablam önüme geçiyor o küçük bedeniyle babam vurursa ona gelsin diye.Babam sen oğlansın diye seni okula yolluyorum sen disleksi mi neymişsin diyor. :) Öğretmen hanım öğrenme geriliği yazmayı da akıl etmiş zaten baba onu görünce tokatı yapıştırmış kendi söylemine göre. Neyse doktora götürülmemi söylemiş öğretmen hanım sabah erkenden büyük ablam aldı götürdü 9 yaşında çocuk bana annelik yapıyor.  Gittik bir hafta boyunca doktor bir şeyler soruyor resim gösteriyor daha doğrusu konuşmaya çalışıyorum bende kendimce. Bir hafta sonunda doktor amcam başımı öpüp o güzel gülümsemesiyle beni eve yolluyor. Babama kağıt ulaşıyor tabii yine bakıyor kağıda sonra yüzüme tepki yok al öğretmenine götür diyor. Ablalarım okula gitmemiş onlarda okuyamıyor tabii ben bu süreçte öğretmene kinlenmişim bana aptal demiş diye düşünüyorum. Neyse öğretmene kağıdı uzatıyorum bakıyor bu doktor da hiçbir şey bilmiyor demek ki diyor.:) Ben oturuyorum yerime sınıf tekrarı yapacağım büyük ihtimal ama nasıl oluyorsa bol iki dolu bir karne ile ikinci sınıfa geçiyorum. Üç ay doyasıya oynamış arkadaş edinmiş çat pat Türkçe konuşuyorum artık ama okulun ilk günü yine geldi. Aynı sorun yine var okuyamıyorum ama sınıfa başka bir öğretmen geliyor kısa saçlı gülümseme yüzünde değil de sanki yüzü gülümseme altına iliştirilmiş. Sene içinde bakıyor ki ben okuyamıyorum herkesle ilgilendikten sonra her ders gelip bana başka bir şey yaptırıyor alfabeyi yazdırıyor, toplama çıkarma gösteriyor kontrol ediyor. Sınıf mevcudu da az değil ha 40 üstünde bi mevcut var. Çok uzattım kusuruma bakmayın senenin sonuna doğru okumayı söküyorum ama Ayfer Hocam gideceğini söylüyor seneye gelmeyecekmiş artık ben ağlıyorum sürekli. Tabiki gitti sonra öğreniyorum Hocamın engelli bir kızı varmış ve öyle güzel gülümsüyordu ki sanki hayatta en dertsiz tasasız kişisi oydu. Her öğrencisi onun için özeldi hiçbir şeyi bize yansıtmamış. Öğretmenim giderken “ Öğretmenim sizin gurur duyacağınız biri olacağım söz.” demiştim . Ne mi oldu? İlkokul da okul birinciliği, lisede derece, ÖSS de 380 puan üzerinden 312, İki üniversite… Ayfer Hocam bana bir yol açtı ben öğrenmek için öğrendim yoksa okul için değil. Okulda rol yapmam gerektiğini lisede farkettim başka bir gözümün nuru sayesinde onu da başka bir zamanda anlatırım şimdi bu kadar neden uzattım biliyor musunuz hani şu televizyonda çıkan disleksi reklamı var ya öğretmen farkedemiyor öğrencilerin rahatsızlığını işte ben direkt öğretmen tarafından uzmanlık alanı olmamasına rağmen yanlış teşhis konmuş bir öğrenciyim. Oradaki doktor ve Ayfer Hocam olmasa sonum ne olacaktı arkadaşlar ? Bu bir de şans yani şansa işimi bırakmam ama şans olmasa yanlış teşhis sonrada okuldan alınma gerisini siz tasvir edin…


    FİKİRLER DÜNYASI

    “Zorunlu Eğitim gerekli midir?” sorusuna verilecek cevap herkese göre değişecektir lakin soruyu “ Eğitim gerekli midir? ” diye düzenlersek çoğumuz buna evet diyecektir diye düşünüyorum. Önemli olan bu son sorunun içeriğini belirlemektir diye düşünüyorum.

    Okullarda sürekli eğitimci konuşur öğrenci söz hakkı alıp sadece o da konuyla ilgili olacak şekilde sadece öğretmenin bildiği konularda konuşabilir ve soru sorabilir. Eğitimci bilmiyorsa ben her şeyi bilemem ki teranesiyle cevap verir oysaki onun uzmanlık alanı. O da olmadı sen araştır yarın bize anlatırsın der aslında buradan da şu çıkıyor ben çok gerekli değilim ama ben sizin çobanlığınızı yapıyorumdur. Çoban olmasa ne olur? Kuzucuklar hepsi bir yerlere dağılır. Başka otlarla beslenir oysaki biz bunu istemiyoruz bu otlar yenecek diyor eğitimci. Oysaki öğrenciler birlikte öğrenmek yanında öğrendiklerini aktarmaktan zevk alırlar. Bu zevkten onları alıkoyuyor eğitimci. Ayıca istenilen ve tasarlanan bir tasarı konumunda öğrenci. Oysaki yaşça küçük diye onu istediğiniz gibi yoğurmaya kalkışmak kadar çirkin başka bir şey yoktur. Anaokulları da zorunlu eğitim kademesi içerisine alınmasının en büyük sebebi ağaç yaşken eğilir politikasıdır. Gözü açılmış hayatın farkına varan bireyler tehlikelidir.Bunun için hayal edenleri sonrada düşünen bireylere zincirler vurulmalıdır ki sesleri kısık çıksın veya yeri geldiğinde gösterilen uçmaya kalkışan bireyleri toplum sindirebilsin.Eğitim sisteminde eğitimci yönlendiren değil sadece sınıf içerisindeki koordinasyonu sağlayan birey olmalıdır. Kavramların nesnel ifadesi yapıldıktan sonra öğrenci istediğini sahiplenme özgürlüğü sunulmalıdır. Ama bu tehlikeli değil mi ? :) Tehlikeli tabiki devletler varolmalı sonuçta insanlar devletler için var (!).

    Sık karşılaşmışsınız eğitimcilerin çoğu eğitim camiasını eleştirir lakin sözkonusu öğrenci olunca bırakın onlardan bir şey olmaz derler. Öğrenciye kulak tıkamış eğitimcilerin bu davranışı onların eleştirisinin ne kadar ciddiye alınması gerektiğini ifade ediyor. Eğitimci eğitime sadece bir araç noktasına yaklaşan aradaki kuklalardır. Dışarda öğrencisini görenlerin büyük çoğunluğu onları görmezden geliyor veya geçiştiriyor. Çünkü onların amacı sırtını devlete yaslamak ve para kazanmak. Açlık sınırında yaşayın veya maaş almayın demiyoruz lakin her eleştiri konusunda maaşı konuşan eğitimciler azınlıkta değil maalesef. Eğitimci öğrencisini tanımıyor onun için devam eden öğrenci önemli.Korku üzerine inşaa ettikleri disiplin kuleleriyle o küçük bedenlere hükmetmek hoşlarına gitmiyor değil. Çünkü eğitimcilerin çoğu aciz kuklalardan başka bir vasıfları yok üniversiteden kalma kitapları oturma odasını süslüyor tozlu raflarda. Bi süre eğitim verdiğim bi okulda Türkçe öğretmeni üniversiteden sonra hiç kitap okumamış sonra Sosyal Bilgileri öğretmeni hiç tiyatroya gitmemiş. Neden mi? Cevapları basitti maaş yetmiyormuş. Demek ki kitap alan,tiyatroya veya sinemaya giden insanlar zengin .:)

    Diğer konu ise eğitimcilerin saygı beklemeleri öğrencilerden. Saygı bence gerekli olan seni dinleyen ve sana değer veren insanlara verilmeli olan bir kavramdır. Biri gelip sistemin öngördüğü şeyleri ezberleyip anlatıyor kisvesi altında veriyor diye benden saygı beklemesi doğru gelmiyor.

    Bir başka nokta ise okullar yaşama hazırlıyor diye bi sav var lakin yaşama dair hiçbir şey mevcut değil bu kurumlarda.Yaşamdan kopuk bireyler yetiştirip iktidarların ideolojik aygıtları olmaktan başka yüklendikleri bir işlevleri mevcut değil. Okulların çoğu dört duvardan ibarettir oysaki eğitim bir süreç olayıdır. Hani Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfında şöyle bir dialog vardır ya:

    Mahmut Hoca:Okul sadece dört yanı duvarla çevrili, tepesinde dam olan yer değildir. Okul her yerdir. Sırasında bir orman, sırasında dağ başı. Öğrenmenin, bilginin var olduğu her yer okuldur.

    Tulum Hayri: Allah aşkına hocam, bu okulda insan ne öğrenir?

    Mahmut Hoca: Yaşamayı, mücadele etmeyi, doğa ile savaşmayı öğrenirsiniz. Bilgili olmayı, en önemlisi kendinize karşı saygıyı öğrenirsiniz. Bu saydıklarım eğer bir okulda yoksa, orada sadece bir taş yığını vardır.

    Eğitim üzerine bu kadar okuma yapmadan önce okulları hapishanelere benzetirdim sonra ne mi oldu büyük sosyologlarda aynen öyle düşünüyormuş. Hapishanelerde hava almak için avlulara çıkartılır öğrencilerde teneffüs aralarında hava almaya çıkartılıyor. Okul çıkışlarına dikkat edin nerede olduğu pek önemli değil öğrenciler ahırdan çıkan hayvanlara benzerler özgürlüğe koşan hayvanlar gibi.

    Victor Hugo’nun “Bir okul açan bir hapishaneyi kapatır.” diyeceksiniz ben de size hapishaneler çoğalıyor nerde o romantizm diyeceğim.Bu arada da açılan okulunda bi farkı yok zaten hapishanelerden ; tel örgüler, yüksek duvarlar, nöbetçi öğrenciler, yoklamalar, okuldan firar eden kaçaklar, otoriter yapı, kısmen kıyafet zorunluluğu, motivasyon kaybı ( sen öğrencisin o öğretmen üst ne derse haklıdır.), özgüve kaybı, sessiz olma zorunluluğu, karar vermek için inisiyatif kulanamama ( eğitimcide de rütbe önemli), zorunlu boş zaman, yemek düzeni, düzen … az mı oldu. :)

    Modernleşme kisvesi adı altında “okullu olma” kavramı getirilmiştir öğrencilerin pratikten koparıp teori sınıflarına hapsettik. Okullar sağ ve sol için birer ideoloji kalesine dönmüş noktadalar. Bunun değerlendirmesini de okulda sınavlar aracılığıyla not ile belirledik. Size tavsiyem aptalı oynayın zekiler çünkü sistem aptalı oynamanızı istiyorsa aptalı oynayın. Robert Pirsig “ Okul size taklit etmeyi öğretir. Öğretmenin istediği şeyi taklit etmezseniz kötü not alırsınız. Tüm derece ve not sistemini kaldırırsanız gerçek bir eğitim verebilirsiniz.” diyor. Bunu aklınızdan çıkarmayın.

    Bauman’ın mektuplarından birinde yazdığı üzere: … alternatifler “bulunan nesneler” değildir; alternatiflerin üretilmesi, yaratılması gerekir. Alternatifler kendi başlarına var olmaz, bizim girişimlerimizle ortaya çıkarlar. Alternatifler, şeylerin olduğu gibi kalmalarına izin vermeyi reddetmekle tasarlanır ve o şeyleri değiştirmeye yönelik çabalarımız süresince olgunlaşır. Diyalojik uğraş lehine argümanlar yığıp onun erdemlerini, getirilerini ve yararlarını sıralamak kâfi değil. Bu argümanlar kulağa ne kadar ikna edici gelirse gelsin, eğer hakiki bir diyaloğun –bizim reddettiğimiz görüşlere sahip kişilerle (bu tür bir diyalogdan şeytanın kutsal sudan kaçtığı gibi kaçanlar da dahil olmak üzere) kurulan bir diyaloğun– gerçekçi bir alternatif olmasını istiyorsak başka bir şeye daha ihtiyacımız var. Bu “başka bir şey” kesinlikle ehemmiyetsiz bir şey değil: Dünyada var olma şeklimizin gözden geçirilmesinden ve nevi şahsına münhasır bir kültürel devrimden aşağı kalır yanı yok.

    Çok mu eleştirdik hadi biraz çözüm üretelim o zaman. Bundan sonra tavsiye ettiğim ve benden daha iyi analiz yapan insanların konuşmalarına yer vereceğim.
    Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi

    Eğitimde “bazı şeyleri” değiştirme gerekliliği, ülkemizde olduğu ka¬dar, dünya düzeyinde de sürekli gündemde olan bir konu. Şu ana kadar yapılan değişikliklerin dünyamıza pek bir katkısı olduğu söylenemez. Köktendinci akımların yayılması, terörizmin bir dünya problemi haline gelmesi, yoksullar ile zenginler ve yoksul ülkeler ile zengin ülkeler arasındaki uçurumun gitgide genişlemesi, bu konuda mesafe alamadığımızın belli başlı göstergeleri olsa gerek. Yaygın düşünme biçimlerinin değişmesi -kafaların değişmesi- süregelen bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkıyor.
    Peki ama bu değişiklik nasıl bir eğitimle gerçekleşebilir?
    Okuyacağınız yazı Edgar Morin’in UNESCO ’nun isteği üzerine kaleme aldığı, bu konudaki düşüncelerinden oluşuyor. Morin, bugünkü eğitimde genellikle eksik olan yedi önemli nokta saptıyor ve bu eksikliklerin giderilebilmesi için, eğitimde temel alınması gereken “yedi bilgi” öneriyor. Yazara göre bu “bilgiler”, kişilerin bir bütün olarak bilgisel ve etik yeteneklerini geliştirebilmelerine yardımcı olabilir.
    Nelerdir bu eksiklikler? Nereden kaynaklanıyorlar? Ve bunları giderebilmenin yolları ne olabilir?

    Ana başlıklar halinde bu yedi bilgiden bahsedelim sizlere…
    1- Bilmenin Körlükleri: Hata ve Yanılsama
    Eğitimde görülen en önemli bir eksiklik, eğitilenlerin, bilmenin ne olduğu üzerinde düşündürülmemesi, onlara bilgiler aktarmakla yetinilmesidir. Böylece, hazır bilgilerle yüklenen insanlar, çok defa yanıldıklarının farkına varamaz, bilgi ile kuruntuyu birbirinden ayıramaz. Bilgi, doğası incelenmeden kullanılabilecek hazır bir araç olarak düşünülemez. Bu nedenle bilmenin bilinmesi, insan aklını durmadan karıştıran sürekli hata ve yanılsama riskleriyle karşılaşmaya hazırlık işlevi görebilecek öncelikli bir gereklilik olarak görülmelidir.
    Bu sorunun üstesinden gelebilme konusunda Morin ’in çok önemli bir önerisi, “gözlem yapma etkinliklerimizin kendimizi gözlemekten, eleştirilerimizin kendimizi eleştirmekten, nesneleştirme süreç-lerinin de kendimiz üzerine düşünme süreçlerinden ayrılmaması gerektiğidir. Bu, kendini bilme gerekliliğidir.

    2- Akla Uygun Bir Bilginin İlkeleri
    Çok önemli bir sorun da global ve temel sorunları yakalayabilecek ve bu sorunlar içine kısmi ve yerel bilgileri yerleştirebilecek bir bilgiyi geliştirmenin gerekliliğidir. Günümüzde eğitim bütünü/bütünleri görebilecek biçimde tasarlanmamıştır, dolayısıyla kişiler onlara sunulan parça parça bilgileri, ait oldukları bütüne ya da çerçeveye yerleştirememektedir. Dolayısıyla kişi bilme konusu yaptıklarının bağlantılarını görememekte, bağlantılı düşünememektedir. İnsan zihninin, tüm bilgilerini bir bağlam ve bir bütün içinde konumlandırmaya olan doğal yatkınlığını geliştirmek gereklidir.
    Bunun üstesinden gelebilmekle ilgili olarak Morin’in önerisi, eğitimde, bir “parça”nın öğretimi üzerinde yoğunlaşırken, bu “parça”nın bütünle ilgisini göstermek, bir bütünü ele alırken de parçalarının açık bilgisine dayanmak gerektiğidir. Böylece eğitilenin, varolanın ve gerçekliğin çokboyutluluğunu ve karmaşıklığını görebilecek bir göz kazanmasına yardımcı olunabilir.

    3- İnsanlık Durumunu Öğretmek
    İnsan hem fiziksel, hem biyolojik, hem psişik, hem kültürel, hem toplumsal, hem de tarihsel bir varlıktır. Öğretim içinde, disiplinler yoluyla bütünüyle parçalanan da aslında insanın doğasının bu karmaşık birliğidir. Oysa nereden gelirse gelsin herkes hem kendi kimliğinin karmaşık niteliğinin, hem de diğer tüm insanlarla ortak kimliğinin bilgisi ve bilincine sahip olmalıdır.
    Bu, mevcut disiplinlerden hareketle, doğa bilimleri, beşeri bilimler, edebiyat ve felsefe içinde dağılmış olan bilgileri düzenleyerek, insanın birliği ve karmaşıklığını görmenin ve insani olan her şeyin birliği ile çeşitliliği arasındaki koparılamaz bağı göstermekle mümkün olacaktır.

    4- Dünyalı Kimliği Öğretmek
    Küresel çağın gelişmelerinin bilinmesi ve dünyalı kimliğin tanınması, öğretimin önemli konularından biri olmalıdır. Eğitim insan türünün “dünyasal kimliği”ni, tüm insanların aynı kaderi paylaştığını göstermeli, böylece de eğitilende insansal dayanış¬ma isteğini uyandırmalıdır.
    20. yüzyıla damgasını vuran küresel ölçekteki krizler bütününe, bundan böyle aynı yaşamak ya da ölmek sorunlarıyla karşı karşıya olan bütün insanların ortak bir kaderi paylaştıklarını vurgulamak gereklidir.

    5- Belirsizlikleri Göğüslemek
    Bilimler bize pek çok kesinlik kazandırdı ama aynı zamanda sayısız belirsizlik alanının olduğunu da gösterdi. Öğretim; fizik bilimleri (mikrofizik, termodinamik, kozmoloji), biyolojik evrim bilimleri ve tarihsel bilimlerde ortaya çıkan belirsizliklerin öğretilmesini de içermelidir.
    Böylece de insanları beklenmeyeni beklemeye alıştırmalı ve şaşırtıcı bir olguyla karşı karşıya geldiklerinde üstesinden nasıl gelebileceklerini öğretilmelidir.
    Öğretme yükümlülüğündeki herkesin, içinde yaşadığımız zamanın belirsizliğinin ön saflarında yer alması gereklidir.

    6- Anlamayı Öğretmek
    Anlayış, insan iletişiminin hem aracı, hem amacıdır. Oysa anlamanın öğretilmesi öğretimimizin dışında kalmıştır. Gezegenimiz, her yönde karşılıklı anlamayı gerektirir. Yaşadığımız birçok sorunun ırkçılığın, yabancı düşmanlığının vb, insanların birbirini anlayamamalarından kaynaklandığını göz önüne alarak, eğitimde anlama öğretilmelidir. Geleceğin eğitiminin ürünü bu olmalıdır.
    Yakın olduğu kadar yabancı insanlar arasında da karşılıklı anlam, insan ilişkilerinin barbar anlayışsızlık durumundan çıkması için artık hayatidir. Bu da anlayışsızlığı kendi kökleri, biçimleri ve sonuçları içinde incelemeyi gerektirir. Böyle bir inceleme için, nefretin belirtilerine değil, köklerine yöneleceği göz önüne alınırsa, gerekliliği ortadadır.

    7- İnsan Türünün Etiği
    Etik eğitimi, ahlâk dersleri verilerek yapılmamalı, etik kaygıların kafalarda oluşmasına yardımcı olmalıdır. Her insanın, hem bir kişi, hem bir toplumun üyesi, hem de insan türünün bir üyesi olduğu bi-lincini kazandırmalı, böylece de kişilerin özerkliğinden, toplumsal katılımından ve insan türüne ait olma bilincinin gelişmesinden oluşan “insansal gelişme”yi sağlamalı, “yurdumuzun dünya olduğu” bilincini kazandırmalı, bu bilinci de “dünya vatandaşlığını” gerçekleştirme isteğine dönüştürmeye katkıda bulunmalıdır.
    Edgar Morin’in 20. yüzyılın sonlarında yapılan eğitimlerdeki belli başlı eksikliklere ilişkin teşhisleri kadar, bu eksiklikleri gidermeye ilişkin önerileri de son derece önemli. Genel olarak okura, özellikle de eğitimci olan okura, düşünmek için bol bol malzeme sağlıyor. Okuyup üzerinde düşünmenizi öneririz bizde.
    21. yüzyılın başında, dünyanın bugünkü koşullarında dünyaya gelen her kişinin bu tip insanlar yetiştirebilecek eğitmenlere şiddetle ihtiyacı var.

    Okulları İyileştirmek Cesaret İstiyor

    Cesaret sadece liderlere özgü bir şey değil. Bir okulun gelişmesini isteyen herkesin buna ihtiyacı var. Ayrıca girişimde bulunmaya hazır olmaya ve yürek isteyen konuşmalara katılmaya da ihtiyaç var.
    Size besa örneğini anlatmak isterim. Bu, Arnavutluk kültürünün temel değerlerinden biridir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler, Arnavutluk’u istila ettiklerinde bütün Yahudilerin teslim edilmesini istediler. Ancak, kişinin kendi hayatı pahasına konuklarını korumaya verilen değer anlamına gelen besa yüzünden Arnavutluk halkı herhangi bir toplantı yapmadan ya da kendilerinden böyle bir şey istenmeden bütün Yahudileri ailelerinin içine aldılar.
    Arnavutluk Kralı, Nazi liderleriyle karşı karşıya geldiğinde Arnavutluk’ta hiçbir Yahudi olmadığını ve isterlerse gelip bakabileceklerini söyledi onlara. Arnavutluk halkına özgü olan besa değeri cesaretle hayata geçirilmişti.
    Bazı zamanlar, Arnavut halkı kadar olmasa da, elinizden gelenin daha fazlasını yapmanız gerekebilir. Sınırlarınızı aşmak, yani bir vizyon sahibi olmak ve daha fazla işbirliği, düzenleme ve dayanışma gerektiren bu vizyona göre hareket etmek cesaret ister. Cesaret, meslektaşlarınız ve üstleriniz tarafından onaylanmama korkusuyla yüzleşmeyi ve bunun üstesinden gelmeyi gerektirir.

    Cesur Konuşmalar Planlamak

    Kişinin kendi okulunu iyileştirmesi dürüst konuşmalar gerektirir ve bu da cesaret ister. Belki her zaman öyle olması gerekmez, ama çoğu durumda gerekir. İşte öğretmen kadrosu toplantılarında, sınıf ya da branş planlama ya da hazırlık yapma dönemlerinde ya da bir mesleki gelişim faaliyeti olarak kullanabileceğiniz sorular:
    Tartışma Soruları
    • Okulda şu an yaptığınız hangi uygulamayı yapmayı bırakmak isterdiniz?
    • Okulunuzda yapmadığınız hangi uygulamayı yapmaya başlamak isterdiniz?
    • Okulunuzda yaparken sürekli sorguladığınız ve artık ortadan kaldırmak istediğiniz şey nedir?
    Eğer Cesaretiniz Olsaydı . . .
    • Yaptığınız şeyi, nasıl yaptığınızı ve insanların birbirine nasıl davranması gerektiğini en iyi anlatan temel etik ilkeler hakkında okulunuzdaki insanlarla yapacağınız bir konuşmaya nasıl başlardınız?
    • Okulunuza adım atan, içinde dolaşan ve zaman geçiren birinin bu değerleri deneyimlemesini/bilmesini/görmesini/duymasını/hissetmesini hangi ritüeller, rutinler ve diğer somut belirtiler sağlar? (Özellikle girişleri, sınıfları, bahçeyi, koridorları, yemekhaneyi ve personel odalarını düşünün.)
    Nasıl Başlayabilirsiniz?
    Yukarıdaki soruları ve önerileri, okulunuzdaki meslektaşlarınızla yapacağınız cesur konuşmaları başlatmak için kullanın. Bazen boş kağıtlar dağıtmak ve insanların cevpalarını bunlara yazmasını istemek ve genel bir tartışmaya geçmeden önce bu cevapları çiftler ya da küçük gruplar halinde paylaşmak faydalı olabilir. Umarım bu herkes için aydınlatıcı ve özgürleştirici bir faaliyet olur. Çünkü herkes yapması gereken ve yapmaması gereken şeyleri, değiştirmek istediği ama asla o noktaya gelemediği şeyleri çok iyi bilir.
    Özellikle temel etik değerlerle ilgili konuşma çok önemlidir. Çok sayıda değer ortaya çıkacaktır ama daha küçük bir gruba, örneğin üç ila beş değere ve okul kültürünün ve okul ikliminin bir parçası olarak uygulamaya ciddi anlamda çabalayacağınız değerlere odaklanın.
    Örneğin saygı, adalet, değer verme, bütünlük ve destek bunlara birkaç örnek olabilir. Bazı ilkelere odaklanmanız diğerlerini reddetmeniz anlamına gelmez. Sadece öğrencilere, öğretmen kadronuza, velilere ve daha geniş kitlelere aktaracağınız anlamına gelir. Aynı zamanda öğrencilere de bu ilkeleri kazandırmaya yönelik deneyimler yaratacağınız anlamına gelir.
    Sadece birkaç meslektaşınızla bile bu tür konuşmalar yapmak, neredeyse her seferinde okul ikliminde gelişmelere, öğrenciler için daha iyi deneyimlere ve daha iyi sonuçlara sebep olur.
    Öğrenmeyi Seven Bir Lise Öğrencisi Anlatıyor: Neden Okuldan Nefret Ettim?
    Başlığı dikkatli okuyun. Okul diyorum, eğitim değil. Evet, arada bir fark var.
    Bu sene lise ikinci sınıf olacağım ve şu ana kadar sadece bir sene liseye gitmiş olsam da, okuldan biraz nefret ettiğimi söyleyebilirim. Bu aslında bir klişedir; okuldan nefret eden lise öğrencisi, bütün gün telefonunda mesajlaşır, partilere gider vs. İşin aslı bu üç şeyden sadece bir tanesi bana uyuyor. Ama bir an için okuldan hiç de nefret etmediğim zamana geri saralım: Anaokulundan dördüncü sınıfa kadar olan bölüm…
    Nefret çok güçlü bir kelime. Okuldan nefret etmiyorum, sadece ilkokul günlerimdeki aşırı mutlu ve coşkulu halimle şimdiki duygularımı kıyaslıyorum. O zamanlar okulu çok severdim. En sevdiğim yerdi, çünkü her zaman öğrenmeyi çok seven biriydim. Harika bir çocukluk geçirdim (yani, teknik olarak hala çocukluk çağımdayım ama şimdilik bunu görmezden gelebilirsiniz); her gün kitap okuyarak, hayvanlar hakkında daha fazla şey öğrenmek için hayvanat bahçesi maceralarına çıkarak, yıldız gözlemi yapmak için rasathaneye doğru uzun yürüyüşler yaparak, mümkün olan bütün müzeleri gezerek ve daha pek çok güzel şey yaparak büyüdüm. Merak tohumu zihnime çok erken yaşlarda ekilmişti ve bugün hala büyümeye devam ediyor. Bir soru sormak ve beni tatmin edecek bir cevaba ulaşmak çok hoşuma gidiyor, ama beni esas heyecanlandıran şey bu cevaplarla bir şeyler yapabilmek. İşte bu, bilgiyle bilgelik arasındaki fark.
    Şimdi küçük bir anaokulu çocuğu olarak hayal edin beni; bütün sorularıma (yani, neredeyse) cevap alabildiğim bir odada (olayı daha da heyecanlı bir hale getiren bir gökkuşağı halısının üzerinde) oturuyorum. Okumayı, yazmayı ve sayı saymayı öğrenebiliyorum. Farklı hayvanlar, bitkiler ve dünya hakkındaki pekçok şeyi anlayabiliyorum. Atalarımı ve her şeyin tarihini öğrenebiliyorum. Sadece bununla da kalmıyor, çok da eğleniyorum! Renkli karbon kağıtlarını bir araya getirip bir yapboz gibi onları yapıştırmak varken, bitkilerin farklı bölümlerini neden sadece okumakla yetinesin ki? Hatta daha da güzeli, kendi yetiştirdiğin bitkinin büyümesini izle! Benim için okul inanın bir çeşit cenneti.
    Peki okula duyduğum sevgi nasıl oldu da değişti? Basit: Okul öğrenmekle ilgili olmayı bıraktı. Liseye hatta ortaokula başladığımda, çevremdeki herkesin, öğretmenlerin ve aynı şekilde öğrencilerin zihniyeti aynıydı: “Çalış, çalış, çalış, iyi not al, iyi not al, iyi not al.” Yararsız bilgileri kafana mümkün olduğu kadar hızlı tıkmakla meşgullerdi. “Anlamasan da olur, sadece ezberle ve sınavdan en iyi notu al!” Ya sınav? Hiç konuşmadan bir odada geçen bir saat. Kaygı baloncukları midende uçuşurken, çoktan seçmeli cevapların arasından doğru baloncukları işaretlemelisin. Okul yavaş yavaş kuru bilgiyi sadece en yüksek notu alana kadar ezberimde tutmam gereken bir yere dönüştü. İyi bir üniversiteye gitmek için gerekli şartları yerine getiriyordum. Bütün olay üniversiteye girmek ve akranlarından daha iyi olmaktı. Sınıf arkadaşına neden yardım edesin ki? Üniversiteye gitme zamanı geldiğinde, rekabet edeceğin insan sayısının azalması için neden onları sabote etmeyesin ki? İşte bu zihniyetten nefret ettim. Ama çevremdeki herkes böyle düşünüyordu, hatta belki ben bile.
    Neden okul öğretmenlerin yavaş öğrettiği, öğrencilerine eşit müdahale ettiği ve onlarla anlamlı sohbetler ve tartışmalar yaptığı bir yer olamıyor? Bir zamanlar soru soran herkese bağırıp çağıran bir matematik öğretmenim vardı, çünkü matematik dersindeydik ve bunları bilecek kadar zeki olmalıydık. Neden okul her tür soruyu hoş karşılayan ve bu soruları sormak için insana zaman tanıyan bir yer olamıyor? Ertesi sabah her şeyi unutmak için sınavlara çok çalışmaktan inanılmaz bıktım. Gerçek hayatta sınırsız kaynaklarımız var. İnternet, kütüphane, akranlarımız. Bir odada oturup bir saat boyunca baloncukların içini doldurmaktansa, neden sınıf arkadaşlarımızla bir araya gelip dersle ve aynı zamanda gerçek hayatla ilgili olan karmaşık ve eleştirel düşünmeyi harekete geçiren bir soru üzerinde elimizdeki kaynakları kullanarak çalışmıyoruz?
    Dünyadaki açlık sorununu ya da başka sorunları çözmek için zihinleri ancak bu şekilde büyütebilirsiniz. Öğrencilerinizin merakını ve ilgisini ancak böyle uyandırır ve belli bir konu hakkında heyecan duymalarına böyle sebep olursunuz. Okullar testleri ve ödevleri kaldırmalılar demiyorum, okulun esas işinin daha çok öğrenme deneyimi yaratmak olması gerektiğini ve daha fazla gerçek hayatla ilgili olması gerektiğini söylüyorum. Testler ise eleştirel düşünme ve ön bilginin bir kombinasyonunu kullanmalı; beynin sadece bilgiyi ezberleyen bölümünü soyutlamamalı, çünkü öğrenciler bunların yarısını anlamıyor zaten!
    Ben de kendimi bu acı gerçeğe kaptırdım. Her şeyi sınavdan sonra unutacağımı bile bile çalışmak için gece geç saatlere kadar uyanık kaldım. En yüksek notu alacak, kendimi zorlayacaktım. Ama ne pahasına? Sonunda bir boşluğa düştüm, kaygı ve obsesif kompülsif bozukluk yaşamaya başladım ve eğer buna hemen bir son vermezsem bu listeye depresyonu da ekleyebilirim. Okul kendimi zorlamaya devam etmem için beni teşvik ediyor, peki ama kırılma noktama ulaşmam daha ne kadar sürecek? Bugünlerde yaptığım tek şey ödev ve ders çalışmak. Lisenin ilk yılında o kadar stres yaşadım ki, sadece kendimi hastanede bulmakla kalmadım, aynı zamanda bütün yıl boyunca okul harici tek bir kitap bile okumadım. Benim için ikincisi çok daha trajikti. Sadece 10’uncu sınıftayım ama sanki bıçak kemiğe dayanmış gibi hissediyorum.
    Evet, okul berbat bir şey! Ama bu, öğrenmek de öyle olmalı anlamına gelmiyor. Bugünden itibaren kendime bir söz veriyorum: Hangi üniversiteye gidersem gideyim, en sonunda kendimi hangi işi yaparken bulayım, öğrenmeyi her zaman seveceğim ve her zaman daha fazla bilmek için çabalayacağım. Ve bu yazı da söylediğim her şeye rağmen hala okula gitmekten zevk alıyorum ve eğitimimi hiçbir şeye değişmem. Her zaman “Eski Yunan Mitolojisi” ya da “Hayvanlara Dair A’dan Z’ye Her Şey” ile ilgili kitaplar okuyan türde bir insan oldum, öğrenmeyi bu kadar çok istediğim için, o insan olmaya devam etmeyi umuyorum.

    Okula Gereğinden Fazla Anlam Yüklemek

    “Mimar Sinan Üniversitesi Tiyatro bölümüne gitmek istiyorum baba” dedim, gözümün içine baktı, “boşver oğlum” dedi, “para kazanacağın bir meslek seç, tiyatroyu da sonra yaparsın”. Ailenin yüzlerce müdehalesinden biriydi bu, benim değil ailemin isteklerini yaşıyordum. Lise son sınıfa dair verdiğim örneği geri sardıkça duygularımın, ilgilerimin, seçimlerimin çoğunda ailemi görürüm. Tek olmadığımı, çoğumuzun ailelerimizin yaşamımızı şekillendirdiği öykülerle büyüdüğümüzü biliyorum.
    Psikoloji alanında birçok kuram, kişilik gelişiminin küçük yaşlarda edinildiğini söyler. Eric Berne tarafından geliştirilen Transaksiyonel Analiz kuramı da hepimizin içinde yer alan sistemin ilk beş yılda beynimize kaydedilen kodlar olduğunu ve silinmesinin çok zor olduğunu savunur. Doğum öncesi başlayan kişilik gelişiminin ilk yılları çok değerli ve biz bu yılları ailemizle geçiriyoruz. Bugünlerde sıkça rastladığımız “Hayatta en büyük mucize, küçükken iyi bir öğretmene
    rastlamaktır” cümlesini yeniden düşünmek gerekiyor. Acaba mucize küçükken iyi bir öğretmene rastlamak mıdır yoksa küçükken kişilik gelişimimize zarar vermeyecek, iyi rol model olacak anne babalara rastlamak mıdır? Bu karşılaştırmanın amacı kefelerinin hangisinin
    aşağıda olacağını görmek değil, her iki kefenin de değerini iyi analiz etmektir.
    Okulların açılmasıyla, mucize beklentileri de artmaya başladı. Sanırım öncelikli olarak bilimsel gerçekle yüzleşmeliyiz, mucize yoktur. İyi öğretmene denk gelmek tabi ki değerlidir ve öğretmen rol modeli öğrenciler için etkilidir. Çocukların gelişim süreçlerindeki yükün hepsini okulda öğretmene bırakmak ise hayalciliktir.
    Kitap okunmayan bir evdeki çocuğun okula giderek kitap kurdu olmasını beklemek, müzikle ancak düğünlerde karşılaşılan evlerdeki çocuklardan klasik müzik dinleyicisi yaratmak, fırsatçılığın erdem olarak görüldüğü ortamlarda yetişen çocukların vicdanlı olmasını beklemek, cep telefonun elden düşmediği yetişkinlere maruz kalan çocuklara bilgisayar oyunlarını sınırlamak…
    Eğitim yüzyıllar içinde evrilirken, klasik okulların yerini alternatif okul arayışları almışken hatta okulsuzluk (homeschooling) okullluluğa tercih ediliyorken, dünyadaki yaratıcı başarılı bireylerin okullarında nasıl da başarısız olduklarına dair her gün yeni haberler çıkıyorken bizlerin okullardan çocuklarımızın gelecekleri ile ilgili beklentilerimizi yeniden değerlendirmemiz gerekiyor. Okullara gereğinden fazla anlam yüklemeden, çocuğumuzun yaşamını okul üstünden zehir etmeden güzel bir yıl geçirebiliriz. Nasıl mı?
    Evde cep telefonu elimizde olmadan, çocuğumuzla okul konuşmadan, onunla oyun oynayabilir ya da televizyon kapalıyken güzel bir müzik eşliğinde beraber kitap okuyabiliriz.
    Çocukların onları okulla besleyen değil okuldan bağımsız besleyen yetişkinlere ihtiyacı var.

    Not Yok, Ders Programı Yok: Berlin’de Eğitimi Altüst Eden Bir Okul

    Anton Oberländer, ikna etme yeteneği yüksek biri. Geçtiğimiz yıl, o ve bir grup arkadaşının planladıkları kamp gezisi için paraları yeterli gelmedi. Anton bir şekilde Almanya’nın ulusal demiryolları işletmecisi ile konuşup onu kendilerine bedava bilet vermesi konusunda ikna etmeyi başardı. Şirketin yönetimi Anton’un cesaretinden o kadar etkilenmişti ki, 200 kişilik bir çalışan grubuna motivasyon konuşması yapması için onu tekrar davet ettiler.
    Bu arada belirtilmesi gereken önemli bir nokta var: Anton henüz 14 yaşında.
    Berlinli gencin özgüveni, büyük ölçüde, geleneksel eğitimin kurallarını radikal bir şekilde altüst eden benzersiz bir eğitim kurumunun ürünü. Oberländer’in okulunda öğrenciler 15 yaşına gelene kadar hiç not yok. Ders programı yok ve ders tarzında anlatım yok. Her ders için ne üzerinde çalışmak istediklerine ve ne zaman bir sınava girmek istediklerine öğrenciler kendileri karar veriyor.
    Okulun müfredatı her helikopter ebeveynin kabusu olacak türden. Belirlenmiş konular matematik, Almanca, İngilizce ve sosyal bilimlerle sınırlandırılmış. Bu derslere “sorumluluk” ve “meydan okuma” gibi çok daha soyut dersler ekleniyor. Meydan okuma için yaşları 12 ile 14 arasındaki öğrencilere 150 Euro veriliyor ve tamamen kendi başlarına planlamaları gereken bir macereya atılmaları bekleniyor. Bazıları kano yapmaya, bazıları bir çiftlikte çalışmaya gidiyor. Anton, İngiltere’nin güney kıyısında trekking yapmaya gitmiş.
    Bu yeniliklerin altındaki felsefe basit: “İş piyasasının beklentileri değiştiğine ve akıllı telefonlar ve internet genç insanların bilgiyi edinme yollarını dönüştürdüğüne göre bir okulun öğrencilerine miras bırakabileceği en önemli beceri, kendi kendini motive etme kapasitesidir” diyor okulun müdürü Margret Rasfeld.
    “Üç ya da dört yaşındaki çocuklara bakın, özgüvenle dolular” diye devam ediyor Rasfeld. “Genellikle çocuklar ilkokula başlamak için sabırsızlanırlar. Ancak okulların çoğu, sinir bozucu bir biçimde bir şekilde bu güveni eğitim yoluyla çocukların elinden alır.”
    Rasfeld’e göre Evangelical School Berlin Centre (ESBC), bir okulun ne olduğunu “yeniden icat etmekten” başka birşey yapmıyor. “İlerici bir okulun misyonu, genç insanları değişimle baş etmeye hazırlamak ya da daha da iyisi, değişmeye can atan insanlar olmalarını sağlamak olmalıdır. 21’inci yüzyılda okullar, güçlü kişilikler geliştirmeyi kendi işleri olarak görmelidir.”
    “Öğrencileri 45 dakika boyunca bir öğretmeni dinlemeye zorlamak ve herhangi bir çalışmada işbirliği yaptıkları için onları cezalandırmak, sadece modern iş dünyasının beklentileri ile örtüşmemekle kalmıyor aynı zamanda onunla ters düşüyor” diyen Rasfeld şöyle devam ediyor: “Hiçbir şey öğrencileri, kendi istedikleri bir konunun arkasındaki anlamı keşfetmek kadar motive edemez.”
    Okulundaki öğrenciler, kazandıkları becerilerini kanıtlamak için farklı yollar bulmak konusunda teşvik ediliyorlar. Örneğin bir matematik sınavına girmek yerine bir bilgisayar oyunu için kod yazmak gibi… Kamp gezisi “meydan okuması” girişimine kadar daha önce hiç üç haftalığına evden uzaklaşmamış olan Oberländer, seyahati boyunca okulda birkaç yılda öğrendiğinden çok daha fazla İngilizce öğrendiğini söylüyor.
    Almanya’nın federal bir eğitim yapısı bulunuyor. 16 eyaletin hepsi bu yapının içinde kendi eğitim sistemini planlıyor. Bu da “özgür öğrenme” modellerinin gelişmesine olanak tanıyor. Ancak Sudbury, Montessori ya da Steiner okullarından farklı olarak Rasfeld’in okulu, diğerlerine göre daha katı bir kurallar sisteminin içine öğrencinin özgür iradesini oturtmaya çalışıyor. Dersler sırasında aylaklık eden öğrenciler, geride kaldığı konuları yakalamak için Cumartesi sabahı okula gelmek zorunda. Buna “silentium” cezası deniyor. “Ne kadar fazla özgürlüğünüz olursa, o kadar fazla yapılandırmaya ihtiyaç duyarsınız” diyor Rasfeld.
    ESBC’nin Almanya’nın en heyecan verici okulu olarak ün kazanmasının temel nedeni, deneysel felsefesinin etkileyici sonuçlar getirmeyi başarmış olması. Rasfeld’in okulu her yıl, Berlin’deki diğer tüm okullar arasında en yüksek notları almayı başarıyor. 2007 yılında sadece 16 öğrenciyle açılan okul, bugün 500 öğrencisi ve yeni başvurulardan oluşan uzun bir listeyle eğitim hayatına devam ediyor.
    Kulaktan kulağa yayılan başarısı göz önünde bulundurulduğunda, Rasfeld’in yaklaşımının ülke çapına yayılması çağrıları hiç de şaşırtıcı değil. Ancak bazı eğitim uzmanları okulun yöntemlerinin dışarıya kolayca aktarılıp aktarılamayacağını sorguluyor. Onlara göre okulun Berlin’deki en gelecek vadeden başvuruları, ancak varlıklı ve ilerici ailelerden gelebilir. Rasfeld ise bu eleştirileri reddederek okulun farklı kesimlerden gelen öğrencilerden oluşan heterojen bir karışım hedeflediğini ısrarla söylüyor. Okulun toplantı salonunda bir haç asılı olsa da ve her okul günü ibadetle başlasa da, mevcut öğrencilerin sadece üçte biri protestan. Öğrencilerin yüzde 30’u göçmen ailelerden geliyor. Yüzde 7’si ise hiç Almanca konuşulmayan ailelerden.
    Her ne kadar ESBC, Almanya’nın 5,000 özel okulundan biri olsa da fiyatlar örneğin İngiltere’deki özel okullarından nispeten daha düşük. Öğrencilerin yüzde 5’i ödemelerden muaf.
    Ancak Rasfeld bile okulun öğrenme yöntemlerine uyum sağlayabilecek öğretmenler bulmanın, öğrencilere aynı şeyi yaptırmaktan çok daha zor olduğunu kabul ediyor.
    Temmuz ayında emekliliği gelmesine rağmen 65 yaşındaki Rasfeld’in hala heyecanla savunduğu iddialı planları var. Okulda bulunan dört kişilik bir “eğitim inovasyon laboratuarı”, ESBC’nin izinden gitmek isteyen okullar için eğitim materyalleri geliştiriyor. Almanya’daki yaklaşık 40 okul, Rasfeld’in bazı ya da tüm yöntemlerini uyarlama sürecine girmiş bile.
    “Eğitimde ancak alttan bir değişim yaratabilirsiniz. Eğer emirler yukarıdan gelirse, okullar buna direnecektir. Bakanlıklar dev petrol tankerleri gibiler; onları altüst etmek çok uzun zaman alır. Oysa bir şeyleri farklı yapabileceğimizi göstermek için ihtiyacımız olan şey çok sayıda sürat teknesi.”

    “Bırakın Sınıf Kurallarını Öğrenciler Koysun!”

    “Okullardaki ‘basit kurallar ve standartlar’ tedavülden kaldırılmalı ve disiplinle ilgili kararların alınmasında öğrencilere yönlendirme olanağı verilmeli” diyor Sean Bellamy. Öğretmen ve İngiltere’deki Sands Okulu’nun kurucularından Sean Bellamy, öğrencilere becerilerin “şiddetsiz iletişim ve uzlaşma” içinde öğretilmesi gerektiğini ve öğrencilerin disiplinle ilgili prosedürlere karar veren konseyler kurmalarının desteklenmesi gerektiğini söylüyor.
    2016 Global Öğretmen Ödülü adaylarından Bellamy şöyle devam ediyor: “Öğrencilerin sınıf kuralları ile ilgili sağduyulu kurallar getirebileceklerine güvenebilmeliyiz. Ve bu tür bir inisiyatifin okulların “daha huzurlu yerler” olmalarını sağlayabileceği gibi aynı zamanda genç insanlara yaşama dair beceriler kazandıracağına inanmalıyız.”
    Sands Okulu, öğrencilerden ve eğitim kadrosundan oluşan bir konseyin, okuldaki yaşam ve derslerle ilgili her tür kararı aldığı İngiltere’deki birkaç demokratik okuldan birisi.
    1987 yılında kurulan okul, bugün yaşları 10 ile 17 arasında değişen 70 öğrenciye sahip. Eğitimci Bellamy’e göre genç insanlar, yetişkinlerin de desteğiyle nasıl eğitim göreceklerini seçebilmeli. Bellamy, kuralların ve standartların ilişkilere müdahale edebileceğini iddia ediyor. Sands Okulu’nda öğrenciler ve çalışan personel birbirlerine ilk isimleriyle hitap ediyor.
    Bellamy soruyor: “Peki ya disiplinle ilgili prosedürler öğrenciler tarafından tasarlansa ne olur? Neden içinde çözümler üretme konusunda bilgili ve becerikli genç insanların olduğu ‘yargı’ konseyleri kurmuyoruz ki?”
    “Ben cezalandırıcı olmayan çözümleri hedefliyorum” diye devam ediyor Bellamy. “Bizim deneyimlerimize göre ceza, öğrencileri düşünmeye sevk etmiyor.”
    Sean Bellamy Sands Okulu’nda öğrencilerle beraber.
    Ancak şunu da ekliyor Bellamy: “Elbette bazı kesin kurallarımız var; örneğin sigara, alkol ve uyuşturucularla ilgili kurallarımız oldukça sabit. Ancak sonuçlar her zaman o kadar sabit olmuyor.”
    Okul politikalarını ana hatlarıyla anlatan Bellamy, yeni kurallar hakkındaki kararlar için önce öğretmen gruplarına başvurulduğunu ve burada üslubun tartışıldığını söylüyor. Çok sayıda öneri, tartışılmak üzere bir okul toplantısında herkesin görüşüne sunuluyor. Burada oylama yapılarak karara varılıyor.
    “Bir kural, çoğunluğun kararı olsa bile, bazen çoğunluk yeterli olmayabiliyor. Örneğin, yeni personelin alınması. Bu konuda çocukların da önemli bir söz hakkı oluyor” diyor Bellamy.
    “Eğer bir çocuk derse 10 dakikadan fazla geç kalırsa, grup çocuğun derse alınıp alınmayacağına karar veriyor. Eğer okulda yemek yiyorsanız bulaşıklarınızı yıkamak zorundasınız. Eğer unutursanız, sorun yok. Ama eğer bunu reddederseniz bir hafta boyunca öğle yemeği yiyemiyorsunuz. Bir çocuk, geleceğe yönelik makul bir yol bulacak olan okul konseyine başvurabiliyor” diye devam ediyor Bellamy.
    Bellamy, eğitim sistemlerinin eğitimde önemli bir püf noktasını gözden kaçırdıklarını ve önemli kararlar vermenin çocuklara eylemlerinin sonuçlarını anlamayı öğrettiğini düşünüyor.
    “İki yaşındaki çocuklar ne yapmak istedikleriyle ilgili zekice kararlar alır, ama 11 yaşındakiler bocalar. Çocuklar gerçekten zekidir. Ve bu zekanın bir bölümü karar vermekten ve hata yapmaktan kaynaklanır. Bütün olay, eylemlerinin sonuçlarını anlamalarıdır.”
    “Bence okullar insanların duyarlılık ve bilgelik kazanabilecekleri ve hata yapabildikleri yerler olmalı. Eğer her şeyi test için öğretirsek, bunu asla başaramayız.”
    “Çocuklara kendi eğitimlerini etkileme fırsatı vermek, onların eğitim isteklerini artırabilir” diyen Bellamy şöyle devam ediyor: “Kendi fikrinizin bir okulu değiştirebileceğini gördüğünüz demokratik bir ortamdaysanız, dünyayı gerçekten değiştirebileceğiniz inancına sahip olursunuz.”
    “Demokratik okullara yatırım yapılmalı. Çocukları dinlemelisiniz; o zaman size hayatlarını neyin değiştireceğini söylemeye başlayacaklardır.”
    “Tanıştığım her öğretmen, çocukların yapabileceklerinin en iyisini yapmaları arzusunu taşıyor” diyor Bellamy, “Ama ‘en iyi’nin tanımı yıllar içinde çok değişti. Okullar ‘en iyi ürün’ fabrikalarına dönüştü.”

    Okulda Farkına Bile Varmadan Öğrendiğiniz Üç “Yıkıcı” Şey

    Eğer okula bilgiyi öğrendiğimiz yer olarak değil de kendimiz hakkında bir şeyler öğrendiğimiz bir yer olarak bakarsanız, farkına bile varmadan aldığımız bazı dersler olduğunu fark edersiniz.
    Lisedeydim. 16 yaşındaydım ve çok öfkeliydim. İngilizce öğretmenim bize bir yaratıcı yazı ödevi vermişti: Lisede olmakla ilgili herhangi bir şey yazın. Herhangi bir şey.
    Ben de bir okul katliamıyla ilgili radikal bir hikaye yazdım. Hikayem berbat bir not aldı. Tıpkı okuldaki çoğu yazı ödevim gibi. Her zaman aynı eleştirileri alıyordum: Bana verilen ödev konusunu saptırıyordum; yazdıklarımda çok fazla kişiseldim ve çok fazla şey paylaşıyordum; yazdıklarım bazen saldırgandı ya da fazla tuhaftı.
    Okul beni berbat bir yazar olduğuma ikna etti. Ki bu çok tuhaf çünkü şu anki mesleğim yazarlık. Üstelik tam zamanlı bir yazarım ve tek geçim kaynağım da yazı yazmak. Bu da size gelsin Bay Jacobs! Ve esas ironik olan insanların beni okuma sebebi, okulda aldığım kötü notlarların sebebiyle aynı: Geleneksel konulardan sapıyorum. Aşırı derecede kişiselim ve kendimle ilgili çok şey paylaşıyorum. Hikayelerim bazen saldırgan ya da fazlasıyla tuhaf.
    Eğitim sistemimizin ne öğrettiğini ve nasıl öğrettiğini eleştiren pek çok insan var. Ben bir uzman değilim, bir öğretmen de değilim. Sadece internette bir şeyler yazıyorum ve insanlar bu yüzden beni Facebook’ta beğeniyor.
    Ancak eğitimin bir öğrenme platformu olarak değil ama bir sosyal/duygusal gelişim platformu olarak nasıl işlediğine dair bazı fikirlerim var.
    Geçtiğimiz iki yılda yaptığım araştırmam boyunca, kendimizi nasıl tanımladığımız ve bunun mutluluğumuz için ne anlama geldiği konusunda çok şey araştırdım. Neden bazı insanlar duygusal olarak istikrarlı ve dengeli oluyor da bazı insanlar olamıyor? Neden bazı insanlar bağımsız olmak ve sorumluluk almak konusunda rahatken bazıları olamıyor?
    Araştırmanın derinlerine daldıkça, büyümekte olan bir çocuk için ne tür dış etkenlerin sağlıklı ya da sağlıksız olduğunu daha net görmeye başladım. Ve sürekli okulu ve şu yazı ödevlerimi düşündüm.
    Çocukluğumuz ve ergenliğimiz, dünyayla ve diğer insanlarla nasıl bir ilişki kuracağımızı keşfetme zamanıdır. Başarının ne olduğunu ve ona nasıl ulaşıldığını öğrenme zamanıdır. İlk değerlerimizi oluşturduğumuz ve kimliğimizin parçalarını ilk oluşturduğumuz zamandır. Şüphesiz okul, bu dönemde üzerimizdeki tek etken değil. Ebeveynlerimiz ve akran grupları çok daha etkili. Ama yine de okul çok büyük bir etkiye sahip.
    Eğer okula bilgiyi öğrendiğimiz bir yer olarak değil de kendimiz hakkında bir şeyler öğrendiğimiz bir yer olarak bakarsanız, farkına bile varmadan aldığımız bazı dersler olduğunu da fark edersiniz.

    1. Başarının başkalarının onayından geldiğini öğrendiniz.

    Bugün insanların, önemli olandan çok önemli gibi görünüyor olanı dikkate aldığı bir kültürde yaşıyoruz. Bakınız: Kardashian kardeşler, Donald Trump, tüm Instagram kullanıcılarının yüzde 63’ü, rap albümleri yapan sporcular vs.
    Bunun pek çok sebebi var, ama en büyük sebebi büyürken başka insanların standartlarının onayına göre ödüllendirilmiş ya da cezalandırılmış olmamız, kendimizinkine göre değil. Yüksek notlar al. Testlerden geç. Bunlar üretken bir işgücü yaratabilir ama mutlu bir işgücü yaratmaz.
    Dünyanın en iyi reklamcısı olabilirsin, ama sahte ve yalan bir ürünün reklamını yapıyorsan yeteneğin topluma yarar değil zarar verir. Dünyanın en iyi yatırımcısı olabilirsin, ama eğer yolsuzluk ve insan kaçakçılığı üzerinden kazanç sağlayan yabancı firmalara ve ülkelere yatırım yapıyorsan, yeteneğin topluma yarar değil zarar verir. Dünyanın en iyi iletişimcisi olabilirsin ama eğer dini fanatizmi ve ırkçılığı öğretiyorsan, o halde yeteneğin topluma yarar değil zarardır.
    Sana söylenen her şeyi yapmak, çevrendeki insanların onayını kazanma amacından başka bir şey değildir. Başkalarının standartlarını memnun etmektir. Büyürken, “Bu çok anlamsız. Bunu neden öğrenmem gerekiyor ki?” şikayetini kaç kez duydun? Peki ya yetişkinlerin, “Ne yapmak istediğimi bile bilmiyorum, tek bildiğim mutsuz olduğum” dediğini kaç kez duyuyorsun?
    Bizim sistemimiz performans odaklı, amaç odaklı değil. Taklitçiliği öğretiyor, tutkuyu değil.
    Üstelik performans odaklı öğrenme etkili bile değildir. Eğer matematik ve fizik, arabaları çok seven bir çocuğa sevdiği şeyler aracılığıyla anlatılabilse o çocuk matematik ve fizik öğrenmekten çok daha büyük keyif alacaktır. Aklında çok daha fazla şey kalacaktır ve kendi başına daha fazla keşfetmeyi merak edecektir.
    Ama eğer öğrendiği şeyin “neden”inden sorumlu değilse, o zaman öğrendiği şey fizik ya da matematik olmaz, sadece birilerini mutlu etmek için öğreniyormuş gibi yapmak olur.Ve bu bir kültürün içine işlemek için çok kötü bir alışkanlıktır. Yüksek verimli ama özgüveni düşük insanlardan oluşan bir kitle üretir.
    Son yıllarda, ilgili ebeveynler ve öğretmenler bu “özgüven” meselesine çare olarak çocukların kendilerini başarılı hissetmelerini kolaylaştırmayı buldular. Oysa bu, problemi sadece daha da kötüleştirdi. Çocuklara, özdeğerlerini başkalarının onayına dayandırmayı öğretmekle kalmıyorsunuz, aynı zamanda bu onayı kazanmak için aslında hiçbir şey yapmalarına gerek kalmadığını da öğretiyorsunuz.
    Bir noktada eğitime mutlaka kişisel amaç ilave edilmelidir. “Neden” sorusu öğrendiğin şeye mutlaka eşlik etmelidir. Sorun herkesin “neden” sorusunun kişisel olması ve bunun ölçülmesinin imkansız olmasıdır. Özellikle de öğretmenler bu kadar fazla çalışıp bu kadar düşük maaşlar alıyorken.

    2. Hatanın bir utanç kaynağı olduğunu öğrendiniz.

    Bu yılın başlarında “insanüstü” birisiyle tanıştım. Dört üniversite okumuştu. Buna MIT ve Harvard’dan aldığı master ve doktora dereceleri de dahildi. Kendi alanında en tepelerde yer alıyordu. En prestijli danışmanlık firmalarından birinde çalışmış ve önde gelen CEO ve yöneticilerle birlikte çalışarak bütün dünyayı dolaşmıştı.
    Ve bu insan bana kendisini tıkanmış hissettiğini söyledi. Kendi işini kurmak istiyordu ama nasıl yapacağını bilmiyordu. Ne yapmak istediğini bilmediği için tıkanmamıştı. Ne yapmak istediğini gayet iyi biliyordu. Kendini tıkanmış hissediyordu, çünkü bunun yapılacak doğru bir şey olup olmadığını bilmiyordu.
    Hayatı boyunca ilk denemede doğru yapma sanatı konusunda uzmanlaştığını söyledi. Okullar sizi böyle ödüllendirir. Şirketler sizi böyle ödüllendirir. Size ne yapmanız gerektiğini söylerler ve siz de hedefi on ikiden vurursunuz. Ve o her zaman sürekli on ikiden vuranlardandı.
    Ama iş yeni bir şey yaratmaya, inovatif bir şey yapmaya, bilinmeyene adım atmaya geldiğinde, bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. Korkuyordu. İnovasyon hatayı gerektirir ve o nasıl hata yapılacağını bilmiyordu. Daha önce hiç hata yapmamıştı!
    Malcolm Gladwell, Davut ve Golyat isimli kitabında inanılmaz derecede başarılı insanların ne kadar yüksek bir oranda dislektik ve/veya lise terk olduklarından bahseder. Gladwell’in buna basit bir açıklaması var: Bunlar, her ne sebeple olursa olsun, hayatlarının erken dönemlerinde hataya ve başarısızlığa alışmaya zorlanmış yetenekli insanlar. Hatalara karşı rahat olmak, daha fazla hesaplanmış riskler almalarını ve daha sonra başkalarının bakmadığı fırsatları görmelerini sağladı.
    Hata bize yardım eder. Bizler böyle öğreniriz. Hatalı iş başvuruları bize nasıl daha iyi başvuran olabileceğimizi öğretir. Hatalı ilişkiler bize nasıl daha iyi birer eş olabileceğimizi öğretir. Sonradan batan ürünleri ya da hizmetleri piyasaya sürmek, bize nasıl daha iyi ürünler ve hizmetler yaratabileceğimizi öğretir. Hata büyümeye giden yoldur. Ancak yine de beyinlerimize durmadan, hatanın asla kabul edilemez olduğu ve yanlış yapmanın utanılacak bir şey olduğu “çakılır” adeta. Ve aynı zamanda tek bir şansınızın olduğu ve eğer onu batırırsanız, kötü bir not alacağınız her şeyin sona ereceği…
    Oysa hayat hiç de böyle işlemez.

    3. Otoriteye bağlı olmayı öğrendiniz.

    Bazen okuyuculardan bana hayat hikayelerini anlattıkları ve ne yapmaları gerektiğini söylememi istedikleri e-mailler alırım. Anlattıkları genellikle inanılmayacak kadar kişisel ve karmaşıktır. Benim cevabım da genellikle “Hiçbir fikrim yok” olur. Bu insanları tanımıyorum. Neye benzediklerini bilmiyorum. Değerlerinin neler olduğunu bilmiyorum ya da ne hissettiklerini ya da nereli olduklarını. Ben sadece bir yazarım, nereden bilebilirim ki?
    Sanırım çoğumuzda, bize ne yapmamız gerektiğini söyleyen birilerinin olmaması korkusu var. Ne yapmanız gerektiğinin söylenmesi rahatlatıcı olabilir. Güvende hissettirebilir çünkü sonuç olarak başınıza gelecekler için asla kendinizi sorumlu hissetmezsiniz. Sadece hareket planını takip edersiniz.
    Otoriteye bağımlılık, tıpkı amaç yerine performansa odaklanmak gibi, sanayi tarihimizin bir eseridir. Bundan 100-200 yıl önce itaat büyük bir sosyal değerdi. Toplumun gelişmesi için gerekliydi.
    Bugün körü körüne itaat, problemleri çözmekten çok problem yaratıyor. Yaratıcı düşünmeyi öldürüyor. Akılsızca papağan gibi tekrar etmeyi ve anlamsız kesinliği teşvik ediyor.
    Bu, otorite her zaman zararlıdır anlamına gelmiyor. Otoritenin hiçbir amaca hizmet etmediği anlamına da gelmiyor. Otorite her zaman var olacaktır ve iyi işleyen bir toplum için her zaman gerekli olacaktır.
    Ancak hepimiz hayatlarımızdaki otoriteyi seçebilmeliyiz. Otoriteye bağlılık asla zorunlu ve sorgulanamaz olmamalıdır. İster dini bir lider olsun, ister patronunuz, öğretmeniniz ya da en iyi arkadaşınız. Hiç fark etmez. Kimse sizin için en doğru şeyin ne olduğunu sizin kadar iyi bilemez. Ve çocukların kendileri için bu gerçeği keşfetmelerine izin vermemek, belki de en büyük hatalardan biri olabilir.

    KAYNAK
    Kaynakların ilk adresini paylaştım arkadaşlar bana doğru geldiği için.

    Edgar Morin – Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi

    Matematiksel

    https://www.edutopia.org/...ow&utm_term=link

    https://medium.com/...-boring-221cc1a67576

    https://www.theguardian.com/...own?CMP=share_btn_fb

    http://www.telegraph.co.uk/...ducation-expert.html
  • Nobel ödüllü yazar Yasunari Kawabata'nın ünlü romanlarından biri olan Karlar Ülkesi, bizlere Şimamura adındaki evli bir erkekle bir geyşa arasında yaşanan olayları anlatıyor. Kahramanımız herhangi bir ülkeye gitmiyor, sadece gittiği bölgede kış yoğun olduğundan böyle bir isim veriliyor. Japon kültürünü öğrenmek adına güzel bir kitap diyebilirim, pek çok bilgi mevcut içerisinde. Ayrıca eski Japonya hakkında neler olup bittiğini görmek az çok mümkün. O zamanların toplum yapısı okurlara ilginç gelecektir tahminimce. Geyşa denen kavramın bizdeki yanlış önyargılarını kafamızdan silerek, gerçekte ne olduğunu ve ne iş yaptığını bizlere açıkça ifade ediyor eserimiz. Şu kadarını söyleyeyim geyşa erkeklerin seks ihtiyacını karşılamak amacıyla yaratılan bir figür değildir. Hatta normal insanların çoğunun yapamadığı birçok şeyi yapabilen ve bunun için ağır eğitimler gören bir sanat işçisinin. Yazarımız nitekim Nobel ödülünü kazandıktan sonra bazı Japonlar'ın yaptığı üzere artık insanlığa vereceğim bir şey kalmadı diyerek intihar etmiştir. Rahmetli yazarın arkasında bıraktığı eserlerden biri olan Karlar Ülkesi, çok üzülerek söylüyorum Türkçe çeviri konusunda kemik sızlatmakta, mezarda takla attırmaktadır. Kitap, Japonca aslı yerine İngilizceden çevrilmiş ama nasıl kötü, nasıl rezalet bir şey çıkmış okudukça şok oldum. Cümleler anlamsız, birbiriyle alakasız, başı sonu bir değil. Bazı satırları anlamadım tekrar tekrar okudum. Doğan Kitap telif hakkı için dünyanın parasını ödüyorsun kabul, en iyi editör ve matbaayla çalışıyorsun tamam, kaliteli kağıt kullanıyorsun anlıyorum, karşılığında belli bir ücret talep ediyorsun da bu çeviri nedir! Üç kuruş fazla verip Japonca'dan çevirtsene şu güzelim kitabı zaten kitlen var, Japon edebiyatı yaygınlaştı neyin ekonomik kaygısı, ne anlamsız bir kemer sıkma politikasıdır bu. Doğan Kitap sen utanmadan elif şafak denen çöpün kitaplarını büyük dikkatle basıp 100 kere kontrol etmeden fiyatı yukarı çekmeden piyasaya sürmezken, senin böylesine dünya edebiyatında ismi olan bir kitaba anasız babasız kalan küçük emrah muamelesi yapmak hiç yakışmadı. Hüseyin Can Erkin'e ver işte çevirsin tekrar zaten aranız oldukça iyi emin ol kendisi mutluluk duyar. Japonca aslından çevirip piyasaya sür biz de çok mutlu oluruz.
  • Bursa’da tanıştığım başka bir kitapçıya gittim.
    -“İngilizce ders verilir.” diye bir kağıda
    yazsam da, sizin dükkanın camına
    kağıdı yapıştırsam, nasıl olur?
    -İş çıkmaz! dedi.
    -Neden?
    -Şimdi herkes İngilizce ders veriyor.
    Manav dükkanlarından, berber dükkanlarına kadar bak, hepsinin camında
    “İngilizce ders verilir” diye kağıtlar asılı… Ağaçlara, duvarlara bile kağıt asmışlar. İngilizce dersi bu hızla giderse, ders verenler dersi alanlardan fazla olacak.
    O zaman, Türkçe ders verenlere iş çıkacak. En iyisi, siz Türkçe dersi verin.
    Güldüm.
    -Şaka değil, dedi, şuraya “Eski Türkçe
    dersi verilir” diye bir kağıt asalım,
    bak kaç kişi gelecek.
    Dediğini yaptık. Bir hafta sonra
    dört öğrencim oldu. Bunlar, dokuzla
    on üç yaş arasında çocuklardı.
    Eski kitapları okumak isteyen gençlerden gelir sanmıştım, oysa çocuklar geldi.
    Önce bir baba geldi.
    -Kuran dersi verir misin? dedi.
    Bu, hiç hesapta yoktu.
    -Veririm… dedim.
    Adam, çocuğunu göndermeden önce,
    beni Kuran’dan bir sınava çekti.
    Vaktiyle hafız olmanın bir zaman gelip yararını göreceğimi hiç ummamıştım.
    Kuran öğrencileri birken iki, ikiyken üç oldu.
    Her sabah Ulucami’ye gidiyoruz. Öğrencilerime Kuran dersini camide veriyorum. Öğrenciler sekize çıkınca,
    başıma bir iş gelecek diye korkmaya başladım. Çocuklarının iyi yetiştiğine memnun babalar birbirlerine haber veriyorlar. Çocuklardan birinin babası, bigün,
    -Maaşallah, çok çabuk öğretiyorsunuz, dedi. Bizim oğlana bir hoca ders veriyordu.
    Oğlan bir yılda “Amme”ye gelemedi.
    Durum iyi. Hani içimden,
    “Sürgünden sonra da Bursa’da kalsam,
    bu Kuran dersi hiç de kötü iş değilmiş…”
    diye geçiriyorum.
    Bir sabah yine Ulucami’de bekledim. Öğrencilerimden hiçbiri gelmedi.
    Ertesi gün de gelmediler.
    Camide tanış olduğum, müezzin ya da kayyum gibi biri vardı, ona nedenini sordum. Kem küm ediyor, ağzından baklayı çıkarmıyor.
    -Hastalanmışlardır, diyor.
    -Salgın hastalığına tutulmadılar ya bunlar… Hiçbiri gelmiyor.
    Bir daha öğrencilerim gelmedi.
    Sonradan öğrendim.
    Öğrencilerimden birinin babasına,
    -Oğlunuza kim Kuran okutuyor?
    Biliyor musunuz? diye sormuşlar.
    -Hafız Aziz! Demiş.
    -Hafız mı? Ne hafızı?
    Tam hafızı bulmuşsunuz maaşallah…
    Ne olduğumuzu anlatmışlar.
    Bunu bana bigün, kahvede ahbap
    olduğum, ama kim olduğumu bilmeyen
    bir adam anlattı.
    -Ah kardeşim ah, dedi, İstanbul’dan
    buraya sürgün ediyorlarmış, burada
    hafızız diye ortaya çıkıyorlarmış.
    Bu heriflerin girmediği kılıf yok…
    Az kaldı ben de çocuğumu gönderecektim. Öyle de güzel, çabuk öğretiyormuş ki…
    Az kaldı çocuğu zehirletecektik…
    KAYNAK : Bir Sürgünün Anıları, Aziz Nesin