Ona bakmayan ihtiyar babasına, eliyle son bir öpücük gön-derdi ve yanaklarından yaşlar akarak çıktı.
Nesime'nin göreceği biri daha var. Bahçede, güneş altında, bembeyaz, ayna gibi parlayan Marmara'nın önünde, matemli kara servilerin dibinde küçük ve beyaz bir sütun vardı. Burası annesinin mezarı. Hırsız gibi etrafına baktı, kimseyi göremeyince oraya yaklaştı ve diz çöktü, kabre başını dayadı, uzun hıçkırıklarla ağladı. Bir müddet sonra yüzünü kaldırdı ve yine diz üstü sürüne sürüne baş taraftaki taşa yaklaştı. Annesinin ismini taşıyan sütuna ıslak gözleriyle baktı. Soğuk mermeri öpmek is-ter gibi yüzünü yaklaştırıyordu fakat birden durdu. Başı önüne eğildi ve daldı! Ne düşündü? Taşa sarılan kolu düştü. Diz üstü, başı eğili kaldı...
Annesinin ismini taşıyan bir taşa temas ihtiyacı, anne şefkati için titreyen, yanan kalbine bir sevgi gayesi gibi niha-yetsiz arzular veriyordu. Onu öperse, tanımadığı annesini biraz öpmüş gibi memnun olacaktı. Kalbinin boşluğu dolacak, ruhu hafifleyecek ve biraz affedilmiş gibi bir huzur duyacaktı... Tıpkı küçüklükte yaptığı gibi, mermere sarılıp, "Ah anneciğim, anne-ciğim" diyebilse...
Fakat beyaz, soğuk, dimdik mezar taşına yaş dolu gözlerle baktıkça, dizleri üstünde gerilemekten başka bir şey yapamı-yor... Ve anladı ki artık bu taşa dokunmaya, orada yatan bir avuç toprağa anne demeye hakkı kalmamış, hüsran dolu kalbini teselli edecek artık hiçbir bağ bırakmamıştı.
İşte annesini taşıyan taşa ve toprağa bile kızarması gereken yüzünü süremiyor, sürmekten utanıyordu...
Ruhunda, bütün ölümlerin umutsuzluğunu buldu... Halbuki daha hayat kapısındaydı.
Mezar taşına dokunamadan, kalbinde bir kere onu öpememe ukdesiyle yüzü gözü yaş içinde, yavaş yavaş, sürüne sürüne, arka arka uzaklaştı. Ve daha şimdiden hasretinin yükünü omuzlarında