• Ermenilerin sözde soykırım olarak tüm dünyaya kabul ettirmeye çalıştıkları 24 Nisan 1915 tarihi, Ermeni çetecilerin önde gelenlerinin Osmanlı Devleti tarafından tüm vilayet ve mutasarrıflıklardan tutuklanmalarının istenmeleri tarihidir.
  • 352 syf.
    ·8 günde·9/10
    Ece Temelkuran , Venezuela izlenimlerini kitaplastirdigi Biz Burada Devrim yapıyoruz sinyorita kitabından sonra, bu kez Türk-ermeni ilişkilerini konu edinen Ağrı'nın Derinliği kitabında sözkonusu ilişkilere farklı bir boyuttan bakıyor. Diğer kitap gibi bu kitap da sarsıcı gerçekleri okurla başarıyla bulusturmus.

    Türk ve Ermeni kimlikleri. Aynı coğrafyada yüzyıllar boyunca birarada yaşayan iki kimlik. Birarada huzur içinde yaşadılar mı bilmiyoruz, içlerindeki gerçek duygular nelerdi bilmiyoruz, Ermeniler imp. içinde güçsüz oldukları için mi hiç ses çıkarmadı, çıkaramadı bilmiyoruz,ama bildiğimiz bir şey var ki, imparatorluğun zayıfladığı yıllarda bu beraberliği bozmak isteyen birileri vardi. Ve gizli gizli değil, açık açık bu yarayı kasimakta tereddüt etmediler.

    Galiba beraberligin bozulmasının top noktası 1914 1. Dünya savaşı. Savaşla birlikte ilişkiler gerilmeye başladı. Bu gerilim özellikle İngilizlerin, Ruslarin ve Fransızların işine geldi. Çünkü onlara Anadolu'da bir devlet kurmanın sözünü vermişlerdi. Bu süreç ilk planda Türk köylerinin yagmalanmasi, Türklerin katledilmesi ve cephe gerisinden Türk ordusuna zarar verme suretiyle başladı. Sonraki süreç Osmanlı hükümeti ittihad Terakki'nin almış olduğu tehcir kararı. Haliyle Ermeni çetelerinin yapmış olduğu kiyimlar, bu hamleyi yapmak zorunda bıraktı hükümete. İşte ilişkilerin yay gibi gerilmesine neden olan hamle de bu oldu. O günden bu güne ili halk arasındaki ilişkiler bir türlü normalleşmedi.

    Ağrının Derinliği , bu ilişkilerin Ermeni halkı tarafından nasıl göründüğünü anlamak için Ermenistan, Fransa, ABD'de bulunan sıradan vatandaş, diaspora ve buradan göçmüş ailelerin çocukları ile birebir görüşerek izlenimlerini kitaplaştırmis. Yüz yıl önce tehcir kanunu ile Anadolu'dan göçmek zorunda kalan Osmanlı vatandaşı Ermenilerin yakınları, bugün Türkiye ile ilgili neler düşünüyorlar, talepleri neler, gibi sorulara yanıt aramış.

    Aslında Ermeni halkının düşünceleri tek bir konuda birlesmiyor. İçlerinde şahin kanadı sayılabilecek, ki bunlar diasporası temsil ediyor, çok sert görüşlere sahip olanları da var, daha ılıman kesim de mevcut. Konuya ser bakanlar 1915 yılında yapılanın bir "soykırım" olduğunu, toprak ve para tazminatı verilmesine kadar işi götürüyorlar. Ilıman kesim ise "soykırım" konusunda yine hassas, fakat öncelik olarak kabul edilip özür dilenmesinin bile yeterli olacağını söylüyorlar. Fakat birçoğu korkunç Türk kalıbını kurmakta zorlanıyorlar.

    İki taraf arasında çok zalimce hesaplasmalar olduğunu biliyoruz. Yakın zamandaki asala terörüne, 6-7 Eylül olayları ile cevap verilmiş adeta. Ancak maalesef hiçbir şey tek taraflı değil. Aklı selim Ermeniler bunun farkında. Kendi yaptıkları kiyimlari, felaketleri kabul edebilen bir kesim de yok değil.

    Buraya kadar olan kesim çoğunlukla Fransa ve ABD'de yaşayan Ermenilerin görüşleri.
    Ermenistan özelinde durum daha farklı. Açıkçası bu sorun onların ilk gundemleri değil. Halk çok yoksul ve uğraştıkları ana gündem hayatta kalabilmek.

    Bir parantez de Ararat için açmak lazım. Nerede yaşarsa yaşasın hemen tüm Ermeniler Ararat konusunda çok hassaslar. Adeta simgeleri. Ağrı dağının onlar için büyük bir manevi değeri var. Resimleri,ofislerini,evlerini süslüyor. En çok hasret duyduklari somut nesne diyebilirim.

    Kitabın özel bir paragrafı da Hrant Dink için ayrılmış. Barışsever, Türk Ermeni ilişkilerini yukarı taşımak için müthiş çaba gösteren bir aydın olan Dink, maalesef asik olduğu bu topraklarda öldürüldü. Ondan hafızalarda geriye kalan delik ayakkabıli fotoğrafi oldu. Onun nasıl bir kişi olduğu,neler üzerinde kafa yordugu birçokları tarafından ölümünden sonra anlaşıldı. Eşinin deyimiyle öbür barış güverciniydi , yasatmadilar.
  • Taşnak liderliği altında hem örgütlenme hem de silahlanma açısından çok güçlenen Ermeniler, kasım 1914 te rusya ile savaş başlayınca, Ruslarla işbirliği halinde Osmanlı topraklarında eyleme geçtiler, Türkleri ve Kürtleri öldürmeye başladılar.
  • “Dinamit” adı verilen patlatma malzemesinin keşfedildiği 1866’dan günümüze dek nice insan ve canlının hayatına kıyıldığı araştırılmış mıdır? Bu dehşetli buluşun sahibi İsveçli kimyager Alfred Nobel’dir. 1896’da öldüğünde yüklü bir servet sahibidir. Vasiyetnamesi açılınca bu servetten istifadeyle kurduğu derneğin Barış, Tıp, Fizik, İktisat, Edebiyat gibi sahalarda ödül verilmesini vasiyet ettiği görülmüştür. Zikredilen sahalarda dünya çapında araştırmayla mükâfata layık olanların araştırılıp insanlık adına takdir edildiği bu faaliyete, bilahare İsveç Krallığı nezdinde kurulu olan “İsveç Kraliyet Akademisi” sahip çıkarak çalışmaları deruhte etmiştir. Sayılan sahalarda fikir, keşif ve eser üretmiş olanlar da bu beynelmilel “âferin”e ulaşabilmeyi büyük şeref telakki etmişlerdir.

    Hâlbuki olaya, dinamit yüzünden hesap edilemeyecek denli katliamlara yol açmış bir kimsenin can verirken “nedamet getirmesiyle”, pişman olmasıyla kendi dini gereği “günah çıkartma” avuntusu olarak da görülebilir ve bu niyete alet olmama hasletini asıl ödül sayıp Nobel Ödülü’nü reddedebilirlerdi. Bu yüksek haslette kaç kişinin çıkmış olduğu ayrı bir araştırma konusudur. Gerçek şu ki emek ve gayretin insanı yalnızlaştırdığı o tenha iklimde birden fark edilip dillendirilmek, insanın zaafına hitap ettiği için ismi Nobel ile birlikte anılan kimseler ödülleri için Oslo’ya koşmuşlardır.

    14. Asırdan beri kraliyetle idare edilen, 10 milyon nüfuslu ve kişi başına 40 bin dolar kazanca sahip tuzu kuru ülkelerden İsveç’in Kraliyet Akademisi, her yıl Edebiyat Ödülü de vermektedir. Akademi, 2019 Yılı Edebiyat Ödülü dalında Devlet-i âliyye’nin “Nemçe” dediği Avusturyalı yazar Peter Handke’yi “aferin”e layık buldu. Bir başka müellif, zamanlar üstü yazar Evliya Çelebi’nin sözüyle bu “herif-i nâşerif” kimdir?

    Sütunumuzu kirletmemek adına ismini mümkün mertebe az yazmaya çalıştığımız adı geçen bu “cinayet şeriki” 1942 Avusturya doğumludur. 12 yaşına kadar Hıristiyan eğitimi ağırlıklı bir mektepte okumuştur. Yüksek ihtimaldir ki İslâm, Osmanlı ve Türk düşmanlığına dair ilk zehirlenmesi burada olmuştur. Nemçe hatırlatmasını bundan dolayı yaptık. Hukuk tabiriyle “cinayet şeriki”, suç ortağı olmasını ise aşağıda izah edeceğiz. Zaten kendisi de Hukuk Fakültesine kaydolmuştur. Talebeyken yazmaya başlamış. Roman ve oyun yazarıdır. Şiiri de yoklamış. Yahudi asıllı Avusturyalı yazar, muamma üsluplu ve biri hariç eserleri tamamlanmamış olan Kafka adına konulmuş “Kafka Ödülü” gibi iki-üç ödülle taltif edilmiştir.

    İsveç Kraliyet Akademisi’nin krallıklarının insanlık adına ne de mühim işler yaptığını isbat zımnında bu “herif-i nâşerifi/şerefsiz kişiyi” bu denli önemsedikleri bir ödülle aferin diye sırtını sıvazlamalarının sebebi, yazdığı romandaki bir penaltı sahnesidir:

    Bir futbol maçında hakem penaltı kararı verir. Kaleci yerindedir. Vuruşu yapacak rakip takım oyuncusu da yerini alır. İşte o çok gerilimli 15-20 saniyede kalecinin yaşadığı korku ve heyecanı tasvir etmiş olması, yazarlığın yüz karası bu şahsı ödüle layık kılmıştır.

    Hâlbuki Peter Handke:

    -Miloseviç’in hayranıdır.

    -8.500 kadar Müslüman Boşnak’ın şehid edildiği Srebrenitsa katliamını inkâr etmektedir.

    -Sırp savaş suçlularının da müdafiidir.

    Namuslu, sorumlu ve seviyeli bir kalem, insanlığın ortak vicdanı değil midir?

    Şu saydıklarımızı yapmakla bu kimse böyle bir meziyetten kesinlikle ırak ve suçları inkâr etmek, suçluları övmek ve savunmakla da soykırım suçu ortağıdır. Hatırlatalım; Slobodan Miloseviç, Sırp-Boşnak Harbi esnasında Sırbistan devlet başkanıdır. “Büyük Sırbistan”ı kurma adına Müslüman katliamı yapmıştır. Srebrenitsa’nın soykırım olduğu BM tarafından tescil edilmiştir. Miloseviç, işlemiş olduğu ağır insanlık suçlarından dolayı Lahey’de 66 dâvâdan yargılanırken hapishanede ölmüştür.

    Ödül, soykırımı “Boşnaklar birbirini öldürdü” diye reddeden, canilerin başına hayranlığını dile getiren böyle birine takdir edilince Kraliyet Akademisi Edebiyat Komitesi üyesi iki şerefli insan, üyelikten istifa ettiler. 60 binin üzerinde insaflı insan da ödülün geri çekilmesi için Akademiye yazılı müracaatta bulundu. Buradan ödül alıp da hayatta olan diğer yazarlardansa bir ses çıkmış değil. Şunu deselerdi ödüle layık oldukları altından harflerle sabitleşirdi:

    -Bu şahsa verdiğiniz ödülle daha evvel bize verdiğiniz ödülü de kirlettiniz. Bu kirli ödülü bundan böyle taşıyamayız. Onu aynen iade ediyoruz!..

    Bunu hiç değilse Orhan Pamuk yapabilmeli.

    Dün Afganistan’da, Boşnak’ta, bugün Afrika’da, Arakan’da, Suriye’de ve dünyanın sair yerlerinde aça, yoksula, mülteciye yardımcı olmayanların bu yaptığı ödül hovardalığıdır

    Şu çelişki nasıl izah edilir?

    Fransa’da “Ermeni soykırımı yoktur!” diyen bir kimse hapse atılırken İsveç Kraliyet Akademisi, soykırım yapanları öven birine ödül vermektedir. Yoksa bu yazarın anasının intihar etmiş olmasına mı acıdılar?

    Yapılan, Nobel’in Noel yüzüdür.

    Eğer öyle olmasaydı; 10 yıla yakın bir zamandır 5 milyon muhtelif milliyetten mülteciye ihtimamla bakan Türkiye de Barış Ödülü’ne layık görülürdü. Türkiye ve Türk milleti, bunu fazlasıyla hak etmiştir. Noel yüzlü Nobelcilere hatırlatmalı ki bizdeki mülteci sayısı İsveç nüfusunun tam yarısıdır.

    Bunlar meselenin bir tarafıdır.

    Diğer tarafı da var:

    Acaba şu herif-i nâ şerifin kitabını “işimiz edebiyat” diyerek Türkçeye tercüme edecek mütercim, basacak yayınevi ve okuyacak vatandaş aramızdan çıkar mı? Korkarız ki çıkacak ve kitapçılarda balya balya satışa sunulacaktır. İmânımız, insanlığımız, hissiyatımız ve milliyetimiz adına yanılmış olmayı çok isteriz.
  • 264 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    https://www.youtube.com/channel/UCbg_...

    İnsani yanı beni yaraladı. Soru çok basit aslında, defalarca soruluyor; soykırım demek zorunda değiliz ama acıların sebebini anlatabilir misiniz? . Birbirinden farklı yazarlara Ermeni sorunu hakkında bir şeyler yazar mısınız diye bir istekle başlamış bu kitap fikri. Hrant Dink cinayeti ekseninde dönen, bireysel çıkarımlar, öyküler, tanıklıklar üzerinden ilerliyor. Kimisi ermeni olduğunu kendi çocuğuna bile söyleyemezken, kimisi kendi çocuğuna ermeni olduğu halde ermeni bir gelin istemiyor. Bastırılmış, ötekileştirilmiş ve kendinden utandırılmış bir ırk..
    Kitabın son bölümü ise bir şiir, okunması, hazmedilmesi, ve sorularına tüm açık yüreklilikle cevap verilmesi gerek.
    Kitabın başında şöyle bir şey diyerek başlıyor Yiğit bey; ''Tamam Ermeni soykırımı yok diyelim, peki aynı tarihte savaş anında ülkeyi işgal etmek için Çanakkale'ye gelen düşman askerlerine bile anıt mezar yapılmışken, öyle ya da böyle ölen onca Ermeni için herhangi bir anıt neden yapılmadı?''
    Herhangi bir taraftan seslenmiyor kitap size, yüreğiniz varsa okuyun ve yüzleşin diyor.

    Kitap yorumlarımı bir de sesimden dinleyin olmaz mı ? Her yerdeyim abla;

    Yetinmeyip, kitap üzerine konuştum.
    Spotify ve podcastte;bir kitap bin hayat

    https://soundcloud.com/birkitapbinhayat (less)
  • 720 syf.
    ·62 günde·Puan vermedi
    Franz Werfel’ın başyapıtı olan “Musa Dağ’da: Kırk Gün”, Almanya’da basıldığı ilk yıllarda Naziler tarafından yasaklanmıştır. Yazarın diğer eserleri ile birlikte bu kitapta meydanlarda yakılmıştır. Türkiye'de nadirkitap yada gittigidiyor sitelerinden bulunabilir.
    Bu eser gerçek bir yaşam öyküsü olup “Musa Dağında Kırk Gün” Franz Werfel’in 1929 yılında Suriye ve Antakya’yı dolaşmasından sonra 1932-1933 yılları arasında Şam’da yazılmıştır.
    1915´teki tehcir emrinin, yaklaşan ölümün soğuk nefesi olduğunu anlayan ve emre uymamaya karar veren Antakya Ermenilerinin direniş ve kaçış hikâyesidir.
    Kitabın Belge Yayınları tarafından basılmasında sorumluluk sahibi olan Ragıp Zarakolu, Türkçe-Ermenice yayımlanan haftalık Agos gazetesinin 70. sayısındaki röportajında şöyle tanıtıyor kitabı: “Kitabı seçerken ortaya serdiği insanlık trajedisi ilgimizi çekti. Romanın edebi bir yanı var her şeyden önce. İçinde tek bir renk değil, iyiler ve kötüler var. Yazarının Alman olması (Avusturya Yahudisi) kitabın yazıldığı dönemde bir ölçüde gelecekteki Yahudi soykırımının habercisi sanki. Sanatçı önsezisiyle yazılmış ve önlem alınması için çığlık belki de. Bu kitap Alman halkına bir uyarıydı aslında. 1933’te Naziler iktidara geçtiğinde yayımlandı. Osmanlı’daki olaylarda Almanlar’ın da rolünü ortaya seren, suç ortaklığını satır aralarında sergileyen bir kitap. Bir kehânet kitabıydı aslında. Savaşın kuru analizi yerine insanlık dramını sergileyen bu tür romanlar her zaman daha etkileyici oluyor. Politikacıların rolünü çok iyi koyuyor. Düşmanlıkları nasıl kışkırttıklarını gösteriyor. Kitabın içinde, verilen emre uymayan devlet görevlilerinden bile bahsediliyor. Mazlum bir halkın sesi olmayı da başaran bir kitap. Musa Dağı, Antakya’da Suriye sınırında ve 1915 yılına kadar Ermenilerin yaşadığı yedi köyü bağrına basan, onları tehlikelerden koruyan bir dağ.
    “Musa Dağ’da Kırk Gün” birçok dünya diline çevrilmiş ve filmi yapılmış bir roman.
    Hatay Samandağı Ermenilerinin yaşadıklarını anlatan romanda insanların kişilikleri en ince ayrıntılarına kadar anlatılmış. Tüm mimikler, hareketler çözümlenmiş. Gabriel?i ve eşi Juliette?i odanızda oturup konuşurlarken seyredebilirsiniz.

    Bir halı fabrikasında çalışan sakat kalmış, açlıktan ölmüş göçmen çocuklarının sefaletini, bir halkın akıl almaz kederini anlatmaktadır. Kitabın yazılması, Temmuz 1932 – Mart 1933 arasında gerçekleştirilmiştir. Bu arada Ekim ayında çeşitli Alman kentlerinde verdiği konferanslarda, yazar 1. kitabın 5. bölümünü konuşma metni olarak seçmiştir. 1. kitabın bu bölümünde Enver Paşa’yla Papaz Johannes Lepsius arasında geçen konuşma aynen verilmiştir.Kimlerin, hangi çıkarlar için Ermeni halkının katli emrini verdiği anlatılmaktadır kitapta.

    “Türk halkı kırk milyon. Şimdi kendinizi sadece bir an için bizim yerinize koyun bayım! Bu kırk milyonu birleştirip, Almanya’nın Avrupa’da oynadığı rolü, günün birinde Asya’da oynayacak bir ulusal imparatorluk kurma fikri büyük ve onurlu bir politik plan değil mi? İmparatorluk bekliyor. Sadece uzanıp almamız gerek. Ermeniler arasında gerçekten de korkutucu miktarda aydın var. Siz gerçekten de bu tür aydınların dostu musunuz Bay Lepsius? Ben değilim! Bizim içimizde fazla aydın yok. Buna karşılık biz, büyük imparatorluğu kurma ve yönetme yeteneğinde olan kahraman, eski bir ırkız. O nedenle engelleri aşacağız.”
    “Enver Paşa, ilk kez şimdi çıplak gerçeği açıklıyor. Artık yüzündeki çekingen gülümseme değil, gözleri sabit ve soğuk bakıyor, iri, ürkütücü dişlerinden ağır ağır sıyrılıyor dudakları:
    «İnsanlarla veba mikrobu arasında barış olmaz.»
    Hemen atılıyor Lepsius:
    «Demek ki siz, harbi, Ermeni milletini tamamen yoketmek için kullanmak istediğinizi kabul ediyorsunuz?» …”
    “Göç” emrini verenler ve uygulayanlar; Ermenilere “göç” emri verildiğinde, bu emrin soykırım olduğunu, “göç” edenlerin de ölüme göç ettiklerini bilmektedirler.
    Ermenilerin bir kısmı “göç” emrine boyun eğer ve yollarda, daha “yerleşecekleri” çöllere varamadan da ölürler. Onlar daha yola çıktıklarında, bu “göç”ün ölüme göç olduğunu anlamışlardır.
    Bir kısım Ermeni ise, bu “göç” emrinin ne anlama geldiğini anlamışlar ve bu emre karşı direnmeye karar vermişlerdir. Bu kitapta hem “göç” edenlerin yaşadıkları sefalet, hem de “göç” etmeyip direnenlerin yaşadıkları kuşatma, saldırı ve savunma anlatılmaktadır. Olayların anlatımı kuru bir dille olmamaktadır. İnsanların “göç”e direnmeleri esnasında neler hissettikleri, karşılaştıkları zorluklar, duygusal hayatları; üç keçisi olanın da bir keçi sürüsüne sahip olanın da özel mülklerine nasıl düşkün oldukları, zorun dayatması sonucu bu düşüncelerinden geçici olarak vazgeçmeleri, ertesi gün ölebileceklerini düşünmelerine rağmen para ve eşyalarını da sakladıkları anlatılmaktadır.
    “Papazımız, benim gücüm yettiğince hayır yaptığımı, yoksullar, kilise ve okul için payıma düşeni her zaman verdiğimi bilir. Ve bu çevrede en büyük pay, hep bana düşmüştür. Kuzeyde ve Doğudaki halkımız için para toplanacağı zaman, adım hep listelerin en başına yazılmış ve ben, kötü geçen yıllarda bile büyük miktarlarda bağış yapmak zorunda kalmışımdır. Hayır, hayır övünmek istemiyorum…”
    Konuşmanın burasında bağlantıyı yitiren Kebusyan, birkaç kez daha alçak gönüllülüğünü belirten sözleri tekrarlar…
    “Çayırda otlayan en kalabalık, en iyi koyun sürüsüne sahip olduğumu da inkar etmiyorum. Peki nasıl elde ettim böylesine iyi sürüyü? Çünkü hayvan yetiştirmeyi biliyorum. Çünkü dünyada olup bitenleri izliyorum. Ama şimdi aniden koyunsuz kalacağım, ya da meşe ve ceviz ağacından başka bir şey bilmeyen herhangi bir oymacının, veya herhangi bir dilencinin ne kadar koyunu olacaksa, benim de o kadar olacak…”
    #insanokur#
    Geç olsa bile ermeni geleneklerini,yaşam tarzlarını, aile hayatlarını öğrenmiş olmak, onların varlığını pekiştirdi. Hiçbir dilin, hiçbir ırkın yok edilemez olduğunu anladım. Yazacağım insani cümlelerin bile siyasetleştirilmesini engellemek adına kişisel yorumlarımı yazmaktan kaçındım fakat tarafsız bir şekilde okunduğu takdirde vicdan ve insani duygular dışında her şeyin önemsiz olduğu anlaşılacaktır.
    Bence hepimizi birleştirecek bir düşünce var. 'Masum insanların hayatı tüm çıkarların, stratejilerin önüne geçmeli.'
  • 484 syf.
    ·3/10·
    Bu inceleme kafama o kadar takıldı ki öğleyi bekleyemedim. yemedim içmedim inceleme yazmaya karar verdim.

    Hiç bilmiyorum ki nerden başlasam. Zülfü Livaneli'ya kırgınlığımdan mı konuya girsem, şaşkınlığımdan mı bahsetsem hiç bilmiyorum.

    Zülfü Livaneli Türkiye'de iyi bi yerlere koyduğumuz hem sanatçı hem de yazar...

    Kitapta bir yahudi doktorun Hitler zamanında Türkiye'ye gelişi, karısıyla ayrı düşmesi, gelişinde onu karşılayan üniversite sekreteriyle yolunun kesişmesi, hikayesini ona açması vs. vs. anlatılıyor. Anlatılırken de sözde Ermeni Soykırımına, Ülkemize gelen yahudi doktorlara, Mavi Marmara'ya değiniyor.

    Kitapta Türklerin bi kuliasyon olduğu toplanarak bir türk devleti oluşturduğu yazıyor. Ne münasebet daha fransa'nın fransızı yokken biz asırlardır Türk olarak varız. Koalisyon veya koloni devleti hiç olmadık. Kitabı hiç bilmeyen biri okusa çıkaracağı en büyük sonuçlardan biri de şu olur; Sözde Ermeni Soykırımı gerçekmiş. Dünyadan bi haber popüler kültürün esiri bir genç okusa şu kitabı; bilmeden, araştırmadan Türk Devletine çok kolay kinlenir. Nazilerin kendi vatandaşlarına yaptıkları bile Türk devletinin yaptıklarından hafifmiş ya da sanki eş değermiş gibi anlatmış sevgili yazar. Kimse istemezdi Ermeni ve ya bir başkasını kardeş kardeş yaşarken evinden yurdundan koparmak. Ama bazen şartlar öyle gerekiyor ki ülkeler böyle politakalar uygulamak zorunda kalıyor. Bir milleti KENDİ ÜLKESİNE göndermek soykırım değildir. Şimdi Suriyelilerin gitmesi istenmiyor mu? Ya da neden gitmeleri isteniyor? Sorun Türk olmamaları mı? HAYIR. Şimdiden örgütlenmeye ayaklanmaya çok müsait olan Suriye Halkı iç işlerimize karışmak isteyen Emperyalist devletlerin çokta güzel ekmeğinin ballı kaymağı olabilecek olması. Bunun ırkçılıkla, dinle, medeniyetle, gelenekle hiç alakası yok.

    Madem Livaneli cesur yazarımız bu konulara değinmiş keşke o dönem gelen yahudi doktorların Atatürk'ün hasta olduğu dönemde onunla ilgilenen doktorunda o doktorlardan biri olduğunu yazsaydı. Atatürk zehirlendiğini anlıyor ve diyor ki beni TÜRK HEKİMLERİNE EMANET EDİNİZ.... Tabi bu isteği gerçekleşmiyor. ATA'mızı kaybediyoruz.

    Ben bu yazarı şuan da nereye koyacağımı bilemiyorum. Yazmış olmak için yazan biri mi, vatan haini mi...

    Bilemiyorum....