• Merhaba nalân... bu sen misin
    Yoksa sen mi sandım;
    Biri çimdiklesin beni
    Şöyle ışığa gel de göreyim
    Beni dümdüz eden
    O yalandan da yalan gözlerini
    Merhaba nalân
    Amortiden mi çıktın güzelim
    Bak yine şapşal ettin bizi
    Oysa ne güzel unutmuştuk
    Ve ne güzel sona ermişti
    O gerzek pembe dizi
    Hani, son bölümde sen yamuk yapıp
    Fabrikatör nubar bey'in
    Tarabya köşküne gitmiştin
    Hani, arkadaşım halit akçatepe'nin yanında
    Beni acayip refüze etmiştin
    Ve işte o an gözümde
    Eskicinin bile almadığı
    Bir eski eşya gibi, bitmiştin
    Merhaba nâlan
    Pişmanlıklar denizinin biletsiz yolcusu
    Merhaba, artist olma hayallerinin
    İkinci sınıf karakter oyuncusu
    Vay anasını sayın seyirciler
    Vay anasını be... vay anasını
    Bak, şimdi ağlarım ha
    Tez kapatsın biri
    Gözlerimin bozuk vanasını
    Oysa, o zehir kusan fabrika yolunda
    Beraber ıslanmıştık biz, nice yağmurda
    Ve o gün, nubar bey'in çarpıp kaçtığı
    Bir hayvancağızdı inleyen
    Yol kenarı çamurunda
    Ve hep kendine ayırdığın
    O bencil yüreğin
    Bir de o gariban köpeğe sızlamıştı
    Ve ben, ilk defa seni böyle bilmiştim
    Ve damarlarım ilk defa böyle cızlamıştı
    Merhaba nâlan... merhaba
    Yoksul mahallemizin en havalı kızı
    Merhaba, yanlış ağlara takılmış
    Muhteşem deniz yıldızı
    Ben sana bakınca, dolardım bulut gibi
    Dolardım da bir türlü yağamazdım
    Sen bana bakınca
    Bir ağlamak düğümlenir boğazımda
    Gurur yapar, ağlamazdım
    Ne düşkündüm sana be
    Hani hayvanlar yavrusunu yalarmış
    Aynen öyle
    Ne tutkuydu bizimkisi be
    Hani ferhat dağları nasıl delermiş
    Aynen öyle
    Ve o nasıl gidişti be
    Hani bir tren gelir de üzerinden geçermiş
    Aynen öyle
    Of nâlan of
    Sen benim neler çektiğimi bilsen
    Bunu bilmekten ölürdün
    Şu kadarını söyleyeyim:
    Hani taş olsan
    Yani taş olsan;
    Ortadan ikiye bölünürdün
    Gitme nâlan, dur
    Tekrar gitme ne olur
    Aldırış etme saçma sapan sözlerime
    Yoo... hayır, ağlamıyorum
    Galiba cıgaranın dumanı kaçtı gözlerime
    Belki de sen haklıydın
    Bu mahallede ne bahtın açılır
    Ne de boyun uzardı
    Üstelik annen ölmüştü
    Ve sokağınız
    Acını kaldıramayacak kadar dardı
    Terso gidiyordu herşey
    Milllet işi-gücü bırakmış
    Aklını bize takıyordu
    Altımızda çul yoktu
    Üstümüzde dam akıyordu
    Arap kızı camdan bakıyordu
    Sen gittikten sonra ben
    Hiç sorma
    El attığım her işi, çok geçmedi batırdım
    Çünkü seni unutmanın tek yoluydu;
    Bütün kazancımı şaraba yatırdım
    Ama gelinliğin duruyor
    Baba yadigarı cumbalı evi de satmadım
    Yalanım varsa kalkmayayım şuradan:
    Ben seni bir tek gün
    Bir tek gün bile unutmadım
    Merhaba nâlan
    Merhaba üzgün melek
    Merhaba kadersizim, talihsizim
    Merhaba titreyen elim, sancıyan belim
    Ağrıyan dizim, vazgeçilmezim
    Ama necdet tosun öldü nâlan
    Artık yemekleri sen
    Salatayı da ben yapacağım
    Sami hazinses kadar olmasa da
    Bahçeyi sevdiğin çiçeklerle donatacağım
    Kemal sunal da öldü nâlan
    İyi kalpli amcaları birer-birer uğurladık
    Ve dünya kirlendi
    Filmler bozuldu
    O masum sevdalar yaşanmıyor artık
    Sen varsın, ben varım
    Bir de, acımasız bir dünya var dışarıda
    Esas film şimdi başlıyor
    Ve bütün koltuklar bomboş bu sinemada
    Merhaba nâlan, merhaba
    Sen ortada sıçan, ben şaşkın körebe
    Ulan seviyorum seni be
    Ulan, nereden inceldiyse
    Oradan kopsun be
  • 1724 syf.
    ·Beğendi·10/10
    #OkudumBİtti
    #KitapYorumu

    #SEFİLLER
    #VİCTORHUGO

    İş Bankası yayınları
    Çeviri: Volkan Yalçıntoklu
    1700 sayfa

    Yaklaşık otuz günlük beraberlikten sonra yollarımız ayrıldı kitapla, üzüldüm, boşluktayım, yerine ne koyayım bilemedim, zira gece gündüz beraberdik.

    Sefiller en çok okunan kitaplardan yazarı ise en çok okunan yazarlardan mış, kurgu olmasının yanı sıra kendi hayatından da kesitler varmış. Yazılanların yalancısıyım

    Kitabı gece 03 te bitirmiş olmama rağmen yorum yazamadım, ne yazacağımı, neyi anlatacağım, kimi övüp, kimi yereceğimi bilmiyorum
    İyisimi kitabı okuyun görün, görün de anlayın SEFİLLER okunmaz, yaşanır.

    Bir yemek yersiniz daha önceleri de yemişsinizdir hiç şüphesiz ama bunda bir başkalık var. Tatlı, ekşi, kekremsi, acı, hiç tadmadığınız, damağınızı çatlatan muhteşem lezzet, bir daha ne yerseniz yiyin aynı tadı alamayacağınız bir baş yapıt.

    Kitap 19. Yy da Fransa'da geçiyor. Açlık, sefalet, pislik, hastalık her yerde kol geziyor. Böyle bir yoksulluk yok, insanlar kuru ekmeğe muhtaç.
    Bu muhtaçlıkta yeğenlerinin açlığını yatıştırmak için fırından ekmek çalan Jean Valjen yakalanır, kürek mahkumu olur.
    Cezası biter dışarı çıkar, aş yok, iş yok.Kimse iş vermez, artık o halk tarafından aşağılanan bir forsadır. İçinde bulunduğu durum buna engeldir. Yolu başpiskopus ile kesişir. Valjen'i misafir eder, masasında yemek yedirir, evinde yatırır. İyiliğinin karşısında misafir, evde ki gümüşleri çalıp kaçar. Yakalanıp ev sahibinin karşısına getirilir. Papaz onu affeder, eşyaları kendisinin verdiğini söyler. İki gümüş şamdanı Valjen'e hediye eder. Bu durum karşısında şaşıran adam, iyi insan olmaya karar verir.

    Başka bir kasabaya giden Valjen kimliğini saklar. Çok çalışır, çok kazanır. Fabrika kurar, insanlara iş olanağı sunar, herkes mutludur. Belediye başkanı bile olur.
    Ah gözü çıksın yıllardır peşinde olan polis müfettişi Javert ortaya çıkana kadar her şey yolundadır. Javert adamımızı tanır ve kabus dolu günler başlar.

    Bu arada Fransa'yı yakından tanıyoruz, sokaklarında geziniyoruz. Waterlo Savaşına tanıklık ediyoruz, ki yaklaşık 200 sayfa sürüyor (Bence gereksiz, okuyucuyu fazlaca sıkıyor )
    Savaş hep olduğu gibi arkasında yıkımlar, ölümler bırakır, halkı yoksullaştırır.

    Fantine'den söz etmeden olmaz, zira ileride karşımıza çıkacak olan Cosette'nin annesi.
    Erken yaşta çocuk sahibi olup, terk edilen, açlığı, sefaleti dibine kadar yaşayan Fantine küçük kızını bar işleten bir aileye bırakmıştır bakmaları için. Aydan aya para gönderiyor kızına. O aile çocuğa adeta hizmetçilik yaptırıyor, küçücük bedeniyle yerleri süpürüyor, çok uzaklardan su taşıyor, bara gelenlerle ilgileniyor. Çıplak ayakla, incecik giysilerle, önüne atılan bir lokma ekmekle karın doyurup, samanların üstünde yatıyor. Tek dünyası burası, başka hiçbir şey bilmiyor. Kimdir, nedir, annesi, babası var mıdır, nerden gelmiştir bilgisi yok?

    Fantine genç yaşta, hasta ve yaşlı birine dönüşmüştür bedenini satmaktan. (Yıkılsın dünya, çünkü Cosette'ye işkence eden aileye her ay para göndermek zorundadır)
    Jean Valjen ile karşı karşıya gelirler, hastadır artık, ölüm döşeğinde kızını bulmasını ister, bıraktığı yeri söyler.

    Adamımız Cosette'yi bulup, o pis kahrolası yoksul hayattan çekip alır. Yolculuğumuz başlar artık, yeni bir hayat, bir çocuk ve farklı bir kimlikle yaşamaya başlar kahramanımız. Çocuğu o kadar çok benimser o kadar çok sever ki kendi kızı gibidir adeta. Hayatında hiç kimseyi, hiçbir şeyi sevmemiş Valjen için şaşılası bir durumdur bu.
    Bu arada karşımıza Marius çıkar romantik, cumhuriyetçi bir avukat. Ah nasıl naif, nasıl aşık, aşkından ölecek kadar çok seven bir genç Cosette'ye sevdalı anlayacağınız

    Ülkede ayaklanma olmuştur, ayaklanmayı yapan seksen kişilik gençler, karşılarında koca ordu bulurlar. Barikatların arkasından direnmektedirler bizim gençler. Ahh canım çocuk Gavroche, o küçücük yaşına bakmadan nasıl da barikat barikat dolaşıp bilgi topladın, savaşanlara yardımcı oldun. Karekterinle koca bir yer doldurdun kitapta. Senden söz etmeden olmazdı.

    Paris'in yer altında, pis lağımlarında daracık dehlizlerinin pis korkularında dolaştık durduk Valjen ve Mariüs ile, gün yüzüne de çıktık.

    Anlat anlat bitmez, sayfalar dolusu yazasım var kitap üzerine.
    İçinde bir dünya barındırıyor, kapitalist düzenin insanlar üzerinde kurduğu baskı, zulüm, sefalet bitmedi bitmiyor. Aradan yüz yıl geçmiş, şekiller değişmiş, şehirler büyümüş, modernlenmiş ama insan hep aç, hep aynı. Dip, dipte kalmaya mahkum.

    Bu kitap ölmeden önce mutlaka okunackalardan, okuyun lütfen, okuyun.
    Sevgiyle kalın dostlar

    ️ Refah döneminde ısrarlı bir muhalefet yapmayan yıkılış döneminde susmalıdır.
    ️ Kader de akıllı bir insan gibi kötü, insan yüreği gibi canavar olabilir mi?
    ️ Umutsuzluktan başka bir şey tanımayan bir çocuğun umut beslemesi çok ulvi ve hoş bir şeydir.
    ️ Tarih dönüp dolaşıp aynı şeyleri söyler. Bir yüzyıl diğerinin taklididir.
    ️ Bilgilendiğinizde ve sevdiğinizde daha fazla acı çekersiniz. Gün gözyaşlarıyla doğar.
    ️ Devrimlerin rüzgarı çok serttir.
    ️ Aşk insanların ahmaklığı ve Tanrı'nın zekasıdır.
  • Adı Tijen
    53 yaşında Yoga Öğretmeni

    Sabahları kesif idrar kokusunun olduğu, hayvan pisliklerine basmamak için seke seke gezdiği Cihangir'de oturmaktan gurur duyar. Halk ile en yakın temasını İspark otoparkçısından para üstü alırken yapan Tijen, çiftçilerin sorunları üzerine rahat 2 saat konuşabilir.

    Adı Nezaket
    Ev Kadını 34 yaşında.

    İmam Buhari her gece en az 10 defa uyanır aklına gelen faydalı bir şey yazardı. Sabah namazını bırak öğle namazını bile zor kılan Nezaket, hadis tenkiti yapar yediği kısır eşliğinde.

    Adı Haldun
    62 yaşında Emekli Asker

    10 kasim 09:05 civarı işe yetişmek üzere sokakta yürürken sizi görürse küfürü yersiniz. Sizi vatan hainliği ile soluksuz suçlayabilir. Aynı pencereden 15 temmuz'da tankları alkışladı ama hala 2 saat soluksuz vatanseverlik edebiyatı yapabilir size.

    Adı Kamil
    31 yaşında Kepçe Operatörü

    Kendisine sorulan kırk sorunun 36 tanesine "bilmiyorum" diye cevap veren İmam Malik gibi susmayı hiç düşünmez. Çünkü onun altından kalkamayacağı soru hiç olmadı. Bütün mevzular hakkında fikri olan Kamil'i en son "sen benim kim olduğumu biliyor musun?" diye kafa tutarken gördüler.

    Adı Gökhan
    21 yaşında ODTÜ öğrencisi

    "Ben Kürt'üm" diyene "yaşasın halkların kardeşliği biji miji oley" derken, "ben Türk'üm" diyene "ahanda faşist saldırın" diyecek kadar kafası karışıktır. Ayağına geçirdiği Nike ayakkabısı ile Amerikan emperyalizmine rahat 2 saat kafa tutabilir.

    Adı Muzaffer
    42 yaşında Lokantacı

    Binlerce talebesi olan, kırk kadarı da müctehid mertebesine ulaşmış Ebu Hanife'nin gerçek adı ne desen yardımsız bilemez. Ama soğanların pembeleşinceye kadar kavrulma süresinde Ebu Hanife'den daha afilli (!) fetvalar verebilir onu haksız çıkartabilir.

    Adı Pelin
    32 yaşında İç Mimar

    Haftanın 3 günü kuaförde olan Pelin'in hayatındaki en büyük ekşın Bebek'te olan diyetisyeninin Kavacık'a taşınmasıdır. Ama o oturup 2 saat Türkiye'de kadınların ne kadar hor görüldüğü konusunda ahkâm kesebilir. Kendi başına gelmiş gibi olayı dramatize edip beş çaylarının "hisli kızı" olma fırsatını kaçırmayabilir.

    Adı Kevser Su
    23 yaşında Youtube Maymunu

    Örtünmeyi saç kıllarından ibaret zanneden Kevser Su, 20 dakikalık makyaj rutini videosu çekebilir. İçine sindiremediği ne varsa tüm ezikliğini 18 dakika boyunca "Şal bağlama Tüyoları" videosunda saklamaya çalışan Kevser Su'yu en son, Abdulfurkan Can'ın sakalından akan abdest suyunu şalı ile silmeye çalışırken gördüler.

    Adı Meltem
    41 yaşında Gazeteci

    Bağdat Caddesin'de sırf PR için oturan, hayattaki özgürlük kelimesinin anlamı onun için "şortla gezebilmenin" karşısına denk gelen Meltem, gazetede ki köşesinden "Suudi Arabistan'da kadınlar özgür olmalı" diye yazı yazabilir. Şortlu kadın saldırıları en haz aldığı ve kendince tatmin yaşadığı haber tipidir. Kapitalizmin kadını nasıl tutsak ettiğinden habersiz arkadaşları ile 2 saat kadın dergisi karıştırabilir.

    Adı Kenan
    76 yaşında Emekli Bankacı

    Boynuna sardığı fuları, hafif botokslu yüzü ile Nişantaşı'nda bir kahveye 35 lira verirken "ekmeğe zam gelmiş" diyebilir. Bir kahveden vazgeçip bir mülteci sevindirmek aklına gelmez. Gelirse de defolsun gitsinler muhabbeti yapar Kanadalı dostları ile.

    Adı Semra
    57 yaşında Sendikacı

    Taksim Kadıköy gibi merkezi yerlerde ki eylemleri hiç kaçırmaz. Fabrika grevlerini avam bulduğu için gitmeyen Semra, Aydınlık gazetesi dağıtırken başına gelen olayları 2 saat boyunca soluksuz anlatır. Bir kahraman olduğuna ikna ve tatmin olmadan yakanızdan düşmez.

    Adı Berkecan
    21 yaşında Öğrenci

    İbni Cerir hergün 80 sayfa yazı yazardı. Ama günde 10 sayfa okumaya erinen Berkecan kadar hiç çok bilemedi. Berkecan, İbn Cerir'in en büyük şansızlığının kendi ile tanışamamış olduğunu düşünür

    Adı Muhlis
    39 Yaşında Bakkal

    En son karısı üçüncü defa evden kaçan oğlunu okumaya ikna edemeyen kendi evini idare etmekten aciz iki çocuk babası Muhlis, devleti yönetenlere oturduğu koltuktan akıl verebilir.

    Yazarını bilmiyorum ama kalemine sağlık.
  • 222 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Orhan Kemal’in öz yaşam öyküsü Baba Evi'ni daha önce defalarca okudum. Varlıklı ve eğitimli, ancak eski geleneklere göre yetiştirilmiş haşin ve gaddar bir babanın gölgesinde Orhan Kemal, annesi ve kardeşlerinin hüzün dolu yaşamı beni her seferinde çok sarstı. Avukat olan, ilk mecliste milletvekilliği ve bakanlık yapan baba Abdülkadir Kemali'nin çok partili döneme geçiş denemesi sırasında siyasi muhalif olduğu gerekçesi ile tutuklanmak üzereyken Suriye'ye kaçması ve beraberinde giden ailenin yoksulluk ve sefalet içinde verdiği yaşam savaşı Baba Evi'nin konusu. Yazarın kısa diyaloglar, şive-ağızlar ve hızlı olay akışı ile sağladığı canlı ve yalın anlatım dili romanlarını daha da etkileyici kılıyor.

    Baba Evi’nde tamamlanan ilk gençlik yıllarından 20li yaşlarının ortalarına kadar devam eden öz yaşam öyküsü de Avare Yıllar’da devam ediyor. Orhan Kemal, ailesini geride bırakıp Adana’ya döndükten sonra yaşadıklarını anlatıyor Avare Yıllar’da. Türkiye'deki varlıklarına el konulduğundan akrabaları da yoksulluk sarmalına girmiştir artık. Orhan Kemal okula devam etme bahanesi ile döndüğü Adana’da bir süre işi haytalığa vurur, sonrasında da bir fabrikada işçi olarak çalışır. İzleyen dönemde romanlarında anlatacağı yoksul fabrika işçilerini, küçük insanların basit ve çileli hayatlarını bu dönemde gözlemler.

    Romanın sonlarına doğru karşısına çıkan ve sevdiği Boşnak kızı ile evlenmesine aracılık eden İzzet Usta büyük acılar yaşamış, sessiz, çok okuyan bilge bir kişidir; ileriki yıllarda hapishanede tanışacağı ve yaklaşık 3 yıl aynı koğuşu paylaşacağı, kendisini şiiri bırakıp roman yazmaya yönlendiren ve sanatının gelişmesine büyük katkı yapan büyük usta Nazım Hikmet’i anımsatır.

    Orhan Kemal büyük zorluklar ve acılara karşın insanoğlunun ne kadar güçlü olduğunu, zorlukları aşabilmek için hep bir çare bulunabildiğini ve insanın sevdikleri yanındaysa her ortamda mutlu olabileceğini gösterir bize romanlarında. İsyanı bu acımasız yoksulluğa ve çaresizliğedir; halkların eşitliğine ve fırsatların da eşit olması gerektiği düşüncesine işte tam da bu nedenle yürekten bağlanmıştır. Halkçılığı da, paylaşmak yerine sermayeyi sürekli büyütmeye odaklı kapitalizme karşı öfkesi de sahicidir, içtendir. Bu içtenliği, basit ve abartısız dili ile o hayatın içine sokuverir okuyucusunu, işte bu yüzden etkileyicidir, bu yüzden Türk romanının en büyük yazarlarındandır.

    “Ey açlık! Seni midemde, iliklerimde, kanımın yuvarlarında duydum. Ve sen, benim iyi, benim koruyan ve merhametli olan soyum, insan soyu, sen sonsuz tokluğu fethedeceksin!”
  • ''...cadının tekisin, yok ol ortalıktan. Fabrikaya geri dön!'' Bunun üzerine Rosa güler, ötekileri de güldürürdü, ama Ginia dans etmeyi sürdürürken, bir kızı bu duruma sokanın aslında fabrika olduğunu düşünürdü.
    Cesare Pavese-Güzel Yaz

    Alpay- Fabrika Kızı
    https://www.youtube.com/watch?v=Ici0zvNKdi0
  • Gelme diyorsun
    Bu gel demektir
    Birazdan güneş doğacak
    Dolu dizgin atlılar geçecek yüreğimden
    Seni düşüneceğim
    Gümüş mahmuzların parlaklığında
    Yağmur nal izlerini örtmeden
    Sana geleceğim
    Bekle beni
    Hindistan‘da Banaras şehrinde seni aradım
    Ganj‘ın sularında lanetlenmiş insanlar yıkanıyordu
    Ganj‘ın suları pisti bulanıktı
    İçtim

    Bir kadın tanıdım Haydarabat‘da
    Cüzamlıydı güzeldi üstelik
    Sana benziyordu
    Etli dudakları vardı
    Brahman mabetlerinde seviştik üç gün üç gece
    Taşların üstünde yattık
    Bir hayvan tarafımız vardı alımlı
    Bir Tanrı tarafımız vardı iğrenç
    Bir insan tarafımız olacaktı
    Aradık üç gün üç gece
    Bulamadık
    Bir Tanrı tarafımız vardı korkunç
    Sevemedik

    Sonra Nijerya‘da Mozambik‘te Altınsahillerinde
    Kulaklarımda ulu ormanların uğultusu
    Vahşetin musikisini dinledim yeşil yeşil
    Zifir gibi bir yalnızlıktı içimde yokluğun
    İri bir memeydin kalçaydın avuçlarımda
    Belki bir tutam tuzdun kirli
    Seni düşündükçe susuyordum
    Nehirler göller kandırmıyordu beni
    O kadınlara gidiyordum
    O bakır tenli kadınlara
    O kadınlarla da yattım
    Adam boyu yaprakların üzerinde
    Boyanıp boyanıp yeryüzüne çıkıyorduk derinlerden
    Yorgundum
    Kuşkuluydum
    İliklerime kadar bendim
    Bir yeşildim
    Bir beyazdım
    Karanlıktım
    İnsan eti yiyenler anladı beni

    Kanarya adalarında
    Bir kamış kulübede iki ayna buldum
    Birinde ellerim vardı kemik kemik
    Parmaklarım beni çağırıyordu sana
    Birinde gözlerim vardı
    Ağlıyordum
    Çiğnenmiş otlara döndüm
    Ağlamaklı denizlere
    Köpek balıklarının azı dişleri avutmaz beni

    Bir gemiydim
    Battım
    Santa – İsabelle adasının önünde
    Şimdi 3200 metre derindeyim
    Sana ahtapot gözleri topluyorum
    Sana mürekkep balıklarının gözyaşlarını getireceğim
    Bırak beni
    Yosunlarla bir çeşmeden su içiyorum
    O derinliklerde bir mağarada buldum kendimi
    Önce garipsedim çıplaklığımı
    Utandım
    Sonraları alıştım güzelliğime
    Bir elim sendin
    Bir elim ben
    Ayaklarımı göremezdin
    Öyle uzaktaydı
    Sağ kolumu Mekke‘de kestiler şafak vakti
    Utanmaz yalnızlığımla kaldım çaresiz

    Bitmez
    Haçlı seferleri boyunca anlatsam maceramı
    Yakına gel
    Dört yanımız iri ıstakozlarla dolu
    Yalnız değiliz
    Tuk ki bu tuzlu balıklarda benim yüreklerim çarpıyor
    Tut ki gözümün yarısı elmada yarısı kapanık
    Tut ki ben beyaz peynirim ben zeytinim
    Al
    Ekmeğine katık et beni

    Dufy‘nin bir sokağı vardı bilir misin
    İlkin seni o mor sokakta gördüm
    Temmuzun ondördüydü
    Bütün itliği üzerindeydi güneşin
    Bir yeşil elbisen vardı
    Bir siyah ayakkabın vardı
    Bir gözlerin vardı
    Bir dudakların vardı
    Ama ben yoktum o sokakta
    Tahiti adalarında
    Gaugin‘le seni düşünüyordum
    Absent kadehlerinde ellerini içiyordum yudum yudum
    Dufy‘nin sokağı aklıma nereden geldi

    Bir çift zar aldım
    Attım gökyüzüne
    Adis-Ababa şehrine düştü
    Adis-Ababa şehrinde kadınlar
    Hepyek bakıyordu yüzüme
    Yüzümde cinayetler işleniyordu her gece
    Kadmiyum kırmızısından kanlar akıyordu nehir nehir
    Sen baksan görürdün
    Her gözüme bir düşeş oturmuştu
    Sen görsen anlardın
    Titanyum beyazı yalnızlığımı
    Budapeşte köprüsünün üzerinde
    Bir çingene falıma baktı
    Dedi üç günde öleceksin
    Ben üçbin yıldır seni arıyorum
    Kapılara sığmıyor umutsuzluğum
    Lağım kokuları gibi çirkef gibi kederliyim
    İçimden dünyayı ipe çekmek geliyor
    Cümle yıldızlar şahidim olsun
    Yapmazsam adam değilim

    Şanghay‘da orospular benimle yatmadı
    Çirkinsin dediler
    Pissin dediler
    Yıkandım arındım
    Afyon yüklü mavnalar geçiyordu Çin denizinden
    Birisi geçmişime küfretti
    Tuttum öldürdüm
    Geçmişim seninle güzeldi temizdi aktı
    Kirlettim
    Affet beni

    Hamamatsu‘da bir geyşa kızı yüzüme tükürdü
    Pyong-Yang‘da kurşuna dizdiler beni
    Tiz bir boru sesi üç defa ti çekti
    Trampetler başımda zonkluyordu
    Kederliydim
    Çaresizdim
    Canım Tchaikovski‘yi dinlemek istiyordu
    Ah o keman konçertoları öldürdü beni

    Dinsizdim İstanbul‘da minareler üstüme yıkıldı
    Yoksuldum Kudüs‘te kiliseler kabul etmedi beni
    Gelme diyorsun
    Bu gel demektir
    Birazdan akşam olacak
    Rachmaninof‘la bir meyhanede içmeliyim bu gece
    Sonra sana gelmeliyim
    Rachmaninof nereye giderse gitsin

    Şimdi bir derin mavide akşam oluyor
    Gök mavi deniz mavi
    Mor dağlar yeşil ağaçlar mavi
    Bozuk düzen mavi gecelerden sesleniyorum sana
    Ne opera aryaları
    Ne beşinci senfonisi Beethoven‘in
    Bir yalnızlık marşıdır çalınıyor uzakta
    Gün ışığı arkamızda kaldı bak
    Tanyerinde unuttuk gözlerimizi
    Gel artık
    Hayata yeniden başlayalım
    Gel artık
    Bu mavilerde kimseler görmez bizi

    Solfej anahtarlarını kaldıralım
    Do‘ların mi‘lerin önünden
    Bırakalım bu dünyayı alabildiğine dönsün
    Ölmekse daha kolay ne var
    Yaşamaksa sensiz mümkün değil
    İskender adam edemedi bu dünyayı
    Biz mi edeceğiz
    Eflatun çözemedi yaşamanın sırrını
    Biz mi çözeceğiz
    Bütün yataklar bir kişilik
    Git diyorsun
    Nereye gideyim
    Birazdan gece olacak
    Ağır kılıçlar parçalayacak yüreğimi
    Pis bir koku gibi çökecek üstüme yalnızlığım
    Seni düşüneceğim stepler ortasında yorgun kimsesiz
    Dolu dizgin atlılar geçmeyecek yüreğimden
    Bir gözümde gümüş mahmuzların pırıltısı hazin
    Bir gözümde bozulmuş nal izleri
    Durup durup ağlayacağım

    Sen bu ayrılıklar için mi yaratıldın söyle
    Bu zehir zemberek kederler için mi
    Bak bütün orkestralar sustu
    Bütün ışıkları söndü dünyanın
    Korkma
    Haydi uzat ellerini
    Geçmiş yılları yeniden yaşayalım bir bir
    Bak dinle
    Bir seslenen var uzaklardan
    Bak dinle
    Kader kapıyı çalıyor
    Gelme diyorsun
    Gelme diyorsun
    Bu gel demektir.

    Tanrının bıraktığı yerden biz başlıyalım
    Üç milyar insanın yarısını sen öldür yarısını ben
    Üç kişi kalsak yetişir yeryüzünde
    Yaklaş bana
    Seninle kardeş değiliz

    Hüzünle karışık sevinçlerden kurtul artık
    Arzuların o belli belirsiz sıcaklığını sev
    Biliyorsun
    Önce Tanrı insanı yarattı
    Sonra insan sevgiyi
    Ne yapsak boş
    Ne kadar çabalasak faydasız
    Geriye dönemeyiz
    Olanlar oldu iş işten geçti
    Çamurumuza sevgi katılmış bir kere

    Kim bu şarkıları söyleyen
    Karcığar faslından düm tek üzere
    Aklım bir yere erişti durdu
    Susun
    Şimdi üçgenlerle oynuyorum
    Kaldırın bu daireleri
    Bir model kız geldi soyundu karşımda
    Saçlarından üç fırça yaptım
    Üç tüp boyan vardı
    Verenoz yeşili zümrüt yeşili krom yeşili
    Hepsini kattım birbirine
    Senin yeşilini buldum
    Senin yeşilinde orkestralar Debussy ‘den çalıyordu
    Senin yeşilinde unuttum siyahlığımı

    Bu deli eden uğultu nerden geliyor
    Kim kırdı bu aynaları
    Toplayın yüzümüzü görelim
    Çirkin değiliz artık
    Bir kapı açılda önümüzde ölümsüzlüğe
    Güzeliz
    Sabahlar bizimle dolu
    Işık diyordun al işte
    Kör kıyılara kadar ışıdı yeryüzü
    Renk diyordun işte bak
    Buram buram mavi
    Çarşılar dolusu kırmızı
    Süt beyazından geceler
    Sarı güneşler ortasında turuncu bir gün
    Yitirilmiş saadetlerin bahçesinde mor çiçekler

    Kardeş değiliz diyorum inanmıyorsun
    Yalan bunca faziletler yalan
    Bizi bu ciğeri beş para etmez insanlar mahvediyor
    Aldırma diyorum sana
    Dünya ikimiz için yaratıldı
    Üç milyar insan iş olsun diye geldi yeryüzüne

    Verdiğin her kederin yüreğimde yeri var
    Hangi kitabı açtıysam seni okudum yıllardır
    Hangi aynaya baktıysam seni gördüm
    Gel desen gelemem
    Git desen gidemem
    Öl desen kanım akmaz
    Anladım artık seni sevmek yüce bir şey
    Anladım seni sevmek Tanrı‘ya yaklaşmak gibi

    İnsanlar içinde bir sana inandım
    Bir seni sevdim kendimden başka
    Uykularımın bölündüğü saatlerde
    Sendin düşündüğüm soluk soluk
    Sivri bıçaklar gibiydin karanlığımda
    Gözümü yumsam seni görüyordum
    Oynak türkülere benzeyen yürüyüşünle
    Sen çıkıyordun karşıma
    Karanlığımda
    İki yıldızdı ellerin görülmedik
    Karanlığımda
    Bir orman yangınıydı dudakların

    İstesen hayat verirdim bu karanlıklara
    İstersen gökyüzünü bir mendil gibi yırtardım
    Denizlerden göllerden nehirlerden
    Sana görmediğin renkler yaratırdım
    Zamanın ötesinde
    Yeni bir dünya kurardım sana
    İnsansız Tanrısız kedersiz
    Severdin
    Dağ rüzgarlarının serinliğince
    Yaşardın
    Bu sefil dünyamızdan uzak

    Bir yanıp bir sönen ışıklar gibiyim
    Yumruk kadar yüreğimde sen varsın
    Kutsal kederler içinde seninleyim artık
    Sarı badanalı evlerde başbaşayız
    Bütün duvarlara gölgen kazınmış
    Kokun sinmiş bütün perdelere
    Kapılarda parmakların beyaz beyaz
    Sokaklarda ayaklarının izi
    Ben bu sokaklarda ölsem
    Kaldırımlar çekmez ağırlığımı
    Söylesem aşkımı asırlar boyunca
    Bu iki yüzlü insanlar anlamaz beni

    Desem ki yeryüzüne beş peygamber geldi
    Beşincisi sensin
    Desem ki iki kişi kaldık dünyada
    İkincisi sensin
    Desem ki biri var yeri göğü var eden
    O da sen olurdun
    Sana tapmak için
    Kilden bir heykel yapardım güzelliğince
    Bilsem ki sen Tanrı‘dan iyisin
    Bilsem ki Tanrı senden güzel değil

    Senin o kocaman kocaman gözlerin yok mu
    Nasıl duruyor boşluğunda arzuların anlamıyorum
    Nasıl nasıl bakıyor bana
    Böyle merhametten uzak
    Git diyorsun
    Nereye gideyim
    Ümitlerim ne olacak
    Bunca şiirleri kim söyleyecek sana
    Kim anlatacak dünyaya sığmayan güzelliğini

    Gitmek mümkün olsa da gitsem uzaklara
    Sevmesem seni bir daha
    Paramparça etsem yüreğimi cam gibi
    Sonra yaksam
    Savursam küllerini karlı dağlardan açık denizlerden
    Yine seni severdim toz toz
    Yine sana tapardım küllerimin ağırlığınca

    Bu oksijen gazı olmasa da olurdu
    Ama Beethoven gelmeseydi dünyaya
    Seni bu kadar sevemezdim
    İkimizin ortasında o duruyor
    Sağımızda birinci keman
    Solumuzda ikinci keman
    Karşımızda üçüncü keman
    Sonra orglar flütler kontrbaslar
    Sustur şu orkestrayı Beethoven
    Şimdi dokuzuncu senfoninin sırası mı

    Bunca yalnızlıklar bunca yokluklar benim işim değil
    Bu çirkinliği ben yaratmadım
    Ne de bu kahpe güzellikleri
    Bende sevmediğin ne varsa senden türedi
    Şu karanlık bakışlar
    Şu ellerimin pisliği
    Şu dudaklarımdan çıkan iğrenç sözler
    Besbelli senin eserin
    Ne buldumsa sende buldum kötülükten yana
    Ne öğrendimse senden öğrendim
    Seni sevdikten sonra başladım yaşamağa

    Seni Tanrı yarattıysa beni kim yarattı
    Bu azabı kim verdi bana
    Çıngıraklı yılanların zehirini içtim
    Balinaların kusmuklarını
    Kükürt kokulu imkansızlıklar içindeyim
    Oysa güzeldim tarihin ilk çağlarında
    Görsen şaşardın
    Öyle aydınlıktım
    Öyle iyiydim
    Kobalt mavileriyle doluydu yüreğim
    Kurşun beyazlarıyla
    Severdin beni
    Midye kabuklarının yeşilliğince

    Sonunda dediğim çıktı işte
    Samanyolundan bir yıldız düştü dünyaya
    Sinekler gibi eziliverdi insanlar
    Her şey bir anda olup bitti
    Yapayalnız kaldık
    Ne radyo aktivite ne mantar şeklinde bulutlar
    Ne yaşamak sevinci ne ölüm korkusu
    Sonunda üç kişi kaldık dünyada
    Sen
    Ben
    Bir de Jiro‘nun Manon Lesko‘su

    Yine bana bakarken yüzün kızarıyor
    Toplum kurallarından kurtulamadın daha
    Bütün çayırlar bomboş
    Görmüyor musun
    Al başını dağlara çık
    Avaz avaz şarkı söyle sokaklarda
    Bir kibrit çak
    Bütün evler yansın
    Yüzbin yılın öcünü al bu şerefsiz dünyadan
    Sonra kaldır kendini denize at
    Biraz serinle
    Sevebildiğim kadar insanım ben
    On gram arsenik yeter canıma
    Beni düşünme

    Uzun mistral rüzgarlarının üzerine
    Nimbüs bulutları geliyor kaç
    Uykumuz bölündü çırıl çıplağız
    Kum fırtınaları başladı
    Çin seddinin ötesinde
    Gölgemizi bir Asya şehrinde unuttuk
    Taklamakan çöllerinde kaldı rüyalarımız
    Haydi git
    Yok olduk iki olduğumuz yerde
    Haydi git
    Bir kalırsak yine var olacağız.

    Beş yüz borazan birden çalıyor
    Bin davul birden vuruyor başımda
    Gök gürültüleri
    Çekiç sesleri makine sesleri
    Dağlardan kopan kocaman çığlar
    Taşlar
    Kayalar
    Ey üstüme üstüme gelen deniz
    Ey cam kırıklarından kader
    Yeter artık
    Nerdeyse çıldıracağım
    Bir yeşil ötesine geldim durdum işte
    Merdivenin son basamağındayım
    Bir adım daha atsam
    Kimseler tutamaz beni
    Bir adım daha atsam karanlıktayım

    Kaç kere söyledik
    Şu potpuriyi çalmayın diye
    Anlamıyor musunuz
    Fa diyez bemol çaresizlikler içindeyiz
    Bir duvar yıkılıyor altında kalıyoruz
    Bir adam ölüyor bizi gömüyorlar
    Susturun şu kemanları
    Biraz da ilahlar ağlasın yokluğumuza
    Kirli gözyaşları kırık iskemleler
    Başı bozuk Çigan havaları
    Yeminler notalar akortsuz teller
    Ve sakat çocukları Nagazaki‘nin
    Biz bunun için mi geldik yeryüzüne
    Devirin şu putları
    Mukaddes kitaplar bize göre değil artık

    Sinemaskop rezaletler içindeyiz
    Café Chantant‘larda dua ediyoruz
    Mabetlerde çiftleşiyoruz artık
    Mesuduz
    Dokunmayın keyfimize
    Saint Pierre‘in doksandokuzuncu göbekten torunu
    Strip tease yapıyor
    Foli Bergere revüsünde her gece
    Gelsin arkasından şampanya şişeleri
    Kauçuk göğüslü kızlarda bir naz bir çalım
    On derste aşk
    On derste güzellik
    On derste cinsiyet
    Ve tam onbin yıldır arayıp bulamadığımız fazilet
    Sonra mezarlıklar dolusu günah
    Genelevler dolusu namus
    Velhasıl ailece rock‘n roll dansı öğrendik
    Tepinip duruyoruz

    Pirinç tanelerine çizdiğimiz kral resimleri bizi kurtarmadı
    Ne de Babil‘in asma bahçeleri
    Hakkını veremedik alın terimizin suçluyuz
    Har vurup harman savurduk ömrümüzü
    Akıllı bir maymun olmaktan öteye gidemedik
    Şimdi bu kördöğüşünde yenildikse suç bizim
    Geç anladık zavallılığımızı
    Her şeyi bu sağır göklerden bekledik yıllardır
    Bizi kimseler inandıramadı ölüme
    Bize kimseler öğretmedi insanlığımızı

    Kim kurdu bu düzeni nerdeyiz
    Bu tekerlekler nasıl dönüyor boşlukta
    Bu umutlar bu dualar bu kahrolası hayaller
    Nasıl bunca yıldır barındırdı bizi
    Bu katı yürekli topraklar
    Bu gülünç mezartaşları
    Ölümler ölümler ölümler
    Ölümlerden beter yalnızlığımız
    Bu macera ne zaman bitecek söyleyin
    Söyleyin ne zaman aydınlanacak
    Bu karanlık alın yazımız

    Harun-er Reşidin gazabına uğradık cümlemiz
    Başparmaklarımızın birinci boğumundan vurdular bizi
    Bir düşüş düştük Eiffel kulesinden
    Sersefil oldu ölümüz caddelerde
    Nice evlerin nice apartmanların bütün ağırlığı üzerimize kurşun gibi çöktü
    Sokak köpekleri işedi kanlı gömleğimize
    Yedi yıldız senesi bağırdık ağladık
    Kimseler duymadı sesimizi Lili Marlen
    Beşyüz sene sonra anlaşıldı yokluğumuz
    İşte biz böyle yitirdik inancımızı Tanrıya
    Keyfimize dokunmayın
    Adamakıllı sarhoşuz

    Ya bir gül koparın bahçenizden
    Koklayalım
    Ya bir yudum su doldurun taslarımıza
    İçelim
    Ya da bir dilim ekmek verin
    Şükredelim yaşadığımız
    Karanlıklar içinde
    Çamurlar içindeyiz
    Tutun kaldırın bizi
    O yalancı sevginiz sizin olsun
    Biz yaşamak için geldik yeryüzüne
    Alın başınıza çalın merhametinizi

    Körsünüz ya da sağırsınız
    Beyaz çorap giydi diye
    Ku Klux Klan derneğinin adamları
    Bir zenciyi linç ettiler
    Görmediniz
    İbni Mansurun beşinci karısını toprağa gömdüler beline kadar
    Sabahtan akşama dek yedibin kişi taşladı
    Yedibin kişi tükürdü yüzüne görmediniz
    Şu gökkubbenin altında
    Boşa gitti nice bonjour‘larımız
    Sonra üç kere good night dedik
    Duyan olmadı

    Ya savaş meydanlarında yitirip bulamadığımız gerçek
    Engizisyon işkenceleri yirminci yüzyılın
    Fırınlar
    Gaz odaları
    Kitle halinde ölümler
    Kara sineklerin konduğu çürümüş et yığınları
    Yaylım ateşlerile delik deşik olmuş insanlığımız
    O azgın atların çiğnediği kollar bacaklar
    O kan çanağı gözler
    O süngü uçlarında yükselen kesik başlarımız

    Bizi alçaltan bu kanlı zafer taçları işte
    Öptüğümüz o pis eller
    O maymun maskara soytarılar
    Küçük orospular
    Kirli zevklerimiz
    Yatağımıza giren frengili kadınlar
    Aldığını geri vermez bir karanlık dört yanımızda
    Hangi perdeyi aralasak gece
    Hangi taşı kaldırsak çaresizlik
    Ölüm isli bir fener ışığı bu karanlıklarda
    Ölüm yorgun askerlerin tek umudu sıcak
    Biz bu ölümlerle yakınız ölümsüzlüğe
    Bu karanlıklarla uzak

    Siz dilediğiniz şarkıyı söyleyin yine
    Yine karamelalarla kandırın küçük kızları
    Irzına geçin torunlarınızın
    O sapık arzularınız yükseltecek sizi
    O karanlık odaların başıboş rahatlığı
    Varın dilediğiniz gibi yaşayın artık
    Bir gün bütün günahlarınız bağışlanacak Tanrı katında
    Ne cehennem ateşleri ne o köprüler kıldan ince
    Sizin için değil
    Siz öyle Tanrıların böyle kullarısınız işte

    Şimdi de oturmuş tuz biber ekiyorsunuz yaramıza
    Kiliselerde camilerde öğütler veriyorsunuz Tanrı adına
    Sonra her gece bir cinayet işliyorsunuz
    Temiz çarşaflarda pis kanınız
    Uykularımızda gölgeniz korkunç belalı
    Sizi sayıyla mı verdiler bize
    Defolun karşımızdan
    Bize kendi derdimiz yeter
    Kanınızı bulaştırmayın ellerimize

    Yüzsüzlüğün bu kadarına pes doğrusu
    Haydi biraz eğin başınızı
    Bizden af dileyin
    Kederimizi anlayın artık
    Saygı gösterin sevgimize
    Belki sizi affedebiliriz
    Ne de olsa insanız biz de
    Bir zayıf tarafımız vardır

    Nasıl aldandık bunca zamandır
    Nasıl inandık güzelliğine hayatın
    Bize ne doğan güneşten
    Büyüyen buğdaydan akan sudan bize ne
    Alabildiğine kederliyiz yorgunuz
    Bize dostluğu öğrettiniz
    Bize sevmesini öğrettiniz böyle delicesine
    Sevdikse günahlarımız Tanrı‘nın boynuna
    Sevilmedikse insanlar utansın kederimizden
    Ne aradık ne bulduk dünyanızda söyleyin
    Bir sevgiyi bile çok gördünüz bize
    Öpüştük uykularımızda ayıpladınız
    Kara kara yengeçleri saldınız üstümüze
    Şimdi de bir yaşamaktır tutturmuşsunuz
    Rahat bırakın bizi
    Göğüyle deniziyle
    Taşıyla toprağıyla
    O yoktan var ettiğiniz Tanrı‘sıyla
    Dünyanız sizin olsun.

    Boğaz tokluğuna yaşamalar bizi kurtarmaz artık
    Biz oldum olası kör doğmuşuz
    Brakisefal kafalarımız bir işe yaramıyor
    Hele şu bizimsiz ayaklarımızın haline bakın
    Aptallığımız yüzümüzden belli
    Aynaya bakıp gülüyoruz
    Oysa bütün çirkinliğimiz aşikar ayna gibi
    Söyleyin bir Shakespeare mi akıllıydı içimizde
    To be or not to be

    To be or not to be bir şey değil yine
    Sen olmasan benim varlığımdan ne çıkar
    Ama sen yoksun işte
    Bense bütün insanlar gibi ha varım ha yoğum
    Yine sana çıkıyor bütün yollar
    Yine bütün iki kere ikiler dört ediyor
    Dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum.

    Hani o iki kişilik dünyalar bizimdi
    Hani sen iyiydin
    Halden anlardın
    Hani sen git demeyecektin bana
    Ve ben her şeye rağman gelecektim
    İçimde bir umut
    Ellerimde olgun meyvalar
    Dünya nimetleri
    Gözlerimde yanıp yanıp sönen bir pırıltı
    Ama ne sen gel dedin
    Ne de ben gelebildim her şeye rağmen
    Aşkımız ayrılıklarla başladı

    Deli dolu akan nehirlerden tas tas sular içtik
    Öyle ateşlerle doluydu yüreklerimiz öyle tutkundu
    Karlı dağların serinliğinde uyurduk geceleri
    Deniz fenerlerinin ışığında yıkanırdık
    Köpükten bir çalkantıydı içimizde zaman
    Ne yana baksak denizdi maviydi ışıktı
    Sonra bir çaresizlikti zifir
    Akıntıya kapılmış gemiler gibiydik

    Bir org çalınır gibi yanıbaşımızda
    Öyle kendinden geçmiş öyle başıboş
    Öyle derin duygular içindeydik anlatılmaz
    Sarhoş rüzgarlara bıraktık kendimizi
    Aldığını geri vermez dalgalara
    Görmediğimiz ülkeler gördük gün doğusunda
    Tatmadığımız yemişlerden tattık günahkar olduk
    Alevden bir tasta eridi günler
    Bir cehennem ateşiydi aşk içimizde
    Hiç sönmiyecekmiş gibi yanıyorduk

    Tutsaklığımız nasıl başladı bilinmez
    Paslı demir kapılar kapandı üstümüze
    Taş duvarlarda kayboldu boğuk seslerimiz
    Çaresizliğimizi bize aynalar söyledi inanmadık
    Kuşatıldık ansızın kederle ayrılıkla
    Aman vermez karanlıklar sardı dört yanımızı
    Yalnızlık bir ağrı gibi çöktü başımıza
    Uyuduk bir daha uyanamadık

    Şimdi bir kutup var sana çeker beni
    Bir kutup var senden öteye
    Ben onun için böyle ortalıkta kaldım
    Dağ yollarında caddelerde sokaklarda
    Onun için bulup bulup yitirdim seni
    Hangi kapıyı çaldıysam sen açtın bana
    Hangi gözümü yumduysam seni gördüm
    Zamandın zamandan öte bir şeydin
    Yıllarca bir meşale gibi yandın uzaklarda

    Bu manyetik alanda boğulmam senin yüzünden
    Bu zincirleri sen vurdun ellerime
    Sen getirdin bunca karanlıkları
    Al şunu mumu yak
    Korkuyorum
    Bir taş aldım attım denize
    Günahlarımdan kurtuldum
    Alfabenin yirmisekizinci harfindeyim
    Öteye gidemem
    İtme beni

    Benim de bir insan tarafım vardı
    Bakma böyle kötü olduğuma
    Benim de dileklerim vardı
    Benim de bir beklediğim vardı yaşamaktan
    Yeter artık vurma yüzüme çirkinliğimi
    Her gün bir kadın ağlar benim yüzümde
    Büyük dertler içinde benim ellerim
    Anlamıyor musun
    Sen sevildiğin için güzelsin bu kadar
    Ben sevilmediğimden böyle çirkinim

    Bütün kötü yerlerde ben kokarım
    Biliyorum
    Bir hayvan leşiyim öleli kırk gün olmuş
    Fabrika bacalarında bir kara dumanım
    Zehirim akrep kuyruklarında
    Kötüyüm sevemediğin kadar
    Öyle fenayım
    Kapanmamış bıçak yaralarında
    Bu pis çöp tenekelerinde unut beni
    Unut artık
    Bayat bir ekmek gibi
    Çürümüş bir elma gibi

    Sarın badanalı evlerde kazanlar kaynar
    Sarı badanalı evlerde günah işlenir her gece
    Sarı badanalı evlerde ölüler yıkanır
    Sarı badanalı evleri sev biraz
    Bu evlerde zaman benim akşamlarımdır yitirilmiş
    Bu kazanlarda benim gözbebeklerimdir kaynayan
    Bu sarılarda benim yüreğim bir ölür bir dirilir
    Anladım
    Bu dünyada benden başka kimse yok beni anlayan

    Tosca‘dan bir arya hatırlıyorum şimdi
    Sus biraz
    Ensemde bir akrep yürüyor
    Bırak yürüsün
    Sabaha asacaklar beni
    Dokunma
    Yedi canım vardı ikisi gitsin
    Bunca ölümler az gelir bana

    Kalbimi yardım
    Bir damla kan aktı
    Kutuplara kar yağıyordu
    Üşüdüm
    Failatun vezniyle seni çağırıyorum
    Bana inbiklenmiş yeşilliğini getir
    Dur gitme
    Beş kuruşum vardı kaybettim
    Dur gitme
    Isırgan otlarından kurtar beni

    Deniz analarının gözlerini çaldım
    Sana bakmak için
    Güneşi üçe böldüm
    Al biri senin olsun
    Yüzümde beş bıçak yarası var
    Bir de sen vur
    Barut kokusunu severim
    Bir portakalı dilim dilim soy
    Acıktım
    Tut ki ben yoğum artık yeryüzünde
    Tut ki bir marul yaprağıydım
    Öldüm

    Al şu serçe parmağım sende kalsın
    Ben kötüyüm
    Allahsızım
    Korkunç çirkinim
    Ben seksensekizinci tul dairesiyim
    Sağ gözümün üç kirpiğini kestim
    Al
    Ben lanetlendim

    Chopin‘in cenaze marşı çalınıyor
    Ölüler ayağa kalktı
    Görüyor musun
    Şu soldan ikinci benim
    Senin yüzünden öldüm
    Şimdi seni getiriyorlar karanlığıma
    Ağlıyorum
    Biraz sev beni
    Yaklaş biraz
    Gül biraz
    Seni affediyorum

    Kuşkonmaz dallarına astım kendimi
    Sedir ağaçlarına gül yapraklarına
    Başımı taşlara vurdum
    Gözbebeklerimde büyük camlar parçalandı
    Tanrısal duygular içindeydim
    Bütün Tanrısızlığımdan uzakta
    Bir kemiklerinin sertliğini aldım
    Bir teninin aklığını
    Sonra sıcaklığını dudaklarının
    Gel bak
    Sana bir Tanrı getirdim
    Gel bak
    Bir Tanrı yarattım senden