• '' Beni bende demen bende değilem
    Bir ben vardır bende benden içeru ''

    demiş Bizim Yunus yıllar önce alter egoya işareten. '' Bir ben var benden içeri '' kendini bilmenin, içe yönelişin zirvesi olan bu Yunusça sözü, Eagleman beyin ve bilinç özelinde günümüze uyarlamış şekli ile anlatıyor bu kitapta. Sabah uyandığınızda sizinle birlikte uyanan '' ben '', bilincin veya beynin yaptığı tüm aktivite içinde ne kadar rol oynar? Kitaptan ilhamla bir benzetme ile anlatacak olursak; kendinizi Oasis of the Seas gibi utanmasa gövdesini yarım kilometre uzunluğa tamamlayacak olan devasa bir transatlantikte hayal edin. Geminin o bütün ihtişamına, arkasındaki devasa mühendisliğe, insanın aklına tevrende attıran o tasarımına oranla, güvertede pejmürde ve ağzı açık bir şekilde dolaşan siz ne iseniz, bütün bilincinize ve zihinsel aktivitenize oranla farkında olduğunuz '' ben '' iniz odur.

    Peşrev kısmını geçmeden evvel kitabın yazarı David Eagleman hakkında biraz bilgi verelim. Öncelikle konuyu biraz uzatacak olmamı kendisine duyduğum hayranlığa verin ve makul karşılayın lütfen :) Okudukça kafamda canlandırdığım bir yemek masam vardır benim. Aşırı beğendiğim, oturup elim çenemin altında saatlerce konuşmasını dinlemek istediğim, yetmedi gidip çalışmalarını yaparken hayran hayran seyretmek istediğim, amiyane tabirle '' kanka '' sı olmak istediğim yazarların oturduğu yuvarlak bir masa. İki kitabını okuduktan ve konuşmalarına şahit olduktan sonra masanın en özel yerlerinden birini kendisine ayırdım. Peki Eagleman'i gözümde bu kadar özel yapan şey nedir derseniz; Einstein 'ın bilimsel dilde çok yol gösterici bir sözü vardır, '' Everything should be made as simple as possible, but not simpler.'' yani; '' Her şey mümkün olduğunca sadeleştirilmeli, fakat basitleştirilmemelidir. '' Eagleman kullandığı dil ve anlatım tekniği ile bu basit ama etkileyici kuralın en büyük uygulayıcılarından. Ancak fazlasıyla hakim olduğunuz konular üzerinde bu kadar açıklayıcı bir dil kullanabilirsiniz. Nörolog olmasına ve bu alanda yapılan en karmaşık çalışmalarda rol almasına rağmen, kullandığı üslup o kadar yalın, açıklayıcı ve sürükleyici ki kitabı hiç sıkılmadan ve heyecan içinde okuyup nasıl sonuna geldiğinizi anlamadan bitiriveriyorsunuz. Yazarın anlatımını görmek isteyenler, buradan hayran olmaya başlayabilirsiniz; https://www.ted.com/...s_for_humans#t-11682

    Burada belirtmek istediğim bir diğer nokta herkesin anlayabileceği seviyede anlatılmış olmasına rağmen yazarın kaynak konusunda gösterdiği hassasiyet. Kitap toplamda 294 sayfadan oluşmasına rağmen kaynak kısmına 60 sayfa ayrılmış. Bu da yazarın bilimsel gerçekliğe ne kadar önem verdiğinin bir ispatıdır sanırım. Kendisinin diğer kitabı olan Beyin kitabını okumuş biri olarak söyleyebilirim ki bu adam kesinlikle daha fazla okunmayı ve bilinmeyi hak ediyor.

    Yaklaşık bir buçuk kiloluk bir et parçasının dünyayı bu kadar şekillendirebilmesi muazzam bir şey. Varız ama varlığımızın da farkındayız, bunun üzerine düşünebiliyoruz, sorgulayabiliyoruz, çevremizdeki hemen her detay üzerine analizler yapabiliyoruz ve bütün bu harika işleri yine bu 1.5 kiloluk pembe et parçası ile yapıyoruz. Ne müthiş bir durum. Şuan bunları yazarken, farklı zamanlarda bu konu üzerinde düşünürken de insanın hayretten gözü doluyor. Bu azametin karşısında secde edesi geliyor insanın. İnanan biri iseniz bu mükemmel yaratımı yapan secde edilesi, inanmayan biriyseniz de böylesine mükemmel bir seçilim yine secde edilesi. Evet biliyorum fazlasıyla uzatıyorum ama kitap okuyan insanlar ile de bu konuda gevezelik edemeyeceksem bu harika organ üzerine nerede konuşabileceğim :/

    Beynin çalışma şekli toplamda yeni ana başlık altında incelenmiş. Birinci bölüm olan '' Kafamın içinde biri var ama o ben değilim '' bölümünde Freud'un ' İd, ego ve süperego ' olarak tanımladığı karmaşık benlik kavramı tartışılmış. Günlük hayattaki eylemlerimizin çoğunu beyinlerimiz otomatik pilot üzerinden yapar. Bilinçli zihnimiz işleyişin aksamaması açısından bilincin altında işleyip duran bu dev mekanizmanın farkında dahi olmaz. Peki bu durumda günlük eylemlerimizin ne kadarından doğrudan sorumlu oluruz? Ya bunu yapan '' ben '' mi, yoksa bizim bilemediğimiz '' ben '' den üstün bir varlık mı? Tüm bu soruların cevabı bir giriş niteliğinde işleniyor bu bölümde. Daha sonra ikinci bölüm olan '' Duyuların Tanıklığı '' kısmında deneyim dediğimiz şeylerin aslında ne olduğu, bunu nasıl algıladığımız ve deneyimlere bağlı oluşturduğumuz anılar işeniyor. Sonra konular sırasıyla '' Aradaki boşluk; Zihin '', '' Düşünülebilir Düşünceler '', '' Bir rakipler takımı olarak Beyin '', '' Sorumlu tutulabilirlik sorusu neden özünde yanlıştır? '' ve '' Hükümdarlıktan sonra yaşam '' şeklinde devam ediyor.

    Sadakat geninden renklerin tadını almaya, hırsızlıktan pedofiliye, suç işleme mekanizmasından kaza geçiren insanlardaki karakter değişimlerine, aldatmadan optik yanılsamalara kadar çok geniş konu başlıklarını bir araya getiren Incognito, zihnimizin işleyiş mekanizmalarını ve benlik- altbenlik olgularını açıklama konusunda okuduğum en iyi kitaplardan biriydi.

    Son olarak değinmek istediğim bir nokta daha var ki o da incelemelerde işaret edilen evrim konusu. Kitapta işlenen evrim hepimizin aşina olduğu biyolojik evrim değil '' bilişsel evrim ''dir. Bilişsel evrim nedir peki; Ellili yıllarda ortaya çıkmış bir araştırma, düşünce ve bilim akımıdır. Davranışsal psikoloji büyük ölçüde buradan ilham alır. İnsanlık tarihi boyunca işlenmiş her eylem ve tecrübe kabul etseniz de etmeseniz de insan zihnini dolayısıyla da kişiliğini şekillendirir. Bu konuda daha önce okuduğum iki tane deneyi bulunca tekrar incelemeye ekleyeceğim. Ayrıca bir not daha ekleyecek olursak; '' Tanrı var o zaman evrim yalan '' ya da '' Şimdiki insanlar neden maymun olmuyor '' diyerek evrimi sığ bir görüşle reddedenler ne kadar ideolojik bakıyorsa, '' Evrim var demek Tanrı diye bir şey yok '' diyen de evrime o kadar ideolojik yaklaşıyordur. Evrimi inançla yarıştıranlar ideolojilerini saplantı haline getirenlerdir. Lütfen bu kadar dar düşünmeyin. İkisi kulvarları tamamen farklı olan konular. Ve bu kitap hakkında evrim düşmanlığına dayanılarak yazılan olumsuz yorumlara da itibar etmeyin. Bir beyin taşıyan herkese şiddetle öneririm; okuyun, okutun efendim :)

    Not: İş bu inceleme işyerinde kısa bir arada hızlı hızlı yazıldığından düşüncelerimi tam olarak yansıtamadığından güncellenecektir. Keyifli okumalar :)
  • "Yaşamın bir bisküvi kutusuna benzediğini düşün. Kutunun içinde, her tür bisküvi vardır, sevdiklerin de sevmediklerin de, öyle değil mi? ve insan sevdiğini önce yerse geriye pek sevmedikleri kalır sadece. Ben kötü günler geçirdiğimde hep böyle düşünürüm işte. Şimdi bunu yaparsam, sonrası daha kolay olur, derim kendi kendime. İnan bana yaşam bir bisküvi kutusu gibidir."

    | HARUKI MURAKAMI
  • Genel itibariyle kırda geçen, kalabalıklardan uzak, sessiz, sakin beldelerin mekan olarak seçildiği romanları, bu romanlarda yer alan pastoral anlatımı çok severim. Thomas Hardy'nin Çılgın Kalabalıktan Uzak kitabını okuma kararı almamda da bu unsurlar yani kır hayatı, doğa betimlemeleri gibi unsurlar etkili oldu. Çılgın Kalabalıktan Uzak için fazlasıyla heyecanlıydım, benim için huzur bulabileceğim bir okuma olarak diye düşünüyordum ancak öyle olmadı. Başlangıç kısmında kitabın içine giremediğim gibi, kitaba alıştıktan sonra bu kez de olayların gidişatına ısınamadım.

    Ana karakterimiz Batsheba Everdene, amcasından kendisine miras kalan ve Weatherbury köyünde yer alan çiftliğin işlerini üstlenmiştir. Çiftliği çekip çevirmek için yapacaklarının yanı sıra Batsheba, karakter olarak birbirinden son derece farklı olan üç erkeğin ilgilerine karşı duygusal bir sınav da verecektir. Bir tarafta sadık, güvenilir, çalışkan Gabriel Oak, bir tarafta tutkularının esiri olan yakışıklı, zengin çiftçi William Boldwood ve bir tarafta da çapkın, cesur ancak sorumsuz Çavuş Troy.

    Öncelikle kitabın ana karakterinden bahsetmek istiyorum. Ben genel olarak bir romanda ana karakterin bazı konularda pasif kalmasını sevemiyorum. Kitabın arka kapağında çiftliği yönetecek olan Batsheba şeklinde bir cümle olduğu için beklentim daha güçlü ve tutkularının bu denli peşinden gitmeyen bir kadındı. Açıkçası ben daha gururlu ve muhakeme gücü daha yüksek olan bir kadın karakter bekliyordum. Ama karşıma özellikle karşı cins ile diyaloglarında söyledikleri nedeniyle oldukça sinir bozucu hale gelen bir karakter çıktı. Batsheba Everdene'e ısınamamam kitaba da ısınamama nedenlerimden biri.

    Öyle yazarlar vardır ki mükemmel bir konuyu anlatımlarıyla berbat hale getirirler ve öyle yazarlar vardır ki sıradan bir konuyu yine anlatımlarıyla nefis bir kitap haline dönüştürler. Çılgın Kalabalıktan Uzak'ta sıradan bir konu vardı ancak yazar ustalığı ile bu konuyu çok güzel işlemiştir belki diye düşünürken işler umduğum gibi gitmedi. Ayrıca kitapta yer alan diyaloglarda karakterin aynı cümle içinde defalarca karar değiştirmesi bana komik geldi. "Evet, evet yapacağım" ardından aynı cümlede "Hayır, hayır yapmayacağım". Bu tür cümlelerin olması beni kitaptan iten nedenlerden bir diğeri.

    Çılgın Kalabalıktan Uzak için söyleyebileceğim tek olumlu şey yazarımızın güçlü betimlemeleri. Kitabın birçok sayfasında oldukça iyi doğa, çevre tasvirleri vardı. Anlatımı güçlendirmek için yapılan teşbih(benzetme) ve teşhisler(kişileştirme) benden artı puan alan noktalar.Tabii betimlemeler zaman zaman kendisine hayran bırakırken, zaman zaman da sıkabiliyor ve "Şurası olmasaymış da olurmuş" diyorsunuz. Yazarın genel itibariyle Çılgın Kalabalıktan Uzak ve Tess kitapları biliniyor. Açıkçası ben iki kitap arasındaki farkları ya da benzerlikleri merak ediyorum. Bir müddet sonra Tess'i de okuyup iki kitabı karşılaştırma fırsatı bulacağım. Çılgın Kalabalıktan Uzak beklentilerimi karşılamadı. Thomas Hardy'nin dili, anlatımı ve kitap hakkında bilgi sahibi olunması için önerebileceğim bir kitap ancak kendim beğendiğim için önerebileceğim bir kitap değil kesinlikle. Mutlu hafta sonları.
  • “Görüyorum ki,” dedim, “yakında bazı Parisli cebircilerle kapışacak gibisin; ama devam et.”
    “Soyut mantıktan başka, herhangi bir özel biçimde geliştirilmiş akıl yürütmenin geçerliliğini, dolayısıyla değerini reddediyorum. Özellikle de matematiksel çalışma sonucu ortaya çıkmış olan akıl yürütmeyi reddediyorum. Matematik bir biçim ve sayı bilimidir; matematiksel akıl yürütme ise sadece biçim ve sayı üzerine kurulu gözleme dayanan mantıktır. Saf cebir denen şeyin doğrularının soyut ve genel doğrular olduğunu varsaymak büyük yanılgıdır. Bu öyle korkunç bir yanılgı ki, yaygınlık kazanmış olmasına şaşıyorum. Matematiksel aksiyomlar genel doğrunun aksiyomları değildir. Mesela biçim ve sayı bağlantılarına ait bir doğru, ahlakbilime göre çoğu kez yanlıştır. Bu bilimde, birleşen parçaların bütüne eşit olduğu genellikle doğru değildir. Bu aksiyom kimyada da hata verir. İtici öğe düşünüldüğünde hata verir; çünkü her birine birer değer verilen iki itici öğe birleşince, çıkan değerin bunların ayrı ayrı toplamına eşit olması gerekmez. Sadece bağlantı sınırları içinde geçerli olan çok sayıda matematiksel doğru vardır. Ama matematikçi, alışkanlıktan, kendi sınırlı doğrularının mutlak surette genel uygulanabilirliği olduğunu ileri sürer - herkes de öyle olduğunu zanneder. Bryant büyük “Mythology”sinde benzer bir yanılgı kaynağından söz eder ve, ‘Pagan masallarına inanılmasa da, durmadan kendimizi unutur, onlardan, var olan gerçeklermiş gibi sonuç çıkarırız,’ der. Kendileri de pagan olan cebirciler pagan masallarına inanır, onlardan sonuç çıkarırlar; bunun nedeni zihnin yanılması değil, anlaşılmaz bir kafa karışıklığıdır. Kısacası, eşit köklerden başka konularda güvenebilecek bir matematikçiye de x²+px’in kayıtsız şartsız q’ya eşit olduğuna inanmayan bir matematikçiye de hiç rastlamadım. İstersen, sınamak için, bu beyefendilerden birine x²+px’in q’ya tam olarak eşit olamayabileceğine inandığını söyle, ne demek istediğini anlattıktan sonra da yanından hızla uzaklaş; çünkü şüphe yok ki seni yere sermeye çalışacaktır.”
    Ben son söylediğine gülerken, “Demek istediğim,” diye devam etti Dupin, “eğer bakan sadece bir matematikçi olsaydı, polis şefi bana bu çeki vermek zorunda kalmazdı. Onun hem matematikçi hem de şair olduğunu biliyordum, durumu ve içinde bulunduğu koşulları göz önüne alarak hareket ettim. Onun bir saraylı, cesur bir dalavereci olduğunu da biliyordum. Böyle bir adamın, polisin sıradan hareket tarzından haberdar olacağını hesaba kattım. Yolunun kesileceğini tahmin etmemesi mümkün değildi - ki meydana gelenler bunu tahmin etmiş olduğunu ortaya koydu. Kaldığı yerin gizlice aranacağını sezmiş olmalı, diye düşündüm. Geceleri sık sık evden gitmesi, işini kolaylaştırdığı için polis şefinin hoşuna gitmişti; ben bu durumu sadece, polise esaslı bir arama yapma fırsatı vermek, böylece G.yi, nihayetinde ulaştığı kanaate, mektubun binada olmadığı düşüncesine bir an önce ikna etmek için düşünülmüş kurnazlıklar olarak gördüm. Ayrıca sana az önce açıklamakta güçlük çektiğim bir dizi düşüncenin, yani polisin gizlenmiş şeyleri ararken izlediği değişmez ilkeyle ilgili düşüncelerin bakanın aklından da mutlaka geçeceğini hissettim. Bu da kaçınılmaz olarak, sıradan gizleme köşelerini dikkate almamasına yol açacaktı. Otelindeki en akla gelmez ve kuytu köşelerin, polis şefinin gözlerine, incelemelerine, delmelerine, mikroskoplarına, ortada duran dolaplar kadar açık olacağını göremeyecek kadar âciz değildir, diye düşündüm. Kısaca, tercih ederek olama da, zorunluluktan basitliğe yöneleceğini anladım. Belki hatırlarsın, polis şefiyle ilk görüşmemizde ona gizemin fazlasıyla ortada olduğu için canını sıkabileceğini iddia ettiğimde nasıl da çılgınca gülmüştü.”
    “Evet,” dedim. “Eğlendiğini iyi hatırlıyorum. Gülmekten bayılacağını sanmıştım.”
    “Maddi ile manevi dünya arasında,” diye devam etti Dupin, “çok sayıda benzerlik vardır; böylece doğru, retorik dogmaya renk katar; öyle ki, metafor ya da benzetme bir tasviri güzelleştirebildiği kadar bir savı da güçlendirebilir. Mesela vis intertiae ilkesi fizikte ve metafizikte aynı gibidir. Fizikte büyük bir kütlenin küçük olana göre daha zor harekete geçtiği, bunu takip eden deviniminin de aynı oranda zorluk gösterdiği ne kadar doğruysa, metafizikte de çok zeki kişilerin daha az zeki kişilere göre, hareketlerinde daha güçlü, daha kararlı, daha ciddi oldukları halde hemen hareket etmedikleri, ilerleyişlerinin ilk birkaç adımında daha sıkılgan ve tereddütlü oldukları da o kadar doğrudur. Bir de dükkân kapıları üzerindeki sokak tabelalarından en çok ilgi çekenlerin hangileri olduğuna hiç dikkat ettin mi?”
    “Bunu hiç düşünmedim,” dedim.
    “Bir bulmaca oyunu vardır,” diye devam etti. “Harita üzerinde oynanır. Oynayanlardan biri diğerinden bir sözcüğü, şehir, nehir, devlet ya da imparatorluk ismini, kısaca haritanın rengârenk ve karışık yüzeyindeki herhangi bir sözcüğü bulmasını ister. Oyunun acemisi olan biri genellikle en küçük harflerle yazılmış isimleri vererek rakibini sıkıştırmaya uğraşır; ama usta olan, haritanın bir ucundan diğer ucuna büyük harflerle yayılmış sözcükleri seçer. Bunlar da tıpkı büyük harflerle yazılmış sokak tabelaları gibi çok açık olduklarından gözden kaçarlar; işte bu fiziksel gözden kaçırma, zihnin çok açıkta olan şeyleri atlayarak idrak edememesiyle kesinlikle benzerdir. Ama bu, polis şefinin anlayışının biraz üstünde ya da altında kalan bir nokta gibi görünüyor. Bakanın, mektubun fark edilmesini engellemenin en iyi yolu olarak, onu ortalıkta bir yere koymuş olabileceğini hiç düşünmemiştir.
    Ama D.nin cesur, atak, ayrıntıcı zekâsı üzerine; belgeden faydalanmak niyetindeyse onu her zaman el altından tutması gerektiği gerçeği üzerine ve polis şefinin, belgenin, aradığı yerlerde saklanmadığına dair kesin kanıt elde etmiş olması üzerine düşündükçe, bakanın bu mektubu saklamaya çalışmamak gibi isabetli ve akıllıca bir çareye başvurduğuna iyice inanmaya başlamıştım.
    Yeşil camlı bir gözlük takıp kafam bu düşüncelerle dolu bir halde, güzel bir sabah vakti, tesadüfenmiş gibi bakanlık oteline uğradım. D. oradaydı, her zamanki gibi esneyerek tembellik ediyor, canı çok sıkılıyormuş gibi davranıyordu. O belki de yaşayan insanların en hareketlisidir - ama sadece kendisini kimsenin görmediği zamanlarda.
    Ben de ona karşılık olarak gözlerimin zayıfladığından, gözlüğe ihtiyaç duymaktan yakındım; bu sırada, ev sahibinin konuşmasına dalmış gibi görünürken tüm daireyi dikkatli bir şekilde baştan aşağı inceledim.