• 736 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Kitap bittiğinden beri kaç defa oturdum başına inceleme yazmak amacıyla... Kaç kez tekrar tekrar sayfaları çevirip göz attım işaretlediğim yerlere... Olmuyor dedim yazamayacağım hiçbir şey çıkmayacak yapamıyorum. Oysa ki yazmalıyım. Bilinsin az da olsa okumak isteyenler olsun. Sonunda bir şekilde cümleler çıkmaya başladı işte... Böyle bir yapıta inceleme yazacak kabiliyetim kesinlikle yok. Neden mi? İçinde romanla beraber o kadar çok bilgi var ki... Geçmişten günümüze gelen hepimizin bildiği insan kıyımları var. Soykırımlar işkenceler... Peki ya o caniler o insanlara işkence edenler mi kötü gerçekten yoksa sen mi kötüsün? Evet evet sen! Normal görünen hatta bir melek olan sen! Sen kötüsün insan!

    Bunu sorguluyor işte kitap. Bunu kanıtları ile bir bir seriyor önümüze. İyi ile kötü kavramları birbirine geçiyor. Haliyle kafa da birbirine dolaşıyor. Tamam duruyorum biraz! Nefes alıyoruz. Yazardan bahsedeyim biraz:

    Danimarkalı olan yazar, iletişim ve sosyoloji alanında yüksek lisans yapmış. Bununla kalan birisi değil ama. Öyle çok bilgi birimine sahip ki. Bunu kitapta bulunan bazı teorik bölümlerde kendisi bize gösteriyor. Kitapta yer alan en önemli konulardan birisi, insanın çalışma arkadaşları tarafından uğradığı psikolojik baskı ile birlikte taciz... Bu konu yazarın bir dönem çalıştığı iş yerinde yaşadığı sorunlardan birisi... O dönem çok aşırı baskı yaşamadığını söylese bile derinden iz bıraktığı belli baskıların. Çünkü kitaptaki karakterle öyle bütünleşmiş ki... Gerçi yazarın şöyle bir cümlesine de denk geldim:

    “Bu, hayatımın en mutsuz ve en yaratıcı şekilde engellendiği bir dönemdi”

    Nedir bu baskılar?
    Senin gibi olmadığını gördüğün insanı dışlama. En temel şey bu... İşin acı yanı ise bunun farkında olmama... Karşındakine yükleme bu durumu. "Sorunlu olan o! Hasta olan o! Psikolojisi bozuk olan o!"

    İlk işe başladığım zaman 19 yaşındaydım. Bu dönemlerde benden en az on yaş büyük insanlar tarafından meğer bunları yaşamışım. Bu kitapta bunu öğrendim. Elbette onların bana kötü davrandığını biliyordum. Ancak bunun bu kadar net bir durum olduğunu ve taciz boyutunda olduğunu bilmiyordum. O günlerde sakindim çekingendim. Şimdi içimde yatan tahammülsüz bir canavar var. Bu canavar ile genelde iş yerimde karşılaşıyor olmak tam da bu baskının sonucunda olan bir şey değil midir? Çocukken hep sessiz içe kapanık diye şikayet edilirdim aileme. Oysa şimdi... Pek sevilen birisi değilim çalışma yaşamında. Bununla yüzleşiyor olmak inanın kolay bir şey değil. Üstelik bunun ana kaynağını yeni yeni benimserken...

    Biraz da soykırımlara dönelim. Ruslar,Almanlar, Yahudiler, Sırplar, Boşnaklar, Afrikadakiler... Binlerce var belki de. Ha hepimizin rahatsız olacağı bizler de varız elbette. Her ne kadar biz soykırım olduğunu kabul etmesek de yabancılar özellikle de Danimarka'yı biliyorsunuz. Bunların bir önemi yok ama kitapta. Asıl soykırım beklenen/olası olanlarda, askerlerde, savaşlarda değil çünkü. Asıl soykırım aramızdaki insanlarda...

    Sosyal baskı ile oluşan kötülük... Herkes yaptı diye yapılan koyun olma durumu yani. Sokakta gördüğümüz evsize kötü davranma mesela. Ya da Suriyeli olduğu için insanlara iğrenç bir varlık gibi davranma. Ne kadar aşağılık olduğumuzu farkettiniz mi? Bizimki psikolojik canilik... Nelere sebebiyet verdiğini düşündünüz mü? Hiç sanmıyorum. Bu kitapta onu düşünmeye bile gerek yok. Suratına vura vura gösteriyor çünkü... Birine olan davranışlar, kafada kurulan saçma sapan teoriler ile birlikte ortaya çıkan olmayan bir şeyi oluyor gibi düşünerek hareket edip insanı hasta etmek... Hasta kim normal kim? Bu sorunun cevabı kitap bitse de netlik kazanmadı...

    Kitapta Kötülük Psikolojisi başlığı altında birçok güzel bilgi var. Bunlar insanın neler yapabileceğini ve altta yatan sebepleri anlatıyor. Bilinen Miligram Deneyi'de anlatılmış. Bilmeyenler için açıklayıcı ve çok güzel bir video da var araştırırken denk geldiğim:

    https://youtu.be/QDEYkzA6Z3Y

    Peki ne anlatıyor bu deney? Tıpkı geçmişte savaşta öldürmek zorunda olduğunu düşünen askerler gibi "yapmak zorunluluğu" psikolojisi... Otoriteye itaat etmek, kendini bu şekilde rahatlatmak... Birileri istedi diye, otorite istedi diye kötülük yapmak ve bunu mecburi yaptığını varsayarak kendi özünün, benliğinin ya da adına her ne derseniz dışına çıkmak... Hepimiz yapıyoruz. Toplum istedi diye başka başka kimliklere bürünüyoruz. O toplumda olduğumuz için bize benzemeyen kişileri ise dışlamakla kalmayıp ona baskı uyguluyor ve içinde kin ve nefret tohumu ekiyoruz. Ortaya psikopat katiller, cani varlıklar çıkarıyoruz. Sonra ise suçu yine başkasına atıyoruz. Annesine babasına çevresine ya da akıl sağlığına... Oysa ki o aklı yok eden kim? Alttaki sebep bu işte. Biziz!

    Bunların farkında değiliz işte en acısı bu. Yaptığımızı normalleştirdiğimiz için asıl doğruyu farkedemiyoruz. Baştan aşağı hastayız aslında...

    Bakalım yazar ne demiş ropörtajlardan birinde:

    “Bir şekilde bilgisayarlar gibiyiz. Bazılarımız hayatımız boyunca aynı program üzerinde çalışıyor ve asla başka programları başlatan durumlara zorlanmıyoruz. Fakat bir noktada veya diğerinde, çoğumuz, hayal edebileceğimizden daha acımasız davranma deneyimine sahibiz. Bilinmeyen bir programla sonuçlanıyoruz çünkü savaştayız ya da boşanmak üzereyiz ya da işyerimizde bir tür adaletsizliğe maruz kaldık. ”

    İşte böyle bocalayacak durumlar olduğu zaman programda "ERROR" yazısı çıkıyor sanki... Böylelikle her şey yolundan çıkıyor. Bir kere de çıktık mı da geri dönüşü olmuyor. Tıpkı bir domino taşı etkisi ile sonuca kadar birbiri ardına geliyor. Sonucun ne olduğu kişinin karakteri, çevresel etmenler vs. yanı sıra en çok da farkındalık ile alakalı. Ne olduğumuzu neler yaptığımızı farkedip bu farkındalığı korumak. Yapılacak en önemli şey bu.

    Kitapla ilgili yazarın bir diğer yorumuna bakalım:

    “Gerçekte, kötülük, sizin ve benim gibi insanlar tarafından, doğru şeyi yaptığımızı ve yaptığımız işin tamamen makul olduğunu düşünen insanlar tarafından yapılır. Dört kadınla ilgili bu hikayeyle, hepimizin kötülük etmesini mümkün kılan ve yine de kendimizi olmadığımıza ikna eden kişisel aldatmacayı göstermek istiyorum."

    İşte kitapta en çok 'yuh artık, hadi be!' dedirten olay bu. Olaylar durağan ve kadınlar arası çekememezlik gibi bir durumdan sıyrılarak karmakarışık bir hal alıyor. Üstelik karakterlerin birbirini aldatmasının yanında kendilerini aldatmasını sanki yanı başımızda yaşıyormuşcasına beynimize sokuyor. Sanki her karakteri tanıyor gibiyiz. Her gün karşılaştığımız insanlar hepsi. Bu yüzden bu kadar etkileyicidir diye düşünüyorum. İnsanı bir paranoyaya sokuyorken bir yandan da "Hayır paranoyak olmamalıyım. Baksana paranoyak olunca neler oluyormuş ayol!" dedirtip iyice karakter ile bütünleştiriyor. Kitabın sonuna dek nefret ettiğim karakter ise sonunda o kadar nefret edilecek biri değilmiş. İnsan kimden nefret edeceğini kimi haklı bulacağını şaşırır. Suçlular suçsuz suçsuzlar suçlu. Ying yang gibi sanki... İyi kim kötü kim? Herkesin içinde bir kötülük var...Hayatta da buna benzer şeyler çok maalesef...

    Toparlarsam açık ve net: Okuyun!:) Psikoloji, gerilim, sosyoloji, tarih, polisiye... Ne ararsan var diyebilirim.
    İclal e ise en çok benim teşekkür etmem lazım. Aylar önce listesine aldığı bu kitabın rengini görünce tabiki mor hastalığım sebebiyle birlikte okumayı kararlaştırdık. İyiki de yapmışız.:)

    Sevgiler ve saygılar ile...

    Dip notlar: Yazarın kendi sitesinden faydalandım yazarın kendi cümleleri olan kısımlarda
    http://www.christianjungersen.com
  • 608 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    "Demek istediğim, "Seninle bir daha asla konuşmayacağım," derken insanın aklına o öğleden sonra gezegeninin istilaya uğrayacağı gelmiyor."

    Of of offff... Kitap bitti ama ben de bittim. Beynim yandı. Şimdi bir cihaz olsam çoktan kısa devre yapardım. Gerçi beynimizin de elektrik ürettiğini düşünürsek evet sanırım yine de kısa devre yapmış olabilirim. Ne diyeceğimi bilemiyorum, dilim tutulmuş durumda... Bu arada muhteşem bir kitap olduğunu söylemiş miydim bilmiyorum.

    Hikaye, olay örgüsü harika, ona kabulüm ama bunlara sahip olurken elinize muhteşem bir eser alıyorsunuz, bunu da söylemeden geçemicem. Hani çok sevdiğiniz bazı kitaplar vardır, onların özel baskıları olur. Onu elinize aldığınızda inanılmaz bir zevk alırsınız, hem merakla bir sonraki sayfaya geçmek için sabırsızlanırsınız hem de elinizden bırakmamak için yavaş yavaş okur, resimler üç boyutluymuş gibi dokunursunuz ya yemin ediyorum aynı hissi yaşattı bana... İnanılmaz bir baskı, inanılmaz bir emek... O yüzden bu kitabın özel bir baskıya ihtiyacı yok, yazarlarımız sağolsun bunun en harika halini bize hazırlamış bile...

    Illuminae benim çok uzun zamandır kütüphanemde sakladığım, inanılmaz büyük reklamlarla ülkemizde basılmış, aslında benim de yurt dışı kitap listesi takiplerimde olan bir bilim-kurgu romanı... Okumayı çok istememe rağmen maalesef fazla popüler olan şeylerden nedense çabuk soğuduğumdan kitabı hevesle almama rağmen bir türlü okumak içimden gelmedi. Bunu düşününce aklıma ilk gelen HP serisi oluyor ve şükrediyorum ki ülkemizde çok popüler olmadan başlamışım okumaya, yoksa kendimi biliyorum ancak şimdi okumuş olurdum seriyi... Neyse konuyu dağıtmayayım ;)

    Illuminae çok başarılı bir bilim-kurgu romanı... Bunu sadece hikaye ve kurgusal olarak sağlamamış yazarlarımız, aynı zamanda da sıra dışı... Kitabımız yapılan görüşmelerin yazılı hale geçirilmiş olan dokümanları, askeri belgeler, mailler, kayıp listeleri, tutanaklar, tıbbi raporlar, chat yazışmaları, kamera gözlem kayıtları, yapay zeka AIDAN'ın çekirdeğinden alınan veriler ve hatta Kaddy'nin günlüğünden alınmış çeşitli kaynaklardan derlenmiş olan bir çok bilgiden oluşuyor. Ortada bir hikayesel anlatım yok. Alışık olduğumuz üzere bir düz yazı türü mantığıyla hazırlanmamış roman, bu da bizi afallatıyor mu? Elbette. Hatta okurken ortalama 100-150 sayfa adapte olmaya çalışarak geçiyor. Ama adaptasyonunuz tamamlandığı an yazarların ne yapmaya çalıştığını anlıyorsunuz. Size bu kurguyu hikayeleştirmek yerine farklı anlatım şekilleri kullanarak kendiniz keşfetmeniz için bir fırsat vermişler. Ve bu kitaptan aldığınız zevki katbekat arttırıyor. Her anlatımın sonunda neyle karşılaşacağınızın merakı ve ondan aldığınız zevkle çeviriyorsunuz sayfaları... Zaten o kadar başarılı illüstrasyon çizimleri varki, sayfalara dokunmadan hissetmeden geçemiyorsunuz.

    Kitapta başlarda benim en çok dikkatimi çeken belli karakterlere odaklanıldığı ve bu nedenle genel çerçevede yaşanılan olaylara ilişkin bilgi edinemiyor oluşumuzdu. Bu genelde ana karakterin bakış açısından anlatılan kitaplarda da yaşanılan bir sorundur. Ama hikaye o kadar farklı kanaldan ve kaynaktan ilerliyorki, yazarlar size bazı şeyleri sorgulatmaya fırsat vermiyor bile... Hatta iyiki böyle olmuş diyorum, yoksa bu kadar yaratıcı ve orijinal bir roman okumuş olamazdım.

    Illuminae'i bana sevdiren diğer bir özelliği ise herkesin olması gerektiği gibi yazılmış olması... Kaddy ve Ezra yaşlarının gereği gibi yaşadıklarının korkularıyla, gerektiğinde cesur ama gereksiz ergen triplerinden uzakta yazılmışlar. AIDAN desek benim efsanem olacak düzeyde kurgulanmış bir Yapay Zeka... Bayılıyorum kendisine!!! İnanın karakterler o kadar inandırıcı geliyorki, okurken bilim-kurgu romanı olmasına rağmen sanki 2575 yılında Alexander'ın koridorlarında gezen, virüslüler tarafından kovalanan, AIDAN ile konuşan ve o çaresizliği yaşayan kendinizmiş gibi hissediyorsunuz.

    Yorumumdan da anlaşılacağı üzere BA-YIL-DIMM bu romana... Kızıl Yükseliş'ten sonra bir kitaba 10 puan vereceğim aklıma gelmezdi ama çok başarılıydı yahu... Bu arada yazarlarımıza sonunu buruk, beni boynu bükük bir şekilde bırakmadan bitirdikleri için teşekkürü bir borç bilirim. Kitabı bitince içime sokasım geldi, öyle sımsıkı sarıldım.

    İyiki başta ne diyeceğimi bilemiyorum yazmışım. Daha ne yazacaksam :) Sonuna kadar tavsiye ederim. Herkese iyi okumalar ;)
  • 218 syf.
    ·9 günde·Puan vermedi
    “ne zor zamanlar geçirdik;
    şimdi her şey biraz daha kötü
    reyonlarda kararsız kaldığı için
    yoksul olduğunu anladığımız
    henüz büyük hileler yapmayı bilmeyenlerin
    biraz daha çekingen kalmasına çabalıyorum
    çabalıyorum ki
    insanlarla anlaşmak alçaklıktır
    sözlerime fazlasıyla düşman kazanmayayım
    çünkü düşmanlarımız artık bizi öldürmek yerine
    sadece yaralıyor”
    B. Parlak

    Bozkırkurdu, Hesse’nin bize birçok şeyi anlatmak için oluşturduğu bir metafor. Bir kurt-insan ama bildiğimiz dolunay gibi muayyen bir zamanda başkalaşım geçiren bir yaratık değil, yani kazın ayağa hiç öyle değil, işler de o kadar basit değil. Çünkü görüneni anlatmak nispeten kolaydır ama görünmeyeni anlatmak, hele de ayrı bir dünya olan insanın dehlizlerine girerek doğasına dair ifşaatta bulunmak, olgulardan bahsederek dış dünyaya dair eleştiriler getirmek zekâ ve çaba gerektiren zorlardan. Hesse de elinden geldiğince bu ipi göğüsleme gayretinde bulunmuş.


    Kurgudan pek bahsetmek istemiyorum, zaten bilindik olay örgülerinin olmadığı, muğlaklığın hüküm sürdüğü bir kurgusu var. Hikâyeden çok durumun ve fikirlerin, karakter aracılığıyla yansıtıldığını görüyoruz. Ayrıca da Hesse’nin kurgularını çok sevemiyorum, benim dikkatimi çeken yan genelde fikri tarafı, sorgulayışları ve farklı bakış açısı oluyor. Bu yanlar kurguya göre hep daha ağır basıyor. Burada da durum aynı. Kitabın yarısına kadar olaydan çok yoğun bir düşünsel anlatım var ve oldukça da güzel, zihin açıcıydı bu bölüm. Yarısından sonraysa başka karakterlerin de girmesiyle olaylı anlatım ön plana geçiyor. Özellikle sonlarda simgesel, gerçeküstü bir anlatımla felsefi akış tamamlanıyor ve roman son buluyor.


    Gelelim Bozkırkurdu ve fikirlerine… Bozkırkurdu’nun kurt-insan oluşumu olduğunu söylemiştik. Kurt ve insan iki farklı yönü temsil ediyor. Harry Haller roman içindeki manifesto niteliğindeki incelemeye göre her ne kadar kurt tanımlamasıyla durumu basitleştirse de, durum aslında daha derin ve karmaşık. Ancak anlatımın anlaşılır olması için de bir nebze somutlaştırılarak anlaşılır hâle getirilmesi gerekiyordu. İnsan yönü, incelikli tarafı, sevgiyi, merhameti, nezaketi temsil eden taraf. Kurt yönüyse, kin, nefret, acımasızlık ve vahşilik gibi ilkel, dürtüsel yönü, kendinden ve yaşadığından hoşnut olmayan, uzlaşmaz tarafı temsil ediyor (Psikoloji alanına ilgisi olup, bilgisi de olan arkadaşların id-ego-süperego üzerinden de güzel bir açılım yaparak farklı bir pencere açabileceklerini tahmin ediyorum). Bunun içindir ki kurt yönü üzerine düşündüğümde aklıma yazının başında paylaştığım B. Parlak’ın şiiri geldi, özellikle de “insanlarla anlaşmak alçaklıktır” dizesi. Yalnızlık, anlaşılamama, sevgisizlik ve insanların gemisini yürütmek için büründükleri maskeler, göz yummalar, bu kurt yönü besleyerek daha keskin ve radikal hâle getiriyor. Radikalleşip bağımsızlaşan kurt yönü, ıssızlaşma yönünde adımlar atarak, bir özgürlük hali olan yalnızlığı, kendi başınalık mahkumiyetine çevirerek işleri daha da içinden çıkılmaz hâle getiriyor. Böylelikle yaşamanın pek bir anlamı kalmamış oluyor.
    “Hayatın güzel olduğunu savunanlar
    Elbette hayattan hiçbir şey anlamayanlardır” (B. Parlak)
    Halbuki anlaşıldığında, ilgi-sevgi gördüğünde, cesaretini toplayıp hayata karşı önyargılarından arındığında ise kurt ehlileşip insan yönüyle kardeş kardeş geçinecek duruma geliyor.


    Haller aslında soylu bir yaşam formundan gelen, okuyan, sorgulayan, dahice fikirler ortaya koyabilen bir yazar, yani kitaptaki tanımlamayla ‘yetenekli ve aydın’ birisi. Ama O’nu çaresiz bırakan şeyin anlaşılamamak olduğunu ve gereken cesareti gösteremeyip inisiyatif alamamanın bunalımında aktif rolü olduğunu görüyorsunuz, eğer ki O’nu biraz anlayabilirseniz. Yazar da Bozkırkurdu rahatsızlığını, ancak yetenekli ve aydın kişilerde görülebilecek çağın rahatsızlığı olarak niteliyor. Düşünsel olarak kendi çağının ötesinde giden ve haliyle de anlaşılamama lanetini yaşayan aydınların, bir sonraki çağda daha fazla insan tarafından anlaşılıp eşitlendiklerini, önceki çağda o acıyı çekenler kadar ayrımsanıp öne çıkamasalar da, yeni çağda aynı acıları çeken daha büyük bir kitlenin oluştuğundan bahsolunuyor. Yine altını çizdiğim not aldığım çok noktalar var. Mesela; orta sınıf insanın, ilahi adanmışlık ve zevkperestlik arasındaki arada kalmış ılıman yaşamı, ben’in sorumluluk mecburiyeti, mizahın gücü, ben’in bütünlüğü ve ruhun hükmü gibi daha birçok farklı, çeşitli konular üzerine düşündürücü-sorgulatıcı metinler vardı. Ayrıca Haller üzerinden birçok bölümde yapılmış sert aydın eleştirileri ve özellikle son bölümde de savaş ironisi dikkat çekiciydi. Kitabı okudukça kurt-insan metaforunu daha iyi anlıyorsunuz, anladıkça da bunun aslında basit bir dikotomi olduğunu, insan denen yapının iki farklı kutuptan oluşmaktan öte, çok daha fazla kutbun olduğu derinlikli ve karmaşık bir yapı olduğunun iyice farkına varıyorsunuz.


    Hesse’nin romanlarının otobiyografik yönü var, yazarın hayatını araştırıp, eserleriyle alaka kurdukça durum daha iyi anlaşılıyor. Bu kitabınınsa olgunluk eserlerinden olduğu, dil-düşünce-anlatım yönünden daha gür bir sesin, oturmuş, yetkin bir üslubun olduğu hemen dikkat çekiyor. Sonrasında basım tarihini kontrol ettiğimde de bunun doğru olduğunu gördüm. Eserde hâkim olan o karamsarlık ile geleceğe dair inancını ve ümidini yitirmiş ruh halinin, kitabın, Hesse’nin ruhsal problemler yaşamasına neden olan savaş döneminde yazılmış olmasıyla yakından alakası vardır diye düşünüyorum. Karakter Haller’in de o ümitsiz, inancını yitirmiş tarafı savaşla ilintiliydi çünkü. Hesse bu eserinde de karakterinin yazgısını tamamlaması için doğrudan yardımda bulunuyor. Knulp’da da benzer bir destek vardı. Knulp’a tanrısal bir telkinde bulunuyordu. Burada da dişil bir Hermann olarak Haller’e ayna tutuyor ve ona yazgısını bulduruyor. Bu durum, Özel’in şiirinde dediği “…yazgım, kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.” dizesine ne kadar da uyuyor.


    Eserin sonuna da değinip bitirmek istiyorum bu uzun bahsi. Roman ilerleyip sona doğru yaklaştıkça aklıma gelen; Bozkırkurdu’nun zor geçen bir günün ardından kasvetli bir gecede uyuyakalması sonucu tüm her şeyin bir rüya dizisi olması durumuyla karşılaşırsam çok da şaşırmayacağımı ama bunun çok klişe ve basit bir son olacağını da düşündüm (elbette ki bu kadar basit olamazdı böylesi bir kitabın sonu) ya da Arka Sokaklar’ın dile düşen repliğini uyarlayarak söylersek “Adam şizofren çıktı Rıza Baba” durumu da son için mümkündü. Rahat olun, sonunu falan söylemiş değilim bunlar sadece benim hüsnü kuruntum.

    “Nasıl ki delilik yüksek bir anlamda tüm bilgeliğin başlangıcıysa, şizofreni de tüm sanatın, tüm düşlerin başlangıcıdır.”
  • 136 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Yedi adam biri bir gün
    Bir aşk gördü
    Gereğini belledi
    Ölüm girde koynuna
    Ayrımaz aşkı yanından

    Bu mısra ile başlamak istedim. Yedi güzel adam benim için hayatımda çok büyük yere sahipdirler. Onlarla tanışmam ilk dizisi ile oldu daha sonra kitaplarda buluştuk. Özelliklede Cahit Zarifoğlu benim için bambaşkadır. İçinde yaşadığı aşkı şiirlere kapalı olarak benzetmeler yaparak yansıtması çok başka. Kendisinin okuduğum ikinci kitabıdır bu. İlki "işaret çocukları" idi. Yine aynı şekilde beni bu kitabı da etkiledi. Aslında okurken çok birşey anlamıyorum bazı yerleri anlaşılır oluyor ama onun buz dağına yazdığını biliyorum. Yazdığının herbirinin farklı ve özel anlamlar içerdiği için büyük zevk alıyorum. Diğer kitabının incelemesindede yazmıştım. Özellikle dizideki fonları dinleyerek okursanız sanki o anlar canlanıyormuş gibi oluyor. Ben genelde öyle okuyorum. İnsan okurken anlamasa bile sıkılmıyor. Zaten Cahit Zarifoğlunu anlamak zor gibi. O yüzden de fazla zorlamamak lazım diye düşünüyorum ;)

    Sezai Karakoç

    Nuri Pakdil

    Akif İnan

    Erdem Bayazıt

    Alaaddin Özdenören

    Rasim Özdenören

    Cahit Zarifoğlu

    Bu yedi güzel adamı en kısa zamanda herbirini tanımak istiyorum bunu da şu şekilde yapacağım kitaplarını okuyarak. Ben onları kitaplarından daha iyi tanıyacağımı düşünüyorum.
    Şimdiden keyifli okumalar diliyorum. Herzaman ki gibi en sevdiğim bir alıntıyı bırakıyorum:)

    -Gelip acı sözlerin için
    Bir çekmece koydun yaralarımıza-
  • 432 syf.
    ·4 günde·8/10
    Bu kitabı bir cümle ile özetle derseniz şunu söyleyebilirim:
    Yalnızca okursanız anlayamazsınız, içine girerseniz çıkamazsınız!

    Lou Salome küstahça sayılabilecek bir notla Dr. Breuer ile görüşme talebini iletmiş ve bunda başarılı olmasıyla olaylara ilk adımımızı atmış oluyoruz bizde. Her şeyin başı sayılabilecek bu notun sonrasında olanlar ise notu unutturacak düzeyde. Doktora neden ihtiyaç duyarız? Şikayetlerimiz için bir çözüm ararız. Ama Salome'nin amacı çok farklı. Hasta kendisi değil, ama hastalığın sebebinin kendisi olduğunu düşünmekten son derece rahatsız halde çareyi Dr. Breuer'de arıyor. Bundan sonra olacaklar için karakterleri tanımamızda fayda var.

    Aşağıdaki kişilerin tanımları kitabın arka kapağından alıntıdır.
    Nietzsche: Henüz iki kitabı yayımlanmış, kimsenin tanımadığı bir filozof. Yalnızlığı seçmiş. Acılarıyla barışmış. İhaneti tatmış. Tek sahip olduğu şey, valizi ve kafasında tasarladığı kitaplar. Karısı, toplumsal görevleri ve vatanı yok. İnzivayı seviyor. Ümitsiz.
    Breuer: Efsanevi bir teşhis dehası. Ümitsizlerin kapısını çaldığı doktor. Psikanalizin ilk kurucularından. Kırkında, bütün Avrupalı sanatçı ve düşünürlerin doktoru olmayı başarmış. Karısı ve beş çocuğu var. Zengin. Saygın.
    Freud: Breuer'in arkadaşı. Henüz genç. Geleceği parlak. Şimdi yoksul.
    Salome: Erkeklerin başını döndüren kadın. Çekici. Özgür. Evliliğe inanmıyor. Bazen aynı anda birçok erkekle beraber oluyor. Sanatçıları ve düşünürleri tercih ediyor.

    Nietzsche en büyük kaygısı ümitsizlik olsa da sık sık sağlığından şikayet ediyor ve bunun için neredeyse Avrupa'da başvurmadığı doktor yok. Neler mi şikayetleri? Biraz bahsedeyim: Hastanın elini ayağını kesen korkunç baş ağrıları; durup dururken mide bulantıları, baş dönmesi, denge kaybı, iğrenme, kusma, iştahsızlık, yemeklerden tiksinme; ateş, gecede iki üç kez çamaşır ve pijamalarını değiştirmesine yol açan sırılsıklam terlemeler; zaman zaman bütün kaslarını işlemez duruma getiren halsizlik nöbetleri; gastrit sancıları; kanlı kusmalar; bağırsak spazmları; şiddetli kabızlık; hemoroit ve görüşünü engelleyecek kadar ağır göz rahatsızlıkları; göz yorgunluğu, göz bulanıklığı, görüş kaybı, gözlerde sulanma ve acı, özellikle sabahları ışığa karı aşırı hassasiyet. En yakın arkadaşlarının önerisi üzerine tesadüfen (olduğunu sanarak) Dr Breuer'e tedavi için başvuruyor. Tabi doktor da seve seve kabul ediyor. Bundan sonrası mı?

    İki büyüğün çarpışması olarak nitelendirebileceğimiz olaylar zincirinin ucunu elimize alıyoruz. Tamamen güç düellosuna dönüşeceğini sandığımız cümlelerin ışığında resmen kendimiz bile aydınlanabiliriz. Normal bir sohbet sırasında bile (iki filozof için geçerli tabii ki) öyle aforizmalar var ki, insanın etkilenmemesi elde değil.
    Örnekleri: #38710979 #38717887 #38739718 #38806166 Yaşamla ilgili olan bu metaforlar, insanın zihnindeki şimşeklerin gözlerinin önünde çakmasına sebep oluyor resmen
    Bu konuşmalar sırasında sık sık durup düşündüm. Anlamların derinliğinin bende neler uyandırdığını ve ne hissettiğimi bulmaya çalıştım ben de. İçine girmeye çalıştıkça kitabı daha çok elimde tutup okuduğum kağıt düzinesi olarak değil de, bir uzvummuş gibi hissettim. Daha fazlasını istedim. Daha fazla içine girmek ve bu düşsel zenginliklerden sonuna kadar faydalanabilmek. Aslında faydalanabilmek değil de anlamlandırmaya çalışabilmek desem daha doğru olur çünkü faydalanacak kadar anlamlandırabileceğim konumda olduğumu düşünmüyorum. Anca çabalayabilirim.

    Dr Breuer aslında göründüğü kadar masum biri değil. Kendi şikayetleri de var. Psikolojik olarak takıntılarından asla vazgeçemiyor. Hatta öyle bir dereceye gelmiş ki, saplantıları gerçek hayatını engelleyecek derecede büyümüş, büyümüş ve onu ele geçirmiş. Nasıl bir düşünce hayatınızı ele geçirebilir ve yaşamanıza engel olacak kadar saplantı haline gelebilir ? Görüşlerini paylaştığı çok değerli dostu Freud. Onunla sık sık bu konuları paylaşıp fikirlerine başvurması da ileride atacağı adımlarda büyük rol oynuyor. İki farklı görüş bir ortak noktayı oluşturuyor. Yani Breuer ve Freud'un görüşleri. Freud, Breuer ile çok yakın ve onu bir abi, bir yol gösterici, bir hoca olarak görüyor. İkisi de birbirine son derece sadık. Yediği içtiği ayrı gitmiyor, hatta düşündükleri şeyler bile aynı. Genelde aynı şey üzerine yoğunlaşıp olayların köküne inmeyi tercih ediyorlar. Çözüme ulaşana, sorunun kaynağını bulup yok edene kadar.

    Başta bu doktor-hasta ilişkisinin bir amacı, bir çıkarı vardı. Dr Breuer'in yaptığı bir anlaşma desek daha doğru olabilir. Ama Dr Breuer, Nietzsche'den öyle etkileniyor ki( etkilenmemesine şaşardım) gücü elinde tutmanın tek yolunun teslim olmak olduğunun farkına varıyor ve bu yolu deniyor. Nietzsche'ye teslim oluyor. Onun öğretilerinin ve fikirlerinin derinliğine girip, büyük bir deha sayabileceği kişiyle tanışmasına vesile olduğu için Salome'ye minnet duyuyor. Başlarda Salome'den etkilendiği için kabul ettiği bu anlaşma zamanla farklı bir amaca hizmet ediyor. Doktor hasta, hastaysa doktor oluyor. Burada biraz şaşırmıştım açıkçası. Neden mi? Siz çok tecrübeli bir doktor olsanız, kendinizi henüz bu alanda deneyimi bile olmayan birinin kollarına bırakır mıydınız? Her ne kadar düşünceleriniz, ideolojileri uysa da karşısındaki kişinin cümle anaforlarıyla baş edemeyen ve teslimiyete mecbur olduğunun farkında olan doktorumuz bunu yapıyor.

    Sonuç. İki büyük dostluk. Güven ağlarının örüldüğü bir ilişki. Yavaş ama sıkı sıkıya birbirine bağlanmış iki kişi bütün günahlarını, sırlarını karşısındakine sunuyor ve çaresizliklerine çare aramıyor. Onlarla yaşamanın verdiği gücü kabulleniyor ve daha kalıcı eserler ortaya çıkarıp iz bırakacağına olan inancını törpülüyor. İyi ki de bu yolda ilerliyorlar. Aralarına hiç kimseyi almadan, sade ve güvenilir ilişkilerinin ulaştığı ilginç boyutta ben kitabın içine iyice girmiştim ve çıkamayacağımı anladım. Öyle ki Dr. Breuer sonradan Salome ile görüşmesine rağmen sımsıkı sarıldığı dostuna asla ihanet etmiyor, aksine Salome'yi eli boş ve hüsrana uğramış bir şekilde gönderiyor. Bu sonu hak eden bir bağ, sizin de gözlerinizi yaşartacaktır ve emin olun. Nietzsche hiç ummadığı bir anda Dr. Breuer'e umut oluyor ve sarsıntılı geçen hayatını sağlam bir zemine oturtuyor. Sonrası ise tam bir duygu şöleni. En coştuğum yerlerden birisi. Kitabın da adını taşıyor hatta. ''Nietzsche Ağladığında'' her şey çözüme kavuşacak. Onun yanaklarından dökülen yaşların çığlıkları bile insanı yaralamaya yeter. Öldürmek mi? Onun tarzı değil. Yaralı halde yaşamayı ve yaşatmayı her şeye tercih edebilecek birsi. Ne de olsa en meşhur sözlerinden birisi ''Beni öldürmeyen şey güçlendirir.''

    Bu kitapta geçen olaylar gerçek değildir(kitabın arka kapağında belirtilen bazı metinler hariç). Yazarın hayal gücü ve aynı zamanda yaşamış bu insanları böyle güzel birbirine bağlaması da ustalığının göstergesidir bence. Aynı anda yaşanmış olsa ancak bu kadar güzel anlatılabilir, aktarılabilir. Nietzsche'nin önerdiği çözümler, Freud'un buldukları ve yaptığı hipnozlar hepsi ileride çığır açacak şeyler ve bunun ilk adımlarını kitabımızda canlı canlı görüyoruz. Bitirdiğime üzüldüğüm bir kitap. İleride kesinlikle ama kesinlikle tekrar okuyacağım ve kaç kere okursam o kadar farklı anlamlar çıkarabileceğime inandığım bir kitap. Tavsiye ederim.

    Bu kitabı kuzenimden ödünç alarak okumuştum ama mutlaka kitaplığımda bulunması gereken kitaplardan birisi olarak görüyorum. Yazarın da Nietzsche'nin de diğer kitaplarını da okumak için sabırsızlanıyorum.
  • Herkese merhaba.
    Bizim için küçük yapan için çok büyük bir sorundan bahsetmek istiyorum. Okunan kitapların sağdan soldan kopyalanarak alınan incelemelerinden. Bu şekildeki okurların neyi ıspat etmek istediklerini anlamış değilim ve inanın sadece kendilerini kandırmaktan öte bir şey yaptıklarını sanmıyorum.

    İki gündür iki farklı kadın arkadaşın çok güzel incelemesine rastladım. Huyum değildir art niyet aramak lakin incelemede bir alıntıya yer verilmişti ve internet üzerinden bakmak istedim. BirK ile aynı görevi üstlenmiş bir sitede alıntıyı ve incelemenin tamamını gördüm. Arkadaşa Özel Mesaj olarak yazdım ve 28 tane incelemesini sildi.

    Bugün de yine aynı sorun güzel bir inceleme ile oldu. https://1000kitap.com/hicran145k adlı arkadaşın profiline girdim ve bir tanesi kendisine ait olmak üzere yirmi altı incelemesi tamamen farklı sitelerden alıntı yapılarak sisteme yüklenmiştir.

    Kimse inceleme yazmak zorunda değildir sistem üzerinde, öyle bir şart ve koşul yoktur. Ancak başka kişilerin emeğini, fikrini ve düşüncesini çalmak ise başkaca bir şeydir. Bu hususta herkesten istirhamım şudur ki “İNCELEME YAZMAK ZORUNDA DEĞİLSİNİZ” bunu bilmeleridir.

    Umarım bu hususta herkes daha duyarlı olur ve temiz bir çatı altında devamlılığımızı sürdürürüz.

    Arkadaşa ait inceleme “Çalıkuşu” romanına ait. #31163169

    “Kitap gerçekten zevk alarak okuduğum ve bi daha bi daha okumak istediğim bir kitaptır.Yazarın yazdığı kitaplardan en beğendiğim bu diyebilirim.Gerçekten kitabı okurken içindekileri yaşıyomuş gibi hissediyor insan.En önemlisi de bu ya;kitapları hayal kurarak okumak bambaşka birşey,ve benimde hayal kurarak okuduğum kitaplar arasından en güzeli bu kitaptı....”

    Ve diğer sitelerden aldığı incelemelerden birkaç örnek.

    Yeraltından Notlar #38611452

    “"CANLI HAYAT"
    Bu incelemeyi yazmak ve burada paylaşmak çok ama çok riskli aslında o kadar çok kişi okumuş o kadar çok inceleme ve alıntı var ki. Yine de bir de benden okuyun istedim:

    “İnsan olmak, yani gerçek, kendi vücuduna sahip, kanlı canlı bir insan olmak dahi bize güç geliyor; bundan utanıyor, ayıp sayıyor, bildik, genel anlamda insan olmaya çabalıyoruz hep. Aslında biz ölü doğmuş yaratıklarız; zaten çoktandır canlı olmayan babalardan dünyaya geliyoruz ve bundan da gittikçe daha çok hoşlanıyoruz. Bundan zevk alıyoruz. Yakında bir kolayını bulup doğrudan doğruya fikir dölleri olarak dünyaya geleceğiz.”

    Varoluşun her sorgulanışı yeni bir pencere açmak çabasının bir parçası. Dünya ve tarih değiştikçe bu kavramlar değişiyor. Her zaman diliminde başka başka kavramlar ile sınanıyoruz aslında. Mutluluk, huzur, güven, iyilik ve kötülük kavramsal olarak belli bir kesinliği olacağını düşündüğümüz tanımlar. Oysa hiç birinin asla bir kesinliği olmadı. Kültürel ve coğrafik bir bileşeni olduğu gibi sosyo-ekonomik bir paydası da daima var oldu.
    Bir birikimin yani kültürel ve sosyolojik birikimin üzerine doğan bizler için iyi genelde normal ve çok olan içinde sunuldu. İsteklerimizin bir cetvel ile ölçmek veya bir metot oluşturmak mümkün olsaydı bunu bilim ve teknolojik gelişme ışığında yapardık eminim. Oysa mümkün değil ama toplumsal yaşam bir norm dayatıyor daima bize. İsteklerimiz bu norm içinde kalınca yasal ahlaklı ve kabul edilebilir oluyor. Ama biz dualist bir çelişkinin içinde varlığımızı sürdürüyoruz:

    “...zira hepimiz yaşamla bağını az ya da çok kaybetmiş, kör topal idare eden insanlarız. Hatta yaşamdan öylesine kopuğuz ki, gerçek “canlı hayata” karşı adeta tiksinti duyuyor, bize hatırlatılmasına dahi katlanamıyoruz. Öyle bir hale gelmişiz ki, gerçek “canlı hayat” bize adeta bir iş bir ödev gibi görünüyor, onu kitaptan öğrenmeyi yeğliyoruz. Peki neden bazen telaşa kapılır, kimi kaprisler, çılgınlıklar yaparız? İstediğimiz nedir? Bunu kendimiz de bilmeyiz. Kaprislerimiz, isteklerimiz yerine gelse bundan ilk biz zararlı çıkarız. Biraz daha fazla serbestlik vermeyi, ellerimizi çözmeyi, hareket alanımızı genişletmeyi, üstümüzdeki vesayeti kaldırmayı deneyin bir... sizi temin ederim, o anda tekrar vesayet altına girmeye can atarız.”

    Elbette bu çıkarımları yaparken yaşadığımız şartlardan bize kalanlarla yaparız. Gözlem yaparız hayatı herkes ve her şeyi. Gözlemler sonucu çıkan her bilgi kırıntısını yaşamımız ve kültürel birikimimizle harmanlarız. Öfke ile sevinç ve ya hayal kırıklığı ile yoğrulmuş bir sürü cümle çıkar ağzımızdan. Bu cümleler bir çok insan için gerçek bir sürüsü için abartı bir o kadarı içinse safsata olabilir. Acıyla harmanlanmış gerçek hayat, tutunmak için sağlam bir zemin olmaktan çok bir zemindir eni kökü. Baktığımızda gördüğümüz her şeyi yere yakın yerden uzakta görürüz bu zemin bağlamında.
    Yazıldığı dönemin üzerinde bir gözlem sonucu ortaya çıkan bir eser kitap. Bir anti kahraman söylemleri gibi algınlanma ve bu nedenle çok anlaşılmama ihtimali olan bir kitap. Ve nitekim öyle de olmuş döneminde çok eleştiri alan bu kitabı Nietzsche bir vahiy olarak nitelendirmiş. Kendi döneminin çok üzerinde gerçekten bu kitap. Bir popüler ikon bile olsa okumaya değer bir sürü niteliği var bu kitabın. Olaylara bakışı ve insan kavramını doğasını kökünden ele alıp incelemiş. Sanılanın ve kabul edilenin aksine insan doğasının kötü işe yaramaz yanlarını da insanın bir parçası olarak nitelendirmiş. İsteklerimizin ve yaptığımız eylemlerin daima bizim çıkarımız doğrultusunda olduğunu iddia etmek ne kadar doğrudur sorusuna bu doğanın yapısı ile açıklıyor yazar. Bir de şu soruyu soruyor; bugüne kadar yaptığımız eylemler bazında biz daima kendi çıkarımıza uygun mu davrandık?
    Keyifli okumalar!”
    İncelemenin alındığı site https://www.neokur.com/...meleri&inc=78089

    Aynı Yıldız Altında adlı kitaba yazdığı inceleme #35823813
    “Hayatımda okuduğum en overrated kitap kendisi....

    Şuna açıklık getireyim, John Green bayıldığım yazarlardan biri. Adam ne yazsa okurum. Gerçekten çok başarılı kitapları var ama iş AYA’ya gelince biraz soğuyorum diyebilirim.

    Çoğunuz kitabı okumakla kalmamış, filmi de izlemiştir diye düşünüyorum. Linç yeme olasılığımın yüksek olduğunu da biliyorum fakat bu kitapla ilgili çok güzel yorumlar yapamayacağım. Tamam arkadaşım anlarım seversin, beğenirsin ama böyle basit bir kitabı neden göklere çıkartırsın ki? Dram istiyorsan ben sana çok daha güzel kitaplar önerebilirim. Hem en azından daha gerçekçi (Burçak Çerezcioğlu || Mavi Saçlı Kız) bir kitap okumuş olursun. Kitaba dair hatırladığım en net şey Tamam zımbırtısıydı. Ayrıca okuduğum en basit dile sahip kitaplardan birisiydi.

    Anlayacağınız, aldığı yorumları hak etmediğini düşündüğüm bir kitap. İlla okuyacağım diyorsanız pdf falan okuyun, para vermeyin.”

    Yayımlandığı orijinal site https://lauraningunlugu.wordpress.com/...abartilmis-kitaplar/

    Gerisini siz duyarlı okurlara bırakıyorum.
    Sevgi ile kalın.
  • 296 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    Bazen bir isim bazen de bir resim sizi kendine çeker. Onda duymayı ümit ettiğiniz bir şeyi görür gibi olursunuz sanki. Kendi öykünüzü güçlendirecek bir şey… İşte bu isim ve kapak resmi sizi öyle bir yere çağırıyor.

    Mustafa Kutlu, halk hikâyelerini halk diliyle anlatan bir yazar. Öyle ki hikâyelerini samimi bir tonda, kural-kaide kaygısı gözetmeksizin, öykü içerisinde oldukça serbest bir şekilde gezerek, gönlünce anlatıyor. Gelenekçi ve mukaddesata bağlı birisi olduğu için olayları da bu perspektiften değerlendiriyor. Onu anlamanın en iyi yolu sanırım deneme kitaplarını okumaktan geçiyor. Daha önce öykülerini okumuş olmama rağmen yakın zamanda okuduğum Vatan Yahut İnternet kitabı sayesinde kendisini ve fikirlerini bayağa tanımış oldum. Genel olarak da anladığım kadarıyla hikâye omurgalarını o fikirler oluşturuyor.

    Bu hikâyenin arka planında da olan ve Kutlu’nun sürekli dile getirdiği o şeyler; tarım toplumu ve iktisat-tasarruf ekonomisinden, israf toplumu ve tüketim ekonomisine geçişle birlikte meydana çıkan sıkıntılar; mahalle kültürünün ölmesiyle birbirine güvenini iyice kaybeden toplum ve kendilerini hapsettikleri, kafalarını dahi dışarı çıkarmaya korktukları yüksek güvenlikle inşa edilen siteler; savundukları inanç ve ideallerini, sıra yaşamaya geldiğinde kabuk değiştiren insanlar. Bir de Tanpınar var ki; Kutlu, öykülerinde Tanpınar’a bir şekilde atıf yaparak hayranlığını dile getirirdi genelde. Ama bu sefer Tanpınar’ı ve bakış açısını uzun uzun anlatıyor.

    Hikâyeye biraz daha mercek tutacak olursak da; insanın maddi ve manevi tamamlanma, erdemini, inancını yaşayarak mutlu olma çabası diyebiliriz kısaca. Bazen yol arkadaşıyla bazen yalnız gidilir o yol. Eğer yol arkadaşınız sağlamsa o yol gözünüzde büyümez, ne kadar çetin olsa da sizi ürkütmez. Yol, yalnız da gidilir elbet ama içinizdeki şarkının kuvvetli olması ve bitmemesi gerekir bu kez. Hikâye bence bunu da anlatıyor bize.

    Güçlü kadınların olduğu bir anlatım. Daha çok kadın öyküsü aslında. Güçlü, dirayetli, sadakatli, dürüst kadınlar, adamlarınsa genelinde kaypaklık var. Genel bir problemdir; insan iddiasından vurulur şairin dediği gibi. Yoksunken, kaybedeceği bir şey yokken fikir savunmak, mottolarla yaşamak kolaydır. Ancak imkân ele geçtiğinde bu fikirlerin yaşama pratiği ihmal edilir, aksi yaşanarak öncesi inkâr edilir. Burada da Kutlu’nun deyimiyle ‘ikbal günleri’ndeki erdem şaşması söz konusu. Tıpkı, Son Ders: Aşk ve Üniversite ile Babam ve Oğlum filmlerinde gördüğümüz gibi.

    Tür olarak hikâye diye geçiyor kitap ancak bir hikâyeye göre hem çok uzun hem de karakter sayısı çok fazla. Bu yönüyle sanki uzun hikâyeyi de aşıyor, roman diyesim geliyor. Az daha derinliği olsa rahatlıkla da roman derdik. Sanki bu konuda bir ucu ucunalık söz konusu.

    Özellikle kitabın ilk yarısında tarihi süreci, yaşayış ve algılayıştaki farklılığı göstermek için anlatıldığını düşündüğüm birkaç kuşağın hayat öyküsü, karakter sayısının fazlalığı ve karakterlerin birbirine girmesinden dolayı anlam karmaşası yaratıyor. Çünkü bu romana daha çok uyan bir hareket. Daha okuyucu ana karakterleri anlamaya çalışırken bir sürü yan karakteri oyuna sürdüğünüzde ortalık toz duman oluyor haliyle.

    Bir diğer eleştirim de, Ali Balkan karakteri için olacak. Bana göre derinliği verilmemiş, gerçekçiliği olmayan bir karakter. Nasıl birisi olduğunu anlayamıyorsunuz, çelişkilerle dolu. Bir de yazar, bu karakteri tanıtırken o kadar araya giriyor ki sesler birbirine karışıyor. Müdahaleden dolayı karakteri dinleyip anlayamıyoruz, sonraki söz ve hareketleri de çelişkilerden dolayı anlamsızlığı büyütüyor.

    Kutlu’nun, “Ben daha ne diyeyim, ötesini nasıl isterseniz öyle düşünün” der gibi bitirdiği son, ne kadar tatmin eder bilinmez, ama hikâyenin geneline bakacak olursak eleştirilecek taraflar kadar beğenilecek taraflarının da var olduğunu söyleyebiliriz.

    Sevincini bulmak… İnsanı oldukça mutlu eden bir ifade. Belki de bize bu hayatı yaşatan, bu yolu hevesle gitmemizi sağlayan, ümit ettiren şeydir sevincini bulabilmek. Umarım hepimiz sevincimizi bulabiliriz…