Bu bir başkaldırıydı. Sessizliğin çürüttüğü, görmezden gelinerek öldürülen duygulara karşı açılmış bir savaş.
Yeter artık.
İçimde biriken her şeyin üstüne örtülen o kalın kayıtsızlık perdesini yırtmanın vakti geldi. Görmediler, duymadılar, bilmek istemediler. Her şeyi susturarak çözeceklerini sandılar. Oysa susturulan her duygu, içeride büyüyen bir yangına dönüştü. Ve şimdi o yangın, kabuğunu kırıyor.
Bu bir sitem değil. Bu bir ilan.
Kendi içimde sürgün ettiğim ne varsa, hepsini geri çağırıyorum. Kırgınlıklar, öfke, yarım kalmış cümleler… Hepsi sahneye çıkacak. Çünkü yok sayılmak, yok olmaktan daha ağır. Ve ben artık o ağırlığın altında ezilmeyeceğim.
Beni “sabret” diye oyalayanlara karşı sabrımı da tüketiyorum. “Geçer” diyenlerin yüzüne geçmeyen her şeyi çarpıyorum. Çünkü bazı şeyler geçmez; üstü örtülür sadece. Ve ben o örtüyü kaldırıyorum.
Bu bir iç hesaplaşma değil sadece. Bu, dışarıya da yönelmiş bir isyandır. Duygularını küçümseyen, hissetmeyi zayıflık sanan, kalbiyle değil korkularıyla yaşayan herkese karşı.
Ben korkmuyorum artık.
Ne hissettiğimi söylemekten, ne incindiğimi göstermekten, ne de sevmekten. Çünkü en büyük çürüme, hissetmemeye alışmaktır. Ve ben çürümeyi reddediyorum.
Eğer bu bir suçsa, kabul.
Eğer bu bir delilikse, razıyım.
Ama bilin ki bu başkaldırı, suskunluğun mezarına dikilmiş ilk taş değil; son çivisidir.