9/10
·102 syf.··
Beğendi
·
2024 36. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 27 Ekim 2024 19:26
YILANI ÖLDÜRSELER, Yaşar Kemal Kitap İncelemesi Bir Ataerkil Travma’nın Modern Tragedyası: Yılanı Öldürseler Sophokles’in Kral Oidipus’u , Antigone’si ve Euripides'in Orestes’i ile Yaşar Kemal’in Yılanı Öldürseler eserleri, baba tarafından uzak akraba olur birbirlerine. Ata-Erkil tahakkümün 2500 yıldır değişmeyen tragedyası, insanlığın yazgısıdır aslında her biri. M.Ö 5. Yüzyılda Kral Oidipus’un ruhuna rahmet okutan eserdir: Yılanı Öldürseler. 2500 yıl önce yazılan bir tragedyayı kendi yaşadığı döneme taşıyabilmek ve bunu doğup büyüdüğü kendi coğrafyası, kendi insanı üzerinden uyarlayıp yazabilmek ise ancak Yaşar Kemal gibi büyük usta kalemlerin işidir. Yaşar Kemal, anestezi yapmadan ağrısız, sızısız, dikişsiz, tertemiz bir ameliyat yapmış, kronikleşen sorunu 2500 sene öncesinden alıp önce kendi dönemine oradan da günümüze kadar taşımıştır. Büyük bir yazar olmanın gereklerinden biri de yazdıklarını köklerinden tutarak alıp onları geleceğe taşımak değil midir zaten? Yaşar Kemal’in usta yazarlık alametlerinin bolca deneyimlendiği kitabıdır: Yılanı Öldürseler * * * Yılan nedir/kimdir, neye denir? Neden 2500 senedir bu hayvanın başı ezilmektedir? Yaşar Kemal’in Kral Oidipus ve Antigone ile nasıl bir ilgisi olabilir? Sophokles’in derdi, Yaşar Kemal’in davası mıdır? * * * Öncelikle eğer Sophokles’ten Kral Oidipus’u, Oidipus Kolonos’ta ve Antigone’yi daha önce okumadıysanız bu kitabı okumanızı tavsiye etmem. Çünkü bu romandan alacağınız haz, kısıtlı kalacak ve belki de üzerine bir de okurken içiniz daralacaktır. Çünkü Yaşar Kemal, bu romanının alt yapısını ağırlıklı olarak Sophokles tragedyalarının zeminine oturtarak Antik Yunan mitleriyle kurgulamış ve vermek istediği mesajları, yine buradaki mitler üzerinden romanına yansıtmıştır. Antik Yunan Mitolojisi’nin gücünü arkasına alan Yaşar Kemal, yüzyıllardır süregelen Kader Problemi’ni kaleminin ustalığı ve özgün üslubuyla başarıyla yorumlamıştır. Peki ya, Kader Problemi Nedir? Kader Problemi, özünde bir Ataerkil Travma’dır. Bu travmaya sebep olan ise Ata-Erkil gücün (babanın) iktidarı süresiz olarak ele geçirmesi sonucu Ana-Erkilliğin (kadının/annenin) feda edilmesidir. Bu iktidar mücadelesinde kadının dünyaya getirdiği çocuğu ile olan tüm bağları kopartılır, çocuk anneden soğutularak uzaklaştırılır, anneye yabancılaştırılır (romandaki Hasan karakterinde olduğu gibi); en sonunda da evlât için ‘’Anne’’ yani Ana-Erk artık tamamen başlı başına bir yabancıdır. Artık çocuğun (metanın) tüm telif hakkı babada (Ataerkillikte/Patriyarkada) saklıdır. Ancak yine de kadının/annenin/ana-erkil gücün iktidardan tamamen silinmesi, bununla da bitmez, beterin de beteri vardır denilir ya hani; kadın, annelikten men edilir hatta daha da acısı yüce ve kutsal bir kavram olan Annelik Kavramı, Anne, Kadın, Dişi . . . vs tüm bu kavramlar direkt olarak yeryüzünden silinip atılır; kadın, artık yok hükmündedir. Çok eski dönemlerde kantarın her iki topuzu da birbirine eşitken – yani adalet, her bir cins her bir birey için eşit iken – artık adaletin yerini hukuk almıştır. Ancak bu hukuk, adillerin değil güçlülerin – yani, yeni iktidar sahibi olan ata-erkil otoritenin (babanın) – kendisi için koymuş olduğu yüksek toleranslı eril zemin üzerine inşa edilen bir hukuktur. Franz Kafka’nın Dava adlı eserinde dediği gibi; ‘’Adalet olduğu yerde durmalı, aksi takdirde terazi sallanır ve adil bir hüküm vermek mümkün olmaz.”; Elbette işin doğrusu budur ama adaletin çarkları haklıdan yana değil güçlüden yana işlemektedir. İktidarın - gücü elinde tutanın - yalnızca hükmünün geçtiği ata-erkilliği kollayan bir demokrasi anlayışı, çoktan ve yoktan var edilmiştir bile. Babalık Hukuku'nun, Analık Hukuku'nun üzerine çıktığı, meşru sayıldığı bir hukuk nizamı, Antik Yunan’da Aiskhylos’un M.Ö. 5. yüzyılda oyunlarından bu yana sürekli tartışılagelir bir konumda halen yerini koruduğunu görmekteyiz. Peki Antik Yunan’ı bırakalım daha sonrasına bakalım dersek; Tek Adam Rejimi diye siyasi literatüre oturup yerleşmiş bir terim var ancak Tek Kadın Rejimi diye bir kavram literatürde yok, çok çok Anadolu’da söylenegelen ‘’Hükümet Gibi Kadın ya da Devlet Gibi Kadın’’ denilen, İngilizcede ise ‘’Iron Lady’’ olarak itham edilen bir yakıştırma bulunmaktadır. Ata-Erkil Güç, iktidarı bir ele geçirince literatürü ve tüm kavramları da dahil olmak üzere herşeyini, tüm zorbalığı ve egoizmiyle beraber ele geçirmiş gözüküyor, maalesef. ESME ÜZERİNDEN AKTARILAN MİTİK ÖĞELER: Tabiat = Anne demektir. ‘’Tabiat Ana’’ denilen bir kavram vardır. Tabiat’a ‘’Baba’’ denilmediği gibi; ‘’Tabiat Baba’’ diye bir kavram da kullanılmamaktadır. Çünkü, doğurgan özelliğe sahip olan, dünyaya yepyeni bir varlığı getirme, hayata bahşetme yetisine sahip olan, her şeyden de kıymetlisi bütün bunları hiçbir karşılık beklemeksizin saf/tertemiz, anaç bir dürtüyle ve yüce bir ruhla yapan kutsal varlığın adıdır: Anne Aynı tabiat gibi içinde var edip, besleyip doğacak kıvama getirdiği canlıyı vakti geldiğinde hayata getirir, bu canlıyı hayat sisteminin çark döngüsü içine dahil eder, bu kutsal ve üstün vasıfları sebebiyle de tabiatın bizzat kendisidir, Anne. Mitolojilerde Anne’nin Tabiat Tanrıçası daha da ötesi ilk mitolojik tanrının kadın olması, eril varlıklara kıyasla tüm bu üstün yaratıcı vasıflarından kaynaklanmaktadır. En erken dönem mitolojilerde tüm iktidarın (yönetme erkinin) Ana-Erkil Güç’te toplandığını da bu sebepten dolayı görmekteyiz. Ancak sonraki dönemlerde bu güç, fiziksel üstünlüğe sahip olan Ata-Erkil gücün zorba istilasına uğramış ve o gün bugündür de Anne/Kadın (kutsal ve üstün vasıflı dişil varlık) maalesef ikinciliğe düşmüş, geri planda kalmıştır. Romanda anneyi/kadını/ana-erkil gücü romanın baş karakteri Esme ile temsil edilmektedir. Yılanı Öldürseler romanındaki yılan, Esme’nin yani Anne/Kadın/Ana-Erkil İktidar’ın ta kendisini sembolize eder. Yılanı Öldürseler romanına ismini veren ‘’Yılan’’ figürü açıklanmadan tam olarak yazarın anlatmak istedikleri anlaşılamayacaktır. Mitik bir öğe olarak kullanılan Yılan Figürünü biraz açalım: YILAN FİGÜRÜ: Tevrat’taki metinlerde Yılan, Kur'ân-ı Kerim’deki ayetlerde ise Şeytan, ilk günahın işlenmesine sebep olandır. Ayartan, yoldan çıkaran, kandıran misyonlarıyla ilk insanları yoldan çıkartandır. Âdem ve Havva’nın Cennet Bahçesi’nde bulunan her şeyi yiyebileceklerini ancak ‘’iyi ve kötü ağacının meyvelerine’’ el sürmemeleri buyrulmuştur. Ancak Yılan (veya İblis) Havva’ya sokularak ilahi güçlere sahip olacağını vadederek onu ayartır; bunun üzerine Havva yasak meyvayı yer, ardından Âdem’e verir, O da yer, böylece ilk günah işlenmiş olur. İlahi buyruğa riayet etmemeleri sonucunda cennetten kovulmalarıyla birlikte insanlık için bir daha hiç bitmeyecek olan ve sürekli başa gelen felaketler, ölümler, savaşlar, mücadeleler, acılar, trajediler zinciri de böylelikle başlamış olur. Havva’nın aklını çelen bir figür olan yılan; Yunan mitolojisinde iyi yönetim/hukuk tanrıçası olan Eunomia’nın hukukuna aykırılığı temsil eder. Buradaki mitolojik tabanlı rolüyle Esme, “eunomia”yı yani yolunda giden iyi düzen/yasal düzeni bozan, toplumca benimsenmiş, kabul görmüş genel-geçer düzene çomak sokan bir düzen-bozucu rolündedir; bu sebeptendir ki kendi toplumu (köy ahalisi) tarafından kabul görmez, köyünden başka bir yere sürülmesi istenir. Köy ahalisi, Esme’nin öldürülen kocasının (Halil Ağa’nın) hortlayarak kanı yerde kalmış ve öç almayı bekleyen bir Kırmızı Yılan kılığında gezindiği söylentilerini yayar ardından Esme’nin oğlu Hasan’ın, babasını rüyalarında sık sık yılan olarak görmeye başlamasına tanık oluruz. Yılan (kadın) kılığına girmiş bir baba (erkek), mitik olarak eril iktidarın dişil iktidar tarafından ele geçirilmesi olarak yorumlanır romanda. Eğer Esme (yılan) öldürülmezse, Baba Halil Ağa ikincil konuma düşecek, yani mitolojideki Paredros (Tanrıçanın yardımcısı) gibi konumlanacaktır. Dolayısıyla böyle bir durumda babanın oğlunun (Hasan’ın) iktidarı da sonlanmış olacağından dolayı bu durum, Ata-Erkil Gücün/İktidarın yerle bir olması anlamına gelmektedir. Böyle bir durum, elbette Ata-Erkil unsurların kabul edeceği bir şey değildir, hatta bunu düşünmek bile bir nevi onlarda travma yaratır; tam da bu noktada romanda dikkatli gözlerden kaçmayan ufak bir detay bu bahsettiğim travmayla ilintilidir; bu detay, romanda Oğul Hasan’ın, traş esnasında usturaya bakamadığı kısımdır; usturanın manası, iğdiş edilmektir. Sakal, erkeğe has eril bir semboldür, ustura ise bunu alıp götüren kesici nesnedir. Ustura, eril iktidarın travmatik nesnesi konumundadır. Çok güçlü bir nesnel metafor olarak karşımıza çıkıyor: Ustura… Eğer Hasan’ın öldürülen babası (Halil Ağa) yılana dönüşürse Tanrıça (Kadın) iktidara geçecek yani erkeğin iktidarını temsil eden cinsel organı kesilip hadım edilmiş olacak ve iktidarı elinden gidecektir; daha da ötesi babanın kastrasyona uğramasının anlamı, oğlu Hasan’ın da erkekliğinin elinden alınması, Ata-Erkil İktidar zincirinin kopması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Ustura Figürü, burada İktidar Kırıcı/Değiştirici olarak kullanılmıştır. Ata-Erkil İktidar’ın aktarımla gelen hükmünün silinmesini temsil eden obje/motif ya da figürdür. Tam da böyle bir durumda Ata-Erkil düzenin/iktidarın ayakta durabilmesi ve varlığını/iktidarını sürdürebilmesi, ancak anne katli (Esme’nin öldürülmesi) ile mümkün olacaktır. Yılanı Öldürseler romanının salt özü, Ata-Erk’in (Erkeğin), Ana-Erk’ten (Kadından) türlü zorbalıklarla ele geçirdiği iktidarını mitolojik hikâyeden 2500 sene sonraya denk gelen bir rövanş maçına dönüştürmek istememesidir; henüz başını kaldırmamışken daha en başında yılanın kafasını ezmektir. Esme, her ne olursa da olsun mutlaka öldürülecektir. Romanda Esme’nin kaderinin öldürülmek olduğu, tüm köy halkı tarafından zaten en başından bilinmekte ve ölen kocasının kardeşleri dahil tüm köy halkı onu her gördüğü yerde sanki ölüm fermanı gibi boynuna asılmış halde duran bu kaderini onun yüzüne karşı defalarca bağıra çağıra haykırarak dillendirmektedirler. Anton Çehov’un o meşhur cümlesi gibi: ‘‘Eğer ilk sahnede duvarda bir silah asılıysa, oyunun sonunda mutlaka patlar.’’; her şey ayan beyan en baştan bellidir, ‘bu kadını göz göre göre, bile bile öldürecekler, vah vah!’ dedirtmektedir okuruna, Yaşar Kemal. Spoiler olarak tabir edilen şeyin babasını, en başından bizzat yazarın kendisi veriyor yani. Herkesin en başından itibaren bildiği o malum final (öldürülme) sahnesi, bu yönüyle Sophokles’in Kral Oidipus Tragedyasındaki daha en başından itibaren bilinen malum kaderi ve mutlak sonu, metnin ilişki kurduğu diğer metinlerin açığa çıkarılması yoluyla post-modern bir teknikle (Intertextuality/Metinlerarasılık) ustaca eserinde kurgulayarak 2500 yüzyıl önce yazılan bir mitolojik eseri, uzak tarihin dipsiz kör kuyulu sayfalarından çekip çıkartarak kendi dönemine taşımış ve bunu kendi coğrafyasına, kendi insanına kalemiyle uyarlamıştır. Bu, başlı başına bir usta yazarlık alametidir. MEDUSA, POSEİDON VE ESME ÜÇGENİNDEKİ MİTİK ÖĞELER: Esme, köy ahalisinin güzelliğine neredeyse tapacak derecede hayranlık beslediği bir kadındır (Tabiat Ana). Köy ahalisi tarafından ‘’Güzeller Güzeli Esme’’, ‘’Yazık Olur Esme’ye’’ şeklinde itham edilir. Esme’nin güzelliği mitolojideki en bahtsız figürlerden biri olan, güzelliğinin trajedisini yaşamaya mecbur bırakılan ve bakirelik andı içen Medusa’yı andırmaktadır. Ancak bu bakirelik yemini, zorbalıkla Poseidon (Halil Ağa) tarafından alıkonularak istenmeyerek yapılan bir evlilik ve doğan bir erkek çocuğuyla (Hasan) sonlanmıştır. Esme’nin lanetlenmesi ise Halil Ağa’nın ölümünden sonra olur, o adeta öldürülen eşi Halil Ağa (Poseidon) tarafından lanetlenmiştir, Poseidon tarafından lanetlendikten sonra güzel saçlarını kaybettiği yetmemiş gibi bir de üzerine dokunduğunu ve baktığı her şeyi taşa çeviren kafası yılanlarla dolu Medusa’ya dönüşür. Artık Medusa’nın kaderi, ölene kadar silinmemek üzere alnına yazılmıştır, onun varlığından korkulur (Tıpkı köy ahalisinin Esme’nin varlığından rahatsız olması gibi), oradan uzaklaştırılmaya çalışılır ancak bir yandan da ona acınır (Köy ahalisinin sürekli tekrarladığı “ Yazık Olur Esme’ye ” söylemleri…vs). Medusa’nın yılanlı başı kesilecek; Esme yani yılan da tüfekle vurularak öldürelecektir. Medusa ve Esme’nin ortak bir yazgısı mıdır bu? Ya da belki de fazla güzellik başa bela mıdır? Ve hatta belki de insanların güzel olana, bir garezi mi vardır? sorularının bir cevabıdır, hem Medusa hem de bizim Güzeller Güzeli Esme’miz . . . Yazık olur Esme’ye . . . Yazık olur Medusa’ya . . . Yazık olur . . . Esme, öylesine mitik bir örgüyle nakış gibi işlenmiş büyük bir roman karakteridir ki mitolojik arka planı bu kadarla da sınırlı değildir; Kalkmayın yerinizden, oturun biraz daha…Lakin daha sırada Sophokles’in meşhur Antigone’si var: ANTİGONE VE ESME’NİN ORTAK YAZGILARI: Antigone Tragedyası ve Kadına (Tabiat Tanrıçası’na) Reva Görülen Tutumlar ve Uygulanan Zorbalıklar: Karşıt anlamına gelen anti- ve köşe, açı anlamına gelen –gon/-gony’in birleşiminden oluşur, Antigone kelimesi. Anneliğe karşı veya annenin yerine anlamında da yorumlanagelir. Ayrıca ‘’gone kökü‘’, ‘’doğuran/hayata bahşeden’’ anlamına gelir. Antigone, kadını/anneyi/Ana-Erkil Gücü temsil eder. Onların Antigonesi varsa; bizim de Esme’miz var; kökleri farklı olsa da her ikisinin de kaderleri aynıdır; 2500 yıldır süregelen trajedinin feryatları, ortak yazgılarıdır her ikisi de. Yaşadıkları bölgenin düzenini bozan, mevcut düzene tehdit unsuru oluşturarak kafa tutan ve her biri Persona Non Grata (istenmeyen kişi) ilan edilmiş gibidirler. İçerisinde bulundukları karşıt tavırları sebebiyle devletin (mevcut ata-erkil nizamın) otonomisini bozmak için birer tehdittirler. Halbuki nefret etmek için değil sevmek için yaratılmıştır hem Antigonesi hem de Esmesi . . . Esme’nin ölen eşinin erkek kardeşlerinin Esme’yi köyden sürmek için yaptıkları tüm zorbalıklar, aynı Antigone tragedyasındaki Kral Kreon’un Thebai’de uyguladığı zorbalıklarını andırır adeta. Yılanı Öldürseler’deki o eril baskı ile aynılıklar oldukça dikkat çekiyor. Aynı Kreon gibi köyün erkekleri de neredeyse Esme’yi diri diri toprağın altına gömmeye heves eder gibidir. ‘’Öbür dünyaya (Hadese) git öyleyse. Orada kimi seveceksen sev.’’ diyerek Antigone’ye toprağın altını istikamet gösteren Kral Kreon’un romandaki karşılığı Esme’nin oğlunun amcalarıdır. Onlar da bu köyün dışına çık, nereye gidersen git ama bu köyde durma artık demekte ve ona evinden yurdundan farklı istikamet göstermektedirler.‘’Ben yaşadıkça kadınlar baş olamayacak ülkemde’’ diyen zorba Kral Kreon gibi romandaki amcalar da köylerinden Kadını/Anneliği/Ana-Erkil İktidarı daha fazla palazlanmadan söküp atmanın derdindedirler ve tüm bunları erkeklik gururuna da yedirememektedirler. Özellikle, öldürülen kocanın (Halil Ağa) annesinin oğulları üzerindeki baskının altında yatan temel sebep ölen oğlun kanının yerde kalması değil Antigone Yunan Tragedyası’nda; bir kadına yenildi diyeceklerine yüz kez bir erkeğe yenilmeyi yeğlerim diyen Kral Kreon’un kaygısıdır aslında. Antigone’deki İsmene karakterinin, Yılanı Öldürseler’de karşılığı yoktur ancak Antigone’nin o meşhur inadı, Esme’de kendini gösterir; nasıl ki Antigone’nin kız kardeşi İsmene ‘’aklından çıkarma sakın, kadınız biz, altından kalkamayız erkeklerle mücadelenin’’ diyerek Antigone’yi mücadele etmekten caydırmaya çalışsa da Antigone kafa tutmaktan vazgeçmez, tıpkı bizim Esme’nin onun gibi inada bindirip mücadeleye devam etmesi ve sonuna kadar da köyden ayrılmaması gibi. Antigone ve Esme başlarında dayanılmaz ağırlıktaki bir türlü kaçamadıkları kaderleri, babalarından kendilerine miras kalan trajedileri, doğdukları andan itibaren başlayarak süregelen felaketleri ile bir ortak yazgılarıdır birbirlerinin. Her bir insan, kendi felaketiyle beraber mi doğar? sorusunun yanıtıdırlar ve belki de içi boş bir inat yüzünden her şeyini yitiren Kreon’un da bir tragedyasıdır, hem Antigonesi hem de Esmesi . . . Son olarak romanda yılan motifinden sonra en çok kullanılan hayvan motifi ‘’Kartal’’dır. Roman boyunca Anavarza Kayalıkları’nın tepesinde sürekli uçan bir Kartal görünür – Bu, aynı zamanda Tragedya’daki Thebai kentinin de sembolü olan hayvandır. Sadece roman karakterleri değil motiflerin de birçoğu ortak veya benzerdir iki eserde de. Bir İktidar Mücadelesinin Çocuk Yüzü ve Orestes’in Yazgısı: Hasan Karakteri Esme, köyün ağası konumundaki Halil Ağa tarafından zorbalıkla alıkonularak istemeden evlendirilir ve sonrasında bir erkek çocuk dünyaya gelir(!) - bu hikâyenin mitolojiye uyarlanması için kız çocuk olması elbette beklenemezdi.- Esme’nin kocası Halil Ağa, oğlunun gözü önünde eski sevgilisi tarafından öldürülür. Halil Ağa’nın (Ata-Erk’in) öldürülmesi köyde bir iktidar boşluğu yaratmıştır. Bu ölüme sebep olduğu düşünülen kişi ise Esme’dir, çünkü cinayeti Esme’nin eski sevgilisi işlemiştir. Babadan boşalan iktidar boşluğuna oğlu Hasan geçecek ve babasının ölümüne sebep olduğu düşünülen annesini katletmesi istenecektir. Öncesinde kendisine amcaları tarafından bir tüfek hediye edilir. Hasan eline tüfeği alıp doğada varolan tüm canlılara ayırt etmeksizin rastgele öfkeyle ateş açması, annesini hedef alarak silahı ateşlediği çağrışımını yapmaktadır. Tabiata öfkeyle sıkılan her bir mermi, aslında anneye atılan bir kurşundur. Daha da derinlere inersek anneye (tabiat anaya) atılan her bir kurşun, ilk atalardan aktarılarak süregelmiş ve insanın özünde katılaşarak yer edinmiş olan ‘’nankörlük geni’’ veya ‘’nankörlük dürtüsü’’ dür. Romanda amcaları tarafından Hasan’a takım elbise, kasket, tüfek, beyaz at verildiğini ve erkek egosu şişmiş bir şekilde altında beyaz atıyla sırtında tüfeğiyle gerine gerine köy meydanından geçiş yaptığını görmekteyiz. Boşluğa düşen Ata-Erkil İktidarı, tek başına ilan etmeye güçlendirmeye yönelik bu fiziki motifler, romanda sıklıkla karşımıza çıkıyor. Burada dikkat çeken diğer bir husus da Halil Ağa’nın (Babanın) ölümüyle romanda ortaya çıkan eril karakterlerin sayıca çoğunluğu ile zaten romanda iktidarı ele geçirmiş olduğu gerçeğidir. Romana baktığımızda babanın erkek kardeşleri (amcalar) yönetimi ele geçirirken ortada Esme’nin babası hiç yoktur, onun yerine abileri (Oğlu Hasan’ın dayıları) vardır ancak romanda bunlar zaten pek de gözükmeyen silik varlıklardır.Dayı ise zaten özünde Ana-Erkil Güce ait bir akrabadır. Yani, ana tarafına ait baba veya baba kardeşi amca gibi somut destek verebilecek hiçbir eril kökenli varlığın arkasında olmadığını görüyoruz; Esme, romanda bir başına yalnız bırakılmıştır. Esme, yani Anne-Kadın-Tabiat Ana’ya ait tüm vasıflar, eril çoğunluk tarafından silinmiş olup analık/kadınlık vasıfları Esme’den koparılmıştır. Esme tek başına; köy ahalisi ise toptan onun karşısında gibidir. Bu bahsettiklerim, en az Esme kadar oğlu Hasan’ı da etkilemektedir. Çünkü tam da böyle bir ortamda iktidarın doğal varisi olan Oğul Hasan karakteri, ufak yaşlarda babasını kaybetmiş olup ortada amcalarından ve babaannesinden (!) - yani ata-erkil güce ait akrabadan - başka gezinen herhangi bir akrabası da bulunmamaktadır. Dolayısıyla yine mitolojik perspektiften baktığımızda; Hasan, anne tarafından Yitirilmiş Mitik Bir Cennet (Arkadia)in arayışındadır. Hasan, romanın başından beri belli olan finali gerçekleştirir ve annesini tüfekle vurarak öldürür. Ancak o andan itibaren anne katili olan Hasan, artık bir daha o eski Hasan olamayacaktır. O, artık hiç kimseyle konuşmaz, ahaliyle sohbeti kesmiştir; nefes alıp veren bir bitkiden farkı kalmamıştır. Bolca malı, mülkü, çoluğu çocuğu ailesi olsa da o artık Yarım/Eksik İnsan olarak hayatının geri kalanını sürdürmek zorunda olduğu bir hayatın varoluşsal sancıları içinde savrulacak ve yitip gidecektir. Tam da bu yönüyle Hasan, Atina’nın yetiştirdiği üç büyük tragedya şairi arasında gösterilen Euripides’in tragedyasındaki gibi babasını başka bir erkekle aldatan annesini katledip Miken kralı olan babası Agamemnon’un öcünü alan oğul Orestes’i çağrıştırmaktadır, öldürülen baba kanının yerde kalmaması adeti, annesinin katlini gerçekleştirdikten sonra ömür boyu yaşayacağı suçluluk duygusunun onu nasıl tükettiği kısımlar, Yılanı Öldürseler romanındaki Hasan ile doğrudan ilintilidir.Orestes’in anne katlinin diğer bir sebebi de kendisi ile ilgilidir; annesinin babasını başkasıyla aldatması sonrası Orestes’in zihnindeki anne tasarımı kirlenmiştir ve bu olaydan sonra annesi onun nezdinde onursuz kadındır, zihnindeki onursuz kadın imajından ancak onu öldürerek kurtulunabilir. Dolayısıyla benzer kadere sahip olan Orestes ve Hasan annelerini öldürerek zihinlerindeki iyi, temiz, onurlu anne imgesini korumaya çalışmışlardır. Romanda, annesi Esme’nin kaçamak tavırlarla sevgilisiyle gizli kapaklı buluşmaları oğul Hasan’ın gözünden kaçmamış ve zaman içinde anneye karşı alttan alttan bilenmiştir. Hem öldürülen baba hem aldatılan baba hem de öldürülen babanın eşinin (annenin) eski sevgiliyle buluşmalarını, her bir karakterin zihninde farklı bakış açılarıyla bulunması, esere perspektif derinlik kazandırmıştır. Bu yönüyle Yılanı Öldürseler, aynı zamanda perspektif derinlik katan bir romandır da. TOPLUM, İNSANIN KANSERİ MİDİR? SORUSUNUN ‘’HASAN KARAKTERİ’’ ÜZERİNDEN SORGULANMASI: Annesine aşık bir çocuktan bir anne katili ortaya çıkmışsa akıllara ister istemez şu soru gelir: Toplum, insanın kanseri midir? Romanda Yaşar Kemal durumun tespitini oldukça iyi yapmış: ‘’Susup babasının hortlaklığını, anasının orospuluğunu, deliliğini, kanının yerde kaldığını, babası üstüne binbir hikâye bir arada, dinliyor dinliyordu. Yeni bir hikâye kalmamışsa Halil hakkında, bu sefer kendisi yaşıyor, kendisi uyduruyor. Hem de inanaraktan. Düş mü gerçek mi, düşü gerçeği unutup gitmişti. Hortlak babasını, dünya güzeli anasını sarmış bir düş dünyasına taşıyıp duruyordu. Köy de onun gibi olmuştu. Onlar da durmadan bir şeyler uyduruyorlardı. Hem uyduruyorlar, uydurduklarını bile bile, az sonra da uydurduklarını gerçeğe çevirip inanıyorlardı.’’ sayfa 72 İnsanın cehaleti, önce kendi hayal dünyasını sonra başkalarının hayal dünyasını ve en sonunda da her biri hakikati kirletiyor maalesef ve en sonunda da bir suçsuz insandan suçlu yaratılıyor . . . Albert Camus’nün Adiller romandaki sözü Hasan için ne kadar da uygun düşmüş: “Bir katil olmaktan daha aşağılık bir şey varsa, o da bir başkasının canını dahi yakamayacak bir insandan katil yaratmaktır.#159261509 Hasan, bu katli toplumdan dışlanmamak adına yapmıştır. Hasan, annesini katlettikten sonra hayatına eskisi gibi devam edememiş, hayatı kararmıştır. Toplum, insanın kanseridir; suçsuz bir oğul ve suçsuz bir annenin hayatlarının yitip gitmesinin bir romandır: Yılanı Öldürseler * * * ALAN DA VEREN DE TOPRAK (TABİAT ANA): Bir Toprak Felsefesi Farklı mitolojilere baktığımızda Ana Tanrıça figürünün hayata getiren/bahşeden ve hayattan koparıp kendi özüne (toprağa) kabul eden bir yapıda olduğunu görürüz. İşte bu can alan ve can veren vasıflara sahip olan özelliğiyle Anne kavramı hakkında şöyle bir okuma yapılabilir: İnsan evlâdı, anneden gelir (doğum) anneye geri döner (toprağa gömülme-ölüm). Bu yönüyle insanın tamamen sahibi Anne/Dişi/Kadındır. Bir insanın birey vasfına sahip olabilmesi için anneden bağımsız olarak özgürleşmesi gerekir; bir insan şayet hayat macerasına bir kere atıldı ise eviyle, anne-babasıyla arasındaki bağları bir şekilde koparmalı, bir aidiyet mücadelesi verip bunun sonucunda da kendine bir yer edinebilmelidir; mitolojide bu yer, genellikle Krallık Makamı olarak belirtilir. Bu makamı edinebilmek için de erkeğin mitolojilerde sıklıkla karşımıza çıkan bir ejderha veya bir canavar ile savaşıp onu alt etmesi gerekir. Şayet bunu becerebilirse krallığa sahip olacak ve prenses ile evlenecektir. Burada asıl savaşılan, bir ejderha ya da canavar değil anne kompleksinin kendi üzerindeki tahakkümünü kırabilmektir. Buradan hareketle karşımıza ünlü bir isim çıkıyor: Carl Gustav Jung Carl Gustav Jung, annelerin bireylerin psikolojik gelişimindeki rollerine dikkat çekerek annenin besleyici ve yıkıcı güçlere sahip bir figür olduğunu belirtmiştir. Birbirine tamamen zıt vasıfları elinde tutuşu bile annenin ne kadar büyük bir güce sahip bir varlık olduğunun kanıtı değil midir? Anne figürü, bir bireyin hayatında ve psikolojisinde en derin izler bırakan temel arketiplerdendir. Daha çok da Anima Arketipi ile ilgilidir. Anima, erkeklerin bilinçaltında bulunan efemine (kadınsı) bir arketiptir. Bu sayede erkek bilinçaltındaki kadınsı izleri bulabilir. Carl Gustav Jung, Anima'nın aynı zamanda bireyin karşı cinsle olan ilişkilerini etkileyen bir güç olduğunu savunur. Yılanı Öldürseler romanındaki Hasan karakteri bu bilgiler doğrultusunda yeterli bir şekilde düşünüldüğünde bir kabuğunu kırış ve anneden kopuş ile ve hatta özellikle de Anavarza Kayalıklarında havada uçan yerde sürünen gezinen tüm varlıklara elinde tüfeğiyle ateş açarak savaş vermesi, böyle bir temsilin ürünü olarak romanda değerlendirilebilir. SON SÖZ: Yaşar Kemal ile ilk tanışma kitabımdı. Yaşar Kemal’in ne kadar büyük bir yazar olduğunu anlamama okuduğum bu 120 sayfalık incecik kitap, vesile oldu. Daha ilk satırlardan Anadolu toprağına, suyuna havasına, insanına ne kadar hakim olduğu oldukça belli olan Yaşar Kemal, bu hikayeyi Kozan hapishanesinde tanıştığı bir çocuktan dinlemiş ve yaklaşık otuz yıl sonra da romana dönüştürmüştür. 1962’de Anadolu Çocuğu adlı yazısında bu çocuğun hikayesini anlatarak Anadolu çocuğunun yaşına göre çok erken olgunlaşmak zorunda kaldığını ve atadan süregelen tüm kötü geleneklerden insanları çocukluktan başlayarak nasıl da zehirlediğini ve sonrasında da tüm hayatına sirayet ettiğini göstermektedir. Bu kısmın ayrıca Yaşar Kemal ile de doğrudan bir ilgisi bulunuyor; Yaşar Kemal’in babası kendisi henüz dört yaşındayken camide gözlerinin önünde öldürülmesi, hem de bu cinayeti ağabeyi olarak bağrına bastığı evdeki beslemesi Yusuf’un yapması hayat bakışını darmadağın etmiştir. Ardından annesinin babasının kanı yerde kalmasın, intikamını alınsın diye dualar edişi, yine annesinin amcasıyla evlenmesi gibi otobiyografik kısımları ve bu romanda özyaşanmışlık trajedisinden parçaları görmek mümkün. Yaşar Kemal, hem teolojik kaynaklı olarak insanın cennetten kovulmasının sebebi olan hem de iktidar bağlamında başının ezilmesiyle beraber bir güç değişiminin de aracı olan yılan figürünü ve daha pek çok yönünü romanında adeta göstere göstere kullanmış usta kalem. Hani Yılan Dansı denilen o meşhur dans türü vardır ya; eserde adeta yılanı dans ettirmiş, romanının her bir sayfasına sürüne sürüne girip çıkmış, her bir satırında gezinmiş durmuştur. Yaşar Kemal’in romanında işledikleri, yöresel motifler olsa da aslında birkaç adım geri basıp büyük tabloya baktığımızda yüzyıllardır süregelen bir evrensel trajediyi de konu edindiğini görmekteyiz. 2500 sene önce yazılmış bir tragedyayı deforme etmeden tüm canlılığıyla günümüze taşıyabilmek, ancak Yaşar Kemal gibi büyük ustaların mahareti olabiliyor. * * * Güzeller Güzeli Esme’lerimize . . . Güzeller Güzeli Anne’lerimize ithafen; ‘’İnsanın bütün felaketleri tabiata karşı gelmesindendir.’’ demiş Peyami Safa, Yalnızız adlı romanında. Bu eserde verilen büyük mesaj; her ne kadar doğamızı/annemizi/kadını/dişil iktidarı yönetim çarkının en üzerinde kanun koyucu/karar veren/yönetici olarak kabul edemesek de analarımıza (doğaya/tabiata) geri dönmek, doğduğumuz yere sığınmak, onu ait olduğu yere - başımızın üzerine - koymak zorunda kalacağız. Aksi takdirde insanlığın geçmişte yaşadığı trajediler zinciri daha böyle çok sürüp gidecek demektedir. Yüzyıllardır süregelen ata-erkil iktidarların hüküm sürdüğü yönetime ve eril hukukuna tabi olan, insanlığın durumunun pek de iç açıcı olmadığı aşikâr olan dünyamızda ‘’Biz babadan böyle gördük’’ diyenlere ‘’Biz babadan ne gördük ki!...’’ diye cevap verebilmek çok da makul gözükmekte; dolayısıyla biraz babaları biraz kenara çekelim, annelerimizi oturma odasının baş koltuğuna oturtalım, yüzlerimizi onlara dönelim, onlara hürmet ve minnet duyalım, sevgiyle kucaklayalım demektedir. Bizi doğuran, varolmamıza sebep olan ve bunu yaparken de hiçbir karşılık beklemeden bizleri hayata bahşeden doğamızı (annelerimizi), habitatımızı yok etmekten geri kalmıyoruz. Bu çarkların işleyişinde bir gariplik yok mu sizce? * * * Annenizi sevin, onu üzmeyin. Tüm annelerimizin ellerinden saygı ve minnetle öperim. Engin Mavi
Edebiyat
Yılanı ÖldürselerYaşar Kemal · Yapı Kredi Yayınları · 202028,1bin okunma
··
2.241 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Bu nasıl bir incelemedir. Kral Oidpus’tan ata erkil ve ana erkilliğin incelenmesini, Tabiat Ana inancından sonra gücün Ataerkil bir sisteme geçmesine, Yunan mitolojisinden Medusa Poseidon’a işlemesi bununla da yetinmeyip mitoloji ve yaratılış Destanı’ndaki yılan figürünün bir ağ şeklinde tüm olayları örmesini ve çevrelemesini bu kısacık kitaptan çıkarıp ilmek ilmek bize sunmuşsun 😍🙌🏻 Emeğine, düşüncene, pamuk ellerine sağlık 😍😍 bir romanın bu kadar derinlemesine incelemesi takdire şayan cidden😱😱 hem yazar Yaşar Kemal hem inceleyen sen Engin Mavi bütün alkışları size 👏🏻👏🏻👏🏻
Engin Mavi
Gönderi Sahibi
Kültür Ebesi Kesinlikle. Arka plan okumalarıyla eserden alınan verimi maksimum seviyeye taşımak lazım. Şimdiden iyi okumalar o zaman Arzu :) 📖🙏🏻✨