Bazı eserler vardır ki, kapağını araladığınızda yalnızca bir kitaba değil, kendi içine katlanan, sınırları belirsiz bir evrene adım atarsınız. Marcel Proust’un yedi ciltlik anıtsal eseri Kayıp Zamanın İzinde, tam da böyle bir başyapıttır bana göre. Bu devasa anlatı, bir okuma eyleminden ziyade, insanın kendi içsel arkeolojisine doğru çıktığı uzun, zahmetli fakat bir o kadar da büyüleyici bir kazı çalışmasıdır. Bir okur olarak bu metne dalmak; akıntıya karşı yüzmeyi bırakıp kendini zamanın o büyük, yavaş ve derin nehrine teslim etmeyi gerektirir.
Kaleme alacağım en uzun incelemelerden birisi olacak hiç şüphesiz. Dile kolay: 3148 sayfa! 49 gün!
Öncelikle bu görkemli edebi katedralin koridorlarında gezinirken hissettiklerimi ve eserin ruhumda bıraktığı izdüşümleri, daha sonra da 7 ciltlik eserin her bir cildine yazmış olduğum incelemeleri paylaşacağım. O halde başlayalım!
Proust’un evreninde zaman, akıp giden ve yitip kaybolan bir düşman değil; yontulması, katmanlarına ayrılması ve nihayetinde fethedilmesi gereken bir maddedir. Yazar, daha önceki incelemelerde de paylaştığım meşhur "madlen keki" metaforu üzerinden zihnimize şu sarsıcı gerçeği fısıldar: Geçmiş asla tam anlamıyla geçmemiştir; kokuların, tatların, melankolik bir melodinin ya da eski bir parke taşının kıvrımlarında sessizce pusuya yatmış, uyandırılmayı beklemektedir.
Eseri okurken, yazarın anılarıyla birlikte kendi "istemsiz hafızanızın" da tetiklendiğini, zihninizin derinliklerinde çoktan unuttuğunuzu sandığınız yüzlerin, ışıkların ve tatların usulca yüzeye çıktığını hissedersiniz. Proust okumak, bir nevi kendi geçmişinizle de yüzleşmektir. Bu yüzdendir ki Proust’un dili, sabırsız ruhlara veya modern çağın hızına alışmış zihinlere göre değildir. O, bir cümlenin içine koca bir ömrü, bir duygunun en ince kırılımlarını sığdırabilecek kadar geniş soluklu, katmanlı bir üslup inşa eder.
Virgüllerin, noktalı virgüllerin arasında usulca akan, bazen bir sayfa boyunca süren bu uzun cümleler, başlarda okuru zorlayan bir labirent gibi görünse de, zamanla bu dilin ritmine kapılır, onun melodik akışında süzülmeye başlarsınız.
Bir kıskançlık krizinin, bir sonbahar sabahının kırılgan ışığının veya bir yalanın anatomisini çıkarırken kelimeleri bir ressamın fırça darbeleri gibi kullanır. O kadar derin bir psikolojik tahlil yeteneği vardır ki, insan ruhunun zaaflarını öylesine çıplak ve zarif bir dille resmeder.
Yalnızca bireyin iç dünyasında değil, aynı zamanda çökmekte olan Fransız aristokrasisinin ve yükselen burjuvazinin şaşaalı salonlarında da keskin bir gözlemcidir yazar. Züppeliği, gösteriş arzusunu ve toplumsal maskeleri ince bir ironiyle soyup atar.
Aşk ise bu evrende bir kurtuluş ya da huzurlu bir liman değil; çoğunlukla ıstırap verici bir yanılsama, saplantılı bir ele geçirme arzusu ve sürekli şekil değiştiren bir kaygı yumağı olarak karşımıza çıkar. Karakterlerin kendi kuruntuları içinde nasıl hapsolduğunu okurken, nasıl desem, insan ilişkilerinin o karmaşık ve çoğu zaman bencil doğasına dair acı ama çok gerçekçi bir aydınlanma yaşarsınız.
Kayıp Zamanın İzinde’yi bitirdiğinizde (ya da sadece birkaç cildini derinlemesine özümsediğinizde bile), dünyaya aynı gözlerle bakmanız artık imkansızdır. Algı kapılarınız aralanmış, eşyanın, insanın ve zamanın doğasına dair farkındalığınız keskinleşmiştir. Bu eser, yitip giden zamanın ve hayatın gelip geçiciliğinin karşısına dikilmiş, edebiyatın ölümsüz nefesiyle inşa edilmiş yenilmez bir anıttır.
Bunlar, kitap hakkındaki kendi kişisel görüşlerim ve kitabın üzerimde bıraktığı derin felsefi çözümlemelerdi. Şimdi, yedi ciltlik serinin her bir ferdini incelikle işleyelim bakalım.
1. CiltSwann'ların Tarafı#295171851
"Madlen Kekiyle Geçmişe Yolculuk"
Kitap, klasik bir "giriş-gelişme-sonuç" çizgisinden ziyade, zihnin çağrışımlarıyla ilerleyen döngüsel bir yapıya sahiptir. Temelde üç ana bölümden oluşur:
1) Combray: Anlatıcının çocukluğuna, halasına, kiliseye ve o meşhur "uykuya yatma dramına" odaklanan kısım.
2) Swann'ın Bir Aşkı: Anlatıcının doğumundan öncesine giderek, aile dostları Charles Swann’ın, Odette de Crécy adında "tarzı olmayan" bir kadına duyduğu saplantılı aşkı anlatan novella tadındaki bölüm.
3) Memleket İsimleri: İsim: Anlatıcının doğa, mekan isimleri ve ilk aşk hayalleri üzerine kurduğu daha kısa bir bölüm.
Bu kitabın kalbi, belki de edebiyatın en ünlü sahnesi olan Madeleine (Madlen) keki anıdır.
Proust burada bize şunu anlatır: Geçmişi zihnimizde zorlayarak (akılla) hatırlamaya çalışmak nafiledir. Gerçek hafıza, bir tada, bir kokuya veya bir sese gizlenmiştir. Anlatıcı, çaya batırdığı keki damağına götürdüğü anda, yıllardır unuttuğu Combray kasabası, evleri, insanları ve atmosferiyle birlikte zihninde "bir Japon çiçeği gibi" açılır.
Proust’u okurken kendi hayatınızdaki kokuların ve tatların peşine düşmemeniz imkansızdır. Bir sabun kokusunun sizi 20 yıl öncesine götürmesi, tam olarak Proustyan bir andır.
Kitabın başında, anlatıcının çocukken annesinden alacağı "iyi geceler öpücüğünü" beklemesi sayfalarca sürer. Modern bir okur için bu başta sıkıcı gelebilir, ancak sabrettiğinizde orada evrensel bir çocukluk kaygısını görürsünüz: Terk edilme korkusu ve sevgiye duyulan muhtaçlık.
Proust, bir çocuğun merdivenlerdeki ayak seslerini dinlemesini öyle detaylı anlatır ki, o anın gerilimi bir korku romanını aratmaz. Bu bölüm, yazarın en küçük duyguyu bile atomlarına ayırarak inceleme yeteneğinin kanıtıdır.
Bir konuya daha değinmeden edemeyeceğim, kitabın psikolojik olarak ne kadar üst seviyede olduğunun kanıtı gibidir. Kitabın ortasında yer alan Kıskançlğın Anatomisi, aslında bağımsız bir roman gibidir. Charles Swann’ın Odette’e duyduğu aşk, romantik bir aşk değildir; bir hastaliktır.
İdealizasyon Yoktur: Swann, Odette'i başta beğenmez bile. "Benim tarzım değil" der.
Aşkı, Odette'i kaybetme korkusu ve onun gizli hayatına duyduğu merakla beslenir.
Proust, kıskançlığı bir cerrah titizliğiyle deşer.
Aşık olunan kişinin aslında zihnimizde yarattığımız bir hayal olduğunu, gerçeğin ise çok daha farklı olduğunu yüzümüze vurur.
"Hayatımın en büyük aşkını, hoşlanmadığım, hatta benim tipim bile olmayan bir kadınla yaşadım." cümlesi, bu bölümün en vurucu özetidir.
Yine de söylemeden edemeyeceğim, Swann’ların Tarafı kolay bir okuma değildir.
Proust’un cümleleri bazen bir sayfa sürebilir. Bir cümlenin öznesini yakaladığınızda, yüklem gelene kadar araya parantez içi bilgiler, metaforlar ve yan düşünceler girer. Bu, dikkatsiz bir okur için labirent gibidir.
Eğer "Sonra ne olacak?" merakıyla okursanız hayal kırıklığına uğrarsınız. Çünkü olay değil, durum ve his önemlidir.
Ancak bu ritme (Proust'un nefes alışverişine) alıştığınızda, dünya üzerindeki başka hiçbir yazarın size veremeyeceği bir derinlik kazanırsınız. Nesnelere, insanlara ve zamana bakışınız değişir. Kitap bittiğinde, sanki devasa bir katedralden çıkmış gibi hissedersiniz.
Son olaraktan söylemek istediğim şey aslında şu: Swann’ların Tarafı, kaybedilen zamanın sadece geçmişte kalan bir "an" olmadığını; o anın bizde bıraktığı tortu olduğunu anlatır. İnsan ruhunun kırılganlığını, aşkın mantıksızlığını ve sanatın kalıcılığını işler.
Kimler Okumalı?
İç gözlem yapmayı sevenler.
Olaydan çok psikolojik tahlillerle ilgilenenler.
Sabırlı ve dikkatli okurlar.
Benim önerim, bu kitaba başladığınızda acele etmeyin. Günde 30-35 sayfa okuyarak, cümlelerin tadını bir madlen keki gibi damağınızda eriterek ilerleyin.
2. CiltÇiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde#295744569
"Uyku Tutmayan Çocuk"
İlk kitaptaki o yoğun, boğucu, "uyku tutmayan çocuk" odasından çıkıyoruz artık. Bavulları toplayın, çünkü tatile, deniz kenarına gidiyoruz!
Bu kitap, serinin ergenlik dönemi diyebiliriz. Hani o her şeyin mümkün göründüğü, duyguların uçlarda yaşandığı, dünyanın merkezinde kendimizin olduğunu sandığımız o yaşlar...
İlk kitaptaki o ağır kilise havası ve halanın ıhlamur kokusu gidiyor; yerine tuzlu deniz kokusu, güneş kremi (o zamanlar olmasa da hissi o), lüks otel lobileri ve kıkırdayan genç kızların sesi geliyor. Proust burada empresyonist (izlenimci) bir ressam gibi çalışıyor; her yer ışıl ışıl adeta.
İlk kitabı üç ana konuya ayırmıştım. Bu kitap kabaca iki ana kısma ayrılıyor ve hisleri çok farklı:
1. Gilberte Olayı
İlk yarıda hâlâ Paris'teyiz. Kahramanımız, ilk kitapta aşık olduğu o küçük kıza, Gilberte'e kafayı takmış durumda. Ama ne takmak!
Modern Tabirle "Stalklamak". Anlatıcımız, Gilberte’i görebilmek için onun yürüyüş rotalarında pusuya yatıyor, annesi (Odette) ile iyi geçinmeye çalışıyor, her hareketinden bir anlam çıkarıyor.
Proust burada bize şunu öğretiyor: Birine duyduğumuz aşk, o kişiyle değil, bizim kafamızda kurduğumuz hayalle ilgilidir. Ve en önemlisi, unutmak denen o merhem nasıl işler? Gilberte'ten soğuma süreci o kadar gerçekçi anlatılıyor ki, kendi eski aşk acılarını hatırlayıp "Vay be, gerçekten böyle olmuştu," diyorsun.
2. Balbec ve "O" Kızlar
İkinci yarıda kahramanımız büyükannesiyle Normandiya kıyısındaki hayali sahil kasabası Balbec’e gidiyor. İşte kitap adını buradan alıyor.
Sahilde yürürken bir grup genç kız görüyor. Onları birey olarak değil, hareket eden, gülen, canlı bir "küme" olarak algılıyor.
Bu kız grubunun içinden, serinin geri kalanına damgasını vuracak olan Albertine sıyrılıyor. Ama henüz o kadar büyük bir dram yok, sadece flörtöz bakışlar, bisiklet gezileri ve "Acaba hangisinden hoşlanıyorum?" kararsızlığı var.
Burada Robert de Saint-Loup ile tanışıyoruz. Zengin, asil, yakışıklı ve kahramanımıza hayran bir dost. Hani her ortamda arkanızı kollayan o havalı arkadaş vardır ya, işte o.
İlk kitaptaki gibi burada sadece yatakta dönüp duran bir çocuk yok. Partiler, geziler, sanat sohbetleri, otel dedikoduları var.
Kitapta Elstir adında bir ressam var. Onun sanat üzerine konuştuğu bölümler, hayata bakış açınızı değiştirebilir. "Denizi olduğu gibi değil, o an ışığın sana gösterdiği gibi gör," diyor. Proust, kelimelerle resim yapıyor resmen. Ayrıca söylemeden geçemeyeceğim, Proust komiktir! Özellikle otel çalışanlarının, snob aristokratların ve sonradan görmelerin taklidini yaptığı yerlerde kıs kıs güldürüyor.
Ama samimi olalım, yine de bir Proust okuyoruz. Bazen bir deniz manzarasını veya bir kadının şapkasını anlatması sayfalar sürebiliyor. Ama bu sefer o betimlemeler o kadar renkli ki, sıkılmak yerine "Ne güzel anlatmış be!" diyorsun.
Ayrıca kızların isimleri karışabilir. Andrée miydi, Albertine miydi, Gisèle miydi? Başta hepsi bir yumak gibi, ama yazarın amacı da bu zaten: Onların bir "gençlik bulutu" olduğunu hissettirmek.
Velhasıl kelam, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, hepimizin hayatında en az bir kere yaşadığı o "büyülü yaz tatili"dir. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen, ilk aşkların, ilk hayal kırıklıklarının ve sanatla, güzellikle tanışmanın hikayesidir.
Kitabı kapattığında hissettiğin şey şu oluyor: "Gençlik ne kadar güzel, ne kadar zalim ve ne kadar hızlı geçen bir şeymiş."
3. CiltGuermantes Tarafı#296194843
"Kırmızı Ayakkabılar ve Bizim Büyük Çaresizliğimiz!"
İlk kitap olan Swann'ların Tarafı’nda çocukluğun büyüsüne kapılmıştık, ikinci kitap Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde kitabında ise ergenlik rüzgarlarıyla sahilde dolaştık. Şimdi geldik serinin üçüncü cildi Guermantes Tarafı’na.
Artık taşradan ve sahil kasabasından çıkıp, Paris sosyetesinin (o dönemin "High Society"sinin) tam göbeğine, VIP salonlarına dalacağız.
Bu kitap için en doğru tanım bence şu olurdu: "Büyünün Bozulması" veya "Maskelerin Düşüşü."
Dikkat, buradan sonrası ufaktan spoiler içeriyor. Daha doğrusu olay örgüsü diyelim.
Önceki incelemeler de yaptığım gibi bu kitabı da dört ana konu başlık altında incelemek istiyorum. O halde başlayalım.
1) O "Ulaşılmaz" Düşes
Önceki bölümlerden hatırladığımız gibi anlatıcımız çocukluğundan beri "Guermantes" adına takıntılıydı. Onları yarı tanrı, yarı masal kahramanı gibi görüyordu. Bu kitapta ailesiyle birlikte Guermantes Dükü ve Düşesi’nin yaşadığı malikanenin bir kanadına taşınıyorlar.
Ve macera başlıyor. Anlatıcımız bu sefer de Düşes de Guermantes (Oriane)’a kafayı takıyor. Kadını sokakta gördüğünde heyecandan bayılacak gibi oluyor. Onu "saf bir şiir" gibi hayal ediyor. Binbir takla atıp o çok merak ettiği salonlara girmeyi başardığında ise ne görüyor? O ilahi varlıklar aslında dedikodu yapan, birbirinin kuyusunu kazan, sığ, hatta bazen aptalca şakalar yapan sıradan insanlar!
Bu kısım, hani çok hayran olduğun bir ünlüyle tanışıp "Bu muymuş yani?" dediğin o hayal kırıklığı anıdır. Proust, aristokrasinin o ulaşılmaz büyüsünü alıp, gözümüzün önünde paramparça ediyor.
2) Salon Sohbetleri ve "Zeka" Yarışları
Kitabın büyük bir kısmı akşam yemeklerinde ve davetlerde geçiyor. Burası tam bir sosyal medya arenası gibi. Herkes kimin ne giydiğiyle, kimin soyadının daha köklü olduğuyla ilgileniyor.
Kitabın arka planında dönemin büyük siyasi olayı (Dreyfus Davası) var. İnsanlar bu dava yüzünden kamplara bölünüyor, dostluklar bitiyor. Tıpkı bugünkü politik kutuplaşmaların arkadaş gruplarını dağıtması gibi çok tanıdık bir atmosfer var.
3) Büyükannenin Ölümü
Bu şatafatın ve boş sohbetlerin ortasına Proust, okurun kalbini söken bir olay yerleştiriyor: Büyükannenin hastalığı ve ölümü.
Bu bölüm, kitabın (ve belki de serinin) en insani, en gerçekçi ve en acı bölümlerinden biri. Bir yanda Düşes'in o gece giyeceği elbisenin rengini tartışan "elitler", diğer yanda can çekişen sevgi dolu bir büyükanne.
Proust burada dönemin tıbbıyla ve doktorların kibriyle de inceden dalga geçiyor.
4) O Meşhur "Kırmızı Ayakkabı" Sahnesi
Bu sahneyi anlatmadan geçemem, çünkü kitabın özetidir. (Spoiler sayılmaz, kitabın ruhunu anlamak için elzemdir).
Kitabın sonunda, Charles Swann (ilk kitaptaki dostumuz) Düşes’e ölümcül bir hastalığa yakalandığını ve çok az ömrü kaldığını söyler. Düşes ve Dük ise o sırada bir partiye gitmek üzeredir.
Dük'ün tepkisini beklersin? Üzülmek mi? Hayır. Dük, karısının "kırmızı ayakkabılarını" giymediğini fark eder ve "O kıyafetle o ayakkabı olmaz, git kırmızıyı giy, geç kalıyoruz!" diye telaşlanır.
Swann’ın ölümü umurlarında değildir; önemli olan kırmızı ayakkabının kombine uymasıdır.
Proust burada çok ince bir nezaket ve kibarlık, aristokrasinin sadece maskesidir mesajını verir. Altında buz gibi bir bencillik yatar.
Artık 7 ciltlik serinin 3. kitabıyla beraber, önceki kitaplardaki doğa betimlemelerinin yerini, sayfalarca süren salon konuşmaları alıyor. Bu kısımlar bazen yorucu olabilir ("Yeter artık, ne çok konuştunuz!" diyebilirsin).
Proust, insan gruplarının nasıl davrandığını, dışlanma korkusunu ve "ortama uyum sağlama" çabasını öyle bir analiz ediyor ki, bugünkü plaza hayatını veya sanat çevrelerini okuyor gibi hissediyorsun.
Ayrıca anlatıcımızın subay arkadaşı Saint-Loup’u garnizonda ziyaret ettiği bölümler ("Doncières") kitabın en sıcak, en dostane kısımları. Erkek dostluğu ve askerlik ortamı, Paris’in sahteliğine güzel bir mola verdiriyor.
Uzun zamandır böyle detaylı, ince eleyip sık dokuduğum incelemeler yazmıyordum, iyi geldi.
Son olarak toparlayayım artık incelememi: Guermantes Tarafı, hayallerimizin gerçeklerle çarpıştığı o sert duvardır. "Oraya bir girsem hayatım değişecek" dediğimiz o pırıltılı kapıların ardında aslında büyük bir hiçlik olduğunu anlatır.
Daha önceki kitaplarda hissettiğimiz şeyler önemliydi, burada ise gözlemlediklerimiz ön planda.
4. CiltSodom ve Gomorra#296815534
"Okuduğum en iyi yan karakter: Baron de Charlus!"
Serinin bir önceki kitabı olan Guermantes Tarafı, sosyetenin maskeli balosuysa, Sodom ve Gomorra o maskelerin düştüğü, ışıkların kapandığı ve herkesin gerçek yüzünün (veya gizli arzularının) ortaya döküldüğü "arka odaydı". Bu kitap için "Sırlar Odası" desem de sanırım yanlış olmaz.
Serinin önceki kitaplarının incelemesinde yaptığım gibi bu kitabı da bölümler halinde inceleyeceğim. O halde başlayalım.
1) Kitabın Adı Neden Böyle?
İncil’deki o meşhur hikayeyi bilirsiniz. Sodom ve Gomorra, günahları ve sapkınlıkları yüzünden tanrının ateşle yok ettiği iki şehirdir. Proust bu ismi bilerek seçiyor.
Bu ciltte konu artık sadece sosyal statü değil; cinsellik, özellikle de eşcinsellik (o dönemki tabiriyle "tersinelik") ve yasak aşklardır. Proust, 20. yüzyıl başında bu konuları bu kadar açık, bu kadar felsefi ve içeriden anlatan ilk yazarlardan biridir
D. H. Lawrence ile birlikte.
2) Büyük Açılış: Arı ve Orkide Sahnesi
Kitap, edebiyat tarihinin en ilginç "röntgencilik" sahnelerinden biriyle başlıyor.
Anlatıcımız, avluda bir bitkiyi döllemeye çalışan bir arıyı izlerken, tesadüfen o çok erkeksi, sert, burnundan kıl aldırmayan Baron de Charlus’ü görür. Ama Charlus değişmiştir, bir başkası gibidir. Derken sahneye yelekçilik yapan Jupien girer.
İkisi arasında tek kelime konuşulmadan, sadece bakışlarla ve jestlerle bir anlaşma olur. Proust bu sahneyi bir doğa belgeseli gibi anlatır: "Bir orkidenin arıyı beklemesi gibi..."
Bu sahnede Baron de Charlus’ün aslında eşcinsel olduğunu öğreniriz. O "sert erkek" maskesi düşer, yerine kırılgan, sevilmek isteyen ve bunun için toplumsal kuralları yıkan bir adam gelir.
Proust burada yargılamaz; bir biyolog gibi gözlemler. İnsan doğasının çeşitliliğini, bitkilerin tozlaşması kadar doğal (ama toplum nezdinde lanetli) bir şey olarak sunar.
3) "Lanetlenmiş Irk"
Proust, eşcinselleri topluma karışmış, gizli işaretlerle birbirini tanıyan, sürekli maske takmak zorunda kalan, hem trajik hem de komik bir "gizli örgüt" veya "lanetlenmiş bir ırk" olarak tasvir eder.
Kitap boyunca Baron de Charlus’ün sosyal hayattaki düşüşünü, aşık olduğu kemancı Morel’e duyduğu saplantıyı ve bu uğurda ne kadar küçülebildiğini okudum. Charlus, serinin en renkli, en derinlikli ve en trajik karakterine dönüşür.
Ayrıca Charlus karakteri çok fazla dikkatimi çekti, kitap hakkında incelemeyi bitirdikten sonra biraz daha bu karakter hakkında konuşmak istiyorum.
4) Anlatıcı ve Albertine: Kıskançlık Cehennemi Başlıyor
Sadece Charlus değil, bizim anlatıcı da kendi cehennemine giriş yapar. Önceki kitapta Albertine ile flörtleşiyordu. Bu kitapta iş ciddiye biniyor ama "mutlu aşk" anlamında değil.
Anlatıcının içine bir kurt düşüyor: "Ya Albertine de kadınlardan hoşlanıyorsa?"
Bu şüphe onu delirtir.
Albertine’in bakışlarını, dans ettiği kızları,
kullandığı kelimeleri analiz etmeye başlar.
Bu ciltte aşk; sevgi değil, bilme ve sahip olma arzusudur. Anlatıcı, Albertine'i bir kafese kapatmak ister. Şüphe, gerçeğin kendisinden daha acı vericidir burada. Ve Proust der ki; "Sevdiğimiz kişiyi asla tam olarak tanıyamayız. O her zaman bizim için bir yabancıdır ve bu bilinmezlik kıskançlığın temelidir."
5) Gecikmiş Yas: Kalbin Aralıklı Atışları
Bu kitabın en dokunaklı anı, cinsellikten tamamen bağımsızdır. Anlatıcı bir gün eğilip ayakkabısının düğmesini iliklerken, birdenbire, aylar önce ölen büyükannesinin hatırası tüm canlılığıyla üzerine çöker.
O ana kadar "aklıyla" bildiği ölüm gerçeğini, şimdi "kalbiyle" hisseder. Hıçkırıklara boğulur.
Proust buna "Kalbin Aralıklı Atışları" adını verir. Yasın doğrusal olmadığını, bir kokuyla veya bir hareketle aylar sonra bile bizi gafil avlayabileceğini muazzam anlatır.
Kitapta güneşli plajlar bitti. Artık gece davetleri, gizli buluşmalar, kuytu köşeler ve şüphe dolu bakışlar var. Proust’un analiz yeteneği bu eseriyle zirve yapar. Bir bakışın anlamını çözmek için 10 sayfa ayırabilir. Sosyetenin "alternatif" grubu olan Verdurinler, bu kitapta güç kazanır. Onların salonundaki entrikalar, kemancı Morel ve Baron Charlus üçgenindeki gerilim, bir psikolojik gerilim filmi gibidir.
Son olarak bu kitabı bitirdiğimde, insan ilişkilerinin ne kadar karmaşık katmanlardan oluştuğunu görüp, yanımdaki insanı ne kadar tanıdığımı sorguladım.
Ah, Baron de Charlus! (Tam adıyla Palamède de Guermantes). Kendisi sadece Kayıp Zamanın İzinde'nin değil, bence dünya edebiyatının en derinlikli, en renkli ve en trajik karakterlerinden biridir.
Onu anlamak için, bir soğanın katmanlarını soyduğunuzu hayal edin. İşte Baron de Charlus'ün portresinden anlatmaya başlayayım:
Romanın başlarında Charlus ile karşılaştığımızda, karşımızda bir Zeus heykeli var sanırız. O kadar asil, o kadar zengindir ki, insanlara böcek gibi bakar. Kimseyi beğenmez, herkesi eleştirir. Tam bir "snob" kralıdır. Sert, erkeksilik taslayan, otoriter bir havası vardır. Bakışlarıyla insanı ezer.
Ama Proust bize yavaş yavaş gösterir ki, bu sert kabuk aslında devasa bir savunma mekanizmasıdır.
Sodom ve Gomorra kitabıyla birlikte maske düşer. O sert adamın içinde, sevilmek için çıldıran, inanılmaz derecede kırılgan, hatta feminen ruhlu biri yatar.
Proust, onun durumunu şöyle tarif eder: "Bir erkek bedenine hapsolmuş bir kadın ruhu."
Charlus konuşurken ellerini kollarını kullanmaya başlar, ses tonu değişir, dedikoducu bir teyzeye dönüşebilir. Bu tezatlık onu hem komik hem de büyüleyici yapar.
Ayrıca Baron de Charlus karakteri büyük ölçüde yukarıdaki anlattığım resimde görülen, dönemin ünlü dandy'si ve şairi Robert de Montesquiou'dan esinlenilmiş. Duruşundaki o kibre ve zarafete dikkat ederek okuyunca bu belli ediyor kendini zaten.
Charlus'ün yıkımı, Charles Morel adında genç, yetenekli ama ahlaksız bir kemancıya aşık olmasıyla başlıyor. Charlus, bu genci ünlü yapmak için servetini ve nüfuzunu harcıyor. Morel ise onu sadece kullanıp, aşağılar ve toplum içinde rezil eder.
O dev gibi, kimseye eyvallahı olmayan Baron, bu serseri ruhlu gencin karşısında küçülür, ağlar, yalvarır. Aşk, onu bir kraldan bir köleye dönüştürür.
Bu durumu okurken içim acıdı. "Yapma be adam, kendine gel!" demek istedim.
Charlus'ü bu kadar özel kılan şey ise bence çelişkileridir.
Hem inanılmaz derecede zekidir, sanat ve kültür deryasıdır.
Hem de en bayağı dedikoduların peşindedir.
Hem çok dindardır, kiliseye bağlıdır.
Hem de "günah" sayılan her türlü hazzın peşindedir.
O, edebiyatın King Lear'ı gibidir; ama sarayda değil, Paris salonlarında deliren bir versiyonu. Hem nefret edersin kibrinden, hem de o yalnızlığına ve çaresizliğine sarılmak istersin.
5. CiltMahpus#297158887
"Sevdiğin Kişiyi Kafese Hapsetmek."
Serinin önceki kitaplarındaki o geniş salonları, deniz kıyılarını, kalabalık davetleri unutuyoruz bu kitapta. Artık kapıları kilitliyoruz, perdeleri çekiyoruz.
Serinin beşinci kitabı Mahpus ile birlikte edebiyat tarihinin en boğucu, en takıntılı ve en klostrofobik "ev hayatına" giriş yaptık.
Ayrıca eğer modern psikolojide "toksik ilişki" diye bir ders olsaydı, bana göre bu kitap kesinlikle ders kitabı olarak okutulurdu.
Şimdi, önceki incelemelerde de yaptığım gibi bu kitabı da bölümler halinde incelemek istiyorum, söyleyeceğim çok fazla şey var çünkü. O halde kitabın atmosferi ile başlayalım. Baştan uyarayım, ufaktan spoilerlar mevcut.
1) "Altın Kafes"
Kitabın adı Mahpus, ama asıl soru şu: Kim mahpus?
Albertine mi, yoksa onu eve kapatan anlatıcı mı?
Anlatıcımız, kıskançlık krizleri yüzünden Albertine’i Paris’teki evine (annesinin evine) yerleştirir. Amacı onu "gözünün önünde" tutmaktır.
Neredeyse tüm kitap evin içinde geçiyor. Dışarıdan gelen sesleri duyuyoruz (sokak satıcıları, arabalar), ama dışarıyı göstermiyor yazar bize.
Okurken bu sebeple bazı yerlerde nefesim daraldı. Odanın havasızlığını, şüphenin ağırlığını en yoğun duygularla hissettim. Proust bu atmosferi o kadar başarılı kurmuş ki, "Bir pencere açın!" diye bağırmak istedim.
2) Kıskançlığın Anatomisi: "Dedektiflik Oyunu"
Anlatıcı, Albertine’i sever mi? Tartışılır. Ama ona sahip olmak ister. Onu bir nesne gibi kontrol etmeye çalışır.
Albertine dışarı çıktığında (tabii ki anlatıcının izin verdiği şoförle), anlatıcı evde senaryolar yazar. "Nereye gitti? Kime baktı? O cümleyi neden kurdu?"
Albertine sürekli yalan söyler (veya anlatıcı öyle sanır). Her yalan, anlatıcının zihninde yeni bir evren yaratır. Proust burada şunu gösterir: Kıskançlık, hayal gücünün en vahşi halidir.
Bu kısımları okurken bazen anlatıcıyı sarsıp, "Yahu sal kızı, kendine de eziyet ediyorsun, ona da!" demek istedim. İnsanın kendi zihnini nasıl bir cehenneme çevirebileceğinin kanıtıdır bu kitap.
3) Uyurken Albertine:
Kitabın en ünlü, en şiirsel sahnelerinden biri, anlatıcının Albertine’i uyurken izlediği bölümdür.
Neden uyurken?
Çünkü sadece uyurken Albertine yalan söyleyemez. Sadece uyurken kaçamaz, bakışlarını başkasına çeviremez. Sadece uyurken tamamen "onun" olur.
Proust burada "nesneleştirme"nin zirvesine çıkar: "Uyuyan bir kadın, elimizde tuttuğumuz bir bitki gibidir." Bu hem çok estetik hem de çok ürkütücü bir sevgidir.
4) Bergotte ve "Sarı Duvar"
Bu boğucu kıskançlık krizlerinin arasında, kitabın (ve sanat tarihinin) en efsanevi sahnelerinden biri patlak verir. Yazar karakteri Bergotte'un ölümü.
Bergotte, hasta yatağından kalkıp Vermeer’in Delft Manzarası tablosunu görmeye gider. Tablodaki "küçük sarı duvar parçasına" bakarken sanatın mükemmelliği karşısında büyülenir ve orada ölür.
Proust burada şunu fısıldar: Hayat geçicidir, aşklar yalandır, kıskançlıklar boştur; geriye kalan tek hakikat sanattır. Bergotte ölür ama kitapları vitrinlerde yaşamaya devam eder.
5) Yeni Bir Müzik: Vinteuil’ün Yedilisi
İlk kitapta Swann’ı aşka düşüren o meşhur "Sonat" vardı ya? Burada onun bestecisi Vinteuil’ün daha karmaşık bir eseri, bir Yedili (Septet) ortaya çıkar.
Anlatıcı bu müziği dinlerken, Albertine ile yaşadığı o dar, hastalıklı dünyadan sıyrılır. Müzik ona, insanların birbirini asla tam olarak anlayamayacağını, iletişimin tek yolunun sanat olduğunu hissettirir.
Anlatıcının şüpheleri bazen o kadar tekrara düşüyor ki, "Tamam anladık, kıskanıyorsun!" dedim. Ama Proust’un amacı da budur: Seni o döngünün içine hapsetmek.
Albertine’i evde tutmak için de onu hediyelere boğar. Fortuny elbiseler, kumaşlar, aksesuarlar... Dönemin modasına dair müthiş detaylar vardır.
Spoiler vermeyeyim ama kitabın sonlarına doğru, bu "evcilik oyununun" sürdürülemez olduğu anlaşılır. Yay gerilir, gerilir ve sonunda kopar.
Son olarak bana göre Mahpus, aşkın en bencil, en karanlık yüzüdür.
"Sevdiğin kişiyi kafese kapatırsan, o kişi artık sevdiğin kişi olmaktan çıkar, senin mahkûmun olur.
6. CiltAlbertine Kayıp#297573673
"Bu biraz, kişisel bir inceleme."
Bir önceki kitap olan Mahpus'un boğucu odasından sonra yepyeni bir boşluğa düştüm bu sefer. Kapı açılmış, kafesteki kuş uçup gitmiştir. Kayıp, kurgunun tam merkezine sert bir gerçeklik gibi çöküyor. Proust, insanın sahip olduğunu sandığı şeylerin ellerinden kayıp gidişini felsefi bir derinlikle inceliyor (en sevdiğim).
Spoiler vermeden, eserin felsefi ve psikolojik katmanlarına daha yakından bakalım o zaman.
İnsan bir kaybı tek bir seferde mi yaşar? Yazar, yas sürecinin doğrusal ilerlemediğini, zihnin binlerce farklı parçaya bölündüğünü gösteriyor. Sabah uyanan benlik başka acı çekerken, akşam karanlığında beliren benlik bambaşka bir inkârın içine düşüyor. Bellek, gidenin ardından adeta bir işkence aletine dönüşüyor. İnsan, kendi zihninin dehlizlerinde kaybolan zamanın peşine düşerken, asıl kaybolanın kendi kimliği olduğunu fark ediyor. En yakınımızdaki kişiyi bile tamamen tanımak mümkün müdür? Proust, kıskançlığın sadece sevgiyle değil, bilme arzusuyla da yakından ilgili olduğunu kanıtlıyor. Albertine'in yokluğu, varlığından daha büyük bir bilmeceye dönüşüyor. Geride kalan anlatıcı, gidenin ardında bıraktığı boşlukları, söylenmemiş yalanları, gizli hayatları araştırmaya başlıyor böylece. Bilgiye ulaşma çabası, gerçeğin asla tam manasıyla ele geçirilemeyeceği duvarına çarpıyor. Bu çaresizlik, insanın bitmek bilmeyen arzusunun ve tatminsizliğinin edebiyat sahnesindeki kusursuz bir yansımasıdır bana göre.
Peki unutuş nasıl başlar? İlk başta asla iyileşmeyecek gibi görünen yara, zamanın amansız ilerleyişi karşısında kabuk bağlamaya başlar. Acının yerini yavaş yavaş hissizliğe, alışkanlığa bırakması, belki de en trajik süreçtir. İnsan zihni, hayatta kalmak için unutmaya mecburdur. Eser, hafızanın ve unutuşun çatışmasını eşsiz bir gerçekçilikle, süslemelerden uzak, sert bir tahlille resmetmiş. Venedik sokaklarında dolaşırken belleğin nasıl şekil değiştirdiğine, insanın hiçlikle nasıl baş başa kaldığına şahit oldum bu eserde.
Başlıkta, bu incelemenin biraz kişisel bir inceleme olacağından bahsetmiştim. Benimle birlikte şimdi daha derine inmeye hazır mısın?
Proust’un metinlerini sadece birer roman değil, insan doğasını parçalarına ayıran birer felsefi laboratuvar gibi okumak, metnin asıl ruhunu ortaya çıkartıyor.
Varoluşçu bir pencereden bakarsak, Kayıp Zamanın İzinde baştan sona bir kendi hiçliğiyle yüzleşme ve anlam yaratma serüveni olmuş (burada bana görelere yer yok).
Jean-Paul Sartre ve Albert Camus okurken hissettiğimiz evrensel yalnızlık, Proust’un satırlarında fazlasıyla mevcuttu. Sevilen kişinin kaybı, aslında kendi varoluşumuzdaki devasa bir deliğin açığa çıkmasıdır. Albertine kaybolduğunda, anlatıcı sadece bir sevgiliyi kaybetmez; kendi kimliğinin yaslandığı duvarı kaybeder (burası önemli). Burada akla şu devasa ve kışkırtıcı soru gelir: Kime güvenir insan? Albertine yalanlarla dolu bir hayat yaşamıştır. Anlatıcı, en yakınındaki insanın zihnine asla giremeyeceğini dehşetle fark eder. Varoluşçuluğun bilindik "Öteki, cehennemdir" fikri tam da burada beden bulur. Karşımızdaki insan, asla tam olarak fethedilemeyecek bir kaledir. Güven, insanın kendi kendine uydurduğu, katlanılabilir bir yanılsamadan ibarettir. Proust’un zaman ve hafıza anlayışı, alışılagelmiş romantik anımsamalarının çok ötesinde olduğunu fark ettim. Geçmişi uslu uslu hatırlamak yerine, yazar adeta çekiçle felsefe yapmak zorundadır. Eski değerleri, sahte anıları, toplumun dayattığı lineer zaman algısını paramparça etmeden gerçek sanata ve gerçek "benliğe" ulaşılamaz.
Friedrich Nietzsche’nin putları yıkması gibi, Proust da zaman putunu yıkar.
İstemsiz bellek dediğimiz kavram (bir koku, bir tat, bir tökezleme anı), aklın kontrolünü devreden çıkarır. İnsan aklı sürekli kendini kandırır, yalanlar söyler. Ancak duyular yalan söylemez. Hafıza, bilincin maskelerini yırtarak, en çıplak, en sert, en "sert-gerçekçi" varoluşu yüzümüze çarpar.
Arthur Schopenhauer, hayatın sürekli bir arzu ve tatminsizlik sarkaçında sallandığını söyler. Romanın kahramanları sürekli arzular elde edince sıkılır, kaybedince tekrar yas tutar. Yaşanan kısır döngüden, içine düşülen nihilizm çukurundan tek bir çıkış yolu vardır: Yaratım süreci. Anlatıcı, hayatın kendi başına hiçbir anlam taşımadığını anladığında intihar etmez veya pes etmez. Kaybettiği her şeyi, çektiği tüm acıları kelimelere dökerek varoluşunu yeniden inşa eder. Yazmak, zamanın ve ölümün anlamsızlığına karşı atılmış en büyük varoluşsal çığlıktır.
Maskeler düştükten sonra inşa süreci başlar. Yalıtılmış bir mekanda, belki kuraklığın çatlattığı topraklarda, toplumdan izole edilmiş insanların psikolojik dramı devreye girer. Çaresizliğin, susuzluğun, dışlanmışlığın ortasında kalan bireyin iç dünyasını deşmek, kalemin asıl ustalık alanıdır. Böyle bir atmosferde karakter, kendi hiçliğiyle ve doğanın acımasızlığıyla yüzleşir. Tüm bu yıkım ve katı gerçeklik inşasının ortasında, okurun zihnini kemiren nihai bir şüphe doğar. İnsanlığın en derin korkularından biri şudur: Böylesine acımasız, maskelerin ardında ihanetlerin saklandığı bir dünyada kime güvenir insan? İşte bu varoluşsal kriz, metnin omurgasını oluşturuyor. Proust, okurunu bu tekinsiz sorunun labirentinde yalnız bırakarak en büyük felsefi sarsıntıyı yaratmış işte.
Proust’un devasa eseri Kayıp Zamanın İzinde, tam olarak bu döngünün kusursuz bir örneği olmuştur. Şimdilik altı cilt boyunca sahte aşkların, kibrin, sosyetenin maskeleri birer birer düşürülmüş, zamanın yıkıcılığı karşısında insanın acizliği resmedilmişti. Ancak bu kitabın finalinde, tüm kayıplara ve anlamsızlığa rağmen sanatın ölümsüzlüğü yeniden inşa edilmişti.
Geçmişin küllerinden bir şaheser yaratılmıştır. Edebiyatın en dönüştürücü gücü tam da buradadır: Bizi kendi hiçliğimizle yüzleştirip, yine kendi varoluşumuzu baştan yazmaya zorlaması.
7. CiltYakalanan Zaman#298667716
"Zaman, hepimizi yutuyor"
Yedi ciltlik devasa bir maratonun, binlerce sayfanın, yüzlerce karakterin ve sayısız duygunun düğümlendiği o muazzam sona geldim: Yakalanan Zaman.
Bu kitabı okumak, uzun ve zorlu bir dağ tırmanışının ardından zirveye ulaşıp, aşağıda bıraktığım o sisli vadilere bakmak gibiydi. "Demek her şey bunun içinmiş," dediğim andı.
Bu kitap, diğerlerinden çok farklı bir atmosferle, I. Dünya Savaşı yıllarıyla başlıyor.
O ışıltılı Paris gitmiş, yerine zeplin saldırıları yüzünden karartma uygulanan, korku dolu bir şehir gelmiştir. Ancak Proust, savaşın kahramanlıklarını değil, cephe gerisindeki ikiyüzlülüğü anlatıyor. İnsanlar ölürken sosyete hâlâ davet peşindedir (adam burjuvaziyle kafayı bozmuş).
Baron de Charlus’ü bu sefer zincirlerle bağlandığı, kırbaçlandığı bir sadomazoşist genelevde görüyoruz. O, artık tamamen karanlık zevklerinin esiri olmuş durumda. Bu sahneler, bir uygarlığın çöküşünü simgeler nitelikte.
Savaş biter, yıllar geçer ve anlatıcımız uzun bir aradan sonra Guermantes’ların verdiği bir öğleden sonra davetine (matine) katılır.
İçeri girdiğinde şoke olur. Herkesin yüzünde garip maskeler olduğunu sanır.
Sonra dehşetle fark eder ki, bunlar maske değildir. O tanıdığı genç kızlar, yakışıklı subaylar, diri prensesler; hepsi çökmüş, buruşmuş, saçları beyazlamış, belleri bükülmüştür. Proust burada zamanı acımasız bir heykeltıraş gibi betimlemiş adeta. Kimini şişmanlatmış, kimini küçültmüş, kimini de tanınmaz hale getirmiş.
Bu bölümü okurken aynaya bakıp kendi beyazlayan saçını, göz kenarındaki kırışığını fark etmemeniz imkansız. "Zaman hepimizi yutuyor," hissi iliklerinize işleyecek okurken.
Ve kitabın (aslında tüm serinin) kilit noktası gelir. Anlatıcı davete girerken ayağı avludaki dengesiz kaldırım taşlarına takılır.
O an, tıpkı ilk kitaptaki "Madlen keki" anı gibi bir şimşek çakar!
Venedik'teki San Marco meydanındaki taşları hatırlar.
Sonra bir kaşığın tabağa çarpma sesi gelir; tren yolculuğunu hatırlar.
Bir peçetenin sertliği; Balbec otelini hatırlar.
Ve o büyük gerçeği anlar: Geçmiş ölmemiştir! Geçmiş, bizim içimizde, duyularımızda canlı kalmıştır. Onu "yakalamanın" tek yolu zekâ değil, bu istemsiz hafızadır.
Anlatıcı o güne kadar hep "Yazar olmak istiyorum ama yeteneğim yok, konu bulamıyorum," diye sızlanıp durmuştu.
O an anlar ki, yazması gereken konu kendi hayatıdır.
Aradığı "büyük eser" dışarıda değil, kendi hafızasındadır. Boşa geçtiğini sandığı o zaman (kayıp zaman), aslında bu kitabın hammaddesidir.
Ve muazzam bir paradoksla kitap biter:
Anlatıcının yazmaya karar verdiği kitap, bizim şuan elimizde tuttuğumuz ve okumayı bitirdiğimiz kitaptır.
Son cümle, ilk cümleye bağlanır. Kuyruğunu yiyen yılan gibi...
Kitabın yazılış öyküsü de çok dramatiktir ayrıca. Proust bu son cildi yazarken ölüm döşeğindeydi. Odasından çıkamaz, ışığa bakamaz haldedir.
Romanın içindeki anlatıcı "Zamanım kaldı mı? Bu devasa yapıtı bitirebilecek miyim?" diye korkar.
Gerçek hayatta Proust da aynı korkuyu yaşamış ve son düzeltmeleri yaparken, "Son" yazısını koyduktan kısa bir süre sonra ölmüştür. Yani bu kitap, ölüme atılmış bir çalımdı.
Yakalanan Zaman, bize şunu söyler:
Hayat anlamsız bir olaylar yığını gibi görünebilir. Yaşlanırız, unuturuz, ölürüz.
Ama Sanat, zamanı durdurabilir. Yaşadığımız acıları, aşkları, hayal kırıklıklarını sanat eserine (edebiyata) dönüştürdüğümüzde, zamanı "yakalamış" ve onu ebedi kılmış oluruz.
Ve son olarak bu kitabı kapattığımda hissettiğim şey, büyük bir boşluk ve aynı zamanda büyük bir doluluktu.
Artık insanlara, doğaya, bir fincan çaya veya kaldırımdaki bir taşa eskisi gibi bakamayacağımı öğrendim.
Proust bana "görmeyi" öğretmişti.
Ve en önemlisi, kendi hayatımın da bir roman kadar değerli ve derin olduğunu fark ettim.