Haziran'da fıtık ameliyatı oldum. Hastanede yatarken bir çocuk vardı itirafçı. Cizreli, altı senedir onların içindeymiş. Kablo şeklindeki aydınlatma mayını açılınca yüzü, elleri falan yanmış. Çocuk bizden çok korkuyordu. 23 yaşında falandı, üç çocuğu varmış. Askerlik için teslim olmuş. Askeriye eski itirafçılarla, yani sağlam olanlarla çalışır, yer gösterirler falan. Adam on senedir terörist, Abdullah Öcalan'ı hiç görmemiş, Öcalan yaşıyor, bunlar dağda tırmanıyorlar. Dağ şartları insanı ca-navarlaştırıyor..
Fırat, aksa da sussa da benimdir,
Dağlardan beslendikçe coşar, kükrer.
Çoğumuzun belleğinden silinmişse de, bu gözler
Görmemiş olsa da, o kabarır, kopar gelir
Tepelerden düzlüklerden bir kral gibi.
Ya da belki hepsi söylence; kuruyup gitmiştir şimdi.
Eğer öyleyse, gerçekse bu, olsun varsın.
Fırat, içimde ölmez ırmaksın.
Süzül yatağından, söndür toprağının ateşini
Serinlet içimi. Uç ki izin kalsın, korkma
Kimse çekip yere çalamaz seni hoyratça.
Varsın merhametsiz olsun, gökler yakıp yok edemez neşeni.
Koş Fırat, koş benim nehrim,
Düşte de olsa, görüyor seni gözlerim.
Sağlıklı, güçlü bir egoya sahip kimse,
kimseyi ezme ihtiyacı duymaz. Başkalarını ezme isteğine, tam tersine,
egosu çocukken yeterince destek görmemiş ve sonrasında da
gelişememiş kimselerde rastlanır. İlla bir klişeye ihtiyaç duyacaksak
"çocuğa saygı"
,
"büyüklere saygı"dan çok daha doğru ve yerinde bir
klişe olurdu
"Hayatı boyunca sevgi açlığı çekmişti. Sevgiye hasretti. Varoluşunun temel talebiydi sevgi ama hiç sevgi görmemiş ve zaman içinde katılaşmıştı. Sevgiye ihtiyaç duyduğunu fark etmemişti bile. Şimdi de bilmiyordu bunu. Sadece sevginin nasıl ifade edildiğini görmüş, yüreği hoplamış ve ne kadar güzel, yüce ve muhteşem bir şey olduğunu düşünmüştü. "
"Babamın birkaç arkadaşı avukat,” dedi lakayıt bir şekilde.
"Ülkenin en iyileri arasındalar. Kanıtlar aleyhimizde bile olsa kazanırız.”
O kadar hızlı bir şekilde döndüm ki ayakkabılarım cilalı zeminde çığlık atarcasına gıcırdadı. “İşte tam da bu yüzden senin gibi insanlara katlanamıyorum,” dedim öfkeyle, bir parmağımı bıçak gibi ona doğrultmuştum. “Sırf zeki, zengin ve çekicisin diye canının istediği her boku yapabileceğini düşünüyorsun...”
“Bir dakika.” Gözlerinin o simsiyah derinliklerinde bir kıpırdanma oldu. “Çekici olduğumu mu düşünüyorsun?”
“Ah, hadi ama. Bunu hiç duymamışsın gibi yapma şimdi,” diye çıkıştım. “Eminim ki okuldaki erkekler bile böyle düşünüyordur. Yani gerçekten bak, geçen sene aldığımız dalış derslerinde herkes sanki daha önce hiç üstsüz bir erkek görmemiş gibi durup aval aval sana bakmıştı, sonrasında okul dergisine
fotoğrafını çekmek için sana o saçma sapan takım elbiseyi giydirdiklerinde ben gerçekten... yani sen sadece...” Sesim buhar olup uçtu, aniden yanaklarımın cayır cayır yandığının şiddetle farkına vardım, göğsümde biriken öfke de artık öfke gibi değil başka bir şey gibi hissettiriyordu.
Daha kötü bir şey.
“Sadece... aman neyse ya.” Boğazımı temizledim. “Neyse. Ne diyordum ben?”
Henry başını yana yatırdı ve dudaklarında yavaş yavaş büyüyen bir gülümseme belirdi. “Benden ne kadar nefret ettiğinden bahsediyordun.”