• GÜLleri duymanın matematiği, GÜLleri duyma sanatına inanan-inanmayan herkesin mutlaka gözden geçirmesi gereken bir derstir. Çünkü GÜLleri duymanın matematiği adı altında öğreneceğin formül, sadece GÜLleri duyma konusunda değil, 5 duyuyla cevaplanamayan ve cevap olasılıkları sayısız olan her soru için geçerlidir. Örneğin, “Ölümden sonra ne olur?” gibi bir soru için.

    Bu gibi sorulara bir cevap vermeden önce, mutlaka şu formülü hatırımıza getirmeliyiz. Bir bölü sonsuz (1/∞) … (∞=sonsuz)

    Söylenen şarkı adedi bölü cevap olasılıklarının adedi, bize, tahmin yürüterek söylenen şarkıyı bilebilme ihtimalini verir. GÜLler tarafından söylenen şarkı adedi 1 olsun. Günümüze kadar, dünyanın 4 bir yanında, binlerce yıldır, yüzlerce dilde, milyonlarca sanatçının bestelediği şarkılar düşünülürse, cevap olasılıkları ise trilyonları bulu. Birde onlara, henüz yazılmamış ama GÜLler tarafından bilinen şarkıları eklersek, cevap olasılıkları için sonsuz diyebiliriz, öyle değil mi? O halde, tahmin yürüterek doğru şarkıyı bulma ihtimalimiz: “1/∞”. İşte GÜLleri duymayı öğrenmeden önce bilmemiz gereken formül. Şimdi söyle öyleyse; 1/∞ kaç eder?

    Sıfır(0) eder benim hatırladığım kadarıyla.

    Doğru, ama normal sıfır olsaydı, bu GÜLleri duyma ihtimalimizin hiç olmadığı anlamına gelirdi. 1/sonsuz, “özel bir sıfır eder.”

    “özel bir sıfır.”

    Herhangi bir kesiri ele alalım. 1 bölü herhangi bir sayı… Bir sayısını böldüğümüz rakam büyüdükçe, cevaptaki 1’in önünde yer alan( 0.000…0001 ) 0’ların adedi de artar. Yani eğer 1’i sonsuza bölersek, 1’in önünde sonsuz sayıda sıfır yer alır. Böylece cevap, 0,000… şeklinde sonsuza kadar sürüp gider. Ama biz hiç görmesek dahi, cevabın en sonunda mutlaka bir “1” rakamı vardır. Cevap 0, ama sonsuz(∞) kadar ötede de olsa, “1” ile biten özel bir sıfır.

    İşte bu çok önemli. Çünkü bu cevap, bir yandan bize, tahmin yürüterek GÜLlerin söylediği şarkıyı bilme olasılığımızın sıfır olduğunu söylerken, öbür yandan da, şarkının ismine erişmenin imkânsız olmadığını işaret ediyor.

    Sana GÜLlerin hangi şarkıyı söylediğini sorduğumda, sen en doğrusunu yaparak, bilmediğini söyledin. Neden? Çünkü bilmediğini biliyordun. 5 duyunla yanıtlayamadığın ve sayısız cevap ihtimali olan bir soruyu tahmin yürüterek cevaplamanın anlamsızlığını görüyordun.

    Her insanın kalbi doğuştan bu yetiye sahiptir aslında. Ama kalpler zamanla sağır olur ve GÜLleri duyamaz hale gelir. GÜLlerin şarkı söyleyişlerine “tanık olmak” isteyen bir kimse, önce, büyürken kaybettiği yetiyi geri kazanmalıdır. Bu da ancak, sürekli GÜLlerle ilgilenmek, onları sevmek ve o sevgiyi sürekli artırmakla olur.

    Eğer GÜLleri duyabileceğimize inanırsak, bir gün onları mutlaka duyarız. İhtimal var çünkü, sıfırın sonunda gizlenmiş “1” var! Ve eğer hiçlik yolunu sonsuza dek takip edersek, o “1”e mutlaka ulaşırız.

    “Peki ya GÜLler hiç konuşmuyorsa? Ya hiç şarkı söylemiyorlarsa?” Onun ihtimalini de ben size söyleyeyim. GÜLlerin söylediği şarkı sayısı sıfırsa, formül, sıfıf bölü sonsuz(0/∞) olur. O da sıfır eder. Ve bu kez özel bir sıfır değil, basbayağı düz, koca bir sıfır! Yani şarkı da yok, onları duyma ihtimali de.

    Doğru değil mi? İki yol var. Biri burada başlar ve burada biter. Diğeri ise ancak sonsuzlukta son bulur. GÜLlerin konuştuğuna inanıyor muyum? Sorusuna verdiğiniz cevapla, işte bu iki yolsan birini seçmiş oluruz. Bu sorunun sadece iki cevabı vardır. Ya evet ya da hayır. Bir üçüncü cevap yok. “Evet” diyenler için “özel sıfır”, “Hayır” diyenler içinse “düz sıfır” cevabı geçerlidir. İşte bu yüzden, “Hayır” diyenlerin GÜLleri duymalarına hiç ihtimal yoktur. Zaten öyle bir amaçları da yoktur onların. Kulaklarının algılayabildiği titreşimleri duymak yeter de artar onlar için. Bunun ötesindeki seslere değer vermezler.

    Peki, hangi cevabın doğru olduğuna kim kara veriyor?

    Hangi inancın doğru olduğunun bir önemi yok. Önemli olan, senin neye inandığın. Sor kendine de ki: “Ben hangisine inanıyorum?” işte bu kadar basit. Eğer cevabın, “GÜLlerin konuşamaz” ise, bu da güzel, bunun için seni kimse ayıplamaz. GÜLlerin konuştuğuna inanmayanlar olmalı ki, GÜLlerin konuştuğuna inananlar olabilsin… Gündüz, gece varolduğu için vardır; gece de gündüz var olduğu için. “Gece mi daha güzel, gündüz mü?” diye sormak yerine, sen hangisinde yaşıyorsun kendine bunu sor. “GÜLleri duyabileceğime inanıyor muyum?” diye sor.

    Ama bu soruyu mutlaka sorman lazım. Çünkü cevanının “Hayır” olduğunu bilirsen, bahçede yürümek zorunda kalmazsın; orada yaşayabileceğin zorluklara, hayal kırıklıklarına, Başarsızlıklara katlanmak zorunda kalmazsın. Beni dinlemek sorunda kalmazsın en başta. “Konuşacak da duyacağım,” diye, haftalarca, aylarca, hatta belki de yıllarca bür GÜLün karşısına geçip beklemek zorunda kalmazsın. Her şey çok daha rahat, çok daha kolay olur senin için. Sabahın erken saatinde bahçeye inmek yerine, bütün gün uyuyabilirsin mesela. Nasıl, bu çok daha keyifli olurdu, değil mi? Gerçi bu da, GÜLleri duyabileceğine inanıp inanmamana bağlı. Bir düşün, GÜLlerin şarkı söylediğine inanan biri için hangisi daha keyifli olurdu? Uyumak mı? Yoksa onların şarkı söyleyişlerini duyma ümidiyle uyanmak mı?

    Şimdi söyleyin: “Evet GÜLleri duyabiliriz” diyenlerden misin?

    Biliyorum “Evet” diyorsun. Bu cevabı verdiğin için burada değil misin zaten? Biz duymamız gereken cevabı duyduk. Bazen sessizlik yüzlerce yeminden daha inandırıcı olur.

    Ama GÜLlerin şarkı söylediğine inanman, hangi şarkıyı söylediklerini bilmene yetmiyor tabi ki. Doğru şarkıyı bilmenin sadece iki yolu vardır. Ya onları kendin duyacaksın ya da onları duyan birine inanacaksın. Tabi en güzeli, GÜLleri kendin duyabilmendir. İlahi bir sese sahiptirler. Seni senden alır, uzaklara götürür ve GÜL kokusuyla getirirler geriye. Üstüne GÜLlerden sinmiş bir koku değildir bu. GÜL kokusu artık senin içinden çıkıyordur. GÜLünden sorumlu olmanın ne anlama geldiğini öğrenmişsindir çünkü.
  • Muradına Eren Dilber

    Yıllar yıllar önce ihtiyar dul bir kadının, al yanaklı, gül dudaklı biricik kızı varmış. Kız odasında kanaviçe işlerken penceresine bir kuş konmuş ve kuş;

    Sultanım, küçük sultan!
    Bir ölü başında duracaksın,
    Kırk gün bekleyeceksin,
    Muradına ereceksin!

    Demiş. Kız ve anası bir korkuya kapılıp bu diyardan göç etmişler. Yolda giderken uyuya kaldıkları sırada kuş gelip kızı kaçırmış ve bir sarayda ölü gibi yatan genç bir adamın yanına bırakmış. Kız, kuşun sözlerini hatırlayıp kaderinin böyle olduğunu kabullenmiş ve ölünün başında beklemeye başlamış. Kırkıncı gün gelip çattığı sırada boğazdan bir gemi geçmekteymiş. Kız, bu gemiye bir kese altın atarak can yoldaşı olması için bir cariye satın almış. Cariyeye “adamın başında beklemesini sarayı bir dolaşıp geleceğini” söyler. Tam gittiği sırada şehzade uyanır ve cariyeye “kırk gün başında bekleyenin kim olduğunu” sorar. Cariye de kendisinin beklediğini esas kızında bir cariye olduğunu” söyler. Bunun üzerine yalancı cariye ile şehzade düğün dernek yapar ve evlenir. Zavallı kızcağız da bu oyuna sessiz kalmıştır. Şehzadenin içi karısına bir türlü ısınamamaktadır fakat aklına bu oyunda gelmemektedir. Günlerden bir gün Yemen’e sefere gideceğinde karısına ne istediği sorar, karısı ondan çok pahalı bir elmas küpe ister. Cariye kılığındaki kıza sorduğunda kız ondan bir” sabır taşı istediğini” söyler. Şehzade, bu kızın tok gözlülüğünden çok etkilenir. Şehzade, karısının isteği küpeleri alır fakat cariyenin istediği sabır taşını unutur. Dönüş yoluna çıktıklarında denizde fırtınalar olur, kapkara bulutlarla yolları kapanır. Şehzade sabır taşını unuttuğunu hatırlar ve kızın kalbinin temizliğini düşünür. Taşı almak için dönerler. Karısına küpeleri verir. Cariyeye de taşı verir. Gece gözüne uykuya dair bir damla girmez. Kalkar cariyenin odasına gider ve aralık kapıdan içeri baktığında kızın sabır taşına başından geçen her şeyi anlatır. Sabır taşı, şişer şişer çatlar. Kız taşa; “sen bile dayanamadın, ben nasıl dayanayım” der ve kendini asmak üzereyken şehzade yetişir ve kurtarır. Yalancı cariyeyi idamla cezalandırır. Esas kızla da kırk gün kırk gece düğün yapar. Kızın anasını da yanlarına alıp bir ömür boyu mutlu mesut yaşamışlar.

    Muradına Eremeyen Dilber

    Çok eski zamanlarda yoksul bir aile varmış. Bu ailenin bebeği olacakmış fakat ev doğuma hiç uygun olmadığı için kadıncağız köyün hamamında doğurmaya karar vermiş. Doğurmuş doğurmasına ama duvarlar yarılmış içinden dervişler çıkmış. Dervişler, bu kızın bileğine bir bilezik takmış ve bunu asla çıkarmaması gerektiğini söylemiş.” Gülünce; yüzünde güller açılsın, yıkandıkça; başından altın düşsün, ağladıkça; gözünden inciler dökülsün, bastığı yerlerde; çimler bitsin” demişler ve gitmişler. Kadın, bebeği yıkarken başından su döktüğünde gerçekten altınlar dökülmüş. Bebek ve ailesi sarayları aratmayan bir konağa taşınmış, uşaklar ve hizmetçiler tutup rahata ermişler. Derken, yıllar yıllar geçmiş kız büyüyüp güzelleşmiş ve ünü yedi diyara yayılmış. Zengin bir ülkenin prensi bu kızla evlenmek istemiş ve anasını yollamış. Anası, kızın ailesinin konağına vardığında pek güzel ağırlanmış. Kızın, gerçekten de güldükçe yüzünde güller açarmış, oğlanın anası kızın koluna bir çimdik atmış ve kızın gözünden gerçekten de inciler dökülmüş. Oğlanın anası kızı istemiş, kızın anası da vermiş. Kızın, gelin gitme günü gelmiş çatmış. Anası, kızın yanında gitmesi için sütninesi yollamış. Sütninesi, kendi kızını da almış gemi yolculuğuna çıkmışlar. Yolculukta kıza pastırma yedirmişler kız çok susamış ve su istemiş; sütninesi, karşılığında kızın gözlerini istemiş. Zavallı kız, dirense de gözlerini vermek zorunda kalmış. Bir diyarda kızı bırakmışlar; zavallı kız, ağlaya ağlaya yoldan geçen bir adamcağızdan yardım istemiş. Sütnine ise planını uygulamakla meşgulmüş. Kendi kızını gelin diye şehzade ile evlendirmiş. Şehzade, gülünce açılan gülleri görmeyip sorunca da ona; “her zaman olmadığını, yılda bir kere olduğunu söylemişler”. Şehzade, mecbur inanmış. Zavallı kızı yolda bulan adam, eve götürmüş ve kız sayesinde zengin olmuşlar. Kızı da çok sevmişler. Kız, babasına yanağında açan çiçekleri vermiş, “bunları sarayın bahçesine gir sat, karşılığında da iki çift göz iste” demiş. Babası gitmiş, karşılığında da gözleri almış. Zavallı kız, gözlerini yerine takmış. Sütninenin kızı da aldığı gülleri şehzadeye verip “yanaklarında açan güllerin bunlar olduğunu” söylemiş. Şehzade, gülleri öyle içli koklamış ki içinde eremeyen dilber türbesi” olmasını istemiş. Sütnine ve kızı da zavallı kızı öldürme planları yapmış ve kızın kolundaki bileziği çalmanın bir yolunu bulmuşlar. Zavallı kız, ölmüş ve türbeye yatırılmış. Şehzadenin yolu, şans eseri bu türbenin yanına düşmüş. Türbeden bir ağlama sesi gelirmiş. Şehzade, türbeye girdiğinde erkek bir bebekle karşılaşmış. Bebeği pek sevmiş ve almış saraya getirmiş. Bebek, oyun oynarken sandıkta anasının bileziğini bulmuş. Şehzade, bileziği görünce türbede gördüğü kızın bilezik izini hatırlamış ve bileziği yanına alarak türbeye gitmiş. Bileziği kızın koluna takınca kız uyanmış ve bütün gerçekler ortaya çıkmış. Bebek de şehzade kızın güllerini koklayınca oluşmuş. Sütnine ve kızı idam edilmiş. Şehzade ve kız evlenip bir ömür boyu mutlu olmuşlar.

    Tasa Kuşu

    Ülkelerden birinde padişahın biricik kızı varmış. Üstüne öyle titrenirmiş ki dert tasa nedir bilmezmiş. Günlerden bir gün hoca hanımla otururken hoca hanım “bir derdinin olduğunu” söylemiş. Kız gülüp dalga geçmiş. Hoca hanım öyle kinlenmiş ki, kıza bir tasa kuşu satın alıp, hediye etmiş. Sultan, bir gün bahçede dolaşırken kuşu da çıkarmış. Kimsenin görmediği kuş kızı alıp götürmüş, bir dağ başına bırakmış. Kızcağız bir çobandan erkek kıyafetleri almış ve kasabaya inmiş. Bir çaycıdan iş istemiş, geceleri dükkân da kalırmış. Bir gece derin uykulardayken kuş gelmiş. Bütün bardakları kırmış, dükkânı dağıtıp gitmiş. Sabah ustası gelince kızı evire çevire dövmüş ve dükkândan kovmuş. Kızcağız bu seferde bir terzinin yanında işe başlamış. Terzi kızı işe almış gece olmuş kız dükkânda uykuya dalmış, kuş yine gelmiş. Dikili elbiseleri, top kumaşları yırtmış, ortalığı bir güzel dağıtıp gitmiş. Sabah olunca ustası kıza bir güzel dayak atmış ve kovmuş. Kız bir avizecinin yanında işe başlamış ki kuş gelip gece bütün lambaları, kandilleri kırmış, dökmüş. Sabah olunca kandilci gelip kızı bir güzel dövmüş ve kovmuş. Zavallı sultan başını alıp dağlara gitmiş. Dağda onu sarayın şehzadesi görmüş, almış saraya getirmiş. Saray da sultanın güzelce bir kız olduğunu gören şehzade kıza âşık olmuş. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Derken kızın bir bebeği olmuş. Tasa kuşu gece yine gelmiş ve sultanın bebeğini kaçırmış ağzına da kan sürüp gitmiş. Padişah kızı idam etmek istese de şehzade kabul etmemiş. Doğan diğer iki bebeğe de aynı şey olunca kızı celladın eline vermişler. Cellat kıza acımış ve onu serbest bırakmış. Kuş yine gelmiş kızı almış büyükçe bir saraya varmışlar. Sarayın bahçesindeki suya girmiş ve bir delikanlıya dönüşmüş. Kuş annesinin ona ilenci yüzünden tasa kuşuna döndüğünü, sultanın kuşu hiç ele vermemesinden dolayı lanet bozulmuş. Kız sarayın bahçesinde 3 tane küçük çocuk görmüş, bu çocuklar kaçırılan çocuklarıymış. Sultan çocuklarına sarılmış, ağlamış. Şehzadenin sarayında görevli afyoncunun, kullukçu başının ve hazinedar ağanın yolu bu saraya düşmüş. Delikanlı, türlü türlü oyunlar etmiş bunlara da üçünün de aklı hayali karışmış, olup biteni şehzadeye anlatmışlar. Şehzade varmış bu saraya gitmiş. Orada sultanı ve evlatlarını görünce sarılıp, ağlamışlar. Köleye dönüşen delikanlıyı azat etmişler. Şehzade ve sultan yeniden güzel bir düğün yapmışlar. Bir ömür boyu mutlu yaşamışlar.

    İğci Baba

    Bir şehrin kenar mahallesinde üç kız kardeş yaşarmış. Yün eğirip, örgü örerek geçimlerini sağlarlarmış. Bir gün iğci baba kapılarını çalmış ve kızlara iğlerini göstermiş. Kızlara evde başka iğlerinin olduğunu gelip onlara bakmalarını söylemiş. En büyükleri iğci babanın peşinden gitmiş bir de ne görsün bir sürü insan parçası asılı evinde. İğci baba kıza bu parçalardan pişirtirmiş. Kız yemeyince parmağından bir parça vermiş. Kız bunu camdan dışarı atmış. Parmağıyla konuşan iğci baba kızın parmağı yemediğini öğrenince kızın kafasını kesmiş. Ortanca kardeşi ablan zengin koca buldu sana da bulurum diye kandırmış ona da aynı halleri etmiş. Küçük kardeşi almış götürmüş. Küçük kardeş parmağı kediye yedirmiş. İğci baba bu kızı sevmiş ve kız ona normal yemekler yapmış, iğci babayı insan etinden soğutmuş. Sarayın 41 anahtarı varmış. İğci baba 41’inci odayı açmamasını söylemiş. Kız, merakına yenik düşmüş ve odayı açtığında ne görsün; tavana saçlarından asılmış bir delikanlı. Delikanlı kıza iğci babanın saçından üç tel koparmasını onun 41 gün uykulara dalacağını sonra da beraber kaçmalarını söylemiş. İğci baba uykudayken kaçmışlar. Evlenip yuva kurmuşlar. İğci baba, uyandığında intikam peşine düşmüş. Varmış gitmiş yaşlı bir seferi rolünde evlerine gitmiş. Delikanlı, şüphelenmiş fakat uyku büyüsüne yakalanmış. İğci baba kızı döverken, büyü bozulmuş. Delikanlı uyanıp cadıyı bir güzel dövüp, ateşe atmış. Böylece cadının gazabından kurtulmuşlar. Kırk gün kırk gece mutlu yaşamışlar.

    Hırsız ile Yankesici

    Bir kadının iki kocası varmış biri hırsız biri yankesiciymiş. Hırsız gündüz gelir, yankesici gece gelirmiş. Böylece ikisini de idare edermiş. Bir tesadüf eseri gerçek ortaya çıkmış. Kadın ve iki kocası kadıya gitmişler. Kadı, “marifetini en iyi sergileyen kadının alır” demiş. Hırsız, bir gerdanlık bulmuş. Gerdanlığı, bozdurmak için kuyumcuya her gittiğinde gerdanlığı bulamaz. Yan kesici her seferinde gerdanlığı çalar. Marifetini böyle gösterir. Hırsız, yankesiciyi yanına alır. Gece saraya giderler, sarayın en etli butlu kazını çalar. Padişaha uykusunda hikâyelerini anlatır, padişahın hikâye çok hoşuna gider fakat hırsızı lalası sanmaktadır. Hırsız, padişaha sorar, sizce kadını kim hak eder diye. Padişah tabi ki sarayımdan en gözde kazı çalan hak eder der. Hırsız ve yankesici eve dönerler, kazı hep birlikte bir güzel yerler. Öteki gün padişah başında duranın gerçekten hırsız olduğunu anlar. Hırsızın evini buldurur ve kapısına gider. Kadını hırsızın hak ettiğini söyler. Hırsızı yanına alır ve onu çırak yapar. Yankesici bu diyarlardan çekip gider. Hırsız ve karısı da mutlu mesut yaşar.

    Sefa ile Cefa

    Ülkelerden birinde bir padişah ile lalasının çocuğu olmazmış. Bir derviş bunlara bir elma verir ve ortadan bölüp yemelerini söyler. Elmadan sonra padişah ve lalanın birer çocuğu olur. Derviş gelir adlarını “Sefa ile Cefa” koyar. Bahçede dolaştıkları sırada bir kuş Sefa’ya güzeller güzeli bir kızın fotoğrafını getirir. Sefa, kara sevdadan yataklara düşer. Kimse Sefa’nın hastalığının sebebini bilemez. Padişah, Cefa’dan sebebini bulmasını yoksa onu idam edeceğini söyler. Sefa, kendine gelince Cefa ‘ya her şeyi anlatır. Kız Yemen padişahının kızından başkası değildir. Sefa ile Cefa beraber yollara düşerler. Yemen’e vardıklarında şans eseri kızın hocasına rastlarlar fakat şöyle bir sorun vardır. Sultan hanım, Hint padişahının oğluna gelin gitmek üzeredir. Hoca hanım oğlanları alır eve getirir, yedirir, içirir. Onlar oradayken saraydan görevliler kadını ve misafirlerini saraya davet ederler. Oğlanlar, kadın kılığına girer. Sarayda bir güzel eğlenirler hep beraber sohbet ederler. Diğer gün Cefa, kıza olan biten her şeyi anlatır. Kız, Sefa’ya kaçmayı kabul eder. Cefa’yla plan kurarlar. Gelin kılığına Cefa girecektir. Hint padişahıyla gidecek sonra da kaçacaktır. Planı gerçekten de uygularlar. Cefa, gelin kılığında Hint padişahının sarayına gider. Davetliler, yemekler, eğlenceler içerisinde kimse Cefa’nın erkek olduğunu fark etmez. Hint padişahının kızı ile cefa şans eseri tanışırlar ve âşık olurlar. Onlarda saraydan kaçmaya karar verirler. Yolda bir derviş onlara rastlar ve önlerine çıkan büyülü hayvanlara bir avuç toprak atmalarını söyler. At sırtında koşarak Sefa ve sultan hanımın yanına giderler. Dört kişi yolculuğa başlarlar. Derken yollarına irice büyü gibi bir geyik çıkar. Sefa bu geyiği saraya babasına hediye götürmek istese de Cefa geyiğe bir avuç toprak atar ve geyik ölür. Sefa buna çok kinlenir ve saraya varır varmaz Cefa’nın idamını ister. Cellat, Cefa’ya kıyamaz ve onu serbest bırakır. Biz gelelim Sefa’ya… Sefa, yaptığından çok pişman olmuştur, hele ki Hint padişahının kızı dervişin söylediklerinden bahsedince kardeşini aramaya dağlara çıkar. Bari mezarı belli olsun der. Dağda bir dere kenarında ölmek üzere olan Cefa’ya rastlarlar. Cefa’yı alıp saraya getirirler. Bir güzel bakar iyileştirirler. Ömürleri boyunca da dört kişi pek mutlu yaşayıp gitmişler.

    Alicengiz Oyunu

    Bir padişahın canı çok sıkılır yüzü hiç gülmezmiş. Bütün saray eşrafı onu eğlendirmeye çalışsa da bir fayda etmezmiş. Padişahın canı alicengiz oyunu izlemek istemiş. “Bilen var mı?” Diye sormuş fakat ses çıkaran olmamış. Zayıfça bir oğlan, çıkıp padişahın izni olursa en kısa zamanda öğreneceğini söylemiş. Padişahın bu fikir hoşuna gitmiş, oğlana bir kese altın vermiş. Oğlan yollara düşmüş ki yolda bir derviş ile karşılaşmış. Derviş oğlanı almış, alicengiz oyunu öğreteceğim diye bir dağ başına götürmüş. Mağaraya sokmuş, mağarada oğlan bir kızı görmüş kız ona bir takım tembihlerde bulunmuş ve dervişin kötü niyetli olduğunu söylemiş. Oğlan, kızın tavsiyesi üzerine dervişi alt etmiş ve kaçmış. Oğlan koç kılığına girip saraya satılmış, at kılığına girip giderken derviş oğlanı yakalamış. Oğlan, kuş olup kaçmış. Derviş de atmaca olmuş. Saraya varmışlar. Oğlan, elmaya dönüşmüş, mısıra dönüşmüş; derviş tavuğa dönüşmüş, mısırları yerken; oğlan sansara dönüşüp dervişi boğmuş. Daha sonra da insan haline geri dönmüş. Bütün bunlardan etkilenen padişah, oğlanı çok beğenmiş. Yanına almış, yüksek rütbeler vermiş. Oğlan, mağaradaki kızı kurtarmış ve evlenmişler. Bir ömür boyu mutlu yaşamışlar.

    Saka Güzeli

    Ülkelerin birinde bir padişahın ve vezirin kardeş gibi büyüyen güzeller güzeli kızları varmış. Bahçede dolaştıkları sırada yoldan geçen saka güzeline “hangimiz daha güzel?” diye sormuşlar. Saka güzeli, “vezir kızının daha güzel olduğunu” söylemiş. Padişah kızı buna pek sinirlenmiş. Türlü oyunlarla kızın başını vurdurtmayı babasından istemiş. Vezir, biricik kızına kıyamamış ve bir köpeğin kanını götürmüş. Kızını da sandığa saklayıp bitpazarına yollamış. Saka güzeli Allah’ın işiyle bu sandığı satın almış ve evine götürmüş. Vezir kızı bin bir maharet ve güzellikle saka güzelinin kalbini çalmış, evlenip mutlu olmuşlar. Günler geçerken kızın anne ve babasına özlemi artmış. Gitmiş varmış anne babasının kapısına. Annesiyle hamama gittikleri gün, padişahın kızı da oradaymış. Kızın güzelliği hamamdaki herkesi büyülemiş de kimse dönüp padişah kızına bakmamış. Padişah kızının aklına yine bir kötülük düşmüş. Saka güzeline karısının kötü yola düştüğünü yazmış. Saka güzeli mektubu alır almaz, eline bir bıçak alıp kızın kapısına dayanmış. Kız akıllılık edip kaçmış ve kendini dereye atmış. Akıntı bunu üç balıkçının karşısına çıkarmış. Balıkçılar kız için kavga ede dursun kız oradan da kaçmış. Yolda bir Yahudi kızın başına bela olmuş. Kız elindeki gümüş şamdanı verip yine kaçmış. Dağda bir çeşme başında uykuya dalmış. Onu gören şehzade çok beğenmiş ve kızı sarayına gelin etmiş. Kız şehzadeden tanıştıkları çeşmenin başına onun resmini yaptırmasını istemiş. Böylece gelen geçen herkesten hayır duası alacağını söylemiş. Şehzade çeşmeyi yaptırmış. Tesadüf çelmenin başında üç balıkçı, Yahudi ve saka güzeli toplanmış. Kız hepsini toplattırıp saraya götürmüş ve şehzadeye ettikleri kötülükleri bir bir anlatmış. Şehzade üç balıkçıya falaka, Yahudi’ye ölüm cezası vermiş de saka güzeline kızın kıyamadığını anlayıp; onları yeniden evlendirmiş. Saka güzeli ve vezir kızı çoluğa çocuğa karışmış. Mutlu mesut yaşayıp gitmişler.

    Karayılan

    Ülkelerin birinde bir cihan padişahının hiç çocuğu olmazmış. Padişah dertlenir, buna bir çözüm ararmış. Lalası ile taşraya çıkmışlar ve bir derviş ile karşılaşmışlar. Padişah, dervişe; “bir oğlum olsun da isterse yılandan olsun” demiş. Derviş, padişaha bir elma vermiş; “bu elmayı karınla ikiye bölüp yiyin” demiş. Padişah, dervişin sözünü tutmuş. Günler, aylar sonra sultan hanımın doğum vakti gelmiş çatmış. Çatmış ama yılandan bebek bir türlü doğmazmış. Elini uzatan ebeyi de sokarmış. Diyarda ebe kalmayana kadar hepsini kırmış geçirmiş. Padişah, adamlarını şehre salıp “doğum yaptırabilen var mı?” diye aratmış da korkudan kimse ağzını açamamış. Şehir de üvey anası ve kardeşleriyle zavallı bir kız yaşarmış. Bu kızcağızı üvey anası zorla saraya yollamış. Yolda giderlerken kız anasının mezarına uğramak istemiş. Anası kıza; “bir süt kazanı koymasını yılan bebeğin böylece doğacağını” söylemiş. Kız, anasının sözünü tutmuş ve yılan bebek sütün içine akıvermiş. Kıza bir sürü hediyelerle evine gönderilmiş. Yılan bebeğin okuma zamanı gelmiş çatmış. Nice hocalar ön kapıdan canlı arka kapıdan ölü çıkmış da kimse okutamamış. Kızı, evinden yine almışlar. Kız, anasının mezarından geçerken anasından öğüt almış. Kırk bir tane gül çubuğu ile vura vura okumayı da öğretmiş. Yine bir sürü hediye ile gitmiş varmış. Yılan şehzadenin evlenme zamanı gelmiş. Civardaki bütün gelin kızlar kaçmış, kaçamayanda yılanla evlendirilip, ölüvermiş. Yine bu kızın kapısını çalmışlar. Kız, anasının mezarına uğramış. Anası; “kırk bir kirpinin derisinden vücudunu kaplamasını, yılan soyun derse de önce onun soyunmasını söyle derisini de al yanan ateşlere at” demiş. Kız, anasının dediğini aynen yapmış. Derisi yanan yılan, gencecik bir delikanlıya dönüşmüş. Herkes buna çok sevinmiş. Gelin kız ve şehzade mutlu mutlu yaşarlarken; şehzade gezip görmek umuduyla sefere çıkmış. Seferden biricik eşine aşk mektubu yazmış yollamış. Cariyeler merakına dayanamamış ve mektubu açmışlar. Güzel cümleler, derin hasretler karşısında kıskançlıktan kara yürekleri kabarmış. Mektubu değiştirip, karısının öldürülmesini emrettiği bir mektup yazmışlar. Karısının ise mektuptan haberi olunca kaçmış, gitmiş dağlara. Mağaranın birinde bir delikanlıyla karşılaşmış. Bir kuş bu delikanlıyı esir etmiş, kuşun korkusuna kaçamazmış. Kızı gizleyerek bir süre yaşamışlar ve kız hamile kalmış. Oğlan, kızın burada doğuramayacağını gitmesi gerektiğini söylemiş. Kız, çeşme başında yaşlı bir kadınla karşılaşmış ve yardım istemiş. Kadın, kızcağızı alıp konağına getirmiş. Kızı pek güzel ağırlamışlar ve kız bebeğini sapasağlam doğurmuş. Bebeğin babası her gece bebeğini görmeye gelirmiş. Konaktaki kızlardan biri bu konuşmaları duymuş. Delikanlının yıllar önce kuş tarafından kaçırılan kardeşleri olduğunu düşünmüş. Ertesi gece büyük ablası da öyle düşününce ortaya çıkmışlar. Bahtiyar, kardeşleri ve anası ile bir güzel sarılıp hasret gidermiş ama kuşun ailesine edeceklerinden korkmuş, gitmek istemiş. Bahtiyar’ı zorla tutmuşlar. Kuş, gelmiş; konağın bahçesinde bir oraya bir buraya vurmuş ve çatlamış ölmüş. Mutlu mesut yaşarlarken karayılan şehzade kızı bulur ve götürmek istediğini söyler. Kız da onunla gitmek ister. Bebek babasıyla kalır. Bu masalda kimine mutluluk kimine hüzün düşmüş.

    Mercan Kız

    Ülkelerin birinde haylaz mı haylaz bir şehzade varmış. Oku ve yayıyla bütün gün zarar ziyan edermiş. Çeşme başından elinde testi ile giden yaşlı bir kadıncağızın testisini vurmuş. Yaşlı kadın sinirlenmiş ve “Mercan kıza âşık olasın” diye beddua etmiş. Oğlanın içine bir ateş düşmüş ki yerinde durması imkânsız. Babasının iznini alarak mercan kızı aramaya çıkmış. Dağ, dere, tepe aşmış da bir kaya dibinde dinlenmiş, durmuş. Aşağıya uçuruma bakınca bir ormanda dev çıkagelmiş. “Mercan kız uzat saçını da al ananı yukarı” demiş. Mağaranın kapağı açılmış ve güzellikte bir numara bir kız sırma gibi saçlarını uzatarak anasını yukarı çekmiş. Gündüz olup dev ormana gidince şehzade kıza numara yapmış ve dev anasının sesini taklit edip kendisini yukarı çektirmiş. Derken birbirlerine alışmışlar hoş sohbetler etmişler. Devin gelme vakti gelmiş çatmış. Kız, delikanlıyı kapı arkasında bir süpürgeye çevirmiş. Ertesi gün olmuş dev anası gitmiş. Kız ve oğlan kaçmaya karar vermişler. Atlarına atlayıp üç günlük yol gitmişler de devin haberi olunca bu üç günlük yolu bir çırpıda koşuvermiş. Kız, cebinden iğne çıkarıp yere atmış her yer iğne tarlası olmuş. Dev, bu yolu üç günde geçmiş ama kız ile oğlana yine yetişmiş. Kız, devin yoluna sabun atmış. Dev yine üç gün oyalansa da yine yetişmiş. Kız, bu sefer de bir su atar ve devle aralarına azgın sular girer. Dev, bu suları geçemez ve kızın arkasından” yedi yıl hasretlik çekiniz” diye ilenir. Saraya üç adımlık mesafe kaldığında kız çeşme başında durur. Oğlana, “anam bize ilendi, daha sonra ilenci çekeceğimize şimdi başımızdan savalım, burada yedi ay seni bekleyeyim” demiş. Oğlan, çaresiz kabul etmiş. Saraydan bir cariye çeşmenin başına gelmiş, ağacın tepesinde kızı görünce kıskançlığından kara kalbi kabarmış. Kıza yalvar yakar yanına çıkmış. Aylardır ağaç başında olan kız, can yoldaşı bulmanın sevinci ile başından geçenleri bir bir anlatır. Hem kalbi hem yüzü çirkin olan bu kapkara kız kızın tılsımını sorar. Saf kızcağızda başındaki üç iğneden, birçok şeye hükmedebildiğinden ve üçü birden çıkarsa kuş olacağından bahseder. Kara kız bir yolunu bulur bunları alır ve kız bir kuşa dönüşür uçar gider. Kavuşma günü geldiğinde şehzade kara kızı görünce şaşırır ama ağaç tepesinde yaşamaktan böyle olduğunu yıkandıkça ağaracağını düşünür. Derken evlenip bir de bebek yaparlar ama kız bir türlü düzelmez. Sarayın bahçesindeki ağaçlara bir kuş gelir her gün aynı saatte konar ve ağaçları kurutur. Şehzade, bu kuşu yakalatır ve altın kafese koyar. Kuşunu da pek sever herkesten korur. Kara kız şehzade seferdeyken kuşu kestirir, bir güzel yer ama gel gör ki kuşun bir damla kanından bir selvi ağacı yükselir, büyür. Kuşunun acısını bu üç günde yükselen selvi ağacı ile unutur. Kara kız bu selvi ağacını da kestirip, bebeğine beşik yaptırır. Kesim sırasında biraz yongayı evine götüren koca karı; bir de ne görsün, yoncanın içinden güzeller güzeli bir kız çıkar ve beraber yaşamaya başlarlar. Padişah sefere çıkmadan saraydaki hayvanları halka dağıtacağını söyler. Herkes kapıya gider padişahtan hayvan ister. Koca karıda gider ama onun yaşlılığına bakıp bir kötürüm tay verirler. Mercan kız, padişah seferden dönene kadar tayı bir küheylana çevirir. Atı almaya gelen görevliler şoka girer ve atı ahırdan çıkaramaz. Bunu duyan padişah merakına yenilir ve ahıra gelir. Atı kim bu hale getirdiyse ahırdan da o çıkarsın der. Mercan kız çıkar gelir. Padişah ve mercan kız tekrar evlenir, mutlu mesut yaşarlar. Kara kız ise kırk katır ile cezalandırılır.
  • Yolculuğumuzun her zaman ileri doğru olduğunu kavrayabilmemiz lazım.

    Evet, kitap kişisel gelişim alanında en çok tutulan kitaplardan birisi. Zihnimizi ve zamanı kontrol edebilmenin açık bir şekilde mümkün olduğunu savunan ve gösteren, bir kitabın ötesinde olan bir yaşam kılavuzu aslında.

    Bilgenin anlattığı bir hikaye bu kılavuzun en güzel örneklerinden biri. bu hikayenin temelinde yatan ve yaşamımızda yer edinmesi gereken, "aydınlanmış bir yaşama ulaşmanın yedi erdemi" düşüncesini yansıtan bu hikaye şöyle;

    "Muhteşem, verimli ve yeşil bir bahçenin ortasında oturuyorsun. Bu bahçe gördüğün en olağanüstü çiçeklerle bezenmiş. Ortam son derece sakin ve sessiz. Bu bahçenin duyusal bazlarını içine çek ve tüm zamanım bu doğal imhada geçirebileceğini düşün. Çevrene baktığında bahçenin ortasında altı kat yüksekliğinde kırmızı bir fener kulesi görüyorsun. Kulenin giriş kapısının büyük bir gürültü çıkararak açılmasıyla bahçenin sessizliği aniden bozuluyor. Dışarıya üç metre boyunda üç yüz elli kilo ağırlığında bir Japon sumo güreşçisi fırlıyor. Sumo, bahçede dolaşırken birinin yıllar önce bıraktığı altın bir kronometre buluyor. Kronometreye basıp kayıyor ve büyük bir gürültüyle yere düşüyor. Sumo bilincini yitiriyor, yerde sessiz ve hareketsiz yatıyor Sen tam son nefesini verdiğini düşünürken güreşçi belki de orada açan sarı güllerin güzel kokusuyla uyanıyor. Enerjisini toplayan güreşçi ayağa zıplıyor ve bir içgüdüyle soluna bakıyor. Gördükleri karşısında şaşkınlığa kapılıyor. Bahçenin uzak ucundaki çalılığın içinden geçen milyonlarca parlak elmasla kaplı uzun bir patika bulunmaktadır. Bir şey güreşçiye bu patikayı izlemesini söylemiş gibidir ve o da böyle yapıyor. Patika onu tükenmeyen sevinç ve sonsuz mutluluk yoluna götürüyor. '

    Evet, hikaye böyle. Hikayede geçen bahçe, fener kulesi, sumo güreşçisi, pembe kuşak, kronometre, güller ve patika aydınlanmış bir yaşam için gerekli yedi erdemi ifade etmektedir.

    Azmini kaybetmiş insanların bu kitap hakkında birçok olumsuz eleştirisini okudum. Kitabın böyle yap, şöyle yap, şu durumda bunu yapman gerekir gibisinden ifade biçimleri mevcut lakin kitabın en ana düşüncesi ve verdiği bilgi zihnimizin gücünü bize gösterebilmesidir.

    Gayet güzel bir kitap okumanızı tavsiye ediyorum ve bu bilgenin anlattığı hikayenin de hayatınızda veya aklınızda yer edinmesi dileğiyle.
  • Okuyucu kitabı bitirdikten sonra "vay be" dediyse o kitap başkaları tarafından keşfedilmeyi bekleyen bir cevherdir işte bu kitap o kitap.
    Budizmin ortaya çıkışı,Buda nın hayatı,hayat felsefesi farklı bir pencereden dile getirilmiş ki kitap nobel ödüllü-1946
    Resmi kayıtlara göre Gorlama Buda,M.Ö 563-483 yılları arasında Hindistan da yaşadığı tahmin edilen ruhani öğretmen ve Budizmin kurucusu
    Budizm ise Dünyanın 4.en çok üyesi bulunan dinidir 3.Hinduzim 2.İslam 1.Hristiyanlıktır.
    Bana göre Budizm; insanın kendini keşfetmesi, anlam arayışı ile ortaya çıkan bir din.
    Fark ettim ki insan topluluğu olarak bir şeyleri keşfedince onu isimlendirmeyi seviyoruz böylece daha kolay sınıflara ayırıp ihtiyacımız olduğunda elimizin altında hazır bulundurmak işimize geliyor
    Gerek var mıydı? Bilmiyorum.
    İnsanın kendini keşfetmesi için bir dine ihtiyaç duyması gerektiğini düşünmüyorum belki o bir araç olabilir ama amaç olmamalı
    Bir yolculuk düşünün ki bugün sizi sıcak yuvanizdan kopartıp cebinizde beş kuruş olmadan ,karnınız belki aç belkide açıkmak üzere ve üzerinizde sadece namahrem yerlerinizi örtecek bir bez parçası,ormanın içinde vahşi hayvanlarla yaşamak,ağzına tek lokma et dahi almayıp veganlığı benimseyen biri olarak hayatınızı idam edeceğinizi söyleseler biliyorum kulağa tam bir survivor gibi geliyor ama vaktin birinde başka bir kıtada bu şekilde yaşayan insanlar varmış gel zaman git zaman bu insanlar nefislerine hakim olmayı,oruc tutmayı,beş kuruş için dilenmeyi,ihtiyacı olanlara yardım etmeyi ve kendilerini gerçek mutluluğu bulmaya adamışlar.
    Bu uğurda ailelerinden vagecmisler oğul olmaktan,baba olmaktan daha en başında reddetmisler ve daha nicelerinden.
    Evet belki bizim göremediğimizi gördüler hissedemedigimizi hissettiler,kulakları kendi iç sesleriyle şenlendi. Peki şu kısacık hayatta bu eziyet niye?
    Neden hayatı olduğu gibi kabul etmiyoruz?
    Neden her şeyde ve her yerde bir anlam arıyoruz?
    Gerçekten insan olarak bukadar mi kaybolduk,bu kadar mı çaresiziz? Yoksa birşeylere bağlanıp sahip olunca mutlu mu oluyoruz yoksa kendimizi kandırıyoruz?
    Mutluluk insanın içindedir onun için yolculuğa çıkamaya gerek yok,mutluysan mutlusundur bir sebep olmasına gerek yoktur.Üzgunsende ,üzgünsündür içinden ağlamak geliyorsa bırak ağla çünkü hayat iyisiyle kötüsüyle var onu ve kendini olduğu gibi kabul et ve sev.
    Asıl mesele sevmek asıl mesele sırf gülü dikeni var diye onu sevmiyorsan ve mutsuz oluyorsan bu gülün suçu değil,senin suçundur.
    Hayat güllerin dikenleriyle birlikte olduğu bir yer ona kucak aç ve onunla bütünleş.
    Sevmeyi öğrenmek hayattaki en güzel öğretmendir.
    Not:Ateist değilim.
  • "Artık kimse güllerin içinden gelmiyor. Çok trafik var çooook.."
  • ***spoiler ve çokça detay kelimesini içerir***


    ince detayların 731 sayfaya sığdırıldığı bu eseri ben okumaya başladığımda sınav zamanındaydım ve bu yüzden yarım bırakmak zorunda kalmıştım. bölünerek de olsa yaklaşık 15 günde bitti ancak olayların ve dilin akışı o kadar hızlı ki 3 günde bitebilir. 7 gün içerisinde işlenen cinayetler, yazarın anlatışının yoğunluğundan mıdır sanki bana bir ay sürmüş gibi geldi.

    ilk 43 sayfayı atlatabilen kitabı bitirme şerefine ulaşır bence, zorluklardan sonra alınan mükafat gibi. ortaçağ ve hıristiyanlığa dair bu bilgi yüklemesi arasında acaba bu hep böyle devam edecek mi diye sorduğum olmuştu. yine, kitabın başında verilen olayın geçtiği manastırımızın haritasının çizilmesi yaptığı en büyük kıyak bize yazarın. uçurumun nerede olduğu, güneşin ne taraftan doğduğu, girişin kaç tane olduğu, mezarlığın sağında ne var, kar ne kadar yağdı ve ne kadarı neden eridi bu detaylar cinayetlerin çözümü için önem arz eden şeyler. ve yine, bulunan ortamının dizaynı, binaların arasındaki mesafe, merdivenlerin sapış şekli bile üstünde çokça emek verilerek dökülmüş kağıda. başlanan konuşma merdivenin sonuna gelindiğinde bitiyor mesela. tabi bunları kitaptan okumak başka, mesleğini seven bir mimarın ağzından duymak daha bir başka :)

    yazarın, eserinin sonunda yaptığı açıklama benim çok hoşuma gitmişti. bazı şeyler havada kalmıştı, Eco da sanki bunu bilerek zemine oturtmak için bi güzellik yapmış bana. kitabın adını ilk başta "Suç Manastırı" ya da belki "Melk'li Adso" koymayı düşlemiş. rastgele aklına gelen Gülün Adı için Eco, şöyle düşünüyor: gül öylesine anlam yüklü, simgesel bir nesnedir ki, neredeyse artık hiçbir anlamı yoktur; gizemlidir gül ve bir gül güllerin yaşantılarını yaşamıştır, bir gül bir güldür, bir gül bir güldür, bir gül bir güldür... kitabın kapağının da o kadar albenisi var ki duraksadığım, cümleleri sindirmeye çalıştığım zaman kitabı kapatıp uzun süre güle kitlenirdim. bütün bu anlatılanlarla anlam kurulmuyor belki ama bir bağ oluşuyor. Gülün Adı. Gülün Adı. Gülün Adı. yazar düşündüğü isimlerden birini koysaydı bu kadar yankı uyandırmazdı bende. ve yine birbirimize denk getirmezdi bizi hayat. Eco, sen harika bir detaysın.

    kahramanımız Adso. Adso, William isimli gezgin bir dedektifin çırağı. tabiri caizse kuş uçmaz kervan geçmez denilecek bir yerdeki manastırda işlenen bir cinayeti çözmek için davet ediliyorlar. başrahip bir an önce bu olayın çözülmesini istiyor, nedeni ise kendi hakimiyetindeki bu yere dışarıdan bir başka hakimiyet uygulanmasın. ne tatlı şey değil mi bu özgürlük? :) o kadar çok şüphelenilecek rahip var ki, takip edebilmek için kitabın başına onları nitelendirebilecek şeyler bulduğumda not etmiştim. salt okunduğunda kafa karıştırabilecek düzeyde isimler mevcut. kitabın başında ve okurken ara ara hıristiyanlıkla veya o olaya özgü başka bir olayın çok detaylı bilgilerini veriyor yine Eco. bunlar ilgimi çekmemişti benim ancak sonradan anladım ki amaca ulaşmak için yazılan şeylerdi. bunu sonradan farkettiğimde pişmanlık oluşmuştu bile. keşke önce bilgi sahibi olsaydım ya da beni uyaran olsaydı dedim çünkü sonu keşke olan bir pişmanlıktan daha kötü bir son tahayyül edemiyorum.

    hıristiyanlığın yaşandığı, çeşitli olayların döndüğü, herkesin birbiri hakkında bir duydukları bir de düşündükleri, değişik tutum sergiledikleri bu manastırda aslında ben dinin insanlara akla mantığa zarar şeyleri yaptırdığına tanık oldum. bu kadar çok katı kural, sebebi nedeni bilinmeksizin bu böyledir diye uygulanmaya, düşünülmeye zorlanan rahipler, rahiplerimiz. kadınlara ayrıca bir düşmanlığın olduğu, eşcinselliğin de işlendiği bu yerde herkes birbirinden habersiz ve haberli de. baskılanan duygular bazen bir noktada kontrolünü kaybeder, bazen de rüyalarda gün yüzüne çıkar, ama elbet çıkar.

    mimarisine hayran duyduğum Aedificium'un kütüphanesine kimse giremiyor bu yüzden burası benim için korumahaneydi. "kitaplar okunmak için var, korunmak için değil başrahip bey ne yapıyorsunuz?" diye yaptığım itiraz, daha sonrasında da "ne var burada ki bu yasak?" soruma William'ın araştırma ve merak aşkı, uzun uğraşları ve bazen de tesadüflerin getirdiği fikirleri sonucu cevap verdi. korumahanenin dizaynını içeriden değil de kutuplarla birlikte dışarıdan çözüşü bana içinden çıkamadığım sorunlarıma kendini dışarıdan gör, öyle anla ve öyle çöz deme şekliydi. bazen bildiklerine veya bildiğini sandığı düşüncelere kitlenir kalır insan, bazı şeyleri ikrar etmesi gerekir. bunu da ancak dışarıdan gören bir göz söyleyebilir.

    tarihin, dinin, psikolojinin, dilin, sosyolojinin, polisiyenin ve daha çoğunun derinlemesine iç içe geçtiği bu kitapta, cinayetlerin çıkış noktası: gülmenin işlevinin sanat düzeyine yükseltilmesi, felsefenin ve hain tanrıbilimin konusu olması. Aristoteles'in Poetikasının ikinci kitabı. burada Aristoteles gülme eğilimini iyi bir güç olarak görüyor. çünkü zekice bilmeceler ve beklenmedik kapalı benzetimler aracılığıyla eğitici bir değer de taşıyabilir güldürü; sanki yalan söylüyormuş gibi, nesneleri olduklarından daha başka göstererek, gerçekte bizi onlara daha iyi bakmaya ve nesneler aslında böyle işte, ben bilmiyordum demeye zorlar. insanların ve dünyanın olduklarından ya da olduklarını sandığımızdan daha kötü, ne olursa olsun, destanların, tragedyaların, azizlerin yaşamlarının bize göstermiş olduğundan daha kötü yansıtılması aracılığıyla varılan gerçek.

    tüm bu düşünceler için bu kitabın okunmaması gerekiyordu çünkü Aristoteles'in yazdığı her kitap hıristiyanlığın yüzlerce yıllık bilgi birikiminin bir bölümünü yok etmişti. eğer bu kitap da yoruma açık bir duruma gelecek olursa, son sınıfı da aşmış olacağını düşünüyordu fail. bu yüzden de olan cinayetlerin hiçbiri kaçınılmazdı.

    olay kurgusuna genel bakışla yaklaşırsak; yazar kitabın başındaki dominantlığını bırakıp olay başladığı anda kenara çekilmiş sanıyoruz ama sürekli kurgunun içerisinde. bizimle birlikte. bunu öyle bir şekilde yapmış ki bir ustalık ancak bu şekilde gösterilebilirdi diyorum. Adso, olayları o anda yaşanmış gibi anlatsa da bu nihayetinde bir anı ve uzuuuunca bir zaman geçtikten sonra -kendisini ölümün eşiğindeki yaşlı rahip olarak tanımlıyor- William'ın kendisine verdiği merceklerle yazıyor. Çok da güzel bir hareket çünkü o zamanda yaşanan olaylar Adso'nun şimdiki tecrübesiyle, düşünceleriyle, benliğiyle harmanlanmış. romanı güzel kılan da bu değil mi zaten.

    son yaprak bölümü benim için zelzele sonrası yıkıntılara elleri bedenini sarmış şekilde bakmakla eşdeğerdi. gözlerin önünden şerit gibi geçen yaşanmışlıklar, düşlenen yaşanacaklar ve işte nihayetinde acı yaşananlar.

    bu uzun tahkikatı Juana Ines De La Cruz'un şiiri ile Eco'nun bitirdiği gibi bitirmek istiyorum:

    Rosa que al prado, encarnada,
    te ostentas presuntüosa
    de grana y carmin bañada:
    campa lozana y gustosa;
    pero no, que siendo hermosa
    tambien seras desdichada.