Umre, Gülün Adı'ı inceledi.
08 Mar 02:53 · Kitabı okudu · 71 günde · Beğendi · 10/10 puan

***spoiler ve çokça detay kelimesini içerir***

naif bir hareketle tanışmamıza vesile olan öykü, sana.

ince detayların 731 sayfaya sığdırıldığı bu eseri ben okumaya başladığımda sınav zamanındaydım ve bu yüzden yarım bırakmak zorunda kalmıştım. bölünerek de olsa yaklaşık 15 günde bitti ancak olayların ve dilin akışı o kadar hızlı ki 3 günde bitebilir. 7 gün içerisinde işlenen cinayetler, yazarın anlatışının yoğunluğundan mıdır sanki bana bir ay sürmüş gibi geldi.

ilk 43 sayfayı atlatabilen kitabı bitirme şerefine ulaşır bence, zorluklardan sonra alınan mükafat gibi. ortaçağ ve hıristiyanlığa dair bu bilgi yüklemesi arasında acaba bu hep böyle devam edecek mi diye sorduğum olmuştu. yine, kitabın başında verilen olayın geçtiği manastırımızın haritasının çizilmesi yaptığı en büyük kıyak bize yazarın. uçurumun nerede olduğu, güneşin ne taraftan doğduğu, girişin kaç tane olduğu, mezarlığın sağında ne var, kar ne kadar yağdı ve ne kadarı neden eridi bu detaylar cinayetlerin çözümü için önem arz eden şeyler. ve yine, bulunan ortamının dizaynı, binaların arasındaki mesafe, merdivenlerin sapış şekli bile üstünde çokça emek verilerek dökülmüş kağıda. başlanan konuşma merdivenin sonuna gelindiğinde bitiyor mesela. tabi bunları kitaptan okumak başka, mesleğini seven bir mimarın ağzından duymak daha bir başka :)

yazarın, eserinin sonunda yaptığı açıklama benim çok hoşuma gitmişti. bazı şeyler havada kalmıştı, Eco da sanki bunu bilerek zemine oturtmak için bi güzellik yapmış bana. kitabın adını ilk başta "Suç Manastırı" ya da belki "Melk'li Adso" koymayı düşlemiş. rastgele aklına gelen Gülün Adı için Eco, şöyle düşünüyor: gül öylesine anlam yüklü, simgesel bir nesnedir ki, neredeyse artık hiçbir anlamı yoktur; gizemlidir gül ve bir gül güllerin yaşantılarını yaşamıştır, bir gül bir güldür, bir gül bir güldür, bir gül bir güldür... kitabın kapağının da o kadar albenisi var ki duraksadığım, cümleleri sindirmeye çalıştığım zaman kitabı kapatıp uzun süre güle kitlenirdim. bütün bu anlatılanlarla anlam kurulmuyor belki ama bir bağ oluşuyor. Gülün Adı. Gülün Adı. Gülün Adı. yazar düşündüğü isimlerden birini koysaydı bu kadar yankı uyandırmazdı bende. ve yine birbirimize denk getirmezdi bizi hayat. Eco, sen harika bir detaysın.

kahramanımız Adso. Adso, William isimli gezgin bir dedektifin çırağı. tabiri caizse kuş uçmaz kervan geçmez denilecek bir yerdeki manastırda işlenen bir cinayeti çözmek için davet ediliyorlar. başrahip bir an önce bu olayın çözülmesini istiyor, nedeni ise kendi hakimiyetindeki bu yere dışarıdan bir başka hakimiyet uygulanmasın. ne tatlı şey değil mi bu özgürlük? :) o kadar çok şüphelenilecek rahip var ki, takip edebilmek için kitabın başına onları nitelendirebilecek şeyler bulduğumda not etmiştim. salt okunduğunda kafa karıştırabilecek düzeyde isimler mevcut. kitabın başında ve okurken ara ara hıristiyanlıkla veya o olaya özgü başka bir olayın çok detaylı bilgilerini veriyor yine Eco. bunlar ilgimi çekmemişti benim ancak sonradan anladım ki amaca ulaşmak için yazılan şeylerdi. bunu sonradan farkettiğimde pişmanlık oluşmuştu bile. keşke önce bilgi sahibi olsaydım ya da beni uyaran olsaydı dedim çünkü sonu keşke olan bir pişmanlıktan daha kötü bir son tahayyül edemiyorum.

hıristiyanlığın yaşandığı, çeşitli olayların döndüğü, herkesin birbiri hakkında bir duydukları bir de düşündükleri, değişik tutum sergiledikleri bu manastırda aslında ben dinin insanlara akla mantığa zarar şeyleri yaptırdığına tanık oldum. bu kadar çok katı kural, sebebi nedeni bilinmeksizin bu böyledir diye uygulanmaya, düşünülmeye zorlanan rahipler, rahiplerimiz. kadınlara ayrıca bir düşmanlığın olduğu, eşcinselliğin de işlendiği bu yerde herkes birbirinden habersiz ve haberli de. baskılanan duygular bazen bir noktada kontrolünü kaybeder, bazen de rüyalarda gün yüzüne çıkar, ama elbet çıkar.

mimarisine hayran duyduğum Aedificium'un kütüphanesine kimse giremiyor bu yüzden burası benim için korumahaneydi. "kitaplar okunmak için var, korunmak için değil başrahip bey ne yapıyorsunuz?" diye yaptığım itiraz, daha sonrasında da "ne var burada ki bu yasak?" soruma William'ın araştırma ve merak aşkı, uzun uğraşları ve bazen de tesadüflerin getirdiği fikirleri sonucu cevap verdi. korumahanenin dizaynını içeriden değil de kutuplarla birlikte dışarıdan çözüşü bana içinden çıkamadığım sorunlarıma kendini dışarıdan gör, öyle anla ve öyle çöz deme şekliydi. bazen bildiklerine veya bildiğini sandığı düşüncelere kitlenir kalır insan, bazı şeyleri ikrar etmesi gerekir. bunu da ancak dışarıdan gören bir göz söyleyebilir.

tarihin, dinin, psikolojinin, dilin, sosyolojinin, polisiyenin ve daha çoğunun derinlemesine iç içe geçtiği bu kitapta, cinayetlerin çıkış noktası: gülmenin işlevinin sanat düzeyine yükseltilmesi, felsefenin ve hain tanrıbilimin konusu olması. Aristoteles'in Poetikasının ikinci kitabı. burada Aristoteles gülme eğilimini iyi bir güç olarak görüyor. çünkü zekice bilmeceler ve beklenmedik kapalı benzetimler aracılığıyla eğitici bir değer de taşıyabilir güldürü; sanki yalan söylüyormuş gibi, nesneleri olduklarından daha başka göstererek, gerçekte bizi onlara daha iyi bakmaya ve nesneler aslında böyle işte, ben bilmiyordum demeye zorlar. insanların ve dünyanın olduklarından ya da olduklarını sandığımızdan daha kötü, ne olursa olsun, destanların, tragedyaların, azizlerin yaşamlarının bize göstermiş olduğundan daha kötü yansıtılması aracılığıyla varılan gerçek.

tüm bu düşünceler için bu kitabın okunmaması gerekiyordu çünkü Aristoteles'in yazdığı her kitap hıristiyanlığın yüzlerce yıllık bilgi birikiminin bir bölümünü yok etmişti. eğer bu kitap da yoruma açık bir duruma gelecek olursa, son sınıfı da aşmış olacağını düşünüyordu fail. bu yüzden de olan cinayetlerin hiçbiri kaçınılmazdı.

olay kurgusuna genel bakışla yaklaşırsak; yazar kitabın başındaki dominantlığını bırakıp olay başladığı anda kenara çekilmiş sanıyoruz ama sürekli kurgunun içerisinde. bizimle birlikte. bunu öyle bir şekilde yapmış ki bir ustalık ancak bu şekilde gösterilebilirdi diyorum. Adso, olayları o anda yaşanmış gibi anlatsa da bu nihayetinde bir anı ve uzuuuunca bir zaman geçtikten sonra -kendisini ölümün eşiğindeki yaşlı rahip olarak tanımlıyor- William'ın kendisine verdiği merceklerle yazıyor. Çok da güzel bir hareket çünkü o zamanda yaşanan olaylar Adso'nun şimdiki tecrübesiyle, düşünceleriyle, benliğiyle harmanlanmış. romanı güzel kılan da bu değil mi zaten.

son yaprak bölümü benim için zelzele sonrası yıkıntılara elleri bedenini sarmış şekilde bakmakla eşdeğerdi. gözlerin önünden şerit gibi geçen yaşanmışlıklar, düşlenen yaşanacaklar ve işte nihayetinde acı yaşananlar.

bu uzun tahkikatı Juana Ines De La Cruz'un şiiri ile Eco'nun bitirdiği gibi bitirmek istiyorum:

Rosa que al prado, encarnada,
te ostentas presuntüosa
de grana y carmin bañada:
campa lozana y gustosa;
pero no, que siendo hermosa
tambien seras desdichada.

Bengü Su, Küçük Prens'i inceledi.
 11 Şub 22:15 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Az biraz spoiler !







Küçük prens bana her okuduğumda daha farklı şeyler katıyor ve hayatın sırlarını çözmüş gibi hissetmeme neden oluyor. Mesela; Nereye gidersek gidelim sevdiklerimizi kalbiminizde taşır ve onları özleriz, küçük prensin gülünü özlemesi ve diğer güllerin hiçbirinin onun gülünün yerini tutmaması. Çok sevdiğim bir diğer ayrıntı ise: Aslında kötü diye tasvir edilen varlıklardan da öğreneceğimiz birçok şey vardır, tilkinin prense sorumluluğu aşılaması ve ona öğütler vermesi. Son olarak baobap ağaçları da bu konuda iyi bir sembol: Eğer sorunlarınızı kökten ve erken çözmezseniz gittikçe büyür ve içinden çıkılmaz bir hal alır, baobap ağaçlarının filizlenmeden koparılması gerektiği aksi takdirde gezegene zarar vermesi. Ben her defasında "Vay be! " diyorum. Şiddetle tavsiye ederim!

Sezai Amca
Saçlarını kimler için bölük bölük yapmışsın
Saçlarını ruhumun evliyalarınca örülen
Tarif edilmez güllerin yankısı gözlerin
Gözlerin kaç kişinin gözlerinde gezinir
Sen kaç köşeli yıldızsınFabrika dumanlarında resmin
Kirli ve temiz haritaları doldurmuşsun
Hâtırasız ve geleceksiz bir iç deniz gibi
Aşka veda etmiş topraklarda durmuşsunBenim geçmiş zaman içinde yan gelip yattığıma bakma
Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim
Bir tek köşen bile ayrılmamışken bana
Var olan ve olacak olan bütün köşelerinin sahibi benim
Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim
Sen kaç köşeli yıldızsın(1954, Nisan)
2.
Evlerinin içi ayna döşeli
Ayna hâtıra gözler ve sevmek
Benim aşkım bin bir köşeli ah bin bir köşeli
Bir köşe gidince bin köşe yeniden gelecek
Ayna hâtıra gözler ve sevmekEvlerinin içi kabartma bahar
Köşelerinde keklik gibi bakıp duran saksılar
Halıları öpe öpe nakış yapar nakış gibi ayaklar
Siz söyleyin insan seve seve ölmez ne yapar
Köşelerde keklik gibi bakıp duran saksılarEvlerinin içi yeni güllerden
Görülmemiş güneşleri görülmemiş gözlerine getiren
Sağ köşedeki entari sol köşedeki şapka
Beni katil suların ortasına bıraka
Katil sular güneşi gözlerinden götürenEvlerinin içi gurur döşeli
Benim aşkım bin bir köşeli ah bin bir köşeli(1954, Mayıs)
3.
Sen geldin ve benim deli köşemde durdun
Bulutlar geldi ve üstünde durdu
Merhametin ta kendisiydi gözlerin
Merhamet saçlarını ıslatan sessiz bir yağmurdu
Bulutlar geldi altında durdukKonuştun güneşi hatırlıyordum
Gariptin yepyeni bir sesin vardı
Bu ses öyle benim öyle yabancı
Bu ses saçlarımı ıslatan sessiz bir kardıDişlerin öpülen çocuk yüzleri
Güneşe açılan küçük aynalar
Sert içkiler keskin kokular dişlerin
İçinden geçilen küçük aynalarVe güldün rengârenk yağmurlar yağdı
İnsanı ağlatan yağmurlar yağdı
Yaralı bir ceylan gözleri kadar sıcak
Yaralı bir ceylan kalbi gibi içli bir sesin vardıSen geldin benim deli köşemde durdun
Bulutlar geldi üstünde durdu
Merhametin ta kendisiydi gözlerin(1954, Mayıs)
4.
Taşların ortasında Leylâ'nın gözleri
Leylâ köşe köşe göz göz şiirin ortasında
Ben Leylâ'yı bulduğumdan yahut kaybettiğimden beri
Leylâ ya o adamın bardağında ya o dağın ortasındaBen Leylâ gibi güneş doğarken uyanamam
Şehir gece gündüz benim içime uyur
Leylâ'yı götürüp Londra’nın ortasında bıraksam
Bir bülbül gibi yaşamasını değiştirmez çocukturLeylâ diyorsam kesik yanaklarıyla Leylâ
Üç köşeli dünyasıyla
Okuyla yayıyla yaylasıyla acımasıyla
Leylâ diyorsam şu bizim gerçek LeylâBiz seni işte böyle seviyoruz LeylâO gitti bize ağlamak kaldı kala kala(1954, Aralık)
5.
Beni yeraltı sularına karşı iyi savun
Tırnağını taşa sürten yitik keçilere karşı
Bu çeşmenin üç köşesinden hangisinden su içecek
Senin bahtsız ve mesut Eyyub'unAtların en güzel biçimini sessizce kalbime indiriyor
İçimde İstanbul çalkanırken bozbulanık çeşme
Bir dans için can vermeğe hazır bekliyorum
Sen orda gelirayak kuklalara insan gibi konuşmasını öğretmeSu akıyor birikiyor kan lekeleri
Kurtulsam diyorum bir eser buna engel
Öyle büyüyor öyle çoğalıyorsun
İstanbul kalmıyorHangi köşesinde huzur o köşesinde sen
Hangi köşesinde yeni çağlara uygun odalar
Ben bölünmez bir şairsem
Sen bölünmez bir anne
Bir çeşme(1956, Haziran)

Kesinlikle okuyun!
ÖLÜMSÜZ AŞK
Genç kız yine acılar içinde odasında yatıyordu. Henuz hayatının baharında ölümle yüz yüzeydi. Babası onu kurtarmak için gazetelere ilan vermiş, para teklif etmişti. Ama onun kalbinin teklemesi değil, kalbinin içindeki sızı ilgilendiriyordu. Sevdiği aklına geldi bir damla yaş daha döküldü gözlerinden. Ayrıldıklarından beri tam beş çile dolu yıl geçmişti. Aslında sevgilerinin arasına o kahrolası para girmişti. Hatırlıyorduda sevdiği ona birkeresinde:
– Ben zengin değilim belki ama seni seven bir kalbim var. Sana sadece onu verebilirim, demişti.

Zaten sevgiye muhtaç birisi başka ne isteyebilirdiki. Kendisini sevmesi yeterdi.O en çok Saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş koklamıştı saçlarını. Her dökülen saç yüreğine bir hançer olup saplanıyordu. Şimdi tek isteği sevdiğinin son anlarında yanında olmasıydı. Ne olurdu onu birkez daha görebilse, onu birkez daha koklayabilse.Bu düşünceler arasında uykuya daldı.

Babası heyecanlı bir şekilde kızının odasına girdi. ” Müjde kızım,kalp bulundu ” dediğinde kızının bir peri güzellliğinde, sevdiğinin özleminden ıslanmış yüzüne baktı ve çıktı odadan…

Genç kız, bir hafta sonra kendine geldiğinde sanki başka bir dünyadaydı. İçinde acaip bir his vardı. Sanki bu dünya ona çok farklı gelmişti. Aklına yine sevdiği geldi. Kalbi eskisinden daha hızlı atmaya başladı. Kalbi değişmişti ama sevdiğini eskisinden daha çok sever olmuştu.

Bir gece ansızın uyandı uykusundan kalbi çok hızlı atıyordu. Bu durum sürekli böyle devam etti.Doktora gitti, durumunu anlattı. doktor:
– Bir aya kalmaz geçer, demişti.
Ama aradan aylar geçmesine rağmen durum aynıydı.

Birgün bahçeye çıktı Çiçekleri seviyordu. Kırmızı güllerin yanına gitti. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. En çok kırmızı gülleri severdi. Çünkü sevdiği ona benzediğini söylerdi hep. Birden kapı çaldı. Kapıyı açtı kimse yoktu. Yere baktı bir mektup vardı ve onaydı. Mektubu açtı ve kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Bu onun kokusuydu. Koltuğuna zarzor oturabildi. Zarfın içinden mektubu titreyen ellerle çıkardı ve okumaya başladı :
” Sevdiğim, bugün sevdamızın altıncı yılı. Seni hep sevdim. Seninle ayrılmak zorunda kaldığımızdan beri, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden ne birini sevdim ne de evlendim. Her günüm çile ve azapla geçti. Hergün sana şiirler yazdım, hergün şiirlerimi okudum ve hergün ağladım. Tam beş yıl boyunca hergün yazdım, okudum, ağladım. Birgün önüme bir fırsat çıktı. Bu fırsatı reddedip kendime daha fazla haksızlık edemezdim. Belki seni unuturum diye senden çok uzaklara gittim. Ama şimdi seni daha çok özlüyorum. Her gece yanına geliyorum o masum yüzünü okşuyor yanaklarına öpücükler konduruyorum, sen uyanıyorsun benim geldiğimi anladığını sanıyorum ama sen o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Sevdiğim hep ben geldim senin yanına artık sen gel olurmu. Kırmızı güllerimize iyi bak. Ve artık unutma içinde seni senden daha çok seven bir kalbin var artık. Ona iyi bak olurmu. Kırmızı güllere ve kalbimize iyi bak. Seni yanıma gelene kadar bekleyeceğim sevdiğim Hoşçakal…”