Murat Sezer, bir alıntı ekledi.
19 May 13:31 · Kitabı okuyor

İskenderiye kitaplığın'da, büyük bilgin Ptolemaios'a ait ve insanların tüm geleneklerinin yazıldığı 500.000 cildin bir kısmı Romalılar tarafından, kalanı ise yüzyıllar sonra Halife Ömer tarafından yok edilmişti. Paha biçilemeyen eserlerin, bir zamanlar İskenderiye'deki hamamları ısıtmak için kullanıldığını düşünmek korkunç, değil mi?

Tanrıların Arabaları, Erich Von Daniken (Sayfa 85)Tanrıların Arabaları, Erich Von Daniken (Sayfa 85)

Roger Garaudy
Garaudy'nin Türkiye yorumu "Bana öyle geliyor ki, siz, çağdaşlaşma ile Batılılaşmayı birbirine karıştırmışsınız."

"Sayın düşünür, size göre İslam nedir?"
"Bana göre İslam şudur. Zaten İslamın büyük peygamberi, "Yarın ölecekmiş gibi ahirete, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışın" derken, herseyi anlatmıştır. İslam, anlaşılıyor ki, hem maddeye, hem de manaya hükmetmiştir. Öyle ise bunların ikisi birbirinden koparılamaz. Nasıl koparılamaz: "İlim Çin'de de olsa gidip bulunuz, inanmışın kaybolmuş malıdır ilim ve hikmet", "Ara ve bul" diyor İslam. İlmin, çalışmanın burada sınırı yoktur, İslam, dünyayı sarsan bu iki olaya sınır koymadığına göre, dünyayı sarsmıştır: Nasıl sarsmıştır. Getirdiği sistemle. İnsanı, yaratılışların en olgunu ve en şereflisi olarak kabul ederken, O'nun sömürülemeyeceğini anlatmıştır. İsraf, gösteriş ve lüksü tümüyle yasaklayan, kazancı alın terindeki damlacıklarda arayan, biriken sermayeyi fakire ölçülü ve ahlak kuralları içinde aktaran, faizi tembelliğe ittiği için yasaklayan ve gayrimeşru serveti bu kuralla imha eden bir sistemler manzumesidir İslam. Halîfe ile kölenin eşit hakka sahip olmasını mecbur kılmıştır. Deve olayı vardır ki, bu kralların kılıçlarından daha keskin bir olaydır. Hz. Ömer ile kölesi bir şehirden bir şehire giderken deveye sıra ile binerler, zaman zaman devenin yularını halife çeker, zaman zaman da köle. İşte adalet ve hukukta aklın devrimidir bu."

"Halbuki bu özendiğimiz Batı, öyle bir Batı ki, diyor, ben bu Batı'da doğu felsefesi. İslam medeniyeti hakkında tek kelime bilmeden otuz sene profesörlük ettim."

"Benim kitabım Müslümanlar için değildir. Bunu Müslümanlara akıl vermek için değil, kendi vatandaşlarıma îslamı duyurmak için Yazdım. Bu bakımdan da asıl da, îslam bizim geleceğimizdir."

"Marksizm, kapitalizm ve îslam arasındaki fark nedir?", sorusu ise şöyle cevap buluyor: "Biri insanı devlete karşı esir eder. Diğeri ise, sermayeye karşı. Yani marksizm ile kapitalizmin ikisi de insanı sömüren sistemlerdir demek istiyorum. Ama İslam bunlara karşı, insana prestijini iade eden bir sistemdir."

"Dünyanın içinde bulunduğu büyük bunalımdan ancak Kur'an'la kurtulabiliriz" diyen Garaudy, bu kurtuluşun başlamış olduğuna da inanıyor "Batı'da İslam güneşi doğmuştur. Müslümanların sayısı da hızla artmakta ve bu durum Batıyı ürkütmektedir. Ne var ki.bildiğiniz gibi, korkunun ecele faydası yoktur. Ben ve benim gibilerin vazifesi, kokuşmuş- Batıya, îslamı gerçek manasıyla tebliğ etmek ve îslamın müjdesini vermektir. Müslümanlar, Batılılaşma eğilimini bir an önce bırakmalıdırlar. Çünkü, Batı iflas etmiştir ve hastadır. Sağlıklı bir kişinin hastayı taklit etmesi ise manasızdır.


İslam, çağları arkasından sürükleyen bir dindir. Diğer dinler ise, çağların arkasında sürüklendi. Yani, İslam dışındaki bütün dinler zamana uyduruldu. Reforma tabi tutuldu. Mukaddes kitaplar zamana göre tahrif edildi, değiştirildi. Kur’an-ı kerim ise indirildiği günden beri her zamana hükmetti. O, zamanı değil, zaman onu izledi. Zaman yaşlandıkça o gençleşti. Bu, çağlar üstü bir olaydır. Bugüne kadar bunca savaşların bıraktığı korkunç, sosyal, siyasi ve ekonomik sarsıntılardan daha büyük bir olaydır. İslam materyalizme de pozitivistlerin görüşüne de ekzistansiyalistlere de hakimdir. Fakat bunlardan hiçbiri, İslama hakim değildir.

Katolik Kilisesinin, Filistin meselesindeki tutumunun içyüzüne vakıf olduktan sonra, bu yola girdim. Din derslerinde çocuklara "İncil"in öğretimi siyonist propagandasına göre şekillenmiş. Mesela, Allah'ın Hz. îbrahim'e yaptığı bir vade binaen, Filistin'in Yahudilere ait olduğu intibaını uyandırıyorlar. Bu da Yahudilerin, Hıristiyan eğitim ve öğretimine ne derece nüfuz ettiğini göstermektedir. İsrail'in Lübnan'a yaptığı son istilanın ilk günlerinde, Le Monde gazetesinde uzun bir makale yayınlayarak, siyonizmi takbih ettiğimi açıkladım. Bunun neticesinde, hem ben, hem de Le Monde gazetesinin yazıişleri müdürü, Yahudi aliyhtarı olarak itham edildik. Oysa, tamamen aksine, Siyonizm din olarak yahudilikten çıkmış değildir. O, 18. yüzyılda Avrupa'da ırkçılık ve milliyetçilik atmosferinin hakim olmasının sonucudur. Siyasî Siyonizmi kuran Teodor Hertzl dindar değildi. Bilakis dinsizdi. İncil'i, sadece iddialarını kuvvetlendirmek maksadıyla kullanmıştır. Her neyse...

Payidâr :
Çün demür-ile kamışı kıldı Hâlik âşikar
İtdi kılıçla kalem çoh dürlü bahs ü kar-zâr

Didi evvel fahr idiben kılıc kim ol benüm
Kim benüm-çün didi “enzelne’l-hadîd” ol Kirdgâr

Eyle virdi pes cevâbını anuñ anda kalem
Kim benüm-için didi “nun ve’l-kalem” Perverdigâr

Kılıc aña didi kim benüm iledür pâs-ı milk
Pes kalem didi benem dîn kasrın iden üstüvâr

Didi kılıc kim benem sultânlara olan kemer
Pes kalem didi benem sultânlar elinde süvâr

Didi kılıc yir yüzi binümle olur lâle-gûn
Pes kalem didi benümledür cihân nakşı nigâr

Pes kılıç didi benümle ider ekâbir ululıh
Pes kalem didi benümle ider efâzıl iftihâr

Pes kılıç didi benem kim feth iderem memleket
Pes kalem didi memâlik benden almışdur karâr

Pes kılıç didi benem küffârı iden pâyimâl
Pes kalem didi benem mü’minleri iden pâyidâr

Pes kılıç didi ki şehler düşmenin sayd iderem
Pes kalem didi benem anları eyleyen şikâr

Pes kılıç didi ki şehler benden ister kuvveti
Pes kalem didi ki anlar benden ister istimâr

Pes kılıç didi benüm çoh gûherüm vardur ayan
Pes kalem didi benem hoœ bahr-ı dürr-i şâh-vâr

Pes kılıç didi ki sîm ü zer-durur baña makâm
Pes kalem didi ki bahr-ı müşgdür baña diyâr

Pes kılıç didi benem şerri cihândan def iden
Pes kalem didi benem her hayrı iden ihtiyâr

Pes kılıç didi ki aslum oldı hâk-i hoş-nihad
Pes kalem didi ki binüm aslum âb-ı hoş-güvâr

Pes kılıç didi ki benem Hızr bigi sebze-pûş
Pes kalem didi suya saldum benümdi ol şiâr

Pes kılıç didi ki od içinde ben sabr iderem
Pes kalem didi katısın nûr idemez sini nâr

Pes kılıç didi ki handânam degülem türş-rûy
Pes kalem didi ki mü’min gerek ola eşk-bâr

Pes kılıç didi dürüstem ben şikestüm hîç yoh
Pes kalem didi şikest itdüm Hak-ıçun ihtiyâr

Pes kılıç didi bilürsin bini gökden inmişem
Pes kalem didi ki levhi yazmışam bî-iftikâr

Pes kılıç didi ki kamu aybı ben def iderem
Pes kalem didi benem hoœ kamu gayba râz-dâr

Pes kılıç didi benem hoş-reng ü gâyet ten-dürüst
Pes kalem didi itdi bini havf-ı Hak zâr u nizâr

Pes kılıç didi ki hükmün âleme olmışdur revân
Pes kalem didi ki var bende dahı bu iktidâr

Pes kılıç didi ki illerden ben aluram harâc
Pes kalem didi kamusın ben iderem iddihâr

Pes kılıc didi cihânda olmışam ben muteber
Pes kalem didi cihâna nîşe ideler itibâr

Pes kılıç didi ki Rüstem’den virürem ben nişân
Pes kalem didi ki uş İdrîs’den ben yâdigâr

Pes kılıç didi şecâat bende vardur bî-hisâb
Pes kalem didi belâgat bende vardur bî-şümâr

Pes kılıç didi benem sultânlara hidmet-güzîn
Pes kalem didi benem anlara hoş-midhat-güzâr

Pes kılıç didi ki şâha ben kulam beste-kemer
Pes kalem didi ki baña dahı budur resm-i kâr

Pes kılıç didi dur imdi varalum şeh katına
Tâ ki davimüzi bizüm kat ide ol nâm-dâr

Başı üstine kalem kılıc-ıla oldı revân
Girdiler ol pâdişahuñ hazretine rûz-bâr

Mîr Sülmân-ı Süleymân-kadr ü Âsaf-marifet
Kim halîfe itdi cihâna Hak anı Dâvud-vâr

Ol Ömer adl ü Hasen-hulk u Alî-dildür velî
Kılıcından künd-dendân olur anuñ Zû’l-fikâr

Şehr ü kişver olalı yüzbiñ göz-ile bu felek
Aña hem-tâ görmedi görmeyiser bir şehriyâr

Kanı İskender ki göre-y-di nice olur dünyede
Harb ü darb ü bezm ü rezm ü hazm ü azm ü gîr ü dâr

Memleketde pâœişâh olalı adlinden anuñ
Gürg ü mîş ü bâz ü kâz oldı biribirine câr

N’ola oldı-y-ısa bu âlem müsahhar hükmine
Çün anuñ-çun yaradıldı encüm ü çarh ü medâr

Atınuñ nalin felek anuñ-çun itmiş tâc-ı ser
Tarf-ı zer bagladı cevzâ aña oldı cân-dâr

Kılıcıdur berk-i rahşân atlarınuñ üni rad
Süñüsidür ejdehâ vü ohıdur perrende-mâr

Dökdi gerdûn ayagına varını tâ mihr ü mâh
Hidmeti hakkından anuñ girü kaldı şerme-sâr

Bu meliklerden kim ide ceng anuñla ki anuñ
Bir kolına turamaz biñ Rüstem ü İsfendiyâr

Kâr-zâr idem diyen bu pâdişâhuñ ahdi-le
Ne aceb ger kalur-ısa kılıcından kâr-zâr

Şehr ü kala heybetine nice döyiser anuñ
Kim aña âsî olursa yıhıla bu nüh-hısâr

Elleri ol bahrdur kim dürridür aña hubâb
Kılıcı şol od-durur kim mergdür aña şerâr

K’anı yümn-ile bulayım diyü katında kabûl
Aña virmişdür yemîninden ne kim versa yesâr

Lutfınuñ feyzini görüp bu halâyık üstine
Şerme-sâr oldı anuñ-çundur döker ebr-i bahâr

Himmeti ger memleket almaga itse ârzû
Az zamândan Rûm’dan feth eyleye tâ Kandehâr

Zulm yıhıldı olalı adli anuñ pâsübân
Fitne uyıdı olalı bahtı anuñ hûş-yâr

Kahrınuñ nârını çün kim yâd ider düşmeni
Katre katre yüregi kan olur eyle kim enâr

Yahmaya tamunuñ odı bir nefes kâfirleri
Ger anuñ lutfı hevâsı tamuya ide güzâr

Ger kıla kahrı yili bir lahza büstâne güzer
Âteşîn ola mizâcında kedû-y-ıla hıyâr

Ger bula ol şeh elinden hâsiyet ebr-i hazân
Kand bitüre sögüt laliledür serv ü çinâr

Düşmenüñ yavuz adı n’irede kim añıla
İt dahı işidür-ise bi’llah andan ide âr

N’ola sındı bigi hasmı ider-ise ıztırâb
Çün şehün havfından eriyüp ana irdi iztırâr

Ol gelenlere cevâb ol resme virdi pâdişâh
Çün benümsiz arañuzda olmasun bu gîr ü dâr

Bah ki nicesi müverred levn oldı gül-sitân
Gör ki nicesi mutavves-reng oldı sebze-zâr

Pâœişâhâ husrevâ şâhâ bahâr irişiben
Uş berâber oldı adlüñ bigi leyl-ile nehâr

Gel varalum mürgi-zâr içinde hoş işidelüm
Kim nicesi nâle ider ışk elinden mürg-zâr

Nûş kıl zerrîn-kadehden bâœe-i yâkût-reng
Kim bulıtdur gûher-efşân u hevâdur müşg-bâr

Gör ki nîce lâle vü nergis getürmiş hâreler
Bah ki nice tâze vü ter gül bitürmiş huşk-hâr

Taga bah kim yoluña nice zümürrüdler saçar
Bâgı gör kim ayaguña sîm ü zer ider nisâr

Lâle almışdur eline sebzede zerrîn-kadeh
Çünki gördi nergisuñ başında var-durur humâr

Kanda bahsañ lâle vü nesrîn-durur hem nesteren
Kanda varsañ nergis-i ranâ-durur serv ü arâr

Rûzigâruñ halini çün kim bilürsin nicedür
Komagıl câmı elüñden bir dem iy Cem zinhar

Tûtîye beñzer reyâhîn çevresinde serv-bün
Kevsere beñzer riyâzuñ arasında çeşme-sâr

Mevsüm-i güldür şehâ gül-zâr içinde oturup
Câm-ı gül-gûn virsün elüñe nigâr-ı gül-izâr

Bülbülüñ sâzın işidüp bir gazel geldi dile
Kim diler Zühre ki ide çengine destânın târ

Yazmadı can levhi üstine yüzüñ bigi nigâr
Nakş ideli ay u günüñ şemsesin sûret-nigâr

Fürkatüñüñ hasretinden gözlerüm yaşın gören
Dir ki hergiz görmedüm kim lal mevc ura bihâr

Gözlerümden dökilürken şem bigi hûn u âb
Nîşe düşmişdür aceb bilsem yüregüm böyle hâr

Kasdı cân-ısa gözüñüñ aña Bismi’llah fidî
Ben dahı cehd iderem kim gide boynumdan bu bâr

Ayaguña tuhfe ide-y-düm cânum olmasa-y-dı ayb
Tuhfe itmek ol azîze bir metâı ki ola hwâr

Zulmetini gicenüñ saçuñ bigi sorsañ nedür
Göklere çıhdı benüm âh u dütüninden buhâr

Ahmedî vasfın ider ol leb ü dendânınuñ
Anuñ-ıçun nazm oldı lal ü dürr-i şâh-vâr

İşidicek söz anuñdur gûş aña dutmah gerek
Ger hakîkat ger kinâyet ger mecâz ü müstecâr

Bahtiyârâ bu söze kimse cevâb eydür-ise
Gözlerümde nakşı itmege ani idem ihtiyâr

Olmaya gün nûrı resmi-y-ile hergiz münteşir
Ki ol ulu aduñ benüm nazmumla buldı intişâr

Niçe kim eshârda görine envâ-ı ziyâ
Niçe kim eşcârdan dirile elvân-ı simâr

Devletünüñ bâgı şöyle tâze olsun kim aña
Tâ ebed irişmeye nihnet hazânından gubar

Encüm olsun saña yâr ü âsumân olsun mutî
Devlet olsun saña hem-ren-baht olsun saña yâr

Ol ki sini tâcdâr eyledi kendü lutf-ıla
Düşmenüñüñ kahrı-y-ıla eylesün ol tâci-dâr

İskendername, Ahmedîİskendername, Ahmedî
Resul, bir alıntı ekledi.
13 May 23:41 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Mescid-i Nebevî
.. Resûl-i Ekrem Efendimiz, mescidin temelini atacağı sırada yanında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali bulunuyordu.

   Müslümanlardan oraya uğrayan biri, "Yâ Resûlallah! Yanında sadece şu birkaç kişi mi var?" diye sordu.

   Resûl-i Kibriya Efendimiz cevaben, "Onlar, benden sonra işi yönetecek olanlardır" buyurdu. Onu takiben sırasıyla Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali, temele birer taş koydular. Böylece, Mescid-i Nebevî'nin temelleriyle birlikte Dört Halife devrinin mânevî temelleri de atılmış oluyordu.

Peygamberimizin Hayatı, Salih Suruç (Sayfa 414 - Nesil Yayıncılık Matbaacılık. San ve Tic. AŞ.)Peygamberimizin Hayatı, Salih Suruç (Sayfa 414 - Nesil Yayıncılık Matbaacılık. San ve Tic. AŞ.)
Tukama, bir alıntı ekledi.
13 May 20:33 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Karmati önde gelenlerinden Ebu’l Fevaris, Abbasi halifesi Mutaz’ ın emriyle yakalanıp huzura getirilmişti. Halife sordu: “Allah’ın ruhunun bedenlerinize girdiğini; böylece, sizleri yanlış yapmaktan koruduğunu iddia ediyorsunuz, öyle mi?” Karmati önderi yanıtladı: “Be Adam!.. Varsayalım ki, Allah ruhu bedenimize girdi; sana zararı ne? Diyelim ki, Şeytan’ın ruhu bedenimizdedir. sana yararı ne? Bu işlerle beyinsiz kafanı yoracağına; bizzat kendini ilgilendiren şeyleri sorsan daha iyi olur...” Halife, “Peki, nedir o beni ilgilendiren şey?” Ebu’l Fevaris cevap verdi: “Muhammed Peygamber öldüğünde, sizin atadedeniz Abbas yaşıyordu. Hiç halifelik iddiasında bulundu mu? Acaba, bir Allah’ın kulu çıkıp da, Abbas’a biat edip, onu halife seçelim dedi , mi? Hayır... Ebubekir, Ömer gibi halifeler gelip geçti, ama onlar da Abbas’ın halife olmasını istemediler; o zamanın halkı da böyle bir iddiada bulunmadı. O halde, siz, hangi gerekçeye dayanarak Halife
oldunuz ve bu iddiayı sürdürüyorsunuz.Bu iktidarı gaspediyorsunuz."Tepesi atan Halife,Ebu'l Fevarisi işkenceden geçirtti; ellerini kesti,ayaklarını biçtirdi;derisini yüzdürdükten sonra etlerini kemiklerinden sıyırtmak suretiyle öldürttü.

İslam Komüncüleri, Faik Bulut (Sayfa 206)İslam Komüncüleri, Faik Bulut (Sayfa 206)

Bu kitapta Hz. Ömer’in doğumundan şehit edildiği ana kadar ki hayatının bütün safhaları anlatılmaktadır. baskısı çok iyi,sarı sayfalar ve puntosu okumayı çok kolaylaştırıyor.Dil ve anlatım çok güzel...

Zifiri, bir alıntı ekledi.
03 May 12:29 · İnceledi

Fransız düşüncesinin etkisindeki aydınlar hak ve adalet arayışında bulunurlarken başvurdukları Peygamberimiz (sav), Dört Halife özelde de Hz. Ömer'dir.

Adaleti Ayakta Tutmak, Ali Haydar Haksal (Sayfa 32)Adaleti Ayakta Tutmak, Ali Haydar Haksal (Sayfa 32)
Yusuf K, bir alıntı ekledi.
01 May 01:23

Hz. Ömer (r.a), Ebû Ubeyde b. Cerrâh'a (r.a),
"Haydi evine gidelim" dedi.
"Evimde ne yapacaksın? Üzerime göz yaşlarını mi akıtacaksın?"
Birlikte Ebů Ubeyde'nin (r.a) evine vardılar, orada dünyalık bir şey bulamadı halife.
"Senin erzakın nerede? Bir eyer, bir su kırbası ve bir tastan başka bir
şey göremiyorum! Sen komutansın, senin yiyeceğin yok mu?"
Ebú Ubeyde, kalktı bir küp getirdi, elini içine soktu, ekmek kırıntılarını çıkardı. Hz. Ömer (r.a) o an, göz yaşlarını tutamadı,
Ebů Ubeyde, "Ben sana, üzerime göz yaşlarımi mı dökmek istiyorsun, diye sormamış mıydım? Ey müminlerin emîri insana az miktarda geçimlik yeter ..." dedi.
Onlar ancak birbirlerinin hallerinden anlarlardı. Bu ruh birlikteliği onları hem güçlü kalıyordu, hem de başarıdan başarıya götürüyordu. Ehi Ubeyde, bulunduğu görevde önemli fetihlerde yer almış, büyük ganimetler elde edilmiş, dünyalık hiçbir şeye tamah etmemiş, bir varlık sahibi olmamıştı. Kendi hakkını fakirlere dağıtıyordu. Sevgili'nin has bakışından gelen bir bakıştı bu.
Halife böyle bir durumda ağlamayıp da ne yapacaktı.

Sevgili'nin Hak Dilli Arkadaşı Hz. Ömer, Ali Haydar Haksal (Sayfa 452)Sevgili'nin Hak Dilli Arkadaşı Hz. Ömer, Ali Haydar Haksal (Sayfa 452)
Betül Deniz, bir alıntı ekledi.
 29 Nis 13:19 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Halife Hz. Ömer dahi bir devlet adamıdır. Mısır, Mezopotamya, Suriye,Filistin gibi yerler kendisinin zamanında fethedilmiştir.

Türklerin Tarihi, İlber Ortaylı (Sayfa 103 - Timaş Yayınları)Türklerin Tarihi, İlber Ortaylı (Sayfa 103 - Timaş Yayınları)

Kalbin Vîrâneliği: KİBİR
Osman Nuri Topbaş YÜZAKI DERGİSİ

Hazret-i Mevlânâ’nın Gönül Deryâsında Sır ve Hikmet İncileri

Yıl: 2017 Ay: Mayıs Sayı: 147

Mücerred hakikatler, teşbih ve temsillerle müşahhas hâle getirilince; kalpler, onları çok daha iyi idrâk eder.

Hazret-i Mevlânâ; mânevî kıymetlerin şeytan ve nefsin hilesiyle nasıl kaybedildiğini, temsilî olarak şöyle bir teşbih ile anlatır:

“Her gün azar azar da olsa; candan ve sevgi ile yapılan ibâdetlerden, iyiliklerden hâsıl olan iç rahatlığı ve huzur, neden gönlümüzde hissedilmiyor?”

“Biz, şu dünya anbarında buğday topluyoruz. Fakat topladığımız buğdayları kaybediyoruz. Bir gün aklımızı başımıza alıp da; buğdayın böyle azalmasının, kaybolmasının, anbara giren fareden ve onun hilesinden ileri geldiğini anlayamıyoruz. Hâlbuki fare; anbarımızı delmiş, anbarımız onun hilesinden harâb olmuştur.”

“Eğer anbarımızda hırsız bir fare bulunmasaydı, kırk yıllık ibâdet buğdayı nereye giderdi?”

“Ey Hak tâlibi can; önce anbara giren fareden kurtulma çaresini ara, ondan sonra buğday toplamaya çalış!”

Bu gizli hırsız kimdir ve ondan kurtulmanın çaresi nedir? Hazret-i Mevlânâ, bunun tespiti husûsunda ashâb-ı kirâmın gayretlerini ifade etmektedir:

“Gerçeği anlayabilmek için ashabdan bazıları Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den insanı azdıran nefsin hilesine dair bilgi isterlerdi.

«–Nefs; ibâdetlere, rûhî ihlâslara, öz temizliğine gizli garazlardan neler katar?» diye sorarlardı.

Peygamber Efendimiz’den; ibâdetin fazîleti ve sevabından ziyade, ibâdetleri yaralayacak bâtınî (gizli) ârızalara dair mâlûmat isterlerdi. Böylece nefsin hilelerini; inceden inceye, zerreden zerreye tanır ve bilirlerdi.

(Nefse ve gizli fücûruna çok dikkat ederlerdi; çünkü) bütün putların anası, nefs putudur. Hâriçte görülen putlar, birer yılandır; hâlbuki nefs putu bir ejderhâdır!”

Hazret-i Mevlânâ, bâtınî haramlara dikkat çekmektedir.

Haram; Cenâb-ı Hakk’ın kullarından yapmamalarını, terk etmelerini istediği günahlardır.

Bunların bir kısmı zâhir ve müşahhastır.

Meselâ; şirk koşmak, içki içmek, kumar oynamak, zinâ etmek, fâiz alıp vermek, hırsızlık yapmak gibi haramlar, mâlûm ve muayyendir. Birçok mü’min bunlardan ciddiyetle uzak durur. Bunlardan uzak durmakla vazifesini tamamladığını düşünür.

Hâlbuki;

Bunlar yanında kalbe ait birtakım müşahhas olmayan, mücerred, gizli ve bâtınî haramlar da vardır.

Bunların bir kısmı kalbin hastalıklarıdır: Kibir, gurur, haset, bencillik, nefret ve öfke gibi…

Bu çirkin ve cehenneme lâyık duygulardan kaynaklanan bazı müşahhas günahlar da; içki, kumar ve hınzır eti kadar dikkat çekmez. Bu sebeple onları da bâtınî haramlar levhası altında mütalâa etmek îcâb eder. Yalan söylemek, gıybet etmek, tecessüste bulunmak ve israfa düşmek gibi günahlar, bunlara misaldir. Bunların bâtınî haramlar arasında sayılmasının bir sebebi de, bunların; konuşmak ve malı üzerinde tasarruf etmek gibi, özü itibarıyla mubah fiillerin arasına karışmasıdır. Ekseriyâ gıybet eden kişi, gıybet ettiğini itiraf etmez. Yine müsrifler; israfa düştüklerini kabul etmez, çeşitli bahanelerle yaptıklarını meşrû ve masum gösterme gayretine düşerler.

Bu sebeple, bâtınî haramlara çok dikkat etmek îcâb eder. Bunlar; âdetâ anbardaki bir fare gibi, kulun zâhiren edâ ettiği sâlih amelleri yok ederler.

Meselâ gurur ve kibir:

CENNETE MÂNÎ!

Gurur, kendini beğenmek ve diğer insanlardan üstün tutmaktır. «Gurur» kelime mânâsı itibarıyla, «aldanış» demektir. Zira hiçlikten gelmiş bir hiç olan, bir abd-i âciz olan insanın, kendini beğenmesi hazin bir aldanıştan ibarettir. Aynaların zâviyelerini eğip bükerek, bakan insanı olduğundan büyük göstermesi sağlanır. Buna «dev aynası» derler. Nefs, insana kendisini azametli gösteren bir hileli ayna gibidir.

Kibir ise, kendinden başkasını hor ve hakir görmektir. Gurur ve kibir, birbirinden ayrılmayan iki çirkin vasıftır. Bu iğrenç huylar, kişinin kalbi ile güzel ahlâk arasına çekilen birer mânevî âfet perdesidir. Bu illetlerin neticesi; dünyada huzursuzluk, âhirette ise ilâhî azap tecellîleridir.

Tasavvufta ilk merhale, enâniyeti bertarâf etmektir.

MÂNÂ YOLUNDA İLK ADIM!

Bu sebeple büyük Hak dostlarının hayatlarında, benlik duygusunun bertarâf edilmesinin sayısız misâli vardır:

Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri, mânevî yola intisâbının başında Bursa Kadısı idi. İlmin ve makamın debdebesi içindeydi. Kapısına vardığı Üftâde Hazretleri; makamının verdiği şöhret ve enâniyetten temizlemek için, onu, sırmalı kaftanıyla çarşılarda ciğer satmakla vazifelendirdi. Ona dergâhın helâlarını temizlettirdi.

Eğer Kadı Mahmud;

“Ben çok yüksek bir ilim adamıyım, büyük bir makam sahibiyim! Bu hizmetlere tenezzül etmem!” deseydi, enâniyetin kurbanı olsaydı, Aziz Mahmud Hüdâyî olamazdı. Bu sebeple o; benliği geride bıraktı, hiçliği idrâk etti ve mânen çok ulvî mertebelere yükseldi.

Genç yaşta ulaştığı ilmî derecesiyle, «Güneşler Güneşi» nâmıyla anılan Hâlid-i Bağdâdî de benzer bir imtihandan geçti. Mânevî bir işaretle yöneldiği ve bir senelik uzun bir seyahat ile ulaştığı Delhi’de, üstâdı Abdullah Dehlevî Hazretleri; Hazret-i Hâlid ile hiç alâkadar olmadan, ona gururu ayaklar altına aldıracak hizmetler yaptırdı. O da nefsinin itirazlarına aldırmadan aylarca hizmete devam etti. Benliğini hizmetle eritti. İmtihanı aşınca; üstâdı, onu mânevî eğitime aldı ve altı ayın sonunda memleketine irşâda gönderirken, şehrin dışına kadar yaya olarak uğurladı.

Mânâ sultanlarının kıssaları, enâniyetten kurtulma hamlesinde dâimâ birbirine benzer. Taptuk Emre dergâhında, Yûnus Emre Hazretleri’nin yaşadıkları da enâniyetin bertarâf edilmesine bir başka misaldir:

Yûnus Emre Hazretleri; Taptuk dergâhına samimiyetle mürid oldu. O kapıda senelerce dergâha odun getirme vazifesini deruhte etti. Hiç yüksünmeden yaptığı bu hizmette; «Bu dergâha odunun dahî eğrisi giremez!» inceliği içerisinde, kalem gibi odunlar getirirdi.

Yûnus Emre, bir anlık gafletle bir gün dergâhı terk etti. Sonra bin pişman olarak tekrar o kapıya geldi ve başını Taptuk Hazretleri’nin eşiğine koydu. Eşik imtihanından geçince, üstâdının; «Bizim Yûnus» diyerek hüsn-i kabul göstermesiyle, yeniden mânevî yolculuğuna dönebildi.

Sonunda benlikten tamamen kurtulan gönlü, mânâ ummânı oldu. Dili çözüldü. O gönülden dökülen hakikat incileri; yedi asırdır, hidâyet nurları saçmakta…

Onlar da benlikten kurtulma imtihanında zorlandılar. Fakat Allâh’ın izniyle, nefsin üstesinden geldiler. Yenilseler idi; ulaştıkları mârifetullah seviyesine ulaşamayıp, tarihin akışı içinde yok olacaklardı.

Bahâeddin Nakşibend -kuddise sirruhû- Hazretleri de intisâbının ilk yıllarında, gurur ve kibrin zıddı olan «hiçlik» hâline ulaşmak için üstâdı Emir Külâl Hazretleri’nin işaretiyle;

Yıllarca yaralı hayvanlara,

Yıllarca hasta ve muzdarip insanlara hizmet etmiş,

Yıllarca da insanların geçeceği yolları temizleyerek senelerce kâbına varılmaz bir hizmet hayatı yaşamıştır. Kendisi de; mâneviyat yolunda katettiği merhalelere, ancak hiçliği tâlim ettiren bu hizmetler sayesinde eriştiğini ifade etmiştir.

Necip Fâzıl o Hak dostlarının hiçlik hâlini şu mısralarla anlatır:

O erler ki, gönül fezâsındalar,
Toprakta sürünme ezâsındalar…
Yıldızları tesbih tesbih çeker de,
Namazda arka saf hizâsındalar…

Yani;

Hak dostları, gönülleri itibarıyla müthiş bir aşk ile ilk safta ne ulvî mesafeler alırken, nefisleri itibarıyla ise dâimâ en arka safın hiçliği içinde yaşarlar.

Bu husustaki misaller saymakla bitmez.

Demek ki;

Îmânın kemâline varmak isteyen, mâneviyat yolunda mesafe almayı arzu eden sâlikin; bu yolda en başta, enâniyeti, yani benliğindeki gurur ve kibri bertarâf etmesi zarûrîdir. Gurur ve kibirle Hak yolculuğu mümkün değildir!

Zira kibir ve gurur, Cenâb-ı Hakk’ın Kibriyâ sıfatına ortak olmaya kalkışmaktır. Tevhîdin ise şirke ve ortağa tahammülü yoktur. Bu yüzden kibrin ve gururun yeri, ancak cehennemdir. Çünkü o, ateşle temizlenir.

HİÇLİĞİNİN ÂRİFİ MÂNÂ SULTANI

Tefekkür edilirse; Fahr-i Kâinât Efendimiz’in Mekke devrinde yaşadığı onca incitici hakarete ve mütecâviz hücuma karşı, risâletini tebliğ vazifesini hakkıyla edâ edebilmek için sabır ve tahammül göstermesi de tasavvufî mânâda, Cenâb-ı Hakk’ın O’na tâlim buyurduğu veçhile varlıktan vazgeçme, yani bir hiçlik terbiyesidir.

Beşeriyetin en yücesi, peygamberler sultanı Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; tevâzu ve mahviyette de zirveydi. O, aynı zamanda hiçlik sultanıydı.

Mekke’nin fethi günü; bir Mekkeli, Efendimiz’in yanına titreyerek yaklaştı. Çünkü muzaffer bir kumandanın huzûruna geldiği için büyük bir heyecan duyuyordu;

“‒Yâ Rasûlâllah! Bana İslâm’ı telkin buyurunuz!” derken âdetâ dişleri birbirine vuruyordu.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hemşehrisine sükûnet telkin etmek için kendini şu mütevâzı ifadelerle takdim etti:

“–Sakin ol kardeşim! Ben bir kral veya hükümdar değilim. (Muhtereme vâlidelerini kast ederek) Kureyş’ten güneşte kurutulmuş et yiyen senin eski komşunun yetimiyim!..” (İbn-i Mâce, Et‘ime, 30)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hiçbir zaman övünmezlerdi. Ancak Huneyn’de olduğu gibi, kendine ait sıfatları dile getirme zarureti olunca; Allâh’ın kendi üzerindeki nimetlerini sayar ve;

“Lâ fahre: Övünmek yok!” diyerek büyük bir tevâzua bürünürlerdi. (Tirmizî, Menâkıb, 1; İbn-i Mâce, Zühd, 37; Ahmed, I, 5, 281)

Ashâb-ı kiram da Efendimiz’in tevâzuunu yaşadılar ve yaşattılar.

Hazret-i Ebûbekir, bir hizmet olarak komşusu olan yetim kızların keçilerini sağardı. Halîfe olduktan sonra da, hâlini değiştirmedi, bu hizmeti terk etmedi.

Yabancı elçiler, ziyarete geldiklerinde Hazret-i Ömer’in halîfe olduğunu kisvesinden anlayamayınca şaşırıp kalırlardı.

Bir gün kaçan develeri yakalamaya koşan halîfeye;

“–Bu işi bir köleye emretsen?” dediler.

O ise;

“–Benden iyi köle mi var?” diye cevap verdi.

Hâlid bin Velid -radıyallâhu anh- İslâm ordularının kumandanıydı ve Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla zaferden zafere koşuyordu. Ancak halk arasında;

“Başımızda Hâlid olduğu için kazanıyoruz.” şeklinde yanlış bir telâkki meydana geldi. Bu düşünceyi çok mahzurlu bulan halîfe Hazret-i Ömer; bir mektup ile, kumandanlığa Ebû Ubeyde bin Cerrah -radıyallâhu anh-’ı getirdi ve Hazret-i Hâlid’i onun yardımcısı yaptı.

Hâlid bin Velid -radıyallâhu anh-, mektubu alınca, hiçbir menfî hisse kapılmasızın;

“Başım gözüm üzerine!” dedi ve Ebû Ubeyde bin Cerrah -radıyallâhu anh-’ın kumandasında hizmete devam etti.

Ashabdan Hazret-i Selmân, Medâin şehrinde vali idi. Halktan biri onu hamal zannedip;

“–Şu yükü yüklen!” dedi, o da sırtına alıp istediği yere kadar taşıdı. Etraftan görenler îkāz edip;

“–O, şehrimizin valisidir.” deyince, adam mahcup olup, yükü indirmek istedi. Lâkin Hazret-i Selman -radıyallâhu anh-, istenen yere kadar vazifeyi tamamladı.

Başka bir gün Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-’a iki kişi selâm vererek;

“–Sen Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sahâbîsi misin?” diye sormuşlardı.

O da mahviyetle;

“–Bilmiyorum.” dedi. Gelenler, acaba yanlış birine mi geldik diye tereddüt ettiler.

Selman -radıyallâhu anh- sözlerindeki sırrı şöyle açıkladı:

“–Ben Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i gördüm, O’nun meclisinde bulundum. Ancak Allah Rasûlü’nün asıl sahâbîsi, O’nunla birlikte cennete girebilen kişidir.” (Heysemî, VIII, 40-41; Zehebî, Siyer, I, 549)

Bunlar hep benliği bertarâf etmiş ve mânevî kemâlâta erişmiş ruhların müstesnâ misalleridir.

Benlikten kurtulamamanın ise âkıbeti fecîdir.

KİBRİN SONU CEHENNEM!

Nefs-i emmârenin en çirkin, menfî vasfı; gurur ve kibirdir. Nefs-i emmârenin zebûnu olan kişi; gurur ve kibrin en süflî derekesine varır, aygırlaşır, firavunlaşır, hattâ ilâhlık iddiâ eder. Bu hâlin en çirkin misallerinden biri olan bedbaht Firavun; “Ben sizin en yüce rabbinizim!” diyecek kadar azgınlaşmıştı!.. (bkz. en-Nâziât, 24) Dünyada denizin, âhirette de cehennemin dibini boyladı!..

Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerifler, kalpteki kibrin cennete girmeye mâni olduğunu ilân etmektedir.

Rabbimiz buyurur:

“İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuk yapmayı istemeyenlere nasîb ederiz. Sonunda kazançlı çıkanlar, fenalıktan sakınanlardır.” (el-Kasas, 83)

Fahr-i Kâinât Efendimiz buyurur:

“Kalbinde hardal tanesi kadar îmân olan hiçbir kimse, cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan hiçbir kimse de cennete giremez.” (Müslim, Îmân, 148-149)

Bu hadîs-i şerîfi, dînimizin esasları istikametinde telâkki etmemiz îcâb eder. Bu sebeple; zerre kadar îmâna güvenerek, takvâdan uzaklaşmak, şeytanın aldatmacasına kapılmak olur.

Çünkü Cenâb-ı Hak buyurur:

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece; «Îmân ettik» demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?”

Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah; (îmânında) sâdıkları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.” (el-Ankebût, 2-3)

Kalpte var olup da insanı cehennemden koruyacak bir îman, kâmil bir îmandır. Sâlih amellerle tescil edilen, takvâ ile zâhir olan ve son nefese kadar, zaafa uğramadan korunabilen, cevher vasfında bir îmandır.

Buna mukabil, cennete girmeye mâni olan kibir de, Allâh’a ve Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e karşı olan kibirdir. «İbâdullâh»a yapılan kibir ise, kalpte derinleşerek, bu tehlikeli derekeye götürebilir.

Zira âyet-i kerîmede buyurulur:

وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍۙ

“Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay hâline!” (Hümeze, 1)

Kibrin âkıbeti korkunçtur, cennetten uzaklaşmak ve cehenneme yaklaşmaktır. Çünkü kibir, hakikati reddetmektir.

HAKKI İNKÂR

Bâtınî haramlar husûsunda dikkat edilecek bir husus da, bunları teşhis ve tespitte ölçünün kalp olmasıdır. Nitekim ashabdan biri;

“−Yâ Rasûlâllah! İnsan elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasını istemez mi?” deyince, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şu karşılığı vermişlerdir:

“−Şüphesiz ki Allah güzeldir; güzelliği sever. Kibir (ise nimetleri kendinden bilerek) hakkı inkâr etmek ve insanları küçük görmektir.” (Müslim, Îmân, 147; Tirmizî, Birr, 61)

Vakar, heybet, kılık-kıyafette tertip ve nizam gibi özü itibarıyla güzel olan hasletleri; gurur ve kibirle karıştırmamak îcâb eder. Bilhassa ahlâkî kıstasları; başkaları hakkında sû-i zanda bulunmak için değil, kendi nefsimizi muhasebe ve kalbimizi murakabede kullanmamız en doğrusudur.

Hazret-i Mevlânâ, kibrin mâneviyat yolunda engel oluşuna bir başka pencere açar. Kibir; insanın kendi kusurlarını görüp, onları ıslah etme yoluna girmesine mâni olur. Mevlânâ Hazretleri şöyle anlatır:

“Allah, (kusurlarını itiraf edip onları düzeltmek yolunda mâni olan) ar ve insanlardan utanma duygusunu yüz batman ağırlığında bir demir bukağı (pranga) hâline koymuştur. Nice kişiler bu görünmez bağa bağlanıp kalmışlardır.

Kibir ile inkâr, Hak yolunu öyle bir bağlamıştır ki, kibre ve küfre dûçâr olanlar, açıkça ah bile edemez. (Derdini itiraf edemeyen derman bulamaz.)”

“Cenâb-ı Hak buyurdu ki:

«Çünkü Biz; o kâfirlerin boyunlarına bağlar geçirmişiz ki, bunlar çenelerine dayanmıştır da başları yukarı kalkık bulunuyorlar. (Artık hak tarafına başlarını çevirip de boyun eğmezler.)» (Yâsîn, 8)

Bu zincirler; bizzat insanın kendindendir, kendi içindendir. Hâriçten vurulmuş da değildir. Yine Rabbimiz;

«Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik de onları kapattık, artık göremezler.» (Yâsîn, 9) diye buyurdu. Bu kibirli vaziyete düşen, önündeki, ardındaki engeli göremez.”

Kur’ân-ı Kerîm’in üçte birini teşkil eden kıssaları okuduğumuzda görüyoruz ki; Âd ve Semûdlar, Firavun ve Nemrutlar gibi niceleri, hep kibirleri yüzünden hakikate vâsıl ve hidâyete nâil olamamışlardır.

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Nice kâfirler var ki, din sevdasına düşmüşlerdir. Gerçek dîni neredeyse bulacak gibi olmuşlardır. Fakat insanlardan utanmak, kibir, şu ve bu onlara bağ olmuştur. Bu gizli bir bağdır ama, demirden de beter ve kuvvetlidir.”

Demek ki, «ben» iddiâsı, mânevî yolun bir nevî kanseridir. İblis; meleklerin hocası iken, bu benliği yüzünden ebedî hüsrâna dûçâr olmuştur.

Tasavvufta bu sebeple nefsin varlığı, hakikate vuslatın önündeki en büyük engel olarak görülmüş ve bütün gayretler onu bertarâf etmeye sevk edilmiştir. Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri der:

Gel bu nefsin zulmetinin tozunu sür aradan,
Kande baksan gözlerine görüne ol Yaradan.

“Nefs karanlıklarının tozlarını aradan kaldır ki, nereye bakarsan gözlerine Rabbinin nûru görünsün.”

Benliği aradan çıkarmadan vuslat mümkün değildir.

«BEN!» ÖYLE Mİ?

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; ashâbına benlikten uzak durmayı, tevâzu ve hiçliğe bürünmeyi tâlim buyurdu. Her fırsatta bunu ifade edişinin güzel bir misâlini Hazret-i Câbir -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

Bir gün, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gittim ve kapısını çaldım. Rasûl-i Ekrem Efendimiz;

“–Kim o?” diye sordular.

“–Benim!” diye cevap verdim.

Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“–Ben, ben! (Öyle mi?!.)” diye tekrar etti. Galiba bu cevabımdan hoşlanmamıştı. (Buhârî, İsti’zân, 17)

Hazret-i Mevlânâ, bu kıssayı edebî ve tasavvufî bir lisan ile şerh ederek şöyle ifade etmiştir:

“Birisi geldi, bir dostun kapısını çaldı. Dostu içeriden;

«–Ey güvenilir kişi, kimsin?» diye seslendi.

Kapıyı çalan;

«–Benim.» deyince, dostu;

«–Öyleyse git! Senin için henüz içeri girme zamanı değildir. Böyle bir mânevî nimetler sofrasında ham kişinin yeri yoktur.» dedi.

Ham kişiyi, ayrılık ve firak ateşinden başka ne pişirebilir? Nifaktan, ikiyüzlülükten onu ne kurtarabilir?

O zavallı adam kapıdan döndü, tam bir sene yollara düştü, dostunun ayrılığı ile yandı, yakıldı. O yanık âşık, ayrılık ateşi ile pişerek döndü geldi, dostunun evi etrafında yine dolaşmaya başladı. Ağzından sevgili dostunu incitecek bir söz çıkmasın diye, bin bir endişe içinde ve yüzlerce defa edep gözeterek kapının halkasını yavaşça vurdu. Dostu içeriden;

«–Kapıyı çalan kimdir?» diye seslendi.

Adam;

«–Ey gönlümü almış olan! Kapıdaki de sensin.» cevabını verdi.

Dostu;

«–Mademki şimdi «sen» «ben»sin. Ey «ben» olan, «ben»den ibaret olan, haydi gir içeri! Bu ev dardır; bu evde, iki «ben»i alacak yer yoktur. İğneden geçirilecek bir iplik, ayrılır da iki iplik olursa, yani ucu çatallaşırsa iğneden geçmez. Mademki sen tek katsın, birsin; gel bu iğneden geç!» dedi.”

İnsan nefsinin karanlıklarından nasıl arınabilir?

Elbette benlikten kurtulup kulluk ve hiçlik şuuruyla Rabbine yönelerek…

Gaflet içindeki insan; hayatın bin bir gāilesi içinde âdetâ yuvarlanırken, durup da kendine böyle bir çekidüzen vermekte zorluk yaşar. Erteler. Fırsat arar bulamaz. Tam toparlanacak iken, bir şeytan çelmesiyle tekrar yıkılır.

HAK’TAN YARDIM MEVSİMİ

Fakat Rahmân ve Rahîm olan Cenâb-ı Hak; kullarının imdâdına yetişmiş ve çeşitli zaman dilimleri içinde, hulûlüyle müşerref olduğumuz üç aylar gibi; «lütuf zamanları» takdir etmiştir. İmtihan dünyasında, kullarına âdetâ âhireti hatırlatıcı, duygulu, rûhânî davetiyeler göndermiştir.

Bu mânâda;

Üç aylar; nefsin enâniyetinden, gurur ve kibrinden de arınma mevsimidir.

Çeşitli meslek erbapları; zaman zaman seminerler yaparlar, kamplara çekilirler. O günler boyunca, başka işlerini bir kenara bırakırlar. Böylece hayatın günlük akışı içinde fırsat bulamadıkları hususlara teksif olur; okur, dinler ve öğrenirler. Kendilerini tazelerler.

Sporcular için de mühim bir müsabakadan evvel, kamp tertip edilir ve ihtilâttan men kararı alınır. Böylece kuvvet ve gayretlerinin teksif olması, alâkalarının hayhuya dağılmaması temin edilmiş olur.

Ebediyet yolcusu olan mü’minler de ibâdet hayatları için, böyle zaman dilimlerine ihtiyaç duyarlar. Mübârek zamanlar; heyecanları tazeler, iştiyâkı artırır, cemiyette meydana gelen müşterek hissiyat ile, kulluk hayatında yeniden bir intizam sağlanmış olur.

Rabbimiz, bizlerden sadece üç aylarda değil her zaman kulluk istemektedir. Lâkin kullarına, böyle mânevî kamp ve teksif zamanları lutfederek; onları bütün hayatlarını takvâ şuuruna yükseltmeleri için yardımda bulunmaktadır.

Aksi takdirde; üç aylardan sonra terk etmek düşüncesiyle, sadece üç aylarda birkaç sâlih amel işlemenin pek bir faydası olmaz.

Zâhirî ve bâtınî haramları da sadece üç aylarda terk etmek de edeben güzel olsa da asla kâfî değildir. Takvâyı ömre yaymak, bütün hayatı Allâh’ın istediği istikamette tanzim etmek, kulluğun muktezâsıdır.

Hazret-i Mevlânâ ibâdetlerin mânevî özünü idrâk etmenin ehemmiyetini ifade sadedinde şöyle der:

“Hacca gidenler, orada Kâbe’nin sahibini arasınlar. O’nu bulduktan sonra Kâbe’yi her yerde bulabilirler.”

Bu ifadeyi şöyle genişletebiliriz:

Üç ayları ve bilhassa Ramazân-ı şerîfi idrâk edenler, O’nu ikrâm eden Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına erişirlerse; onlara yaşadıkları her zaman dilimi, Ramazân-ı şerif gibi, rahmet ve bereket, feyiz ve rûhâniyet dolu olur.

Namazı huşû ile kılanlar; eğer bedenleriyle kıbleye yöneldikleri gibi, kalpleriyle de Hakk’a teveccüh edebilirlerse, namazlarının dışında da dâimâ zikr-i ilâhî içinde yaşarlar.

Yâ Rab lutfeyle!..

Yâ Rabbî!.. Bizleri, zâhirî ve bâtınî (açık ve gizli) emirlerini yerine getirenlerden eyle!.. Kalplerimizi kibir ve gurur gibi çirkin ve âkıbeti hazin duygulardan temizle!.. Îman, ihlâs, sıdk ve tevâzu gibi güzel hasletlerle bizleri tezyîn eyle!..

Âmîn!..

http://www.osmannuritopbas.com/...iraneligi-kibir.html