• Kitap, Emevilerin zalim sultanları arasında kaybolmaya yüz tutan hilafet makamını yeniden dirilten Ömer İbn Abdülaziz’in dillere destan ve günümüz yöneticilerin dersler çıkarması gereken adil yönetimini anlatıyor. Beytül malden karşılıksız maaşa bağlanmak isteyen akrabasına, ‘Afrikalı bir Müslüman ile senin aranda hiç bir imtiyaz yoktur. Bu devlette senin hakkın neyse onun da hakkı odur.’ Deyip akrabasını eli boş gönderen adil halife. Tarih tekerrürden ibarettir onun için dersler çıkarmak ve bugünümüzü ve geleceğimizi inşa etmek için herkesin özellikle tüm Müslüman yöneticilerinin okuması gereken bir başyapıt.
  • Bir ara Medineli kadınlar Muhammed'e başvurarak, kocala­rının kendilerine haksızlık yaptıklarını, hatta kendilerini döv­düklerini söylüyorlar. Buna karşı Muhammed, hanımını döven erkeğe kısas uygulanması gerektiğini söylüyor ve bu konuda kadınların lehine bir karar veriyor. O arada Halife Ömer Muhammed'in böyle bir fetva verdiği haberini alınca, Muham­med'e varıp kendisine, "Kadınlar erkeklere karşı azdılar (Ömer, -sanki- Muhammed'e 'sen ne yapmak istiyorsun' demek sure­tiyle buna engel olmak istiyor)" şeklinde itirazda bulunuyor. Ömer'in bu itirazı üzerine, Muhammed hemen ifade değiştirip erkeklerin hanımlarını dövebileceklerini söylüyor. Bu sözü duyan kadınlardan 70 tanesi, Muhammed'in evine doğru yürüme­ye başlıyor. Bu kez zor durumda kalan Muhammed, kesin yasak anlamında değil de öneri anlamında erkeklere hitaben, "Hayırlı olan erkekler, hanımlarını dövmezler" şeklinde vaziyeti kurtar­maya çalışıyor.
  • “Fi-Zilal-il Kur’an” tefsirinin sahibi Seyyid Kutup dikkat edilirse bir gazetecinin ve bir politikacının tabi’i sanatı olan yaldızlı ve heyecanlı yazıları ile okuyuculatını vecde getiren bir hatiptir. O, kapalı bir hazineyi satılığa çıkaran bir tellal gibi, İslamiyeti yalnız övmekte, içini açıp cevherleri teşhir etmeyip, İslam alimlerini ve onların kitaplarını sanki gençlerden saklayıp, kendi görüşlerini din bilgisi olarak teşhir etmektedir.

    Bir artist rolü ile okuyucularını teshire çalışırken, çok yerde tezatlara düştüğünü, kendi kendini yalanladığını anlayamamıştır.

    İslamiyeti kendine göre yorumlaması, yazdıklarını benimseyenlerin küfre kadar götürmektedir.

    Bakınız mesela Maide suresinin 115. Ayetini tefsir ederken “Semadan sonra inme kıssası, hıristiyan kitaplarında, Kur’an-ı Kerimde varid olduğu gibi zikredilmez. Hazreti İsa’nın vefatından çok sonra kaleme alınmış olan bu İncillerde…) demektedir. Halbuki “hazreti İsa’yı öldürmediler, Onu asamadılar” ayeti kerimesini daha önce kendisi uzunca açıklamıştı. Ayeti kerimeler İsa Aleyhisselam’ın öldürülmediğini açıkça belirtiyor. Nisa suresi 157. Ayetinde: “O’nu öldürmediler ve asmadılar” buyruluyor. Seyid kutub’un öldürüldü diyerek tefsir ettiği ayete ise “teveffi” dedildiğini, yani göğe çıkarılma işinin tam olduğunu haber veriyor.

    İsa (Aleyhisselam’ın) öldürüldüğünü savunarak Ehli sünnetten ayrılan Seyyid Kutup’un ne denli cahil olduğunu şimdi daha iyi anlayacaksınız.

    İBNİ TEYMİYYE’Yİ ÖVÜYOR
    “Cihan Sulhü ve İslam” kitabında ibni Teymiyye’ye bağlılığını göstermekten geri kalmayan Seyyid kutup’un görüşlerinden bazı misaller vereceğiz. İnanın bu birkaç tanesini yüzlercesi arasından sizin için seçiyoruz.

    Yine Cihan Sulhü ve ve İslam kitabında şöyle diyor: “Devletçilik sahasında çalışmalar henüz pek azdır. İslamın bu tarafı gereği kadar açıklanamamıştır.”

    Kutup, İslamın bu tarafını kendisi açıklayacakmış. Hâlbuki 600 senelik Osmanlı devletini, kanunları, anayasaları, fetvaları, arşivlerdeki fetvaları, sayılamayacak kadar çoktur. İslam’da devletçiliği anlatan binlerce kitabı incelemek için bir ömür harcamak gerekir.

    “İslam ve medeniyetin Problemleri” adlı kitabında bakın ne diyor:
    “İslam toplumunu inşa ederken, bağlı olduğumuz şey, İslam fıkhı değildir. Bu fıkha yabancı kalmıyor isek de, bağlı olduğumuz şey, İslam yolu, İslam düsturu, İslam anlayışıdır.”

    Fıkıh kitapları ve asırlar boyunca yazılan devletçilik kitapları İslam yolu değil de Seyyid Kutup’un açıklayacağı yol İslam yolu imiş.

    Yine “Cihan Sulhü” kitabında: “İslam’a göre bütün insanlar, birbirlerine yakın bağlarla bağlı bir ailedir.” diyor.

    Gazali’nin “Kimya-ı Saadet” adlı kitabında bildirdiği bir hadis-i şerifte ise şöyle buyruluyor:
    “İmanın temeli ve en kuvvetli alameti, müslümanları sevmek, kâfirleri sevememektir.” buyrulmakta ve Mücadele suresini son ayeti kerimesi zikredilmektedir: “Allah’u Teâlâ’ya ve kıyamet gününe iman edenler, Allah’u Teâlâ’nın düşmanlarını sevmezler”

    Yani Allah’u Teâlâ ve Peygamberi, müminler ile kâfirleri ayırmamızı emrediyor. Yalnız müminlerin kardeş oldukları, bir kalenin duvarı gibi sapa sağlam aile olacakları bildiriliyor.

    Seyyid kutup yine “Cihan Sulhü” kitabınca şöyle diyor: “İslamiyet diğer dinlere nefret manasını taşıyan dini taassubu kabul etmez”

    Bu cümleler biraz tanıdık geldi nedense değil mi kardeşler? Her neyse, Seyyid Kutup kâfirleri sevmemeye taassup damgasını vuruyor.
    İmam-ı Masum Hazretleri 29. Mektubunda şöyle buyuruyor: “Kâfirleri sevmemek, onlara kalp ile düşmanlık etmek ve darul harpte bulunanlarına sert davranmak ve onlarla muharebe etmek Kur’an-ı Kerimde açık olarak emredilmiştir. Kur’an-ı Kerime uymamız farzdır.”



    ZEKATTA İBNİ TEYMİYYE’YE TABİ
    Seyyid Kutup “Cihan Sulhu ve İslam” kitabında şöyle diyor: “Zekât, her sene esas servetten yüzde iki buçuk mikdarında tahsil edilir. Bu vergiyi (vergi diyor) her vergiyi tahsil ettiği gibi, ancak devlet tahsil eder. Sarf edilmesi ile vazifeli olan da, devlettir. Yüzyüze ve iki ferd arasında meydana gelen bir muamele değildir. İşte zekat bir vergidir. Bunu devlet tahsil eder ve belirli yerlere sarfeder…. Eğer bu gün bazı kimseler zekâtını bizzat kendi elleri ile dağıtıyorlarsa, bu, İslamın farz kıldığı bir şekil ve nizam değildir.”

    Seyyid Kutup, zekât üzerinde de İbni Teymiyye’nin sözlerini tekrar etmekten kendini alamamıştır. Burada da Ehli Sünnetten defalarca olduğu gibi ayrılmıştır.

    Hani kafadan “bu böyledir” demekten daha kolay bir şey yoktur herhalde. İslam âlimleri ise deliller ile konuşurlar.

    ZEKÂT MESELESİNİ BİR AÇIKLAYALIM!
    Yeri gelmiş iken bu konuda bir açıklama yapmak ve Sahabe efendilermize atılan iftiraya değinmek gerekiyor.

    Ehli sünnet dört mezhep imamı sözbirliği ile bildiriyor ki. “zekat” demek “bir müslümanın tam mülkü olan zekat malı”nın yani helal yoldan malik olduğu, elindeki zekat malının belli bir kısmını, Kur’an-ı Kerimde bildirilen sekiz sınıf müslümandan yedisine temlik, teslim etmesi, vermesi demektir. Hanefi mezhebinde bunlardan yalnız birine de verilebilir.
    Bu 7 kimse: fakir, miskin, amil (hayvan zekatını ve öşür denilen toprak mahsulünü toplayan kimse) hac ve gazada olan kimse, evinden ve malından uzak kalmış olan ve borçlu olan ve azad olacak köledir.
    MÜELLEFİ KULUB NESH EDİLDİ
    Sekizinci Sınıf “mellefi Kulub” denilen kimseler olup, kalplerine iman yerleştirilmesi istenilen veya kötülükleri önlenmek istenilen bazı kafirler ve yeni iman etmiş olan bazı zayıf müslümanlar idi. Resulüllah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bunların üçüne de zekat verirdi.
    Fakat Hazreti Ebubekir zamanında, Beytül Mal emini olan Hazreti Ömer, (İbni Abidin’de delil olarak yazılı olan) ayeti kerimeyi ve (kütübü sitteninde hepsinde olan) “Mu’az” hadisini okuyarak, “müellefi kulub olanlara zekat verilmesini Resulüllah nesh eylemiştir” dedi. Halife ve Ashab-ı Kiramın hepsi bunu kabul ederek ayrıca icma hâsıl oldu.

    Nesh Resulüllah hayatta iken olur, İcma ise vefatından sonra olur. Bu inceliği anlayamayanlar, bunu Hazreti Ömer’in neshettiğini zannediyorlar. Ashab-ı Kirama ve fıkıh âlimlerine dil uzatıyorlar. “Bedayi” ve diğer kitaplarda bildirildiği gibi, İslamiyete yardım için, düşmanın zararını önlemek için onlara para ödenebilir ama bu zekât kısmından değil, başka bölümden ödenir.

    Zekat konusu ayrı bir bölüm gerektirdiğinden burada noktalıyoruz…

    DEVLET TOPLUMUN MALINI İSTEDİĞİ GİBİ ALIRMIŞ!
    Seyyid kutup “Cihan Sulhu” adlı kitabında hezeyanlarına devam ediyor. “Devlet yalnız vergi yolu ile değil, şahsi mülkiyetlerden ihtiyacın gerektirdiği miktarı karşılıksız ve iade etmemek üzere alır. Toplumun umumi ihtiyaçlarına harcar” diyor.

    Aslında tam bizim devlet adamlarına göre bir fetva. Onlarda nereden vergi alsak diye düşünüyorlardı. Bak düşünmenize gerek yok, Seyyid Kutup’un aklına uyarak milleti soyabilirsiniz.

    “Mecelle” de geçtiği üzere “Başkasının mülkünü kullanmak için emrolunamaz”. Mesela filancanın malını, falanca kimseye ver diye birisine emredilemez.
    “Dürrül Muhtarda” da: “Bir kimsenin malı, onun gönlü rızası olmadan alınırsa helal olmaz” buyruyor.

    İmam-ı Ahmedin Müsnedinde ve Ebu Davud’da geçen bir hadis-i şerifte ise Peygamberimiz şöyle buyuruyor: “Bir kimsenin malı, onun gönül rızası olmadan alınırsa helal olmaz.”

    Seyyid Kutup’un sosyalist yaklaşımı, İslamiyet’ten ne kadar uzaklaştığının da bir göstergesi. Çünkü onun savunduğu sistem adaletin olmadığı sosyalist sistemlerde mevcuttur. İslam’da ise kapitalist bir sistem yoktur. Herkes alın terinin, çalışmasının karşılığını bulur. Devlet de, reisler de milleti sömürmez.

    HIRSIZ SOYAR, DEVLETE YARAR!
    Yine Cihan Sulhu adlı kitabına şöyle diyor: “Yağma, soygunculuk, gasp, hırsızlık, rüşvet, hile ve faiz, ihtikar ve bunlara vesile olan yollardan şahsi mülkiyet meydana gelmez. Devlet istediği zaman bunu tamamen veya kısmen hazineye alabilir. Tarihi örnekler, bu hakkın tamamen devlete verildiğini göstermektedir.”

    Haksız kazançlar elbette helal değildir. Devletin bunlar istediği zaman değil hemen geri alması lazımdır fakat geriye aldığı, devletin olmaz. Bunları sahibine ulaştırması lazımdır. Devletin vazifesi, acizin hakkını zalimden alıp, ona yardımcı olmaktır. Bunu mazluma ulaştırmayıp hazineye alırsa o hırsızdan ne farkı kalır?

    İbn-i Abidin beşinci ciltte şöyle demektedir: “haramdan elde edilen, mesela gasp edilen mallar sahiplerine geri verilir. Böyle mallar, Beytül malın olmaz. Bütün müslümanların ortak malı da olmaz.”

    SAHABE-İ KİRAMA DİL UZATAN
    Seyyid kutup “İslamda Sosyal adalet” adlı kitabında mezhepsizliğini ve sahabeye olan kini kusmaktan geri durmamıştır. Bakın 247. Sayfasında ne zırvalıyor:
    “Beni Ümeyyenin iktidara gelişi zararlı oldu. Hazreti Ömer birkaç sene daha hilafette kalsaydı veya Hazreti Ali üçüncü halife olsaydı yahut hazreti Osman iktidara geldiğinde yirmi yaş daha genç bulunsaydı, İslam tarihinin çehresi daha başka olurdu. Hazreti Ömer, zenginlerin artan mallarını alıp, fakirlere eşit tevzi ederdi”

    Bu yazılarında Hazreti Osman (Radıyallahu Anh) ın idaresiz, beceriksiz olduğunu ima ediyor. Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh) ise “Osman halife olamaya daha layıktır, muktedirdir” buyuruyor. Şimdi acaba hangisine hak vereceğiz?

    O halde Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh) yanılmış mıdır? Peygamberimiz ise şöyle buyuruyor: “Allah’u Teâlâ, doğru sözü Ömer’in dili üstüne koymuştur”…

    ALİM DEĞİL, DİN ÖĞRENİLMEZ
    Seyid kutup’un “bana göre”lerini saymakla bitiremezsiniz. Bu gün hem müslüman hem sosyalist geçinen “yeşil komünistlerin” ilham kaynağı olan Seyyid Kutup yine birçok reformist tarafından övülmekte ve fikirleri gençlere aşılanmaya çalışılmaktadır.

    Ancak Seyyid Kutup bir alim değildir, dini ondan öğrenenler bu sebeple büyük bir hata etmiş olurlar.

    Kendince bir mücadele vermiş ancak İslam’ı ideolojiyle yorumlama ve alanı olmadığı halde tefsir yazma gibi hatalara düşmüştür.

    İslam’ı İslam alimlerinden öğrenmek en uygun olanıdır
  • Afganistan / Pakistan tecrübesi

    Hiç şüphesiz özellikle yakın dönem cihadi hareketler için Afganistan ve Pakistan’da yaşanmış olan bir başka tekfirci cemaat tecrübesi olan, Ebu İsa er-Rifai liderliğindeki Cemaati Müslimin grubu, önemli bir dönüm noktası olmuştur. Zira bu hareket, neredeyse El Kaide ve Taliban’la aynı bölge ve taban üzerinde bir hakimiyet oluşturmuş ve daha sonra tarih sahnesine karışmıştır.

    Ürdün’ün Zerka şehrinde doğan Filistin asıllı Ebu İsa er-Rifai ülkesinde İhvan-ı Müslimin’e katılmış, daha sonra Afganistan’da Sovyetlere karşı başlayan cihad’a katılmış ve orada savaşmıştır. Bu dönemlerde Abdullah Azzam ve Usame bin Ladin gibi isimlerle de tanışan Rifai, savaştan sonra ülkesi Ürdün’e döndüğünde, İhvan-ı Müslimin grubuyla yollarını ayırmıştır. Ürdün’de bulunduğu dönemlerde Makdisi ve Zerkavi’yle de iletişim kuran Rifai, burada cihadi grupların propaganda faaliyetlerini yürütmüştür. Daha sonra yakalanarak hapsedilmiştir. Bir süre hapiste kalıp işkence gören Rifai ve bir grup arkadaşı, hapisten çıktıktan sonra Ürdün’ü terkedip Pakistan’ın Afganistan sınırındaki Peşaver şehrine hicret etmiştir.

    1992 yılı tam da Pakistan/Afganistan bölgesinde ciddi bir boşluğun oluştuğu bir zamana tekabül etmektedir. Zira Afgan grupları birbirlerine girmiş, Abdullah Azzam gibi toparlayıcı bir lider şehid(inşaallah) edilmiş, Usame bin Ladin ise grubuyla birlikte önce ülkesine dönmüş, daha sonra Sudan’a geçmiştir. Yaşanan bu kaos ortamında Rifai ve arkadaşları, Osman Filistini, Ebu Eyyub el-Barkavi gibi Sudanlı bazı isimler bir araya gelip istişarelerde bulunuyordu. Çıkış yolunun müslümanları bir araya getirebilecek bir “liderlik” olduğu, bunun da müslümanları bir araya toplayacak bir “halifeyle” mümkün olduğu kararına varıldı.

    Bu süreçte aralarında bir halife seçmeye karar veren bu grup, aralarında “Kureyşi” bir şecereye sahip birinin olmaması sebebiyle bir kişi üzerinde anlaşamadı. Bu arada Londra’ya gidip kendine daha çok taraftar toplayan Ebu İsa, Peşaver’e tekrar geri döndükten sonra, bu sefer aslında kendisinin “peygamber soyundan geldiğini” keşfetti ve böylece Kureyşi bir şecereyle hilafetini ilan etti. Böylece “Ebu İsa Muhammed Ali bin Ahmed el-Haşimi el Kureyşi”ye Emir’ul Mu’minin olarak biat ettiler. Kendine görev olarak Ahkam-ı Şeriyyeyi uygulayıp, cihad yoluyla Allah’ın adını yüceltmek ve bunu yaymak olarak belirleyen Ebu İsa ve grubu, etraftan biat toplamaya ve müslümanların gruplarına biatının vucubiyetine dair bir çalışma içerisine girdi.

    Ebu İsa’nın grubu pek çok ülkeden destekçi bulmuş olsa da, takipçilerinin büyük bir kısmını Kuzey Afrikalı/Mağribliler oluşturuyordu. Hilafet ilanın ardından diğer gruplardan biat isteyen Cemaati Muslimin grubuyla gerginlikler baş gösterdi ve bazı çatışmalar yaşandı. Özellikle Horasan’daki Arap mucahidlerin kendilerine biat etmesini isteyen grup, El Kaide’den de biat istedi.

    Kendisine biat etmeyenleri halifeye karşı gelmekle suçlayan ve cezalarının ölüm olduğunu ilan eden grup, Afganistan’ın Kunar bölgesinde tutunmaya çalıştı. Bu dönemde çeşitli suç ve iddialara maruz kalan grup, aynı dönemde Afganistan’da yükselen ve halk ve alimlerin desteğini alan Taliban ve lideri Molla Ömer karşısında tutunamayıp Afganistan’ı terketmek zorunda kaldı. Zira halkın ve silahlı grup ve komutanların büyük bir kısmı Taliban’a katılmış, alimlerse ülke çapında topladıkları büyük bir şurayla Molla Ömer’i Emir’ul Mu’minin ilan etmişlerdi. Bu durum karşısında Ebu İsa tutunamayıp bölgeyi terketti.

    İngiltere’ye dönen Ebu İsa, davasını burada sürdürmeye devam etti. Kendisine katılmayan grupları tekfir etmeye başlayan bu cemaat, kaçınılmaz olarak harici bir ideolojiye savruldu. Zaman içerisinde grup marjinalleşip yok olmanın eşiğine geldi. Ebu İsa artık dikkate alınmaz bir isim olmuş, 2006 yılına gelindiğinse İngiltere’de hapse atılmıştır. Ebu İsa’nın grubuna mensup ilginç isimlerden bir tanesi, Ebu Ömer el-Kuveyti’dir. Ebu Ömer el-Kuveyti, IŞİD’in ilanın ardından bu gruba katılmış ve bu grupta Şeri olarak görev almıştır. Son dönemde akıbetine dair farklı iddialar mevcuttur.

    Genel olarak cihad sahalarındaki aşırılıklar

    Afganistan Cihadı’ndan başlayarak yakın dönem cihad sahalarında dönem dönem tekfircilik bazen bireysel düzeyde, bazen grup bazında baş göstermiştir. Yukarıda değindiğimiz Cemaati Müslimin, Afganistan örneğinde yaşanan grup bazında bir yöneliştir. Bunun yanı sıra bireysel düzeyde de mucahid liderler ve alimler, gençlerin aşırı ve aceleci tavırları sebebiyle bir takım tekfirde aşırılıklarla karşılaşmış ve bunların önüne geçmeye çalışmışlardır.

    Bu anlamda Afganistan tecrübesini en iyi anlatan Abdullah Azzam’ın eserleri, bu nevi aceleci ve aşırıya kaçan tekfirci gençlerin hikayeleriyle doludur. Sırf muska takıyor diye bütün Afganları tekfir eden, türbeler var diye cihadı terkeden, ağaçlara çaput bağlayanların kanını helal gören bu nevi aceleci ve ilimden yoksun kişiler, yaşanan mücadeleyi her zaman daha da zorlu hale getirmişlerdir.

    Afganistan tecrübesinin ardından gelişen Bosna cihadı da tekfirde aşırıya kaçan bazı kişiler yüzünde zor anlar yaşamıştır. Yaşadığı tarihsel tecrübe neticesinde İslam’dan bir hayli uzaklaşmış olan Boşnak Halkına yönelik uygulanması gereken tedrici yöntemle ıslah çabasının yerine, bazı kişiler tekfir yoluna giderek oradaki cihadın ifsad edilmesi tehlikesini doğurmuştur.

    Yine Bosna’nın ardından Çeçenistan ve genel anlamda ortaya çıkan Kafkasya cihadı da tekfircilik sorunuyla karşılaşmış ve bu durum Hattab gibi büyük İslam mucahidlerini zor durumda bırakmıştır. Her ne kadar Hattab, Ebu Velid, Kadı Ebu Ömer ve Şamil Basayev gibi mucahid önderlerin tedrici ve tekfirde aşırılıktan uzak yaklaşımlarına rağmen, bazı kişi ve gruplar burada da rahat durmayıp halka karşı sorunlara yol açacak uygulamalara imza atmıştır. Bu zamanla ülkede belli kesimlerin cihaddan uzaklaşmasına sebebiyet vermiştir.

    1999 yılında Çeçenistan’daki mucahidleri Dağıstan’a davet eden cemaatlerin içinde bulunan bazı tekfirciler operasyonu akamete uğratmış ve Dağıstan’a mucahidler ulaştığında ise onlara destek vermekten kaçınmıştır. Tekfircilerin bu ihaneti sonucu mucahidler Dağıstan’da ciddi kayıplar vermiştir.

    Bütün bu tekfirci kişi, yapı ve grupların fitnesinin ardından özellikle 11 Eylül’den sonra cihad sahalarında etkisini artıran El Kaide, bu tarz kişi ve grupları mümkün olduğunca cihad sahalarından uzak tutmaya çalışmıştır. Islah olabilecek kişi ve grupları belli oranda kontrol altında tutarak fitnelerinin yayılmasının önüne geçmeye de çalışmıştır. Ama bu durum özellikle Irak’ta patlak veren fitneyle farklı bir aşamaya varmıştır.

    Bu bahsi kapatmadan önce, bir isime çok kısaca değinmekte fayda var. Yine Sovyetlere karşı Afganistan cihadına katılmış bir isim olan Şeyh Abdulkadir bin Abdulaziz’in yazmış olduğu eserler, özellikle bazı gençlerin tekfirciliğe savrulmasına sebebiyet vermiştir. Şeyh’in el-Umde gibi eserlerini ilmi bir vukufiyetleri olmadığı halde okuyup çevresindekileri tekfir eden gençler, El Kaide’nin de dikkatini çekmiş ve Şeyh Atiyetullah, bu meseleye dair yaptığı açıklamada, ilim ehli olmayan gençlerin bu tür eserleri okumaması gerektiğini söylemiştir.
  • Nizam-ülmülk'ün derdi,Hasan Sabbâh ve onun gibi düşünenlerdi.Bâtıni düşüncesini İslam'a sokmaya çalışanlardı.Sahabeye dil uzatanlar,Halife Ebubekir,Halife Ömer,Halife Osman ve onların çağında yaşayanlara yapılan hakaretlerdi.
    Onun derdi bir türlü düzene uymayanlardı.Yeni yalanlar üretip gerçekleri gizleyenlerdi.İmamlık müessesesi uydurup,bunu İslam'ın gereğiymiş gibi dayatanlardı.İmamlığı,inançlarının kaygan zemininde zaman zaman gaibliğe taşırlardı.Ali'yi,Hasan'ı,Hüseyin'i sever ve sayardı.Peygamber torunlarına,onun soyundan gelenlere en küçük bir dil düşürüşüne dahi izin vermezdi.Ancak onlar adına kan güdülmesine ve İslam içinde kargaşa çıkarılmasına karşıydı.Haklıydı Nizam-ülmülk.

    Hasan Sabbâh'ın derdi,Selçuklu değildi.Türkler hiç değildi.Aksine Selçukluya hayranlığı vardı ki elbette bu hayranlık için de Nizam-ülmülk'ün asla yeri yoktu.Hasan Sabbâh'ın derdi,zahiri zorlamaların,Bâtıni düşüncesine,ilime,düşünceye vurmaya çalıştığı gemdi.Hasan Sabbâh'ın derdi zincirlerdi.Haklıydı Hasan Sabbâh.

    Hakkında birbirinden bağımsız fikirler vardı insanlarda.En uçtan en ucaydı bu bilgiler.Kimi "Çok iyi!"diyordu kimi "Çok kötü!"Arada hiçbir fikir yoktu.Yorum da...Hasan Sabbâh hakkındaki görüşleri,inanç farklılıkları etkiliyordu.
  • Ne derin mana ifade eder adalet timsali Koca Halife Ömer'in sözü: " Dicle'nin kenarında bir hayvanın ayağı kaysa Allah benden soracak . ' Niçin o yolu düzeltmedin?' sualine ben muhatap olacağım." Evet Hz. Ömer devlet adamının manevi sorumluluğunu şöyle ifade eder : " Ahh, bu vazifeden ayrılırken leyh ve aleyhimde eşit derecede pay alabilseydim."
    Hasan El Benna
    Sayfa 130 - Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu, Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu! / M. AKİF/
  • "Huzurunda halife ile halktan birisi eşit olmadıkça sen bu makama layık olamazsın. Hâkim görev başındayken halifenin değil, Allah'ın hükmünü ve emrini yerine getirmelidir."