Zülfü Livaneli'nin "Mutluluk" romanını okumak, benim için sadece bir kitap okumak değil, aynı zamanda Türkiye'nin farklı köşelerine doğru hem coğrafi hem de kültürel bir yolculuğa çıkmak gibiydi. Kitap, adındaki ironiyle beni daha ilk sayfadan yakaladı, çünkü bahsettiği "mutluluk", alışık olduğumuz o naif duygu değil, karakterlerin onu ararken yaşadığı acılar ve yüzleşmeler üzerine kurulu.
Kitabın Ruhu (Beni Nasıl Sardı?)
Livaneli, bu romanda üç ana karakterin kaderini ustaca bir araya getiriyor ve Türkiye'nin doğusundan batısına, farklı toplumsal katmanlara dokunuyor:
1. Meryem: Töre nedeniyle amca oğlu Cemal tarafından öldürülme görevi verilen, genç ve masum bir kız.
2. Cemal: Askerliğini yeni bitirmiş, kendisine verilen "aile onurunu temizleme" göreviyle vicdanı arasında sıkışıp kalmış bir genç.
3. İrfan: Seçkin bir üniversitede akademisyenlik yapan, entelektüel ama hayata ve kendisine yabancılaşmış bir profesör.
Kitabın beni en çok etkileyen yönü, bu üç farklı insanın çıktığı çalkantılı yolculuk oldu. Meryem ve Cemal, töreden kaçarken bir tekneyle Ege'ye doğru yol alıyorlar ve yolları bir noktada İrfan'la kesişiyor. Bu üçlünün hikayesi üzerinden Livaneli, toplumsal baskıları, töreyi, namus kavramını, entelektüel yalnızlığı ve en önemlisi kadının bu toplumdaki yerini derinlemesine sorgulatıyor.
Okurken Hissettiklerim
• Sürükleyicilik ve Atmosfer: Livaneli'nin anlatımı o kadar akıcı ki, kitap beni dört günde bitirecek kadar içine çekti. Özellikle Ege'deki tekne yolculuklarını okurken, adeta portakal çiçeği ve hanımeli kokusunu duyuyor, o kasabanın huzurunu hissediyordum. Karakterlerin duygusal geçişleri de o kadar gerçekçiydi ki, Meryem'in çaresizliğini, Cemal'in vicdan azabını bizzat yaşıyor gibiydim.
• Farkındalık ve Eleştiri: Yazar, olay örgüsüne serpiştirdiği