29 Temmuz 1919’da hiç beklemediğim bir olayla karşılaştım. 20. Kolordu Karargâhı’nın Kumandanlık odasındaydım. Birdenbire içeriye Kurmay Başkanım Binbaşı Ömer Halis Bey (Rahmetli İstanbul Kumandanı Korgeneral Ömer Halis Bıyıktay) girdi. “İstanbul’dan eski bir asker geldi. Sizi görmek istiyor.” dedi. Kim olduğunu sordum. “Babanız, İsmail Fazıl Paşa Hazretleri.” Ben hayretler içindeyken Paşa Babam da içeriye girmiş bulunuyordu. Onun İstanbul’da verdiği söze sadık kalarak, mücadele ve milli direniş çabalarımda yer almış olması bizim için çok önemli bir kazançtı. Bu gelişten en çok mutlu olacak insan, Mustafa Kemal’di. Öteki yandan rahatını düşünen, zorluğa katlanmak istemeyen, bu yüzden de İstanbul’dan ayrılmayı göze alamayan Saray’daki devlet ileri gelenlerine de bir özveri örneği olmuştu. Ancak babam altmış dokuz yaşındaydı. Dinç görünmesine rağmen girdiği savaşlarda, istibdat döneminde geçen ve uzun yıllar süren sürgün hayatında epeyce yıpranmıştı. Bunu yakından biliyordum. Sonra ailemizin reisiydi. Anadolu’ya geçmekle yaşlı anneciğimi yalnız bırakmış olacaktı. Kaygılarımı kendisine söyledim. Bugün gibi hatırlarım, kaşlarını çatarak şu uyarıda bulunmuştu: “Ulusun bağımsızlığı söz konusu olurken, aile kaygısı düşünülemez. Çünkü ailenin huzur ve rahatı ancak ulusun huzur ve kurtuluşuyla gerçekleşebilir.” Sonra eklemişti: “Ben Mustafa Kemal’le beraber, onun emrinde, onun gittiği yolda sonuna kadar yürüyeceğim. Bu kararı İstanbul’dan ayrılmadan çok önce vermiştim.” Gözlerimde yaşlar birikmişti. Babam üç, beş gün” “Ankara’da kaldı. Sonra Kongre’de özel görevli olarak bulunmak üzere Sivas’a yola çıktı. Ayrılırken: “Biliyor musun, Fuat,” dedi. “Mustafa Kemal Paşa’yı ne kadar göreceğim geldi? Bir oğlumu İstanbul’da bırakmıştım. İkincisini Ankara’da buldum. Üçüncüsüne
Sayfa 102·Kitabı okudu
Doğup büyüdüğüm yerden yazılmış satırlar Beykozlulara selam :)
Zühal’ime Beykoz’dan yazıyorum bugün de. Saat 14.30..... Fazıl Hüsnü 15’te ya da 15.30’da gelir; ben de bu arada sana iki satır yazarak bir de Beykoz’dan sesleneyim diyorum. Hava kapalı. Yağmur bile yağabilir...... Bir minibüs şarkısı çalıyor plâkta: "Aklıma gelmeyen başıma geldi." Çayırda yine salıncaklar vb..... Ne güzel yer şu Beykoz. Her taraf yemyeşil. .. Ve Ercü kalabalıktan sıyrılarak ortaya çıktı. Geldi. Kahvesini yudumluyor şimdi. Hem konuşuyoruz, hem mektubuma devam ediyorum. Mutluluk. Kişi ancak eksiksiz bir mutluluğu (nasıl yakalamıştık.) Beykoz’da tadabilir (saçlarından baharı). Bisiklete binen çocuklar geçiyor. Oturulabilecek, iyi, geniş, bahçeli bir evimiz olmalı burda. (Her ânını eksiksiz dün gibi hatırlarım). Karşı masalarda gençler.. * Özlem, özlem! * Sen de olacaktın ki şimdi... ..... Çocukluğumu bu ilçede geçirmişim sanki. Öyle içten bir sevgi var içimde Beykoz’a karşı.
Sayfa 48 - 16 Temmuz 1972 Beykoz·Kitabı okudu
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Bugün bile ne zaman biraz para sıkıntım olsa, bir gün yetecek kadar dan daha fazlasını istemeyen ve bu nedenle sakin ve huzur içinde yaşayan Anton'u hatırlarım. Ve her defasında aynı şeyi düşünürüm. Dünyada tüm insanlar birbirine güvense polise, mahkemelere, hapishanelere ve hatta paraya bile gerek kalmaz. Herkes, başkalarının yardımına koşan, karşılığında ise ihtiyacından fazlasını istemeyen Anton gibi yaşasa, karmaşık ekonomimiz için daha iyi olmaz mı?
Sayfa 58·Kitabı okudu
Bugün gibi hatırlarım; babam metelik ekip altın lira topluyoruz derdi...
Sayfa 108·Kitabı okudu
Alıntı
İkisi de, manolya da cüce ağaç da, iyimserler de kötümserler de haklıdır elbette. Ama ben iyimserleri daha tehlikeli bulurum, zira o aşırı memnuniyeti, o gevrek gülüşleri ne zaman görsem, 1914 yılını, halkların o dönemde güya sağlıklı bir iyimserlikle her şeyi harika ve müthiş bulduğunu, savaşların aslında çok tehlikeli, şiddet dolu girişimler olduğu ve sonunun kötü de bitebileceği uyarısında bulunan her kötümseri kurşuna dizmekle tehdit ettiklerini hatırlarım. Evet, kötümserler kısmen alaya alındı, kısmen de kurşuna dizildi, iyimserler ise o büyük dönemi yüceltip göklere çıkardı, yıllarca coşup zafer kazandılar; sonunda coşmaktan ve zafer kazanmaktan mahvolarak aniden büyük yıkıma uğrayan iyimserler ve halklar, bir zamanların kötümserleri tarafından teselli edilmek ve yeniden hayata tutunmak için cesaretlendirilmek zorunda kaldılar. Yaşananları asla unutamam ben. Hayır, biz düşünürler ve kötümserler içinde yaşadığımız dönemi sırf eleştiriyor, yargılıyor ya da küçümsüyorsak haklı değiliz elbette. Ama biz düşünürler (bugün bize Romantikler diyorlar, ki amaçları iltifat etmek değil), bizler de bir parçası değil miyiz bu dönemin? Ödül için dövüşen boksörler ve otomobil fabrikatörleri kadar bizim de hakkımız yok mu onun adına konuşmaya, onun bir timsali olmaya? Mütevazılığa kapılmadan evet diyorum bu soruya. İki ağaç tuhaf bir tezat içinde karşılıklı duruyor ve doğadaki her şey gibi tezatlara aldırmıyorlar, ikisi de kendinden ve haklılığından emin, ikisi de güçlü ve dayanıklı. Manolya özsuyuyla köpük köpük kabarıyor, çiçeklerinin kösnül kokusunu saçıyor. Cüce ağaçsa iyice kendi içine çekiliyor.
Sayfa 61·Kitabı okudu
Alıntı
«Bugün bile ne za­man biraz para sıkıntım olsa, bir gün yetecek kadardan daha fazlasını istemeyen ve bu nedenle sakin ve huzur içinde yaşayan Anton'u hatırlarım. Ve her defasında aynı şeyi düşünürüm: Dünyada tüm insanlar birbirine güvense polise, mahkemelere, hapishanelere ve hatta… paraya gerek kalmaz. Herkes, başkalarının yardımına koşan, karşılığında ise ihtiyacından fazlasını istemeyen Anton gibi yaşasa, karmaşık ekonomimiz için daha iyi olmaz mı?»
Sayfa 58
Edebiyat