İkisi de, manolya da cüce ağaç da, iyimserler de kötümserler de haklıdır elbette. Ama ben iyimserleri daha tehlikeli bulurum, zira o aşırı memnuniyeti, o gevrek gülüşleri ne zaman görsem, 1914 yılını, halkların o dönemde güya sağlıklı bir iyimserlikle her şeyi harika ve müthiş bulduğunu, savaşların aslında çok tehlikeli, şiddet dolu girişimler olduğu ve sonunun kötü de bitebileceği uyarısında bulunan her kötümseri kurşuna dizmekle tehdit ettiklerini hatırlarım. Evet, kötümserler kısmen alaya alındı, kısmen de kurşuna dizildi, iyimserler ise o büyük dönemi yüceltip göklere çıkardı, yıllarca coşup zafer kazandılar; sonunda coşmaktan ve zafer kazanmaktan mahvolarak aniden büyük yıkıma uğrayan iyimserler ve halklar, bir zamanların kötümserleri tarafından teselli edilmek ve yeniden hayata tutunmak için cesaretlendirilmek zorunda kaldılar.
Yaşananları asla unutamam ben.
Hayır, biz düşünürler ve kötümserler içinde yaşadığımız dönemi sırf eleştiriyor, yargılıyor ya da küçümsüyorsak haklı değiliz elbette. Ama biz düşünürler (bugün bize Romantikler diyorlar, ki amaçları iltifat etmek değil), bizler de bir parçası değil miyiz bu dönemin? Ödül için dövüşen boksörler ve otomobil fabrikatörleri kadar bizim de hakkımız yok mu onun adına konuşmaya, onun bir timsali olmaya? Mütevazılığa kapılmadan evet diyorum bu soruya.
İki ağaç tuhaf bir tezat içinde karşılıklı duruyor ve doğadaki her şey gibi tezatlara aldırmıyorlar, ikisi de kendinden ve haklılığından emin, ikisi de güçlü ve dayanıklı. Manolya özsuyuyla köpük köpük kabarıyor, çiçeklerinin kösnül kokusunu saçıyor. Cüce ağaçsa iyice kendi içine çekiliyor.