• 344 syf.
    Keder : dert, tasa, elem , acı
    Kader : yazgı , alın yazısı
    Derviş: alçakgönüllü, herşeyi hoş gören kimse



    Zeynebin tesellisi ;

    Dünyaya geldiğimiz an itibariyle sürekli değişim , dönüşüm ve sonsuzluğa doğru evrilme halindeyiz . Hayata gelmek demek ; mutlak olan sona doğru hazırlanıp , oraya uygun bir tekâmüle ulaşıp yeniden doğmak demek. Acılarımız , sancılarımız , sevinçlerimiz ve ağrılarımız hep bu amaca hizmet eder . Bu yüzden de keder ve kaderin birlikte aynı cümlelerde geçişi tevvekeli değildir.

    İnsan neden yeryüzüne sadece mutlu ve mesut bir hayat sürmek için gönderildiğini düşünür. Acı, ızdırap , ve kederden yoksun bir gönül nasıl ruhsal tekamüle ulaşabilir? Salt mutluluk istemek yanılgıdır. Yazgınızı tamamen değiştirir. Sizi hedonist bir yaşama davet eder ve tüm ruhunuzun derinlikleri kapanır. Her hadise sıradan bir olaya dönüşür hayatınızda. Acınız ağrınız sizi uykunuzdan bile eden sancınız sizin hayatınızın artık eskisi gibi olmayacağının kanıtıdır. Kapı aralanmıştır ve sizi içerde ızdırabın en şiddetlisi beklemektedir. Bu acı manevi derecenizi yükseltirken , ruhunuzun olgunluğu içinde hamlığınızı silip süpürecektir !

    Gelişiyle her birşeyi hali hazır buluverir. Mükemmel bir denge ile tüm duyular ve güdüler ona hizmet etmek için bekler. Ama varlığın özü diye nitelendirilen insan anlamaz. Bilmez , bilmek istemez. Yaşadığı yaşayacağı her hadise kendisine kul olma miktarında yardım eder. 
    Daha doğmadan planlanan bu denge olayların idraki için öteki manaya ayna tutar . Tutar tutar, amma; insan bu işte! bakar görmez , görür bilmez . Hayatımıza giren her kişi , her olay , her eş, her dost , ve her musibet , her hayır , her şer,  bu silsilenin amacına riayet eder.  Eder ki , insanoğlu durup bir düşünsün  kalbini kendini hayat amacını bir yoklasın . Yoklasın ki kim olduğunu bilebilsin. Bilse ki bütün bu hadisler onun emri için yaratıldı nimete şükürsüzlük eder miydi hiç? Ayağına diken battı diye dikene söver miydi ? Tam eve gidecekken trafikte onca saat beklemenin lütfunu bilse bir saniye önce varmış olsa vardığı yere ,tam o sırada bir saniye önce  bir kaza meydana gelse anlayacak mı korunduğunu ?   Veyahut tüm azaları kendisiyle konuşsa deseler ki;  biz bugün görevimizi yapmak istemiyoruz . Bir gün gözleri görmese öbür gün ayakları tutmasa hepsi bir bir görevini yarım bıraksa , acziyetini bilebilecek mi insanoğlu ?
    İşte bu yüzdendir ki ; kader ve keder hep iç içe ve birbirinden bağımsız değildir. Kaderini sev varsa kederini de sev . Başka türlü bu hayata mücadele ruhunu kazanamazsınız.

    Hz. Mevlana, mesnevisinde şunu anlatır:
    " Lokman Hekim önceleri bir hizmetkardı. Efendisi ondaki bereketi sezmiş olduğu için yiyeceği yemeği önce Lokman'a gönderirdi. Sonra kendisi yerdi. Bir gün karpuz aldı efendisi ve Lokman'a yollamadı, onu huzuruna çağırdı. Ona karpuzdan bir dilim ikram etti. Lokman iştahla yedi. Bir daha kesti , onu da yedi. Derken son dilime gelindi. Efendi , bunu da ben yiyeyim dedi. İsırması ile tükürmesi bir oldu. Efendi, Lokman ! Bu karpuz zehir gibi, bunu nasıl yedin, neden acıdır demedin? Diye sordu. Lokman "efendim ," bana bugüne değin öyle çok iyiliklerde bulundunuz ki , bu karpuz acı diyemezdim. Bu edebe ters ve nankörlük olurdu diye cevap verdi. Hakktan gelen belaları acı karpuz bil. Allah sana ne nimetler verdi. Bir dilim acı karpuz verdi diye hemen kızacak mısın, yoksa Lokman olma niyetin var mı?
    Bu ibretlik kıssalar insana güzel nüanslar bırakır elbette kabul etmesini bilene.


    Evet , kendi tesellimi de yazdığıma göre kitaba geçebiliriz. Beni kitapların isimleri her zaman çekmiştir . Bir kitabın ismi kaliteli ve okuyucuyu kendine çekiyorsa o kitap okunmaya değerdir . Çünkü bir esere isim vermek hayli zor bı iştir . Zira kitap ile ilgili genel tüm hatları bildirmek zorundadır .
    Kitabı, kitapyurdu sitesinden ismine müptela olarak aldım ve akabinde hemen okumaya başladım . Doğudan , batıya geniş bir silsile düşünün ve tüm sevdiğiniz yazarların , âlimlerin , feylesofların bu silsilenin içinde olduğunu hayal edin. Ve farz edin ki , sizde bu silsile içinde bir dervişsiniz. Çıkmazdasınız ! Oradan oraya biçare tüm silsileyi dolaşıyorsunuz . Bir ayet sizi kucaklıyor. " Sana her ne iyilik ulaşırsa Allah'tandır. (Nisa ,79)
    İçiniz ısınıyor. Hafiften bir de tebessüm ekleniyor yüzünüze . Aaa o da ne ? Silsilenin diğer ucunda bir hadis kuşatıyor benliğinizi. Sizden yukarıda olanlara bakıp da üzülmeyin , aşağıda olanlara bakın . Hafif mahcup birde mahzun oluyorsunuz bir anda . Tam o halde iken size ;Tolstoy selam veriyor . Ve diyor ki :
    Şikayet ettiğimiz yaşam , belki de bir başkasının hayalidir. "Tüh ! diyorsun ne diye bu kadar kederlendik ki". Ebu Derda Hz. oradan sesleniyor tüm ihtişamıyla .
    " imanın zirvesi , her türlü hüküm karşısında sabır ve kadere rızadır".
    Derin bir nefes alıyorsun hayat biraz daha çekilir hal alıyor .
    Tam o sırada bir gürültü kopuyor o, silsiden sen dönüp bakıyorsun . Merak ediyorsun . Bu gürültüde neyin nesi . Ve bir ses " ahh hafıza ! Huzurumun baş düşmanı " . Kimmiş diye bir yaklaşıyorsun . Miguel de Cervantes. İlahi senmiydin? "Yola devam et yol insanı terbiye eder "der .Dücane hocamız . Edelim bakalım .
    Şöyle ince naif bir edayla konuşan da kim ?
    Ahmet Hamdi Tanpınar .
    " En iyisi düşünmemekti. kaçmaktı . Kendi içime kaçmak... Fakat bir içim var mıydı ? Hatta ben var mıydım?
    Yine kederlendik. Düşündüğün tam da buydu değil mi ?
    Abdulkadir Geylani, Aziz Mahmud Hüdayi, Said Nursi, Somuncu Baba, İbrahim Ethem, İbrahim Hakkı, Gazali,
    Albert Camus, Konfüçyüs, Platon, Sartre, Immanuel Kant , Halil Cibran, İbn-i Haldun, İbn-i Sina
    Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Haşim, Orhan Veli, Cemal Süreya, Cahit Zarifoğlu, Sezai Karakoç, yunus Emre...
    Adını sayamayacağımız nice yazar , âlim , düşünür. Hepsi birbiriyle ilişkili paragraflarda size teselli vermeyi , bu kitapta yaranıza merhem olmayı bekliyor .

    Kitap , bittikten sonra ;
    Dönüp bir kendinize bakıyorsunuz ,
    Bir de kederinize .
    Tebessüm ediyorsunuz.
    Bunca gürültüyü bu kedere mi çıkardın . Elinizi , cebinize koyup "bu da geçer ya hu "! Deyip en sevdiğiniz şarkıyı mırıldanıp yola devam ediyorsunuz.


    Bizden hüznü gideren Allah'a hamdolsun. (Fatir, 34)

    Keyifli okumalar.
  • 360 syf.
    ·10 günde·Beğendi·7/10
    Okuduğum ikinci Hakan Günday kitabı Az oldu. Daha önce Kinyas ve Kayra'yı okumuş ve gayet memnun kalmıştım. Hakan Günday hakkında artık kanaatim oluştu diyebilirim. Kendisi olumsuzlukların ve negatif dünyanın yazarıdır benim için. İki kitabında da sürekli negatif bir hava var. Ancak yazarın anlatımı bu havayı dağıtıyor ve kendisini okutuyor.
    http://www.okunmuskutuphane.blogspot.com
    Gelelim kitaba... Kitap Derdâ ve Derda'nın hayat hikayelerini ele almış. Baş karakterlerin isimleri aynı yani yazım yanlışı yok. İsimlerdeki tek fark "â" harfinin üstündeki şapkadan kaynaklı. Karakterlerden Derdâ olan bir kız Derda olan ise bir erkek. Derdâ doğu bölgemizde Yatırcalı isimli bir köyde dünyaya gelmiş. Derda ise İstanbul'un kenar mahallerinde hayata gözlerini açmış. Dedim ya Hakan Günday olumsuzlukların yazarıdır diye. Her iki karakterde hayatın sillesini yüzlerinde izi geçecek kadar yemişler. Derdâ daha çocukken İstanbul'a oradan da İngiltere'ye evlenmeye gönderilmiş. Daha doğrusu satılmış.Evlendiği adam kendinden çok büyük ve acımasız bir adam. Yaşadığı hayatı tahmin edersiniz artık. Derdâ bu hayattan bir kurtuluş yolu bulmuştur. Fakat bu yolda sancılı bir süreci içinde barındırmaktadır. Derdâ'nın hayatının ayrıntılarını anlatmıyorum okurken bana kızmayın diye. Ama şu kadar ki Derdâ bir süre sonra küçük çapta bir film yıldızı(!) olmuştur. Filmin nasıl bir türde olduğunu söylemiyorum ama siz anladınız. Diğer Derda ise İstanbul'da tek başına kaldığı hayatına annesini doğrayarak başlamıştır. Evet... Annesini doğrayıp gömmüştür. Bu olay ve ailesi Derda'nın bundan sonraki kanunsuz yaşamının başlangıcı olmuştur.
    Hikayelerin ayrıntıları daha fazla girmiyorum ve burada kesiyorum. Gelelim naçizane eleştirilere... Hakan Günday'ın bir şeyi anlatma konusunda bir sıkıntısı yok bana göre. Yani tarzı güzel. Cümleler yoğun değil sizi hiç sıkmıyor okurken. Hatta bazı olaylara farklı bir yaklaşım tarzı sizi düşündürüyor. Hiç böyle düşünmemiştim diyorsunuz kendi kendinize. Fakat hikayeler için aynı şeyi söyleyemem. Kader dediğimiz şey belki de bir gün bu yazıyı okuyan sizlerle beni bir araya getirecek. Kim bilir. Mesele şu ki kaderin ağları dediğimiz şey, en azından hikayelerde biraz makul olmalı. Ağlar örülürken geçilen yollar biraz daha gerçekçi olmalı bana göre. Okuyunca inanabilmeliyiz. Özellikle Derdâ'nın hayatı inanabileceğim bir hayat değil. Doğunun bir köyünden çıkıp İngiltere'ye geliyorsunuz ve orada bir film(!) yıldızı oluyorsunuz. Sonra bu film sizi başka başka şeylere sürüklüyor ve sonra bir bakıyorsunuz "aaaaa" diyorsunuz. Ama sonradan hadi ya ordan demekten de kendinizi alamıyorsunuz. Durum bu..
    Kinyas ve Kayra'ya göre azcık sönük kalan bir kitap gözümde. Ama yine de okunabilir. İyi okumalar.

    Diğer roman incelemelerim için https://okunmuskutuphane.blogspot.com/search/label/romanlar.
  • 173 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Önce bir kağıt alın elinize birde kalem. Okudukça eklemeler yapacağınız kağıdın orasına burasına oklar çizeceğiniz bir soy ağacı çıkarın okudukça. Hele de akrabalık ilişkileriniz çok kuvvetli değilse, teyze kimdir, dayı kimdir bilmiyorsanız, kuzen ve yeğen ayrımını yapamıyorsanız işiniz çok zor.
    Soyağacını kitabın ortalarına doğru tamamlıyorsunuz tamamlamasına da tam o noktadan sonra işler iyice sarpa sarmaya başlıyor. Bir bakıyorsunuz, hiç bir karakter kendi değil, hepsi birer kabuk. Şişman kız şişman olan değil, güzel olan kadın da güzel değil, hele akıllı sandığın örnek anne var ya .... Çıkardığınız soy ağacını çöpe atabilirsiniz :) Çünkü artık herkes o sığındığı kabuklarını çıkarmaya başlıyor yavaş yavaş.
    Ahh Zeynep Kaçar nasıl bir kurgudur, nasıl bir anlatım dilidir bu. Ne vardı okurun içini bu kadar acıtacak, kodlarımıza işlenmiş deliliklerimizi, sırlarımızı, en çokta kabuklarımızı ortaya serecek.
    Kimi deliliğini, kimi güzelliğini, kimi de sırf görünebilmek için şişmanlığını kendine kabuk yapan üç kadının öyküsünü yazmış yazar, tek tek okuduğunuzda hayatı üç farklı roman olabilecek kadınları tek bir romanda, aile adını verdiğimiz o bir türlü kıramadığımız kabukta bir araya getirmiş.
    Birinci tekil şahsın diliyle anlatıyor üç kadını yazar. Her biri kendi öyküsünü anlatan üç kadın. Susmadan, kelimelerin arasına nokta virgül koymadan, hızlı hızlı, neredeyse tam sayfalık cümlelerle anlatıyorlar ağız dolusu deliliklerini, kaybettiklerini, delice sevmelerini en çokta kabuklarını.
    Evet, bazen satırlarca virgül yok nokta yok. İyi ki de yok. Hani bazen sinirlendiğimızde, kendimizi anlatmak için çabaladığımızda hızlı hızlı konuşuruz ya virgül mü koyarız küfürlerimizin arasına o anda. İçimizden kimseler duymadan söylenip dururken annemize, kardeşimize hayata, deliysek hele de zır deliysek noktamı gelir aklımıza. Öyle içten öyle doğal öyle konuştuğumuz gibi yazmış işte Zeynep Kaçar.
    Sabit fikir dergisi tarafından 2017 yılının en iyi 50 kitabından biri seçilen Kabuk' un yazarı 1972’de Lüleburgaz'da doğmuş. Oyunculuk ve tiyatro eleştirmenliği eğitimi almış. Dizi ve filmlerde rol alan yazarın bir çok tiyatro eseri de bulunmakta. Ama en çok yazar galiba en azından bundan sonra. Uzun zamandır okuma listelerime alıp alıp çıkardığım bir kitaptı Kabuk. Önce Esther. Sema ya yazdım nasıl diye. Okuyun dedi. Sonra cicoretti okuyun dedi. İyi ki de dediler teşekkürler :) Ve UmAy yorumunuzu bekliyorum dedi. Yorumum sevgili umay ; okuyun.... Son bir not; üç kadının hikayesi bu kitap. Sabiha, Sezin ve Füsun. Ama ben Saliha' yı çok sevdim fakat en çokta Muhsin ve Efsunu sevdim galiba...
  • 302 syf.
    ·16 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Ay Sarayı Paul Auster'ın 1989'da yayınladığı 4'üncü (Farklı isimde çıkardığı bir kitabı daha vardı hatırlarsınız) kitabı. Hayatını anlattığı kitap dışında , New York Üçlemesi ve Son Şeyler Ülkesinde 'yi okumuştum bundan önce, yazar hakkında da detaylı bilgi vermiştim o incelemelerde.

    Ay Sarayı ne "New York Üçlemesi" gibi postmodern bir -pardon üç- polisiye ya da "Son Şeyler Ülkesinde" gibi distopik- Öyle miydi gerçekten?- bir hikaye. Bazı okurların en sevdikleri Paul Auster romanı hatta en sevdikleri şey olarak tanımladıkları bu kitap, bazılarına ise oldukça sıkıcı gelebiliyor.

    Herkesin dediği gibi tesadüfler üzerine bir kitap bu. Kitapta bir iki yerde “Hah! Sanki dünyada rastlantı diye bir şey olabilirmiş gibi. “ ya da “Rastlantı diye bir şey yoktur. Bunu yalnızca cahiller söyler.” tarzı cümleler geçse de Doktor Jivago'yu temize çıkaracak kadar çok tesadüf var bu kitapta. (Okumadım, incelemelerde öyle diyordu herkes)

    Baştan başlayalım isterseniz. Hatta ilk paragraftan. İnsanların Aya bastığı yıl başlıyor hikayemiz ve ilk paragrafta kitabın sonuna kadar ne olacağını söylüyor Paul Auster. Yani aslında ilk paragraftan sonrasını okumanıza hiç gerek yok. Ama o kadar parayı boşu boşuna vermediğinize inandırmak için kendinizi okumaya başlıyorsunuz. Kitap boyunca da bazı kırılma noktalarından sayfalar önce süprizbozan (alışamadım daha- spoiler) veriyor Paul Auster ve zaten tahmin ettiğiniz şeyi tahmin ettiğiniz anda o da söylüyor size. Ama kitabın başında nasıl başlamışsanız kitabı okumaya, böyle yerlerde de devam ediyorsunuz mecburen. Hedef önemli değil çünkü, yolculuk önemli.

    Evet yolculuk önemli ve bu yönüyle beat kuşağına yaklaşıyor biraz Auster. Kitap içinde çeşitli yolculuklara çıkıyoruz çeşitli kahramanlarla, zihinsel ya da maddesel yolculuklar bunlar, tesadüfler ve Ay yolumuzu belirliyor çoğunlukla. Kitapta bir Çin Sürpriz kurabiyesinden çıkan ya da Tesla'nın söylediği iddia edilen söz gibi ” Güneş geçmiş, Dünya bugün, Ay ise gelecektir”. Ay çıkıyor bir yerde karşımıza hep. Bazen Ralph Albert Blakelock'un Fogg ile birlikte bir saat boyunca baktığımız Ayışığı tablosunda, bazen Solomon Barber'in hayali “Kepler'in Kanı “ kitabında. Ay orada hep ve biz de huzurluyuz.

    Üç kişinin hikayesi var kitapta, tesadüflerin abartılı ağının birbirine bağladığı üç farklı insan. Marco Stanley Fogg anlatıyor hikayeyi- dayısı Victor'la birlikte daha girişte Victor Hugo geliyor aklımıza ve başka bir yolculuk hikayesi. Kitabın sonuna kadar milyonlaca başka şey daha geliyor sonra. M.S.Fogg'un gençlik yıllarını yaşıyoruz kitabın ilk bölümünde. Buralarda bir yerlerde kendini bırakıyor Fogg, hiç bir şey yapmıyor, çalışmıyor, uğraşmıyor. Elimdekiyle yaşayabildiğim kadar yaşarım diyor, tüm kitaplarını satıyor, elektrik/su kesiliyor yavaş yavaş.Parası, yiyecekleri tükeniyor, evden atılıyor. En son Central Park'ta ölmek üzereyken hayata dönüyor arkadaşları sayesinde. Buralarda daha çok Henry David Thorau havası aldım biraz, New York Üçlemesinde de bolca geçmişti Walden kitabı ve Sivil İtaatsizlik.

    İkinci Kısımda ikinci karakterimizi tanıyoruz, Fogg Thomas Effing'in yanında çalışmaya başlayınca. Şahsına Münhasır bir kişi Effing. Kitap ilerledikçe, Borges'in büyülü gerçeklik havasında Effing'in hikayesini öğrenmeye başlıyoruz. Biraz da eski İtalyan filmleri havası almadım desem yalan olur. Çok havalı bir inceleme oluyor farkındayım, ama kitap da öyle. Yüzyılın başı New York'u, Tesla- Edison çatışması, Dünya Fuarı, 1900'ler Amerikan resim akımları, Paris, savaş anıları, Kızılderililer, Orta-Orta Batı Amerika ve vahşi doğa. Hepsi bir arada. Masal mı gerçek mi olduğunu anlayamadığınız hikayeler, kitabın nispeten duarğanlaştığı yerler buralar. Aklıma “Can Dostum -The Intouchables” filmi geldi burada da. Sürekli farklı film/kitaplara gönderme yapıyorum ama Paul Auster de benim gibi yapıyor zaten kitapta, sürekli bir şeylere bakıyorsunuz kitabı okurken bu neymiş diye.

    Üçüncü bölüm Solomon Barber'le ilgili. Onunla da bir yolculuğa çıkıyoruz kitabın sonunda, hikaye içinde hikaye devam ediyor. Tesadüfler devam ediyor. İlk paragrafta olanlar detaylandırılıyor. Ve 7 bölümde, başladığı gibi ayla bitiyor roman.

    Kendi hayatından ve eski kitaplarından şeyler de var her zamanki gibi bu kitabında da Paul Auster'in. Paris, Colombia Üniversitesi, sokakta para dağıtma , babasız büyüme, nakliye işi hep Paul Auster'in yaşam öyküsü olanCebi Delik 'te geçen şeyler. Kelimelere ve kullanımlarına da bütün kitaplarda değiniyor Paul Auster, okuduğum tüm kitaplarında en az 4-5 sayfa kelimelerin kullanımıyla ilgili ilginç paragraf/diyaloglarla geçiyor. Bu kitaptaki parçalanmış şemsiye de Cam Kent'de Stillman'ın “özelliğini yitirmiş cisimlerin adı aynı mı kalmalıdır “ konuşmasını hatırlatıp gülümsetti beni. Ve tabi yazarın alamet-i farikası New York. Bu kitapta da bolca geçiyor, özellikle Central Park. Ama Effing özelinde New York tarihine de giriyoruz bu kez, yüzyılın başındaki halini görüyoruz şehrin.

    3 ana karakter dışında, ilgi çekici yan karakterler, eksantrik hikayeler, savaş karşıtlığı, ateşli tanışmalar, silahlı çatışmalar, yeni başlangıçlar, bitmeyen yalnızlıklar, aşk, ayrılık, aşırılıklar, kitaplar, insanlar ve kimlerine göre mutlu kimilerine göre mutsuz son. Tekmili bir arada bu kitapta. Bazıları kurguyu zorlama bulsa da biraz, kesinlikle okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum ben- özellikle Paul Auster'i takip edenler için. Bu kadar şey Paul Auster'in mükemmel dili ile birleşince, ortaya çıkan şey hak ediyor çünkü okunmayı ne kadar yoğun da olsa.