• Fındık Sekiz, simgesel/alegorik bir doku içinde İslâm mistisizminden izler taşıyan bir metindir. Eserde tasavvuf öğesi, Ağır Roman’da olduğu gibi, yazarın bıçkın/külhani anlatımı yaratıcı dil oyunları ile birleşmiştir. Fındık Sekiz romanında “Nefs-i Emmare”nin ve dünyasal zevklerin temsilcisi olarak iki şey karşımıza çıkarılır. “Gönlü olmayan”, “sahte hayata cila çeken parayla mükemmele ulaşmak isteyen” biri olarak tanımlanan Sevda ve “şeytan meyvesi”, “beyaz çiçek” denen uyuşturucudur. Bir önceki romanda cinsel edimi metnin temeline oturtan yazar için burada tutkular insanı yoldan çıkaran dünyalık ögeler olarak algılanır. “Zevkten çıldırma noktasına gelseler bile, yeni pozisyonlar arayan bu tiplerin hayattan hiçbir beklentileri yoktur. Bir şeyler yaşayalım, mutlu olalım, yiyelim, içelim, eğlenelim ortak felsefeleridir.”(Fındık Sekiz, Yıldız Ecevit, Cervantes’in Yeğeni, 2012)
    Anlatının derinine inildiği zaman bir aydın eleştirisi dikkati çeker. Daha önceki romanında da anlatı kişisinin bir türlü iletişim kuramadığı elit kültür, burada da saldırılması gereken gruptur. “Aradığı hayatı bir türlü bulamayan” Meto, bu aydın kesimden hırsını alırcasına saldırır.
    Beyoğlu’nun kan ve şiddet içeren, cinsellikle yoğrulmuş batakhanelerinden çıkan ana kahramana gerçeği, metinde mistik bir rol üstlenen Fahri Baba gösterecektir. “Kötüyü, çirkini, pisi, rezili, kepazeyi tanımıştı Meto. Şimdi iyinin, güzelin, ışığın ve aşkın ne olduğunu daha iyi anlamış, diline yeni bir tat gelmişti.” “Yeni bir âleme geçiş yapmak” demektir bu.
    Fındık Sekiz romanında yaşam tüm dinsel doktrinlerde olduğu gibi bir oyundur. Bu dünya insanın sınav verdiği bir okuldur. Meto’nun mürşidi konumundaki Fahri Baba, bir İslam tarikatının gelişme yolculuğunu anlatıyor gibidir: “Sen şimdiye kadar sınavdaydın, şimdi yeni bir şelalenin yatağına yatırılacaksın ve o, senin yaşadığın son nefesin, son sesin olacak.”
    Fındık Sekiz romanında anlatının geneline bakıldığı zaman aslında bir genç kıza tacizden dolayı tutuklanan ve ardından hayatının akışı değişen Metin Kaçan’dan çok yoğun izler taşıdığı görülür. Kaldı ki ana kahraman Meto da Metin’dir. Yazarın yaşadığı gibi Meto da tacizden tutuklanıp yargılanır. Hapisten çıkan Meto, aydınlanmıştır artık. Fındık Sekiz, birey ve onun iç dünyasına yapılan bir yolculuk bağlamında romantik izler taşır. İlk olarak somut-soyut ilgisi yönüyle dikkati çeker. Yazarın metninin başına aldığı ön söz niteliğindeki kısımda yer alan şu ifadeler okurun gerçek algısını daha en başta sarsar:
    “Bu kitapta geçen isimler hayalidir; kitabın muhtevası ise bir kurgu. Bana soracak olursanız kurgulardır gerçek olan! Her neyse dostlarım vardır, mesela: sevgili Levent Erseven; iyi bir adamdır. Mehmet Fahrettin Dal ise güzel bir insandır. Nur Gürkan güzel kokulu bin bir rüzgârı okşayan iyi yürekli bir hanımefendidir. Güzeller güzeli Solmaz’ı, Yasemin’i, Fatih’i ve Hasan’ı, kalbimin en güzel yerinde sürekli yaşayan Ali Kaçan’ı anmadan olmaz, olmamalı. Ustalarım Aykut Değer, Orhan Martı ve Numan Baykal’a, abilerden de Medet Kerpeten ve Korsan Cevdet’e saygılarımla. Bu kitapta ve bende emeği olup da ismini anamadığım yüzlerce insanın da kulaklarına hoş bir seda olarak fısıldıyorum: Yapıştır.
    Bakış açısı
    Anlatıcı
    Yazar gözlemci bakış açısını kullanmıştır. Kimi zaman gözlemlerde bulunur, kimi zaman ise kahramanın ve diğer şahısların iç sesi konumunda olur.
    ‘’Meto, Sevda’nın partisinde kenara çekilmiş, kendi iç dünyasının derinliklerine dalmıştır. Kızıl bir rüzgarla koklaşıp, derin ve eflatun bir kuyudan nar suyu içmektedir.’’ (FS.60)
    ‘’Meto, şimdiki zamanda yaşamayı bırakıp, geçmiş zamanın küflenmiş kliplerinde öylece kalıp ağlamak istiyordu; doyasıya ağlamak; yağmurun gökyüzündeki pamuktan annesinden ayrılırken ağladığı gibi’’ (FS.101)
    Yazar her şeyi bilen, gören, sezen her yerde bulunan ilahi bir niteliktedir. Anlatıcı olarak bazen iç monolog bazen bilinç akımı yöntemlerini kullanmıştır.
    Bakış Açısı
    Romanın bakış açısı gözlemci bakış açısıdır. Başkarakter Meto’yu, Fahri Baba’yı, Sevda’yı ve diğer kişileri, olayları ve nesneleri gözlemci bir bakış açısı ile anlatmaktadır.

    Olay örgüsü

    Beyoğlu’nun kan ve şiddet içeren, cinsellikle yoğrulmuş batakhanelerinde yaşayan ana kahraman Meto, bu durumdan kurtulup daha mistik bir yaşama adım atmak için çabalamaktadır. Bu durumdan kurtulmasına yardımcı olacak kişi ise Fahri Baba’dır. Meto, bu yaşantıdan kurtulup, huzura ermeye çalıştıkça sürekli önüne engeller çıkar ve en büyük engel ise Meto’ya saplantı haline gelen Sevda’dır.

    Anlatıda, öykü edilerek anlatım yoluna gidilmiştir. Ağırlıklı olarak; Meto, Fahri Baba ve Sevda karakterleri üzerinde durulmuştur. Fahri Baba, Meto’nun yol göstericisi, Sevda ise en büyük engel tasavvuftaki karşılığı olarak ‘Nefis’ olarak betimlenmiştir.

    Anlatı genel olarak Meto karakteri üzerinde durmaktadır. Meto’nun yaşadığı batakhaneden kurtulup daha iyi bir hayat yaşamak için çabalamasını anlatmaktadır.

    Roman Karakterleri

    Meto

    Romanın başkarakteridir. Kendisine yeni bir hayat kurmak istemektedir.
    Tasavvufi bir yolculuğa çıkar ve sonunda aradığını bulur.

    Fahri Baba

    Meto’nun yardımcısı, akıl hocası niteliğinde bir karakterdir.

    Sevda

    Meto’nun önündeki en büyük engeldir. Sürekli planlar yaparak Meto’yu zor durumda bırakır.

    Çiğdem

    Meto’nun aşık olduğu karakterdir.

    Melek Hanım

    Meto’nun annesidir.

    İbrahim Abi

    Meto hastalandığında ona şifa veren kişidir.

    Nil

    Sevda’nın arkadaşıdır. Sevda ile birlikte Meto’ya oyunlar oynar.

    Tolga, Aslan, Suat

    Meto’nun yakın arkadaşlarıdır.


    Karakterlerin çoğu kitap içinde geçer fakat bir vasfa sahip değillerdir. Erser daha çok ana karakter üzerinde durur. Romanda birçok karakterin fiziki görünüşünden ve karakterinden söz dilemez. Belirgin herhangi bir özellikleri mevcut değildir.
    Bunun yanında Metin KAÇAN, anlatıda rüzgar, zaman, sokak lambası, ayna gibi varlık ve nesneleri kişileştirmiş ve birer karakter haline getirmiştir.

    ‘’Fransız konsolosluğunun önünden geçerken sokak lambalarından biri nazikçe eğilip ‘’Meto, sinirli esmerim, gergin yüreklim, geçmiş olsun!’’ diyerek hayatın gidilmeyen yönüne yelken açan Meto’yu biraz olsun rahatlatır.’’ (FS. 99 )

    ‘’Göbek taşına düşen bir ışık huzmesi Meto’nun yanına yaklaşıp: ‘’Sadece mermere ver kendini, o sana söyleyecektir her şeyi,’’ diyor.’’(FS.109)
    ‘’Şıpır, şıpır, şıpır sular tavandan göbek taşına düşüyor, zaman o şıpırtılar arasında yıkanıp paklanıyor.’’ (FS.109)

    ‘’Ayna, yüzyılların sırrını çeşitli mevsimlerden geçip, bir yaz yağmurunun ağlatan yalnızlığına beş basan Meto’ya soruyor: ‘’ Dinle çocuğum, bir tek gerçek vardır: O da sadece bu!’’ (FS.121)

    Zaman
    Anlatının zamanı günümüzdür. Fakat net bir tarih kavramı yoktur, anlatının çoğu yerinde zaman, silik olarak verilmiştir diyebiliriz.
    Roman kahramanı çoğu defa barlarda göründüğü için vakit akşam yahut gece olarak belirir.

    Mekân

    ‘’Önce mekân belirlenir: İstiklâl Caddesi, Balat, Nişantaşı, Bebek, Hisar, Arnavutköy. Birbirlerine zıt coğrafyalardır.’’ (Ağır Roman’dan Fındık Sekiz’e, Metin Kaçan’da Ritüel Ve Hayat, Rüstem Aslan, Cervantes’in Yeğeni,2012, Sy:35)

    Romandaki mekânlar çeşitlilik gösterir. Olay hemen hemen İstanbul’un bütün semtlerinde geçmektedir.


    Fındık Sekiz Romanının Tematik Çözümlemeleri


    Metin Kaçan, anlatıda gerçek hayatta başına gelen bazı olayları, eleştirel bir bakış açısı ile hem toplumu hem de toplumdaki aydın kesimi ele alarak anlatmaktadır.

    ‘’Kaçan, estetik kaygı ile sunmaya çalıştığı edimlerle, Gadamer’in bahsettiği yaşananları ve yapı arasındaki ilişkiyi minimalleştirir. Neyi anlattığıyla ise de, hayatın açıklaması, geliştirilmesi törenine bir ses daha katar. Tarzı ile Pieper’in belirttiği dünyaya uyum sağlarken, sınırları aşmayı, örnek verilecek bir şekilde yerine getirir. Yani Kaçan, bütün felsefi verilere uygunluk gösteren bir satyr gibidir.’’(Rüstem Aslan, E Dergisi, Ağustos 1999)

    ‘’Kitabın başında ‘’roman’’ diye yazmaktadır, ama okuduğunuzda gözlerinizin önünde akıp giden, acıların belgeselidir. Nedir aslında Fındık Sekiz? Gerçekten bir roman mı, anlatımı, haber mi, belgesel mi, gezi mi, ermiş sayıklamaları mı, bir geri dönüş manifestosu mu? Nedir? Buna cevap vermek çok zor. Kesin olarak söylenebilecek tek şey ise yazılanların sadece roman olmadığıdır.’’ (Rüstem Aslan, E Dergisi, Ağustos 1999)


    Yukarda da belirtildiği gibi Fındık Sekiz, Metin Kaçan’ın yaşam öyküsüdür.


    Öte yandan söz konusu metin , ‘’yapı/kurgu düzleminde içerdiği tüm aykırılıklara karşın tasavvuf edebiyatının New Age* düzlemindeki bir ardılı olarak da düşünülebilir. Tasavvuf düşüncesinin gelişimi Türk edebiyatında daha çok şiir aracılığıyla izlenir. Din felsefesinin araştırma ve deneme düzleminde ele alınması, Türk kültüründe bir gelenek değildir. Bektaşi şiirinin kurucusu Yunus Emre, Bektaşi düşüncesinin kavramları ve imgeleriyle örer şiirini, görüşlerini şiir aracılığıyla ortaya koyar: Tasavvuf edebiyatında düzyazı türleri fazla görülmezken, şiir en fazla kullanılan edebiyat türüdür. (Yıldız Ecevit,Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2001)

    Fındık Sekiz Romanında İslam Mistisizmi

    Metin KAÇAN, Fındık Sekiz romanında içsel bir yolculuğa çıkarak, İslam mistisizmini ana karakter üzerinden verir. İslam mistisizmi üzerinden toplumsal aksaklıklara değinerek, aydın kesimi eleştirir.

    ‘’Fındık Sekiz, bir iç dünya yolculuğunun odakta olduğu bir metin. Ancak bu soyut yolculuk, düzlemde bir arabanın içinde ve maddesel yaşamın ortasında İstanbul’da , kimi zaman Anadolu’da gerçekleşir. Somut/maddesel yaşam, soyut iç dünyayla eşzamanlı bir birliktelik içinde var olur bu metinde.’’ (Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002)


    ‘’Allah’a inanmayan, kuldan utanmayan bir kavim İstanbul’da cirit atmaktaydı.’’ (FS.22)

    ‘’Allah, kul, kavim gibi sözcüklerle kutsal kitap dilini çağrıştıran eleştiri tümceleri, dünyasal zevklerin sarmalındaki insanları anlatırken tümüyle mistik bir tona bürünür. ‘emmare’ dir (Bkz: FS.38,47) tüm bunların nedeni. Emmare ise, nefis’tir, istek’tir.’’


    ‘’Emmarenin peşinden giden, sadece onun için yaşayan sürüngenler, insanlık mertebesine ulaşmak için tek bir kitap, tek bir sure, tek bir ayet bilmeyen beyinsizler, şeytanın yoldan çıkarttığı entelektüel grup.’’ (FS.34)

    Türünden tümcelerde anlatıcı, artık farklı bir bilincin sözcülüğünü yaptığı anlaşılan yazarla örtüşür. (Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002)


    ‘’Sanki Ten kavminden gelen bir vücut bara girmiş, insanlara akıllı olmalarını fısıldıyordu. Bu Ten, ‘aydınlık çağı’ diye adlandırılan bu karanlık çağda, nesnelerin boyunduruğu altında yaşayan âdemoğluna, çok önemli bir sırrını vererek uzaklaşıyordu. Sır bir kişiye verilmişti: Meto’ya! Sır tutabilen, tutması emredilen insan.’’ (FS.32)


    ‘’Geride bıraktıkları şehirde kulaktan kulağa fısıldaşmalar, ayrılıklar, hüzünler, zevkler ve bu dünyevi zevkleri kamçılayan alkol, gırtlaklardan midelere yerleşiyordu.’’ (FS.27)

    ‘’Maneviyattan konuşan tiplere ‘sapık, yobaz, tutucu, gerici’ gibi sıfatların yakıştırıldığı bu şehir bir süre sonra sallanacak, öyle bir sarsıntı olacak ki seçilmiş insanların dışında kimse kalmayacak. Önce dudak bükenler, sonra bu insanlarla başka yerlerde, farklı şekillerde karşılaşınca ellerini öpmek için hızlı hareketler yapacaklar.’’ (FS.27)


    Metin KAÇAN, romanda kurtarıcı, seçilmiş kişi olarak Meto karakterini gösterir. Meto karakterinin gerçekteki karşılığı, yazarın kendisidir.


    Fındık Sekiz Romanında Toplumsal Eleştiri ve Başkaldırı

    Metin KAÇAN, toplumsal eleştirilerini ve başkaldırısını gerek dil, gerekse işlediği konularla yapar. Daha önceleri yazdığı Ağır Roman kitabında toplumsal yozlaşmayı, varoş kültürünü, alt kültür ve üst kültür kavramlarını ele alan yazar, Fındık Sekiz romanında daha çok aydın kesimini ele alarak eleştirir.

    Bu eleştirilerin temel nedeni, Ağır Roman kitabına yapılan saldırı niteliğindeki eleştiriler ve daha sonrasında taciz suçlamasıyla tutuklanması ve bu tutuklanma karşısında, aydın kesiminin kendisine karşı sergilediği tutumdur. Bu eleştirilerini ve baş kaldırışını, roman kahramanı olan Meto üzerinden mistik bir kalıba sokarak verir.

    ‘’Kaçan’ın bu yapıtı da, yine ‘alışılmış yazın kalıplarının çok dışındaki alt kültür dili’ (bkz: Ecevit 1992, s. 111) olarak nitelendirebileceğimiz argo konusunda sayısız örnekle doludur. Yazarın da yapıtta anlatılan çevrenin adamı olduğunu düşünecek olursak, onun yapıtlarını ele alırken, ortak dili değil de bir özel dili tercih etmiş olmasını doğal karşılamamız gerek. Böylece yazar, içinde yaşadığı toplumdan ve mevcut yasa ve kurallardan kendini soyutlamakta, diğer bir ifadeyle buna sırt çevirmektedir. Kaçan’ın kullandığı bu dil, üyesi bulunduğu grubun yaptığı karşı eylemin bir dışavurumu olup ardında gruplaşma, gizlilik ve kendini dışa soyutlama arzusu yatmaktadır. Aşağıda sunacağım örneklerin, romanda yer alan argo ifadeler konusunda bir fikir vereceğini düşünüyorum.

    bir şey sallamak: İlaç, tablet almak.

    ‘’Süt, bal, tavuk ve balık yersin, mide ambale olmuştur, iki supradin sallarsın, hırçınlaşacağına sakinleşirsin’’ (s.12)
    telaşına sürme çekmek: Telaşını belli etmemek.

    ‘’Tenten’in tedavisi için olağanüstü bir çaba sarf eden Sevda, telaşına sürme çekemiyordu.’’ (s.61)

    Romanın en çarpıcı yönlerinden biri, kuşkusuz dilidir. (Musa Yaşar Sağlam, Folklor/Edebiyat dergisi, Cilt VII, Sayı 25, 2001)


    Yukarıda da belirtildiği gibi Metin KAÇAN, alışılmamış bir dil kullanarak, kendisini soyutlamış ve kullandığı dil ile başkaldırıda bulunmuştur.


    ‘’Yazar-anlatıcının, metinde protesto edercesine karşısına aldığı ana kesim ise aydınlar’dır. Daha önceki metni Ağır Roman’da da, anlatı kişilerinin iletişim kuramadığı üst kültür ve onun ana taşıyıcısı aydın, Kaçan’ın taşlama’sından payını almıştı. Metin Kaçan, romanındaki bu eğilimi o zaman şöyle değerlendirmişti: ‘Romandaki insanlar üst kültürle bağlantı kuramıyorlar. Onlar için kendilerini bu biçimde savunma, yaşamlarının koşulu. Bunu yapmasalar ölecekler.’ Bir önceki romanda bir öz savunma aracı olan alay, Fındık Sekiz’de bir edebiyat metninin boyutlarını aşan biçimde bir saldırı aracına dönüşür, sinikleşir. Kaçan’ın bu son anlatısına karşı olan tepkisizlik ortamının bir nedeninin de, metnin, aydını karşısına alan bu eğilimi olduğu düşünülebilir.’’ ((Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002)
  • “sanki hayatın dipnot evresindeyim
    ve ne çok yaşlıyım
    kuru otlar fışkırıyor her yanımdan...
    bir elimde ateşi, bir elimde suyu tutsam.”
  • Eğer bendin arkasındaki suyu salarsan tarlaları, çayırları, hayvanları sular. Yok eğer salmazsan taşar ve her şeyi su altında bırakır. Tutkular da böyledir.
  • İsminde büyük bir anlam taşıyan bu güzel kitap, bir çocuk için ve bence bir yetişkin için de okunabilecek en güzel kitaplardan biri. Kendi dünyasını, başka zihinlerle genişletmek isteyen, kendini keşfe çıkan bir okurun incelemesi.

    Tonino (Antonio'cuk) beni aldı, özlemimin her gün kat be kat arttığı çocukluğuma götürdü. Birkaç saat çocuk oldum ben. Saçımda şeker figürlü tokalarım, ayağımda bez ayakkabılarım, ceplerine bir sürü çekirdek doldurabildiğim kapüşonlularımın olduğu günlere döndüm. Henüz bardağın boş tarafının tozlu olmadığı, oradan bakınca da pırıl pırıl karşıyı gördüğüm, dolu tarafına bakınca rengarenk balıkları yüzdürdüğüm, bazen bir yunusun sırtına atılıp benim de yüzdüğüm o güzel günler. Hatta bazen bir bardağın olmadığı, suyu içip bardağı attığımız günler...

    Kitapta bir çocuğun ailesi ve dedeler, anneanne ve babaannenin olduğu birçok olay çocuk gözüyle anlatılmış ve o kadar başarılı anlatılmış ki kitabı bir çocuğun yazdığını düşünmek imkansız değil.

    Annesinin babası olan dedesi, benim dedemle o kadar benzer ki şu an dahi gözlerim doluyor, boğazım düğümleniyor. Benim kel dedem, tonton dedelerden değildir. Hiçbir zaman da olmadı. Her gün sinek kaydı traşını olur, Ayhan Işık tarzı bıyıklarını düzeltir, erkenden hayata atılır ve bol bol bal yer. :) Bal onun için bir yaşam tarzı. :) Tonino'nun dedesi Ottaviano (Ottavyano) da kırsalda bostanında, evinde kümesiyle ahırıyla doğal hayatın içinde eşi Teodalinda ile çok hoş bir hayat yaşamaktadır. Arada Tonino torununun hayatına öyle güzel dokunuşlar yapar ki, şu an dahi hıçkıra hıçkıra ağlayabilirim. Bir kalbe dokunmak, inanın bana hiç zor değil. Sadece deneyin.. Tonino'ya kiraz ağacına tırmanmayı öğretirken, dedemlerin artık yerinde yeller esen evinin bahçesindeki kayısı ağacını anmak isterim. Orada bazen haftalarca kalırdım ve o ağaca tırmanır, saatlerce otururdum. O ağaçta kitap okuduğumu dahi hatırlıyorum. Dedem işten gelirdi elinde mutlaka gofretler olurdu. Yemek yedikten sonra dondurma yemeye götürürdü. Gece gündüz fırsat bulduğu her an parka götürürdü. Hala benim hayatımı kolaylaştırmak için yaşayan fedakar bir adam dedem. Allah uzun ve dinç nice seneler versin.

    Kitap, çocuk dünyasını, büyüklere saçma gelmeden önce sadece basit bir nezaketle dinlemek ve onları birkaç küçük soruyla anlamayı öğretiyor. Küçük Tonino bazen annesinin sinirlerinden bir tokatla nasibini alsa da dedeciği ve Teodalinda anneannesi ile oldukça renkli günler yaşamış. Teodalinda ile ilgili bir altı çizili kısım vardı: ''O zamanlar daha gençmiş ve benim anımsadığım gibi şişman değilmiş; ama onun bir kolu, babaannemin iki kolu kadardı. Göğüslerine gelince! Anneannem beni kucağına aldığında, o iki kocaman yumuşak, kuştüyü yastığa gömülüp hep uyumak istediğimi anımsıyorum.'' Çok sevimli değil mi? :)

    Birkaç senede anneannesi ve dedesi, bu akıllı çocuğun hayatına öyle şeyler kattı ki, hepimizin onlardan öğreneceği çok şey var.. Kiraz ağacına gelince, ben gözlerimle çok suladım ama yeşermesi için daha çok göz gerek.

    Yahu ben daha fazla yazamayacağım, çünkü kendimi tutamıyorum. Bu kitap çok hüzünlü, çok yol gösterici ve çok değerli. Çocuklarınıza okumanız ve okutmanız açısından gönül rahatlığıyla tercih edebilirsiniz..
  • Edebiyatla hukukun iki begonya gibi yüksek verandasını süslediği Hayat Şatosu'nun zifiri zindan koridorlarında dolaşıyoruz her gün. Elimizde sadece yaşam suyu ve mürekkeple çalışan titrek bir el feneri var. Arayıştayız pek çoğumuz,"anlam" denen o hayaletin peşinde. Kimimiz o anlamı şatonun dehlizlerine gizlenmiş evrende, aşkta ya da sanatta bulmaya çalışıyor; kimimizse hukuk, adalet veya eşitlik gibi daha ciddi şeylerde. Bir anlamın peşinde koşmayanlar, huzurun tadını çıkarıp nabzı en yavaş atanlarımız. Ne de olsa, hayatın anlamına yönelik arayış, aslında insanın iç diyaloğunu bölen huzursuzluğun yönünü keşfetmeye adanmış, duyarlı, kekeme bir dilin arayışı...
  • hayat, sürekli bir yolculuğun adıdır,
    gerçeği arayanlar,
    şu üç şeyin bilgisine ulaşmak zorundadır :
    yolcu nun,
    yolun,
    yordamın...

    her yolun yolcusunun bir yol arkadaşı olsa gerek,
    yol arkadaşı, yol kadar önemli, hatta yoldan da önemli.
    yol arkadaşı, sadece ekmeği ve suyu paylaşan değil,
    muhabbeti ve sıkıntıyı da paylaşandır.
    yol arkadaşlığı hayatın kendisidir,
    yolculuğun durması, varılan hedef ne olursa olsun,
    hayatın bitmesi demektir.

    sufiyye günlükleri,
  • "Kimseler uyumasın artık!
    Macbeth uykuyu öldürdü!
    Evet, masum uykuyu,
    Kaygılar yumağını çözen uykuyu,
    Her günkü hayatın ölümünü, Yorgunlukları yıkayan suyu, Yaralı canların merhemini
    Yüce tabiatın baş yemeği,
    Hayat sofrasının cana can katan ziyafeti."
    William Shakespeare
    Sayfa 32 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları