• 336 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10
    Kör olmak, herkesi eşitledi. Aslına bakarsanız hepimiz insan oluşumuzla zaten eşittik. Kör olmak sadece görme duyumuzu etkiledi, körlük ise hep bizimleydi. Kitapta duyusal bir körlükten bahsediliyor gibi görünse de böyle olmadığı ilerleyen sayfalarda anlaşılıyor. Körlük bana kalırsa bir insan olma durumu. Çünkü meydana gelen olayların hiçbiri kör olmakla ilgili değil hep insan olmaktan. Kötü olmaktan. Ben körlük kelimesini incelemem boyunca "insanın kötülüğü " anlamında kullanacağım. Çünkü bence insanlar herhangi bir felakette hatta felaket bile olmaksızın olağan bir durumda da bu hale gelebilirler ve belki de çoktan bahsedilen haldeyiz.

    İncelemeye başlamadan önce söylemek isterim ki kitaptan bahsettiğim kısımlar bulunmakta. Kitabı henüz okumamış olanlar eğer ki rahatsız oluyorlarsa şimdiden inceleme okumayı kitabı okuduktan sonraya ertelemeliler.

    İncelemeye başlamadan bir diğer husus :)
    Teşekkürler Batuhan! ( Batuhan Güneş ) Israrla bu kitabı oku dediğin, ısrarla bu incelemeyi istediğin ve ısrarsız bu güzel arkadaşlık için. Okusan seversin demiştin, ben çok sevdim bu kitabı. Sevdiğim şeyler hakkında konuşmakta zorlanırım ve söylediğim şeyler de az çok okunana layık olsun isterim. Umarım güzel bir inceleme olur.


    Anlatımı, kullandığı dilin etkileyiciliği ve sembolleri ile Saramago tekrar tekrar okumak istediğim bir yazar oldu bu kitapla. Ki bu okuduğum ilk Saramago kitabıydı. Kitabın dış özellikleriyle ilgili olarak noktalama işaretleri beni rahatsız etmedi. Hatta bence çok güzel bir yaklaşım. Neden kalabalık etmişiz ki onca işareti yazımıza dedim kendime. Bir nokta bir virgülle de anlatılabiliniyormuş her şey.

    Ölüm ve körlük

    "Körlük bulaşmaz, ölüm de bulaşmaz buna rağmen herkes ölür." Bu söz hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. Nasıl ki ölmek hepimiz için geçerli ve gerçekse körlük de öyledir. Herkes insan olmakla zaten körlüğü de içinde barındırır. Insan kötüdür ve bu yalnız kendisinden kaynaklanır. Kitabın sonunda doktorun karısının da söyleyeceği gibi "biz kör olmadık" ve ben devam edecek olursam " zaten hep kördük."

    Başta söylediğim gibi körlük ve insanın kötülüğünü özdeşleştiriyorum. Bu kelimeye bu anlamı yüklememe gelecek olursak bence insan kötüdür. Ne olduğu, neden ve nasıl yöneldiğini bilmediği iyilik insanda baskın değildir. İyi olmak doğal olan değildir, samimi değildir bence. Iyi olmak sürekli hedefleniyor ve iyiliye kendiliğinden ve kolayca ulaşılamıyorsa bence bu ona yabancılığımızdan, kötülüğümüzün nispeten daha büyük oluşundan. "Kötülük her zaman en kolay yapılan şeydir." Kötüyü anlatmak da hep daha kolay olmuştur. Kötü insanın içindedir. Kötü olmak gerçektir ama olmaması gerektiğine inanılandır çünkü iyi olmak üzerine sürekli baskı altındadır insan. Bu baskılar ortadan kalkmadıkça insan kendi olamaz, kendi gibi davranamaz.

    Hep bana kalırsalı cümleler kuruyorum. Çünkü bunları temellendirecek bilgi birikimine sahip değilim henüz. "Şu kişinin de dediği gibi " diyemiyorum. Bunu yapabilmek için bol bol okuyorum. Şimdi yaptığım "bence"lerle dolu incelememi ilerde daha sağlam temellere dayandırarak tekrar yazmak çok isterim.

    İnsan bencildir.

    "Bir salgında suçlu aranmaz, herkes kurbandır." Ama kimileri daha az kurbandır. Bunlar ilk kurbanlar dışındakilerdir çünkü onların hala kaçma şansı vardır. İlk yapmak istedikleri kaçmaktır. Kaçma şansından önce ise düşündükleri yok etmek olabiliyor. Sanıyorlar ki böcek ölürse zehir de kalmaz. Ama bu böyle değil. Özellikle de salgının konusu körlükse.

    Hükümet ve askerler

    "Körler ülkesinde de tek gözlüler kral olur." İnsanın olduğu yerde mutlaka otoriteler doğar. Insan kendisinden az da olsa daha güçsüz birini gördüğünde hemen kıskacı altına almak ister. Sahip olduğu bir gücü vardır ve bununla hem korkuyu hem güveni besler. O varken ne kadar güvende hissediyorsanız o olmadığında da bir o kadar korkacaksınızdır. Bu otorite size uymanız için kurallar listelerler. Uymadığınızda mutlaka sizi korkutacağı silahı hazırdır. Bazen ateşli bir silah, bazen açlık, bazen soğuk...

    Hayvan gibi

    "Tam anlamıyla insan gibi yaşayamıyorsak en azından tam anlamıyla hayvan gibi yaşamamak" için elimizden geleni yapalım. Tamam ama insan gibi ne demek? Bana kalırsa "insan gibi" ifadesi çok idealize edilmiş. Yapılan eylemi bir insan yapıyor ve biz bunu hoş görmüyorsak demek ki burada insan gibi yapmamak lazım o hareketi. Hayvan gibi yaşamamak için elimizden geleni yapalım çünkü o yöne evrilmeye çok müsaitiz. Bir de haddimiz mi diye düşünmeye gerek duymadan onları kirlilikle, arsızlıkla, vahşilikle, kötü işler yapmakla suçlarız. Hayvanlara kendimizde gördüğümüz kötü özellikleri yakışırtırırız. Özellikle de bizi kimsenin görmediği yerlerde hayvanlaşırız en çok. Kimsenin bizi görmediği, bilmediği bir yerde iyi olmak için üstün çabalara girmeyiz.

    Sapkınlık

    Biz hayvanlardan aklımızla ayrılıyoruz,güdülerimizi ne kadar kontrol edebildiğimizle ve bunu her ortamda sağlayabilmekle. O kurulan ahlaksızlar koğuşu kitapta en rahatsız edici yerlerdendi bence. Kadınlara karşı bu tavır kabul edilemezdi. Bu konuda fazla şey söyleyemeyeceksem de makas ile biten azabın ve yangınla kül olan o yapının ardından bakınca üzgün değilim. Bana kalırsa helak oldular ve olmalılardı.

    Doktor, asker, papaz ve insanlar

    Doktor kör olduğunda, asker ve papaz da kör olduğunda artık kimsenin kimseye fayda sağlayamayacağı bellidir. Artık doktorun tedavisine kimsenin ihtiyacı yok ve bu körlük durumuna bir çözüm varsa doktorun da buna ihtiyacı var. Kapıda bekleyen askerler ne zaman ki sadece kendilerini düşünmek zorunda kaldılar o zamandan sonra güvenilirlikleri de kalmadı anlayışları da. Papaz ise o beyaz boyalarla bir yandan aydınlattı gözlerdeki karanlığı bir yandan kararttı geleceğe duyulan bütün aydınlık bakışları. Artık ne ben varım ne güvendiğiniz diğerleri ne kilise ne Tanrı diyordu. Herkes, her şey kördü artık. Herkes kendi başının çaresine bakmalıydı.

    Yaşama bu sıkı bağlılık

    Insanlarla ilgili benim en çok düşündüğüm şey şu: Neden ümitsizliğe kapılmadılar, neden ölmek istemediler, neden vazgeçmediler yaşamak için mücadele etmekten? Yalnızca yaşlı kadın "hayatımda ilk kez ölümü düşünüyorum" demişti. Onunki hayattaki yalnızlığındandı galiba. Bizim ise yaşamak arzusu sınırsız içimizde. Çaresiz kalsak, yalnız kalsak, sonumuz ne olacak bilmesek de ısrar ediyoruz bir nefes daha solumak, bir ritim daha duymak için.

    İstisna görmek

    Saramago: "İstisnası olmayan kural yoktur." diyor. Ben bu istisna sözcüğüne kitap bağlamında iyi insan gözüyle bakıyorum, kör olmayan insan. Çünkü herkes kör. Arada kör olmayan biri varsa da insan öldürebiliyor. Düşünün ki tek görebilen insan, adam öldürüyor. Kendi de dediği gibi belki en kör kendisi.
    Kavga körlüktür, adam öldürmek körlüktür. Körlük olmasa dediğimiz şeylerdir, olmasın istediğimiz şeylerdir. Körlük bizi tam olarak tanımlayan kelime diyemiyorsam da insan da kördür işte. Kör olmadığı zamanlar olmuş mudur ya da bundan sonra olacak mıdır bilmiyorum.

    Görünüme göre kötülük

    Körlüğün sınırı olamayacağı gibi yüzlerde de çerçevelenemez. Iyi veya kötü olmanın görünüşle hiçbir alakası yoktur. Eğer olacaksa böyle bir şey şundadır, biz iyi insanları güzel görme eğilimindeyiz. Demek istedigim şey kötülük her çehrede yer bulabilir.

    İnsan

    İnsan sahip olduğu her şeyin nankörüdür. Şükretmek nedir bilmez, yanan ışığa, gören göze, bir parça ekmekten yayılan kokuya.. Kör olmadan önce hayran kalmaz, aç olmadan önce minnet duymaz. Sınırlı olan şeyler için canla başla savaşır elindekilerinin ise hiç kıymetini bilmez.Insan acizdir. Sorunlarıyla tek başına baş edemez. Anlatsa anlatamaz, anlatmasa taşıyamaz. Bazen susarak anlaşılmak ister çünkü tarifi olmayan duyguları anlatmaya çalışmak onları basitleştirmekten başka bir şey değildir. Bazen anlatmak gözden akan yaştır. O gözyaşını yere düşmeden tutabilen insanlar yok artık. Çünkü hepsi kör oldu. Örgütlenmek ise tek çözüm ama en zoru da yine bu. Her köşe başında başka başka insanlar. Hepsi birbirinden aciz ve birbirinden muhtaç durumda. Bir araya gelmeleri, el ele vermeleri çok zor. Çünkü bunu yaptıklarında kuru ekmeklerini ikiye bölmek zorunda kalacaklar.

    Kadınlar

    Yazar " kadınlar birbirlerinin içinde yeniden doğarlar" diyor. Doktorun karısı öylesine seçilmiş biri değil bence. Çünkü kadın her yere yetmeye çalışan, derleyen toparlayan kişi rolünde burda da. Oysa bir kör gibi davranabilirdi hiçbir şeye dahil olmadan sadece kendini ve eşini gözetebilirdi. Birleştirici bir güç olarak karşımızda. Bu kadınla bir olan birlik olan da genelde diğer kadınlar. Ben bu kadında derin bir bilgelik görüyorum. Ulaştırıcı değil yönlendirici olmasıyla herkese kendi olması için fırsat verdi. Her yere ulaşmaya çalıştı. Herkese yetmeye çalışırken kendi de günden güne tükendi. Yine de en güçlü karakterdi kesinlikle.

    Merak ediyorum tek kör olmayan kişi bir erkek olsa bu kitabın seyri nasıl değişirdi?

    Doktorun karısından sonra benim en çok dikkatimi çeken karakter gözyaşı yalayan köpek. İlk ortaya çıktığı andan itibaren onu hiç sevmedim. Ismi bile itici aslında gözyaşı yalayan köpek, gözyaşıyla beslenen köpek. Gözyaşına acıdan akar gözüyle bakarsak insanların acılarıyla beslenen bir karakterdi benim gözümde. Sadece kendi menfaati- karnının az çok doyması- için vardı. Onun dışında yok oluyor, başkalarına takılıyordu.

    İsimlerimiz, sıfatlarımız

    Körler arasında isimler de sıfatlar da bir işe yaramaz. Bence yazar kişilere isim vermek yerine onlara uygun lakaplar bularak "insan"a çok daha uzaktan bakmıştır. Böyle olunca aileleri, dini ve siyasi görüşleri, sosyal statüleri geri planda kalmış ve kim oldukları kimden geldikleri önemsizleşmiş oldu. Ben bu lakaplar arasında en çok " sen nereye gidersen ben de oraya diyen kadın" tamlamasını sevdim.

    İlk kör, hep kör adam ve diğerleri

    İlk kör adam bence hep kördü. Gözleri açıldığında bile kendinden başkasını görmeyen bencilliğiyle körlüğüne devam etti. Karısı bazı zamanlarda kocasına karşı baskınlaşsa da topluluk içinde çok pasif ve çok geri plandaydı. Koyu renk gözlüklü kız çok özveriliydi ama bence doktorun karısı olmasa kendi köşesine çekilir ve pek bir işe girişmezdi. Yine de geldikleri noktada büyük rol oynadı doktorun karısına yardımlarıyla. Gözü siyah bantlı yaşlı adam sadece içinde bulunduğu anı yaşamak düşüncesindeydi. Geleceğe yönelik düşünceler içinde değildi. Gözlerinin görmesini bile o kadar istemiyor gibiydi. Ufak bir bölümde tanıklık etmiş olsak da koyu renk gözlüklü kızın komşusu yaşlı kadına çok üzüldüm. Onun yalnızlığına, yalnız bırakılışına, sessiz sitemine, kırgınlığını hoşçakalın demeyerek gösterişine ve hazin ölümüne. Şaşı gözlü çocuk bana insanın unutkanlığını çağrıştırdı. Ilk başta anneden başka söz söylemezken sonrasında bundan tamamen vazgeçmesi ve kaldığı yere sağladığı uyumla insanın her şeye alışabileceğini simgeliyor bence. Ben doktoru sevemedim. Çok pasif buldum, güçsüz ve işe yaramaz. Karısına bile destek olmak konusunda çok yetersizdi. Kısaca karakterler üzerine de düşüncelerim bunlar.


    Hükümetin deyimiyle " beyaz felaket"in beyazı gitti ama felaketi hala bizimle kaldı.
  • 176 syf.
    Her insanın yaşamının bilinmeyen bir evresinde ya da evrelerinde, beklenmedik bir zaman ve mekânda, kendisine dönüm noktası olarak gelebilecek müstesna anlar, olaylar, durumlar, kişiler.. mutlaka vardır. Kimi zaman makûs talihini değiştiren, kimi zaman alelade akışı fevkalâde bir seyre sevk eden, kimi zaman da olanı tarumar eden… Tedâvüldeki Kitaplar, bu kategorilendirmeler içinde her daim en pozitif olan(lar) içinde yer almayı hak eden bir kitap.

    “Tedavüldeki Kitaplar” her bir bölümünü, yazılıp sosyal medyada paylaşıldığı ilk andan itibaren büyük bir dikkat ve heyecanla takip ettiğim, hiçbir kelimesini ihmal etmeksizin âdeta yiyip yutarak içselleştirmeye çalıştığım seçkin metinlerin bir araya gelmesinden vücut bulmuş bir eser.

    Daha önce parlak bilgisayar ekranı üzerinden defaatle okuduğum bu kitaba ait satırları dün akşam, kendine has kokusuyla kendisiyle hemhal olmayı birçok zevke tercih edeceğim sahifeleri üzerinden okuma imkânı buldum. Önceki okumalarıma ilaveten akşamki okumam sonunda şuna tekrar kani oldum ki; yolu bir şekilde kitaplarla kesişen her bir bireyin bu kitapla da mutlaka buluşması gerekiyor. Ben bu düşüncemde bir abartı görmüyorum. Çünkü okuduğumuz her bir kitap, bizde -yaşadığımız her bir şeyde olduğu gibi- farkında olalım ya da olmayalım, olumlu veya olumsuz bir iz mutlaka bırakıyor. Yazarın şu cümlelerinin ne demek istediğimi daha iyi ifade ettiğini düşünüyorum:

    “Benim yaptığım ancak bu yaşta göze alabileceğim ve okuyucuların da hiçbir şekilde yadırgamayacakları bir iç hesaplaşma. Tekrar belirtmek isterim ki akademik yol alışlarımızda nelerle buluşursak buluşalım, hangi fikirlerle temas kurarsak kuralım şimdi burada sıraladığım kitapların ortaya koyduğu kök değerleri silip süpürmek mümkün değildir. Bunlar aynı çocukken annemizden öğrendiğimiz dualar, arkadaşlarımızla oynarken sektirmeden tekrarladığımız tekerlemeler gibidir. Bunları hangi müdahaleler zihnimizden silebilir? Biz hangi akıl ve fikirle onlardan vazgeçmeyi göze alabiliriz?”

    Okuduğumuz kitapların bizde teşekkül ettiği “kök değerleri” silip süpürmek mümkün olmadığına göre hangi kitaplarla hangi zeminde buluşmamızın gerektiği hayli önem kazanıyor. Yazar kendi kuşağının -ilkokul döneminde- kitaplarla buluşmasından bahsederken, “Benim kuşağımda bütün okumalar bir üst tavsiyeye bağlıydı. Bir bilen önerecek siz de oturup okuyacaktınız.”diyor. O dönemde kendi okumaları da bu suretle gerçekleşen yazar bu durumdan asla bir nedametle bahsetmiyor. Telakkisine göre aksine bundan faydalar zuhur ediyor. İşte yazarın ilkokul yıllarını atlatıp “eline ne geçirirse okumaya çalıştığı bir dönem”e dair anekdot:

    “Benim çocukluk günlerimde elime geçirdiğim bir kitabı okumama babam şiddetle karşı koymuştu. Şimdi aynısını ben kendi çocuklarıma yapıyor muyum bakmak lazım ama o günlerde büyük bir hevesle sarıldığım kitap küçücük bir risaleydi. Risale dememe bakmayın. Hemen her risale gibi demir leblebi kıvamında. İbn Arabî’ye ait bir kitaptı. Benim onu seçmem bir bilgiye dayalı tercih değildi. Ne bulursam okurum havasında olduğum yıllardı. Babam onun benim seviyeme uygun olmadığını söylemiş, ben ısrar edince de resmen “bunu şimdiki hâlinle okuman günahtır, haramdır” gibi bir şeyler söylemişti. Sonradan o kitabı da diğerlerini de okuyacaktım ama babamın erken uyarı dilinin faydasını onları daha ilk okuyuşumda kolayca fark edecektim. Bugün çevremde abur cubur ilgileriyle neyi bulurlarsa devirenlerin sonuçta eğer bir düşünceye sahipseler bunun ancak cambazlıkla idame ettirilebilecek cinsten bir ameliye olduğunu ne yazık ki defalarca gözlemiştim.”

    Babası hasebiyle oldukça “kısmetli” olduğunu söyleyebileceğimiz yazar yaşının ve eğitim sürecinin ilerlediği yıllarda maalesef o kadar da kısmetli olmamıştır:

    “İyi bir dikkat ya da tecrübeli bir rehber bize kimden ne okunacağını öğretebilirdi. Benim böyle bir şansım ne yazık ki olmadı. Her büyük saydığımız bize başka şeyler önerdi. Sevdiklerimizin, saygı duyduklarımızın elinde gördüklerimize ilgi duymak olağandı. Onu o hâle getiren kim bilir bizi ne hâle getirirdi? Hâlimiz meçhuldü ama iyi şeyler umacak kadar saftık. Oysa bu tür gerekçelerle arada ne kadar çok şey okumuş, ne kadar çok kendimizi yormuştuk. O zaman da öyleydi aslında şimdi de. Erken dönem okumalarında usûl tutturmak herkes için zordu.”

    “Tedâvüldeki Kitaplar”da buluştuğu onlarca kitap ve yazardan bahseden yazar bu bahsin taşıdığı riskle beraber gerekliliğine ise şu cümleleriyle işaret ediyor: “Beni de bizim kuşağı da etkileyen kitaplardan söz etmenin esaslı bir cesaret işi olduğunu ifade etmek isterim. Okuduklarımızın, yazdıklarımızın arkasında duran ve sonuçta isteyenin devasa külliyat isteyenin de uyduruk bir arşiv olarak değerlendirebileceği bu liste gerçekte dünyaya bakış açımızı, hayatı karşılama biçimimizi ve her şeyden önce de kendi duruşumuzu ifşa eden kıymetli bir hafıza özelliği taşımaktadır.”

    Tedâvüldeki Kitaplar on sekiz bölümden oluşuyor. Söze kitabın “mübarek” oluşuna ve gücünü Kur’an’dan aldığına işaretle başlayan yazar sözü tartışmasız tek değişmez hakikat “Kitap”la bitiriyor. Çok farklı alanlara ait yazarlar ve o yazarlara ait kitaplar üzerinden zaman zaman “olan”a zaman zaman “olması gereken”e vurgu yapıyor.

    “Rabinson Bir De Namaz Kılsa” da, başka bir dünyanın temsilcisi olan Robinson’un esaslı bir projenin kahramanı olduğuna işaret ederek dikkatli bir bakışın ondaki sömürgeci kibri, ayrımcı duruşu, dogmatik, tahripkâr dili kolaylıkla sökebileceğini ifade ediyor. Bir taraftan da “Biz bu metinlerdeki derin imaları, bu kitaplardaki manipülasyonları fark edecek bir müfredatla ne zaman haşir neşir olacaktık?”diyerek derdi olan bir insanın hayıflanmasını işittiriyor.

    “Mağdur Kahramanlar Aynı Hizada” bölümünde, “Minyeli Abdullah”la “Türkiye bağlamında yaşanmış ve yaşanmakta olan fiili müsadere süreçlerini Mısır üzerinden sahici eşleştirmelerle okura yansıtma” çabalarına ve aslında sindirilmişliğin, içe kapanmanın, örtük dilin, simgesel-metaforik bir söylemin, güven sorununun, sürekli otokontrolün, bütün yapıp ettiklerini bir ilkeyle ilişkilendirme hâlinin bu romanla sınırlı olmadığına da özellikle vurgu yapıyor.

    “Tedâvüldeki Kitaplar” bölümünde Şule Yüksel Şenler’in “Huzur Sokağı” ile ileride pek çok Müslümanın oluşturmaya çalışacağı yeni bir steril mahalle havasının kitap üzerinde modelleme çabasına dikkat çekiyor.

    “Fî Tarihinden Beri”, evde öğrendiklerimizle okulda öğrendiklerimizin nasıl çeliştiğine dair örnek bir sunumun yer aldığı müstesna bir bölüm adeta. “O günlerde resmî tarih diye bir şey yoktu, ya yalan söyleyen tarih vardı ya da gerçek tarih. Bizim aramızda dolaşanlar malumat kabilinden değildi, haktı ve gerçekti. Ama biz onları gün orta yerde çıkarıp kimseye gösteremezdik. Sırlara vakıftık ama ağzımızı açarsak yanardık.”

    “Ali’nin Cenkleri” içimi acıtan yaşanmışlıklarıma atıflar yapılan bir bölümdür. Dini temel kaynaktan öğrenmiş olmak adına, yüzyıllardır bu havza içinde kendine yer bulmuş, nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar gelmeyi becerebilmiş biraz tarih, biraz mitolojik, biraz fantastik iz taşıyan renklerin, desenlerin, nakışların büyük bir hınçla itibarsızlaştırılarak nasıl yok edilip dinin tatsız-tuzsuz, renksiz- kokusuz, kuru, kupkuru bir hâle getirilişinin Hz. Ali’nin cenkleri üzerinden hikâyesi anlatılıyor. “Bilmem bizim çocuklar Hayber Kalesini okusalar Ali’yi defterlerinden silerler mi? Artık onların düşsel dünyaları Harry Potter’a emanettir. Melekler açıklanmaya muhtaçtır, Hızır kapıları asla çalamayacak bir dilencidir.”

    “Karantina”, insanın içinde onarılmaz hasarlar açan, dağıtan, parçalayan okumaların örneklendirildiği bir bölümdür. Süleyman Uludağ’ın “İslamın Düşünce Yapısı” yazarın büyülü dünyasını altüst eden bir kitap olmuştur. Üstelik bu kitap, okunmak için istif edilen onca kitabın arasından “en iyisi mi bundan başla okumaya” diye bir ağabey tarafından ısrarla liste başı yapılmıştır.

    “Yeniden İnanmak”ta yazarın din ile olan irtibatının dilinin de işleyişinin de değişim göstermeye başladığı bir sürece atıf vardır. O günlerde bir ideoloji olarak takdim edilen İslam’ın aslında ne olduğunu anlaması için Şerif Mardin’in “Din ve İdeoloji” adlı kitabıyla karşılaşmasına kadar din dilinin değişimine katkıda bulunan kitaplarla karşılaşması mukadder olacaktır. “Memleket bilincim Namık Kemal’in Vatan’ıyla, Nazım Hikmet’in Memleket’iyle, Necip Fazıl’ın Sakarya’sıyla eşleşmeye daha yeni yeni başlamışken şimdi başka bir tanımlamayla karşı karşıya gelmiştim.”der; Mevdudi’nin “İslam’da Hükümet” adlı eserini okuması üzerine.

    “Ağa Beyler”de bugün de bir kısmı halen hayatta olan yedi güzel adamdan bahsedilir. “Örgütlü Retorik”te Necip Fazıl ele alınır. “Yaşanacak Bir Zaman”da Muhammed Hamidullah vardır. “Naif Dokunuşlar”da Mevlana. Şerif Mardin, “Artık Başka Bir Şeydi Yaşanılan”da kendine yer bulmuştur ve yazarın doktora çalışmasında din anlayışı incelenen altı aydından biri olmuştur. Oysaki Şerif Mardin yeterlilik sınavı için yazarı karşısına alan jüri üyeleri nazarında “İslam’dan anlamayan” birisidir. Başka coğrafyalar için yazılmış olması hasebiyle bu coğrafyanın kaderiyle örtüşmeyen Fizilal-il Kur’an’ın, kıymeti harbiyesi örselenmeden bu topraklarda açtığı yaralar “İşaret Levhaları”nda yer alır. “Gramer Özeti” ise “Kitap”ın son zamanlardaki serencamının hikâyesidir. Onu yüzünden dahi okuyamadığı halde hayatının her alanına dâhil edenler/etme gayreti gösterenler ile elinde cetvel, kalem her bir satırını çiziktirdiği halde hayatının hiçbir alanına dâhil etmeyenlerin/edemeyenlerin seyri vardır. Hâlbuki “O hacı emmiler o temiz ruhlarıyla Kur’an’ı anlamaya yönelseler, bu gençler heyecanlarıyla kalplerini Kur’an’a hamletseler ne güzel olurdu.”

    “Tedavüldeki Kitaplar”da bu bölümlerin yanında “Kot”, “Babamın Namazı” ve “Ne Hikâyeler Var” başlıklı üç bölüm daha vardır. Bunlar, yatağında akıp giden durgun suyun önüne konularak hem yolcuların bir menzilden bir menzile ulaşmalarını sağlayan bir basamak hem de suyun kendisine çarpmasıyla suyu cûş u hurûşa getiren bir coşturucu görevini üstlenmiştir.

    Bu kitaba ait metinlerin sosyal medyada paylaşılmaya başlandığı demlerde bir şeyi fark etmiştim ki isimleri ve eser adlarıyla tanıdığımız birçok yazarın aslında tam olarak ne “ne dediklerinden” ne de “ne demediklerinden” haberdarmışız. Onlar ve eserleri hakkındaki kanaatlerimizin çoğu kıyl u kalden ibaret imiş. Hele ki belirli isimler için ben bunu kendi adıma büyük bir ayıp telakki ettiğim için o günden bu güne üzerimdeki bu ayıptan azat olmaya çalışıyorum. Çevremdeki insanları çeşitli kitapları okumaya teşvik etmekle birlikte bu kitabı öncelemelerini özellikle tavsiye ediyorum. Çünkü “Tedavüldeki Kitaplar” benim için makûs talihimi değiştiren, hayatımın sıradanlığını fevkaladeleştiren bir dönüm noktası hüviyetindedir.

    Dili ile oldukça zevkli, üslûbu ile oldukça akıcı ve içeriği ile oldukça doyurucu bulduğum “Tedavüldeki Kitaplar”ın yazarı, zaman zaman “akademiden uzaklaşıyor” olmak gibi ithamlara maruz kalsa da kendisinin, belki iyi niyetle ama gafletle olduğu kesin olan bu sözlere asla itibar etmeyeceğine ve çıktığı bu yolda kararlılıkla adım adım ilerleyeceğine adım gibi inanıyorum. Bizleri eserleriyle müstefit ettiği için kendisine çok ama çok teşekkür ediyorum.
  • 400 syf.
    Cevşen-i Kebir, Esma-i Hüsna'nın hayata taşmış halidir.Bir yakarış şaheseridir.Bir duyuş rehberidir.Bir duruluş tefekkürüdür.Kalbi zırh gibi saran bir sığınış köşesidir.Nefsi şerlerden uzaklaştırma talebidir.
  • Dün yaşadığın gerçekleri dünde bırak
    Kırılan kalbini bugün sevgiyle donat
    Bak gün doğdu yine huzurlu rengiyle
    Çek bir Besmele, yeniden başla güne...

    Unutma sakın, hayallerin var senin
    Çıkan engeller olsun dert etme sakın
    Her yeni güne sevgiyle başlaman lazım
    Gerçekleşecek rüyaların tek tek adım adım....

    ...S.S....