• Seni sevince pazara çıktım sevinçten
    Enginar aldım “süper enginarlar” diye bağıran adamdan
    Oturup ağladım sonra, şaşırdın.
    Bu “süper” oluşta canımı acıtan bir şeyler vardı.
    Canımın acısıydın.
    Ben bir tek o canı unutmamak için her şeyi hatırlamıştım.
    Sevişmiştik.
    Evde binlerce tespih böceğinin ayak izleri
    Sevişmiştik.
    Biri başımdan aşağı pırıltılarla dolu bir sözlüğü
    boşaltmış gibi
    Seni sevince kıpırdayan her şiiri
    Kahverengi bir çaydanlıkta saklıyorum.
    Sonra gittin.
    Birlikte kışlıkları naftalinleyecektik.
    Söz vermiştim unutmayacaktım gözlerini
    Bir yeşil fanila gibi ipte, alıp ütüleyecektim.
    Herkese iyi akşamlar demeyi öğretecektim gözlerine.
    Sonra gittin.
    Çocuk oldum bir daha, ağladım.
    Kaç şiir, kaç kere sular altında kaldı.
    Kitaplar, aşk, her şey.
    Her şeyi son bir kere daha kurtaramazdım.
    Keşke nane şeker gibi mentollü bir buluttan doğaydım
    Sonra gittin.
    Beyaz bir küf büyüdü evde, tersten yağan kar gibi.
    Keşke dünya toz şekeri ile kaplı olsaydı.
    Çocuk oldum sonra ağladım, yağmur bile beni ayıpladı.
    Söz dedim, söz verdim.
    Ruhumu gömdüğüm yer hala belli.
    Güneşi özledim, sonra seni
    Keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım.
  • 608 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    "Demek istediğim, "Seninle bir daha asla konuşmayacağım," derken insanın aklına o öğleden sonra gezegeninin istilaya uğrayacağı gelmiyor."

    Of of offff... Kitap bitti ama ben de bittim. Beynim yandı. Şimdi bir cihaz olsam çoktan kısa devre yapardım. Gerçi beynimizin de elektrik ürettiğini düşünürsek evet sanırım yine de kısa devre yapmış olabilirim. Ne diyeceğimi bilemiyorum, dilim tutulmuş durumda... Bu arada muhteşem bir kitap olduğunu söylemiş miydim bilmiyorum.

    Hikaye, olay örgüsü harika, ona kabulüm ama bunlara sahip olurken elinize muhteşem bir eser alıyorsunuz, bunu da söylemeden geçemicem. Hani çok sevdiğiniz bazı kitaplar vardır, onların özel baskıları olur. Onu elinize aldığınızda inanılmaz bir zevk alırsınız, hem merakla bir sonraki sayfaya geçmek için sabırsızlanırsınız hem de elinizden bırakmamak için yavaş yavaş okur, resimler üç boyutluymuş gibi dokunursunuz ya yemin ediyorum aynı hissi yaşattı bana... İnanılmaz bir baskı, inanılmaz bir emek... O yüzden bu kitabın özel bir baskıya ihtiyacı yok, yazarlarımız sağolsun bunun en harika halini bize hazırlamış bile...

    Illuminae benim çok uzun zamandır kütüphanemde sakladığım, inanılmaz büyük reklamlarla ülkemizde basılmış, aslında benim de yurt dışı kitap listesi takiplerimde olan bir bilim-kurgu romanı... Okumayı çok istememe rağmen maalesef fazla popüler olan şeylerden nedense çabuk soğuduğumdan kitabı hevesle almama rağmen bir türlü okumak içimden gelmedi. Bunu düşününce aklıma ilk gelen HP serisi oluyor ve şükrediyorum ki ülkemizde çok popüler olmadan başlamışım okumaya, yoksa kendimi biliyorum ancak şimdi okumuş olurdum seriyi... Neyse konuyu dağıtmayayım ;)

    Illuminae çok başarılı bir bilim-kurgu romanı... Bunu sadece hikaye ve kurgusal olarak sağlamamış yazarlarımız, aynı zamanda da sıra dışı... Kitabımız yapılan görüşmelerin yazılı hale geçirilmiş olan dokümanları, askeri belgeler, mailler, kayıp listeleri, tutanaklar, tıbbi raporlar, chat yazışmaları, kamera gözlem kayıtları, yapay zeka AIDAN'ın çekirdeğinden alınan veriler ve hatta Kaddy'nin günlüğünden alınmış çeşitli kaynaklardan derlenmiş olan bir çok bilgiden oluşuyor. Ortada bir hikayesel anlatım yok. Alışık olduğumuz üzere bir düz yazı türü mantığıyla hazırlanmamış roman, bu da bizi afallatıyor mu? Elbette. Hatta okurken ortalama 100-150 sayfa adapte olmaya çalışarak geçiyor. Ama adaptasyonunuz tamamlandığı an yazarların ne yapmaya çalıştığını anlıyorsunuz. Size bu kurguyu hikayeleştirmek yerine farklı anlatım şekilleri kullanarak kendiniz keşfetmeniz için bir fırsat vermişler. Ve bu kitaptan aldığınız zevki katbekat arttırıyor. Her anlatımın sonunda neyle karşılaşacağınızın merakı ve ondan aldığınız zevkle çeviriyorsunuz sayfaları... Zaten o kadar başarılı illüstrasyon çizimleri varki, sayfalara dokunmadan hissetmeden geçemiyorsunuz.

    Kitapta başlarda benim en çok dikkatimi çeken belli karakterlere odaklanıldığı ve bu nedenle genel çerçevede yaşanılan olaylara ilişkin bilgi edinemiyor oluşumuzdu. Bu genelde ana karakterin bakış açısından anlatılan kitaplarda da yaşanılan bir sorundur. Ama hikaye o kadar farklı kanaldan ve kaynaktan ilerliyorki, yazarlar size bazı şeyleri sorgulatmaya fırsat vermiyor bile... Hatta iyiki böyle olmuş diyorum, yoksa bu kadar yaratıcı ve orijinal bir roman okumuş olamazdım.

    Illuminae'i bana sevdiren diğer bir özelliği ise herkesin olması gerektiği gibi yazılmış olması... Kaddy ve Ezra yaşlarının gereği gibi yaşadıklarının korkularıyla, gerektiğinde cesur ama gereksiz ergen triplerinden uzakta yazılmışlar. AIDAN desek benim efsanem olacak düzeyde kurgulanmış bir Yapay Zeka... Bayılıyorum kendisine!!! İnanın karakterler o kadar inandırıcı geliyorki, okurken bilim-kurgu romanı olmasına rağmen sanki 2575 yılında Alexander'ın koridorlarında gezen, virüslüler tarafından kovalanan, AIDAN ile konuşan ve o çaresizliği yaşayan kendinizmiş gibi hissediyorsunuz.

    Yorumumdan da anlaşılacağı üzere BA-YIL-DIMM bu romana... Kızıl Yükseliş'ten sonra bir kitaba 10 puan vereceğim aklıma gelmezdi ama çok başarılıydı yahu... Bu arada yazarlarımıza sonunu buruk, beni boynu bükük bir şekilde bırakmadan bitirdikleri için teşekkürü bir borç bilirim. Kitabı bitince içime sokasım geldi, öyle sımsıkı sarıldım.

    İyiki başta ne diyeceğimi bilemiyorum yazmışım. Daha ne yazacaksam :) Sonuna kadar tavsiye ederim. Herkese iyi okumalar ;)
  • 520 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Atatürk’ü sevmek için milyon sebep varken sevmemeyi seçenleri anlamıyorum . Hele saygısızlık edenleri hiç anlamıyorum .
    Bu kitabı okurken alışılmışın dışında bir Atatürk ile karşılaştım. Özel hayatı , insanı ilişkileri , evlat edindiği çocuklarıyla ilişkileri , okuduğu kitaplar , değer verdiği kadınlar ... Kısacası sevecek bir milyon sebep daha bulup çıktım kitabın içinden ... Emeği geçen herkese teşekkür ederim iyi ki de bizim Atamız 🧿 Daha çok saygı , daha çok minnet ve daha çok özlemle ...
  • Sonra gittin.
    Birlikte kışlıkları naftalinleyecektik.
    Söz vermiştim unutmayacaktım gözlerini
    Bir yeşil fanila gibi ipte, alıp ütüleyecektim.
    Herkese iyi akşamlar demeyi öğretecektim gözlerine.
    Sonra gittin.
    Çocuk oldum bir daha, ağladım.
    Kaç şiir, kaç kere sular altında kaldı.
    Kitaplar, aşk, her şey.
    Her şeyi son bir kere daha kurtaramazdım.
    Keşke nane şeker gibi mentollü bir buluttan doğaydım
    Sonra gittin.
    Beyaz bir küf büyüdü evde, tersten yağan kar gibi.
    Keşke dünya toz şekeri ile kaplı olsaydı.
    Çocuk oldum sonra ağladım, yağmur bile beni ayıpladı.
    Söz dedim, söz verdim.
    Ruhumu gömdüğüm yer hala belli.
    Güneşi özledim, sonra seni
    Keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım.
  • 272 syf.
    ·10/10
    Garibiz; her yerde, her şeyin içinde ve herkesin ortasında garibiz... Vatanımız burası sanmayın!
    Ve bu gurbet Allah’ın hasretinden başka hiçbir şey değil... Her şeye ve herkese uzaklığın da aksi davası o, Allah... Yakın olan o, ama biz farkında değiliz.” Diyor #Necipfazılkısakürek
    Kitapta en etkilendiğim cümle belkide.. Üstadla tanışma kitabım. Ve yine geç kalmışlık hissi kaplıyor içimi. Necip Fazıl’ı tanımak için öyle güzel bir kitap ki doğumundan itibaren aile hayatına kısa kısa fakat çok etkili bir şekilde değinmiş hocasını bulmadan önce ve bulduktan sonraki hâllerini gözler önüne sermiş, kendi nefsini hiç acımadan kınamış. Pişmanlıkları, düşmeleri ve kalkmalarıyla olan hayatını çok net ve samimi anlatmış. Çok etkilendiğim kitaplar arasına ekledim bile. Arayan, çile çeken, mücadele edenler islamiyetin kıymetini çok daha iyi biliyor bunu bir kez daha görmüş oluyoruz.
    Herkese tavsiye ederim benim gibi okumakta geç kalan varsa tabi.
    Hatice Yıldırım olmasaydı belkide çok uzun süre daha üstadla tanışmamış olacaktım. Burasının bana kattığı en kıymetli dostlarımdan cânımm Hatice, binlerce çiçek ve dualarla O ve Ben Necip Fazıl Kısakürek
  • Gözlerin bir yeşil fanilaydı balkonda uçuşan
    Sicim yağmur taklidi
    Bıkmıştım zor geçen kışlarımı anlatmaktan
    Bardağa birkaç çiçek ıslamaktan.
    Parmağımın ucunda kırmızı kenarlı bir bulut
    Onu uzatırdım sana, yalnızlık gibi iri bir damla
    Parmağıma düşen bir damla kandı aşk.Seni sevince pazara çıktım sevinçten
    Enginar aldım “süper enginarlar” diye bağıran adamdan
    Oturup ağladım sonra, şaşırdın.
    Bu “süper” oluşta canımı acıtan bir şeyler vardı.
    Canımın acısıydın.
    Ben bir tek o canı unutmamak için her şeyi hatırlamıştım.
    Sevişmiştik.
    Evde binlerce tespih böceğinin ayak izleri
    Sevişmiştik.
    Biri başımdan aşağı pırıltılarla dolu bir sözlüğü
    boşaltmış gibi
    Seni sevince kıpırdayan her şiiri
    Kahverengi bir çaydanlıkta saklıyorum.Sonra gittin.
    Birlikte kışlıkları naftalinleyecektik.
    Söz vermiştim unutmayacaktım gözlerini
    Bir yeşil fanila gibi ipte, alıp ütüleyecektim.
    Herkese iyi akşamlar demeyi öğretecektim gözlerine.
    Sonra gittin.
    Çocuk oldum bir daha, ağladım.
    Kaç şiir, kaç kere sular altında kaldı.
    Kitaplar, aşk, her şey.
    Her şeyi son bir kere daha kurtaramazdım.
    Keşke nane şeker gibi mentollü bir buluttan doğaydım
    Sonra gittin.
    Beyaz bir küf büyüdü evde, tersten yağan kar gibi.
    Keşke dünya toz şekeri ile kaplı olsaydı.
    Çocuk oldum sonra ağladım, yağmur bile beni ayıpladı.
    Söz dedim, söz verdim.
    Ruhumu gömdüğüm yer hala belli.
    Güneşi özledim, sonra seni
    Keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım.Sonra gittin
    Gözlerin bir yeşil fanila unutulmuş balkonda
    Sicim yağmur taklidiydi
    Artık iyice inceldi.
  • 208 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10·
    "Sözcükler yapraklar gibidir; onların çok bulunduğu yerde, anlam meyvesi pek fazla bulunmaz."

    Bir distopya okuyucusu olarak okuduğum kitaplar arasında haklı yeri tahsis edeceğim bir eser...

    Çok ciddi bir inceleme olmayacak bu. Yukarıda alıntıladığım cümle dışında da kitaptan alıntı yapmayacağım.

    Fahrenheit 451'in ne olduğunu kitabı açar açmaz öğreneceksiniz. Bunu burada söyleyip o anki atmosferi bozmanın manası yok sanırım.

    Ben, daha çok eserin alegorik tarafına değinmek istiyorum. Kendi kendime belirlediğim birkaç başlıkla belki de kitabı okuyanlar ya da okuyacaklar için bir bakış açısı sağlamış olurum.

    1-İtfaiye: Kitabı okumaya başladıktan sonra zıtlıklar üzerine kurulu bir dünyada buluyorsunuz kendinizi. Karı - koca eşleşmesinin iki yabancıdan öteye gidemediği gibi yangın söndürmesi gereken kamu organının yangın çıkartması şaşırtıcı gelecektir. Fakat burada yazarımızın da kitabın sonunda belirttiği gibi korkaklık baş göstermiş olsa da aslında korkak olduğunu sanan insanların bir yerlerde en cesur duyguları beslediğini gösterir.

    Toplum içinde organik görevini yerine getirmekle yükümlü kuruluşlar yahut kuruluş içindeki kişiler, tamamen o görevin zıddını ifa etmeye adanmış gibi. Yangın söndürmesi gereken itfaiye, aksi yönde yangın çıkarmaya evrilmiş. Fakat bu dünyada kavramlar daha gerçekçi. En azından yangın söndüreceklerini iddia etmeden yangın çıkarma organı olduklarını kabul ediyorlar.

    2-Kitaplar: Kitap nedir? Kitap, kapak arasına boca edilmiş mürekkebin oluşturduğu bir icat mıdır? Teoride öyledir belki. Nitekim tanımlar, muhtevayı tam olarak yansıtamaz. Bu yüzden insan, bir uzvu gibi kullandığı kelimelerin tanımı yapmakta hep zayıf kalmıştır.

    TDK'ye göre kitap: Ciltli ve ciltsiz olarak bir araya getirilmiş, basılı veya yazılı kâğıt yaprakların bütünü...

    Ama size göre kitap?..
    Kitap seyahatten başka bir şey olmayan yaşamda en iyi silahtır. (Montaigne) Ya buna ne demeli?
    Bir birikim, karanlık bir yolda fener, yaşanmamış fakat yaşanacak kadar uyarıcı... Birçok çeşidi varken aslında kötüsü yoktur kitabın. Herkesçe bir okuru vardır. Herkese hitap etmese de insana hitap eder.

    Burada neden insanları yakmayı düşünmedi yazar? Belki de kitapları yakmak, insanı yakmaktan daha adice idi. Nitekim insanları öldürmeyen fakat köylerine okul yaptırmayan zamane ağaların yöntemi çokça tutmuştur.

    3-Hız: 79'da bitmesine rağmen anlatılan hız, bir nevi bugünkü dünyayı tasvir eder. İnsanların ulaşmak istedikleri yere çok rahat bir şekilde ulaştığı, trene ihtiyaç duyulmadığı, TV'lerde komşu ziyaretleri yapıldığı bir dünya... 3 boyutlu fakat sanal bir dünya... İşte, bu dünya hakkında J.B'nin İmkansız Takas kitabını tavsiye ederim. (Felsefeye meraklı olanlar için.)

    4-Montag-Gerçek İnsan: Montag, başkahramandır. Gerçek insandır. Ot gibi yaşayan ve dayatmalara ses çıkarmayan insanlığın timsalidir. Aslında kitapları yakan tarafta, itfaiyede, bulunan Montag, bir süre sonra bunun yanlış olduğunu hisseder. Belki çok önceleri bunun yanlış olduğunu biliyordu. Çünkü tavan arasında sakladığı kitapları, eyleme geçmeden önceki zamandan kalmaydı. Ta ki o geceye kadar...

    Peki, Montag'ı uyandıran ne oldu? Bir iğne mi yapıldı da uyandı bu adam? İnsan ne zaman uyanır? Ya da ateş ne zaman büyür ve kocaman bir alev topuna döner?
    Bir kıvılcım...
    Kıvılcım, var olan ateş potansiyelini ortaya çıkarmak adına sadece bir anahtar görevi üstlenir. Oradaki yanma potansiyeli mevcuttur aslında. Kuru otlar, gaz yağları, petrol... Sadece bir kıvılcımla hepten yanmaya başlar. İnsanın içinde korkuyla sakladığı ve daha çok bilinçaltı denen yörede barındırdığı duygular da yanma potansiyeli taşıyan nesneler gibidir. Sadece doğru bir kıvılcıma ihtiyaçları vardır. Ve doğru zamanda, doğru yerde en ufak bir kıvılcımla alev topuna dönerler.
    Uysal, yönlendirilen Montag'ın tutuşup kocaman bir alev topuna dönüşmesi gibi.

    Komiktir ki Montag, Faber'ın kulaklığını düşürüp ardından Beaty'nin de yokluğuna rağmen kendi zihninde kurguladığı düşünceleri bir başkasının yönlendirmesiymiş gibi tekrarlaması insanı anlatır bize.

    "Sağa dön, hadi!
    Şimdi kalk, nehirden çık!"

    Bu gibi cümlelerle sanki bir yönlendirmeye ihtiyaç duyar gibi kendine başkasının ağzından emirler vererek eylemde bulunuyor. İnsan bu değil midir? Haklılığını kanıtlamak adına sürekli toplumda onaylanma aşkıyla tutuşmaz mı? Bugün sosyal medyada hepimizin mümessil bellediğimiz profillerimiz mevcut. Fotoğraflarımız yahut gönderilerimiz ne kadar beğeni alıyorsa o kadar mutluyuzdur. Bir onaylanma, ait olma ihtiyacı...
    Montag(insan). ne kadar doğru bir şey yaptığına inanıyorsa da bir onay gereksinimi duymaktadır.

    Ve son olarak...
    5-Yazar: Son Söz'de kendini o kadar iyi tanımlıyor ki... "...ben aslında hepsiyim. Montag, benim; Beaty, benim; Faber, benim..." tarzında cümleleriyle kitabı yazma sürecini anlatıyor.

    Kitaptaki hikaye ile birlikte kitabın yazılış hikayesi de bir o kadar ilgi çekici. Birkaç sefer ad değiştirmesi, küçük bir rastlantı sonucu kitap yazmaya karar vermesi ve ardından yazdığı kitabı satın alan kişi...

    Okuyun, ilginizi çekecek ve ufkunuzu genişletecektir. Kitapları yakan bir kitabı okuyun ki bir daha kitaplar yanmasın diye dua edesiniz.