• Bütün kitaplar eşittir; ama bazı kitaplar öbürlerinden daha eşittir.
  • Bu dizinin neden bu kadar tutulduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. İzleseydim okuyamazdım, izlemediğim için okuyabildim bu kitabı. Benim için değerli olan kitaplar arasında yerini aldı.
    Mecnun ve Leyla asıl mevzu ama ben Yavuz'da takılı kaldım. Görmeyen sevdiği için kitap okuyan güzel adam. Senin gibi birinin kitabının yazılmamış olması ne üzücü. O kız yoldan geçerken arabayı durduruşun, çöp konteynırını kenara çekişin, yol üstündeki taşı kaldırışın... Seni seviyorum demenin dile gelmiş halleri.
    Kitabı herkes okuyabilir, diziyi izlememiş olsanız bile... Yazarın kalemi, kitabın akışı gayet iyiydi. Şimdiden herkese keyifli okumalar.
  • Paul Auster'in okumuş olduğum ilk kitabıydı. Kitabın kapağında da yazan kısa öykücüklerden oluşan bir derleme olmuş. Kendi yaşadığı, çevresinden duydukları ve çocukluğu şeklinde yazarı tanımamızı sağlıyor. Öykülerde çok tesadüfi olaylar da var, şaşırtıcı durumlar da. Birçoğumuzun hayatında karşılaştığı ilginç olayları yazsak belki de buna benzer kitaplar çıkar. Akıcı ve sıkmayan bir dili var. Herkese iyi okumalar dilerim.
  • Hepimizin duyduğu ''Çok gezen mi bilir çok okuyan mı ?''
    klişesi tadı veren eserin daha derin anlamda incelenmesi gerektiğine inananlardanım.Eseri sadece bu klişe etrafında değerlendirmek yazara haksızlık olacağı kanaatindeyim. Adı geçen yazar hayatı boyunca kitaplarla iç içe yaşamış fakat yaşamını anlamlandıracak , hayatına neşe katacak kıvılcımı bir türlü yakalayamamıştır. Zorba ile tanışana kadar yaşamı kendince anlamlandırmak için mürekkep yutarcasına kitaplar karıştırmış , yaşamında örnek aldığı; Homeros, Buddha, Bergson, Nietzsche gibi önemli şahsiyetlerin izinden gitmeye çalışmıştır. Fakat yine de hayatı boyunca içsel olarak bir türlü tatmin edici manevi refahı yakalayamamıştır. Eserde Zorba karekterini okumaya başlayınca yazarın, sıradan,anı yaşamaya çalışan birinden yaşamını ters yüz edecek kadar etkilenebilmiş olması beni biraz şaşırttı diyebilirim. Zorba karekteri çeşitli bölgeleri gezip farklı insan tipleri ile tanımış; geçmişinde hiç de hoş olmayan anılar bırakmış bir kişi. Zorba aynı zamanda hayatında hiç kitap okumamış, yaşamın anahtarını kitaplarda aramayı saçmalık olarak gören bunu da kendisinin tam tersi bir yaşam süren yazara dile getirmekten hiç çekinmeyen aykırı biridir. Yazarın mezar taşına; "Hiçbir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm." diye yazacak kadar Zorba'ya bağlanmış biri. Yazarın Buddha ,Nietzsche...gibi elini eteğini maddiyattan,şatafattan çekmiş,yaşamın tatmin edici mutluluğu uğruna yollara düşmüş hatta bu uğurda akıllarını yitirecek durumlara düşmüş kişileri Zorba'ya tercih etmesinde birçoğumuzun yıllardır yaşamımızdan eksik etmediği, güvenli limanlarımıza yolculuk ümidimizi diri tutan kitapların bizleri o temiz,yaşamın kargaşasından uzaklaştıracak limanlara ulaştıramaması olabilir mi ? Okuyoruz, araştırıyoruz; mürekkep yalıyoruz fakat kafamızı çevirmemizle birlikte çevremizdeki insanların gereksiz şeyler uğruna birbirine kötülük etmesine tanıklık etmeye devam ediyoruz. Kapıları herkese açık olan kitaplar sayesinde saf havayı teneffüs ederken diğer hayatın bizleri beklemesi kadar acı olan başka bir şey olamaz sanırım.Bu döngü, geriye doğru bakılınca çılgınlığa varan bıkkınlık yaratmış olacak ki bizlerin ve eserdeki yazarın yaşadığı da sanırım bu varoluşsal kriz olsa gerek. İlk zamanlar Buda ve Nietzsche gibi kişilerin yazarın yaşam felsefesine yakın gibi duruyorken yazarın onları değil de Zorbayı seçmesindeki ana etmen bence Zorba'daki amaçsızlık duygusu. Zorba için ne din kavramı önemlidir ne de devlet kavramı.''Tanrı'ya inanmaz ve onunla dalga geçer. Vatan düşüncesine de tamamen karşıdır. Vatan düşüncesinin insanı vahşileştirip acımasız yaptığına inanır.''
    Eserde içinden çıkılamayacak cevabı olamayan o kadar güzel dialoglar var ki gerçekten hayran olmamak elde değil.
    ''Bir gün de bu sefer Zorba Patron'a –amiyane tabirle– kazık mı kazık bir soru sorar: “Sen bir bavul dolusu sayfa okumuş olmalısın, belki bilirsin… Dünyaya özgürlüğün gelmesi için bu kadar çok cinayet ve alçaklık mı gerekli?”

    Patron bu soruya karşılık ne söyleyeceğini bilemez ve içinden şunu geçirir:

    “Tanrı dediğiniz şey yoktur, ya da Tanrı cinayetlerle alçaklıkları seviyor da ondan, ya da bizim cinayet ve alçaklık dediklerimiz, savaş ve dünya özgürlüğü için gereklidir…” Fakat aklından geçirdiklerini Zorba'ya söyleyemez ve başka bir açıklama yolu bularak şunları söyler: “Gübre ve pislikten bir çiçek nasıl filizlenip beslenir? Varsay ki Zorba, insan gübre, özgürlük de çiçektir…” Zorba yumruğunu masaya vurup, “İyi ama” der, “ya tohum? Bir çiçeğin bitmesi için tohum gerekli. Bizim pis içimize, böyle bir tohumu kim koydu? Bu tohum niçin iyilik ve namusla beslenip çiçek açmasın? Ve kanla pislik istesin?”

    Yazarın hayatı boyunca kitaplarda arayıp da bulamadığı yaşam anahtarını Zorba'da bularak onu her şeyin üstünde tutumuştur.
    Esere yüzeysel bakınca kitaplara eleştiri havası yaratıyor olabilir fakat kitap olmasaydı biz ne Nikos Kazancakis'i ne de Zorba ile tanışmış olacaktık. O yüzden kitap okumaya devam...;)

    ~İyi Okumalar~
  • Spoiler var. Ama siz bilirsiniz.

    “Hayat efsaneyi tekrar eder! dedim, heyecanlanarak “Siz de öyle düşünmüyor musunuz?” syf. 191

    Yazmamayı düşünüyordum ama yukarıdaki sözden sonra ben de efsaneyi tekrar etmeye karar verdim. İlk defa bir efsanenin ya da kitabın yeniden yazıldığını okumuyorum. Calvino okumuştum mesela. Don Kişot yeniden yazılıyordu. Alain Robbe Grillet’in Silgiler’ini okudum. Orada da Oidipus yeniden yazılıyordu. Flaubert Madame Bovary’le yine Don Kişot’u yazmış. Orhan Pamuk da Oidipus’u yeniden yazmış. Yazar son cümlesine noktayı koyduğu anda bir metni tamamlanmış saymak çok normal olabilir. Ama böyle kitaplar bize ‘başlayan ama bitmeyen öyküler dünyasında yaşadığımızı’ gösteriyor.

    Oidipus’u hatırlamak için: #30619141

    Silgiler incelemesinde de (#31017839) şöyle iki cümle kurmuşum: “Metinlerarasılık kuramına göre, bir metin başka bir metne alıntılama, anıştırma, gönderge gibi pek çok biçimde çağrışımda bulunabilir. Silgiler kitabı metinlerarasılık bakımından incelendiğinde çok eski ve ünlü bir mitoloji hikâyesi olan Oidipus’un modern bir çeşitlemesi olarak görülebilir.” Bir inceleme tekrarlanıyor şimdi de: Kırmızı Saçlı Kadın kitabı metinlerarasılık bakımından incelendiğinde çok eski ve ünlü bir mit olan Oidipus’un modern bir çeşitlemesi olarak görülebilir. Sadece bu açıklama bile bir inceleme sayılır okur için. Çok tekrara düşmemek için sadece mekan ve romanın yapısı ile ilgili bir iki şey söyleyeceğim.

    Önce Kırmızı Saçlı Kadın’daki mekanın Oidipus’taki mekana hangi açıdan benzediğine bakalım. Thebai kentinin kuruluş hikayesinde bize yol gösterecek bir kısım var: “Bu şehrin ilk kurucusunun Kadmos olduğu söylenir. Şehri sonradan ele geçiren Amphion ve Zethos kardeşler şehri büyütmüşlerdir. Kadmos kız kardeşinin başına gelen felaketi aydınlatmak için bir rahibeye başvurur. Rahibe bunun imkânsız olduğunu bir düvenin peşinden gitmesi ve düvenin durduğu yerde bir şehir kurmasını söyler. Kadmos çaresiz buna uyar, takip eder ve düvenin durduğu yerde şehri kurmaya hazırlanır. Ama şehre su kaynağı sağlayacak kaynaklar bir ejderhanın kontrolündedir. Savaşır ve yener…” Şehre ejderhanın yenilmesiyle su geliyor. Yani meşakkatli bir iş ejderhayı yenip su kaynağını kurtarmak. Kırmızı Saçlı Kadın kitabında ise Mahmut Usta Öngören’de bir kuyu kazdırılmak için çağrılıyor. Su bulmak için çok çaba sarf ediyor(“Ertesi gün Mahmut usta hiç beklemediği kadar sert bir kaya ile karşılaşınca…”). Yani kuyudan su çıkarmak Thebai kentiyle alakalı olabilir. Ejderhadan suyu alınınca Thebai gelişip büyüyordu. Öngören’deki arazide su bulununca öyle olmadı mı? Öngören isminin de bilinçli seçildiğini düşünüyorum. Okur Oidipus mitini biliyorsa dikkatli olmalıdır, bu kitapta da neler olabileceğini ön-görmelidir, demek istemiş bence Pamuk. Okur dediğin öyle olmalı zaten sadece metni okuyup bitirmeyle kalmamalı.

    Şimdi de giriş cümlesine bakalım. “Aslında yazar olmak istiyordum. Ama anlatacağım olaylardan sonra jeoloji mühendisi ve müteahhit oldum.” Bazılarınız ne gerek var metnin yapısına şekline, ne anlatıyor onu söylesen yeter okuru olduğunuz için(Orhan Pamuk açıksözlülüğü var bende) önemsemiyorsunuz bu tür şeyleri. Kitabın giriş cümlesiyle üstkurmaca okura hissettirilir. Yani metnin yazılış süreci metnin içine konumlandırılır. Son paragrafta da şunlar yazar: “Pazartesi gene geleceğim" dedim gülümseyerek. Çantamdan çıkardığım Dante Rossetti’nin yırtılmış, yapıştırılmış kırmızı saçlı kadın resmini verdim. “Romanını yazacağını bilmek ise oğlum, çok mutlu etti beni!” dedim. “Bitince kapağına bu resmi koyar, biraz da güzel ananın gençliğini anlatırsın. Bu kadın, bak, biraz benziyor bana. Tabii romanına nasıl başlayacağını sen daha iyi bilirsin ama kitabın, benim son sahnedeki monologlarım gibi hem içten hem de bir masal gibi olmalı. Hem yaşanmış bir hikâye gibi sahici, hem de bir efsane gibi tanıdık olmalı. O zaman yalnız hâkim değil herkes anlar seni. Unutma, aslında baban da yazar olmak istemişti.” Yani şimdi Cem Bey yazar olamadı mı? Yapmayın lütfen Orhan Bey. :) Kaymak gibi üstkurmaca.

    Böyle bir romanı kim yazabilir? Elbette, ‘okura okuduğu metnin kendisinden nasıl bir okur olmasını istediğini sorduran ve kendisine adım adım gideceği yolu gösteren, nasıl ilerlediğini keşfettirmek isteyen örnek bir yazar’ yazabilir. “Harika kitapları, onlardan zevk alıp mutlu olmak için değil, bir işe yarasın diye okumayı alışkanlık edinmiş ve okuryazarların halkın geri kalanına hizmet etmesine koşullanmış fakir bir ülkede (hatırlattığım için özür dilerim) yaşadığımı sık sık hatırladığım için kitapları okura sevdirmenin kolay, ama aldatıcı bir yolunu bulurum: Bu da, işte kitapların okura öğreteceği şeylerden başlamaktır” diyen bir yazar yazabilir. Okuruna küçük postmodern oyunlar oynayan bir yazar yazabilir. Yani Orhan Pamuk yazabilir.

    Orhan Pamuk’u çok bilmiyorum daha. Sadece gördüğümü yazabilirdim. Öyle yaptım. #35053256 etkinliği kapsamında okudum. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.
  • Kitabın ilk 60-70 sayfasında inanılmaz sıkıldım ve sevgili Mert Ali Akcan ile konuşurken de kendisi ”Kitabı bitirmeden benimle sakın konuşma’ dedi. Eh, mecbur kitabı okumaya devam etmek zorunda kaldık

    Başlamadan önce kitabın konusu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bu yüzden ana olaya gelene kadar ( 60-70 sayfa oluyor) dediğim gibi baya bir sıkıldım. Kitap kesinlikle akmıyordu ve çok kara bir hava hakimdi açıkçası. Heatcliff’in kendisi insanı darlamaya yeten bir karakter zaten. Her neyse, bu karaltı diye adlandırdığım bölümü geçtikten sonra evdeki hizmetçinin ağzından bir hikaye dinlemeye başlıyorsunuz ve açıkçası kitap da o zaman başlamış oluyor. Tek tek karakterler kafanızda oturmaya başladığında daha çok zevk alıyorsunuz.

    Kitabın başkahramanlarından biri Heatcliff. Kendisi tam bir ruhsuz, duygusuz, sinsi, yılan gibi bir şey. Adamın üç beş cümle dışında doğru düzgün bir iyilik yaptığını okumadım. Açıkçası tam anlamıyla bir ”kötü”. Thanos falan hak getire. Öyle bir kötü. Tamam arkadaşım hoş şeyler yaşamadın ama bu kadar da kötü olunmaz. İntikam alma aşkıyla yanıp tutuştu bütün kitap boyunca. Belki çoğu insan evet intikamını aldı diye düşünüyor ama bence bu hırsıyla kendi kendini yedi.

    Catherine’e gelecek olursak, yapacak yorumum yok. Şımarık, egoist, kendini beğenmiş, şuursuz. Oysa ilk başlarda ki Cathy ne kadar da tatlıydı! Heatcliff ile gülüp oynaştıkları bölümler en azından bir parça içimi ısıtmıştı. Tabii Cathy 270 derece dönünce Heatcliff’in de pusulası şaştı. Bu yüzden Heatcliff’e hak verebilirim aslında. Cathy bu kadar keskin bir değişim yaşamasa adam belki de bu kadar kötü olmayacaktı.

    Linton hakkında hislerim biraz karışık. Çocukluklarının anlatıldığı dönemde inanılmaz derecede gıcık bulmuştum. Fakat büyüyüp, o malikaneye geçtiğinde aslında ne kadar sevgi dolu bir insan olduğunu gördüm. Kalan sayfalarda da kötü hiçbir şeyini görmedim zaten. Kendisi kitapta en sevdiğim karakter oldu. Onun dışında bir de Hareton’ı sevdim zaten
    Azcık Hareton’dan da bahsedecek olursam kitap boyunca antipati beslemediğim tek karakter. Ne olursa olsun o kadar lanet bir kişi olmadı hiçbir zaman. Yüreğinde az da olsa iyilik kırıntısı hep vardı. Bu yüzden kendisine bayıldım.



    Linton ve Hindley’den bahsetmek istemiyorum. İkisi de Allah’ın cezası, huysuz, sevimisizler. Bir Heatcliff değiller ama canımdan bezdirdiler beni. Linton’ı başta sevmiştim, sonra babası gibi oldu beni çileden çıkardı. Bir de küçük Cathy var o da pek farksız değildi gerçekten. Hepsi mi huysuz olur ya!



    Character dışında kitabı genel olarak yorumlamak gerekirse, evet ilk başlarda çok sıkıldım. Sonra kitap açıldı, ilgimi çekti. Okumaya devam ettim fakat Cathy ile Heatcliff’den sonra Linton ve küçük Cathy’nin hikayesi beni boğdu. Çünkü resmen aynı hikayeyi iki kez okumuş gibi oldum. Çocuklar anne babalarının kopyası olduğu için aynı hikaye döndü de durdu. Bu da beni baya yordu açıkçası. Bir de çok fazla betimleme ve uzun, gereksiz ayrıntılar vardı.

    Bronte’nin Viktorya döneminde yaşayan bir kadın olarak böyle bir roman yazmış olması ve bu kadar yükselebilmesi gerçekten takdir edilecek bir başarı. Fakat günümüz çerçevesinde değerlendirince ne yazık ki o kadar da etkilemiyor insanı. Üstelik o dönem yazılmış çok daha iyi kitaplar da varken, insanın beklentisini biraz boşa çıkarıyor diyebilirim.

    Benden şimdilik bu kadar, okuyanlar varsa yorumlarını bıraksınlar da sohbet edelim. Herkese mutlu günler diliyorum