• -Şimdi Sevgili İsacığım olay aşkta değil ayrılıktadır.
    +Neden Poyraz abi?
    -Çünkü aşkın asıl yaşandığı hal, ayrılık halidir. Acı, özlem, hüzün hep ayrılıktadır. Tutku, ayrılıktadır.
    -Yani sen hep böyle bir kavuşmak istersin. Bir dokunayım istersin.
    -Ayrılık bambaşkadır İsa.
    -Aşk değil ayrılık adama şiir yazdırır, roman yazdırır.
    Resim çizersin, şarkı yaparsın, bir şekilde, bir şekilde dökersin içini, anlatırsın derdini.
    -Ama öbür türlü nanay.
    -Tut elinden götür restorana.
    -Tut elinden götür sinemaya.
    -Tut elinden git gün batımını izle, kuşlara yem at, kedileri sev.
    -Eee? Var mı bir olayı?
    -Yok.
    +Hiç böyle düşünmemiştim.
    -Sen düşünme diye ben düşünüyorum İsacığım.
    -Mesela...
    -Tut ki Leyla ile Mecnun evlendi.
    -Ohhh! Avcılar Düğün Salonu'nda da düğünü patlattılar.
    -TOKİ'den de bir eve girdiler mi, iki tane de çocuk yaptılar biri kız biri erkek.
    -Eee? Sonra ne olacak?
    -Ondan sonra otur evde dizi izle, evlilik programı izle, yarışma programı izle.
    -Mecnun sıkılsın gitsin akşama kadar kahvede takılsın. Maç izlesin. Arkadaşlarıyla pişpirik oynasın.
    -Aşka noldu aşka? Hani aşk? Hani aşk? Oldu mu böyle?
    +Olmadı valla.
    -Olmaz tabii, olmaz.
    -Ayrılacaksın ki kavuşması olsun.
    -Özlemesi olsun.
    +Poyraz abi, siz Ayşegül ablayla mı ayrıldınız yoksa?
    -....
    -....
    -....
    -....
    -....
    -....
    -Ya kimse ayrılmasın be İsa ya.
    -Böyle hayat mı olur be?
    -Yemişim ayrılığını. Yok öyle bir şey ya.
    -Ya tamam biz de bir Leyla ile Mecnun gibi olmayalım.
    -Beş yüz yıl insanlar bizim aşkımızı konuşmasınlar tamam ya.
    -Ama Ayşegül benim yanımda olsun.
    -Ayrılık ölümden beter be İsa.
    -Batıyoruz be İsa, batıyoruz...

    -Poyraz Karayel-
  • (Çok güzel bir yazı, okumanızı istedim)

    😔😢😢
    Seksen yaşındayım ve geçen yıl, yetmiş sekiz yaşında ölen eşim, son nefesini vermeye yakın, “var mı bir isteğin?” diye sorduğumda, kedilerden nefret eden bana dedi ki, “lütfen kedimize iyi bak…” Evimizdeki kedinin, eşimin değil, ikimizin de kedisi olduğunu, evladımız olduğunu daha yeni anlayabildim. Meğer bir kedide eşimin kokusunu, sevgisini, şefkatini duyumsayabiliyormuşum ben…

    Bugün sekseninci doğum günüm ve eşime bir mektup yazdım. Bir özür, bir vefa, bir veda mektubu belki de. Eşim herkesi can bildiği için, yüreği herkese açık olduğu için, bu mektubu sizinle paylaşmamı isterdi diye düşünüyorum.

    Canım,

    Elli iki yıllık evliliğimizde beni hep çok sevdin, bana sabırlı ve incelikli davrandın. Sana çok teşekkür ediyorum bir tanem.

    Düğünümüzü anımsıyorum. Davetliler arasında olmayan Çingene çocuklar, sahneye çıkıp bizimle bir dans ettiklerinde çok kızmıştım ve sen bana demiştin ki, “ah, ne güzel bir düğün bu; çocuklar ne güzel dans ediyorlar…”

    İkimiz de Alevi değiliz ve sen birçok Aleviyle komşuluk ettin, dostluk kurdun. Seni çok incittim böyle yaptığın için. Geçen hafta ilk kez bir Alevi deyişi ezberledim. Ne kadar yaşarım daha bilmiyorum ama sana söz veriyorum, neyim varsa Alevi canlarla da paylaşacağım ; aşımı, suyumu, yüreğimi…

    “Bana bisiklet alır mısın?” demiştin otuzuncu doğum gününde. “El alem ne der, hem ayıp bu yaşında bisiklete binmen!” diye bağırmıştım. Ağlamıştın ve ben gözyaşlarını görmezden gelmiştim. İki ay önce, ilk kez bisiklete bindim ve kapımızın önünde bir bisiklet var şimdi…

    Çocuğumuz olmadı ve kontrollerde bununla ilgili sağlık sorununun benden kaynaklandığı anlaşıldı. Beni bir kez olsun incitmedin ve dedin ki, “yetiştirme yurdundan bir çocuğumuz olsun, o çocuk ikimizin de can`ı olsun…” Seninle günlerce konuşmamıştım…

    Cumartesi Anneleri`yle ilgili her haberi gözlerin dolarak takip ederdin ve ben onların terörist anneleri olduğundan öyle emindim ki. “Devlet diliyle konuşman reva mıdır, can dilidir bize yaraşan” dediğinde, seni cahillikle suçlamıştım…

    Ağrılı hastalıklarında bile gülümseyendin sen; bense nezle olduğumda bile suratını asan. Yorgan döşek yattığım zamanlarda, çorba pişirememeyi sana, hiç dert etmedim…

    Kırklı yaşlardaydık, bir Anneler Günü`nde dedin ki bana, “annemi çok özlüyorum… “ Daha çocukken yitirmişsin anneni ve verdiğim cevaptan bu yaşımda utanabildim daha. “mekanı cennet olsun!” Sana sımsıkı sarılamamak öyle acıtıyor ki şimdi içimi…

    “Canım, gökyüzü yıldız dolu, gelsene” diye beni balkona çağırmıştın ben futbol maçı seyrederken. “Asıl yıldızlar bizim takımda; vur lan, vursana be, puu şerefsiz!” diye bağrışımı ve “senin yüzünden golü kaçırdık!” deyişimi anımsadım şimdi. Seni çok yalnız bıraktım ben…

    İşaret dili öğrenmek isteyişini yadırgadım, “ne konuşulur ki sağır biriyle” dediğimde bana ilk kez acıyarak baktığını duyumsadım. Saatlerce sohbet edebildiğin sağır-dilsiz bir arkadaşın olmuştu ve ben çok şaşırmıştım…

    “Beraber bir kitap okuyalım mı?” demiştin bir gün; Sabahattin Ali`nin bir öykü kitabını göstermiştin “Bir öyküyü sen bana oku, bir öyküyü ben sana okuyayım” dediğinde gülümseyerek, “saçmalama, oku istediğin kitabı; sana karışıyor muyum hiç?” dedim ve bana ilk kez sitem ettin. “Çok şey mi istedim, bir öykü bile okumuyorsun bana…”

    Canım,

    Üç ay önce kanser hastası olduğumu öğrendim. Kanser hastası olduğumu öğrendiğim günden beri, şimdiye dek kanser hastası olanlara verdiğim tepkileri düşündüm. “Allah yardımcıları olsun” dedim en çok. Hiçbir kanser hastasıyla empati yapmadım; sen de dahil… Hiçbir kanser hastasının elini tutmadım; sen de dahil… Kemoterapi sonraları saçları dökülen sen, benden ıhlamurlu şampuan istemiştin saç dökülmesine iyi geliyor diye. İçimden, “boşuna para veriyorum kozmetikçiye” demiştim satın alırken. Ah, budala ben… Hayata bağlılığını ve hayata bağlı olmam gerektiğini anlamam için kanser tedavisi görmem gerekiyormuş illaki…

    Masal kitapları aldım bugün ve öykü kitapları. Yetiştirme yurtlarına gideceğim, hastanelere ve huzurevlerine. Kimsesiz çocuklara masallar okuyacağım, ağrısı sızısı olanlara Sabahattin Ali öyküleri ve belki de son demlerini yaşayanlara Sait Faik pasajları…

    Bugün sekseninci doğum günüm ve kocan olup da eşin olamayan beni bağışlaman en güzel hediye olacaktır bana bir tanem. İçini ferah tut olur mu; kedimize iyi bakıyorum ve ona senin şiir defterinden şiirler okuyorum gece yarıları…
  • İyi bayramlarrr..
    İyi mi bayramlarr?
    Hiç büyümesemeydik
    Geçmez böyle bayram

    Sürekli temizlik
    Hiç bitmez ki temizlik...
    Ben görmedim böyle delilik..
    Harçlık desen tek ellilik
    Bırakın işi bayram tam eğlenmelik

    Bugün bayram
    Çocuklar kapıda iyi bayramlar
    Hemen arkadan misafir damlar
    Vermesen kavurma kaçar adamlar
    Kirlendi tüm tabaklar
    Bunaltı beni buralar
    😊🙄🤔

    Teşekkür ve tebrik ederiz.. abdullah Ay
  • Merhabalar herkese Bugün size George Orwell'ın "1984" adlı kitabından bahsedeceğim. Popüler kültürde yerini hala koruyan, okumamış olsak dahi adını birçok kez duyduğumuz kitaptır 1984. Kitap hakkında fikri olmayan ya da fikri olsa dahi okumamış olan kişiye teşvik için sarıldım klavyeye
    Bilim kurgu türünde olan bu kitap 1984: Bir İnsanlık Karabasanı derken ne demek istedi sizce? Neden adı 1984? Bunları cevaplandiralim ilk önce
    Kitabımızın baş karakteri Winston. George Orwell'in betimlediği dünya da bir karanliktadir aslında. Hepimizin karanlığının aksine tasarlanan karanlıktan daha farklı bir sis bulutunun içindedir. Günden güne boğulmaktadır. En büyük düşman ise kendisidir. 1948 te yazımı tamamlanan bu kitabın adı için çok büyük anlamlar aramaya gerek yok sadece son iki rakamını degistirmek istemis George amca ve değiştirmiş. 1946 yılında Hayvan Çiftliği kitabının satışından elde ettiği gelirle yazılmaya başlanmış, sonrasında 1984 yilinda Micheal Rodralf tarafından filmi yapılmış ve aynı sene içinde Erdal Öz tarafından Türkçe ye çevrilmiştir.
    Kitabın içeriğine gelirsek 'roman biçiminde bir ütopya 'diyor George amca. Her şeyin devletin denetiminde olduğu , bellekten yoksun bırakılmış, her türlü muhalefetin yok edildiği bir toplum tehlikesine karşı bir uyarı niteliği taşır. Aslına bakarsanız kitaptaki toplumun gerçek olabileceğine hepimiz inanabiliriz. Kitap, uyarmak ve uyandırmak istiyor.
    Orwel'ın tasarladığı dünyada, gerçekliği denetim altında tutabilmek için bellekten ve geçmişten yoksun bir toplum yaratılmasıdır amaç. Amaca giden yolda " çift dusun" işlemi dikkatimizi çekebilir. .....Hem bilmek hem de bilmemek, bir yandan ustaca uydurulmuş yalan söylerken bir yandan da tüm gerçekliğin ayrımında olmak tuhaf değil mi?
    Peki bellek deliği? Bence kitap içinde toplum uzerindeki en büyük oyunu. Siz Gerçek Bakanlığında çalışan birisiniz. Elinizde bir gazete. Gazete de duzeltilmesi gereken her şey yazıyor. Düzeltmeleri yapiyosunuz. Asıl gazeteyi yok ediyorsunuz, düzeltilmiş olanı ise halka sunuyorsunuz. Bu değişim sadece gazete için değil, yazılı ve görsel bütün yayın organları için kullanılıyor. Giderek geçmiş, günü gününe, dakikası dakikasına güncelleniyor. Böylece partinin ne kadar doğru öngörüler içinde olduğunu görüyorsunuz. Değiştirilen kaynaklar binalardaki gizli yarıklardan atılır ve fırınlarda yok olur. Düşünün en kanıtlarımız belleğimiz.
    Peki ölümün ensenizde olduğunu bilmek size ne hissettirir? Yaklaşın ve okuyun hayal edin. Düşünce polisi geliyor ve puff, buharlasiyorsun. Genellikle geceleri yapılan yok etme işleminde siz uyurken, bir el omzunuzu sarsar ve gözünüze tutulan ışıklarla, etrafınızdaki yüzlere bakarsınız. Sonrasında adınız kayıtlardan silinir. Size ait olan her şey yok edilir.
    Artık yoksun. Gerçekten buharlaştın.
    Ve en büyük düşmanlardan biri, cinsellik. Günümüzde kadınlarda yapılan sünnet işlemi amacı gibi cinsellikte haz almamak için tasarlanan bir düşünce. Kadınlar ve erkeklerde evlilik için aranan şartlardan biri cinselliği sadece üremek için kullanmak. Cinsellikte zevk almak yasaktır. Bu yüzden uyumsuz çiftler seçilir ve cinsellik lavman yapmaktan farksız, hiç de iç acıcı olmayan sıradan bir işlem olarak görülür.. yazmakla bitmeyecek bir ütopyaya davet ediyor George amca. Buyrun bir kitapta siz okuyun
  • Keloğlan Mücevher Ağacı Masalı

    Bir varmış, bir yokmuş evvel zamanlardan bir zaman gelmiş, bir zaman geçmiş. Günler gelmiş, aylar geçmiş. Aylar gelmiş, yıllar geçmiş. Keloğlan elli iki yaşına girmiş, nereden duyduysa adını duymuş, kafasında iyice yer edinmiş, mücevher ağacını bulmak üzere yola çıkmış.

    Keloğlan gele geçe, pınardan soğuk su içe, yolu bir ormana düşmüş. Ormanın adını sorarsanız, Keloğlan bilmez, bana sorarsanız ben hiç bilmem, ağaçlarla dolu bir yermiş. Keloğlan sağına bakmış ağaç, soluna bakmış ağaç, gitmiş gitmiş hep ağaç. Bu durum kafasında şöyle bir çağrışım uyandırmış. Bu ağaçlar, topraktan çıktığına göre, ağaçları toprağın saçları sayarsak, bu orman saçlı bir adamın başına benzer. Saçları olmayan kel birinin başı, ağaçsız bir toprağa benzediğine göre, bu ormana Keloğlan Ormanı demek doğru olmaz.

    Keloğlan, ormanda yolunu kaybetmemiş ve ağlamayan, 18 yaşında genç bir kızla karşılaşmış. Keloğlan sormuş:

    “ Güzel kız, ormanda kayboldun mu? Anan, baban nerde? Hangi köydensin? Söyle de seni köyüne götüreyim. “ Bunun üzerine genç kız şöyle demiş:

    “ Bu ne soru kalabalığı böyle? Ortada sincap yok, kuyruğu yok, sincabın ağırlığını tahmin etmeye çalışıyorsun. Sincap iki kilo gelse sana ne, dört kilo gelse bana ne? Gelelim çimenin faydalarına: Bu ormanda kaybolmadım. Anam, babam evdedir. Yapraklı Köyü’ndenim. Ormanın ne tarafında kalır bilir misin? “

    “ Yapraklı mı? Adını hiç duymadım. Ormanın ne tarafında kalır, ne bileyim? “

    “ Hani az önce seni köyüne götüreyim falan diyordun da. “

    “ Ha, doğru ya, öyle dediydim. Seni bu koca ormanda yalnız görünce öyle şaşırdım ki, ne dediğimi bilemedim. Deyiverdim işte. Hem kız adın ne senin, söyleyiver de bileyim. Konuşma tarzın güzel de, bir acayibime gitti. “

    “ Bravo, konuşma tarzım bir kulağından girip ötekinden çıkmamış. O zaman söylediklerim iki kulağına küpe olsun. Benim adım Fatma ama erkek Fatma diye bilirler beni. Anadolu’da Fatma çoktur ama erkek Fatma deyince bir ben hafızalara düşerim. “

    “ Fatma. Hem erkek hem Fatma. Ne iş? “
    “ İnce iş. “

    Daha sonra Keloğlan başından takkesini çıkararak şöyle demiş:

    “ Fatma, söyle bakalım, ben kimim? “ Bunun üzerine Fatma sağ kaşını yukarı kaldırarak bir süre Keloğlan’ı süzmüş: “ Dur bakalım! Yoksa sen şu Keloğlan mısın? “

    “ Peh, nasıl da bildin. Ama adım ne diye sormasam, dikkatini toplayamazdın. “ Fatma, Keloğlan’ı bir kucaklamış ki, Keloğlan ayaklarının yerden kesildiğini hissetmiş.

    “ Dur kız! Fatma! Bir gören olacak. Sonra ne derler? Bırak beni.

    “ Fatma, Keloğlan’ı bırakmamış. “ Bu ormanda bizi gören olmaz. Hem görseler bana ne? Dünyanın en ünlü macera kahramanına sarılmışım, kime ne? Vay be! Hal ve gidiş pekiyi. Durum vaziyetleri çok iyi. Çocukluğundan beri yaşadığın olayları bizim köyde hikâye diye anlatıyorlar. Bir zamanlar padişah falan da olmuşsun. Ellili yaşlardasın sanırım. Kaç yaşındasın? “

    “ Elli iki yaşındayım. “ “ Elli iki mi? Yok canım inanmadım. Şuna kırk diyelim, ne dersin? “ “ Tamam, olur. Sen nasıl istiyorsan öyle olsun. Hem benim de işime gelir kırk yaşında olmak. Dur bakalım, sen kaç yaşında olabilirsin? On sekiz yaşında varsın. “

    “ Hey be! İşte size iyi bir tahminci. Keloğlan olsun da benim yaşımı bilemesin? Keloğlan olsun da atıp tutturamasın? Doğru bildin, on sekiz yaşındayım. Sana Keloğlan, Keloğlan diyorum ama yaşın benden büyük. Acaba adınla hitap etmeme izin çıkar mı? “

    “ Sen bilirsin be, Fatma. Benim adım Keloğlan. Tabi ki, adımla hitap edebilirsin. Senden küçük beş, on yaşında çocuklar bana Keloğlan derler. Aslında adım İbrahim ama anam bile bana Keloğlan der.

    “ Daha sonra Keloğlan üstünde altınlar, elmaslar, zümrütler dolu olan mücevher ağacını bulmak ve onları toplayıp, fakirlere dağıtmak istediğini söylemiş. Bunun üzerine Fatma:

    “ O topladıklarının bir kısmını kendine ayıracaksın, değil mi? “ diye sormuş. Keloğlan:

    “ Yok, öyle şey yok. Bir tekini bile kendime ayırsam elime yapışır. “ “ Ben de seninle gelsem, kendime bir kese altın, elmas, zümrüt alabilir miyim? “ “ İstersen al, sana karışmam ama benimle gelmene anan, baban izin verir mi? “

    “ Bunun kolayı var. Bizim köye gideriz, izin isteriz. Hem köydekiler meşhur Keloğlan’ı görürler. “ Köyde, Keloğlan coşkulu bir şekilde karşılanmış. Eğlenceler düzenlenmiş, ziyafetler verilmiş. Fatma’nın Keloğlan’la gitmesi için, izin çıkmış. Keloğlan dönüşte bu köye uğrayacağına dair köylülere söz vermiş. Köyden ayrıldıktan sonra, Fatma’nın elinde çuval olması, Keloğlan’ın dikkatini çekmiş. Keloğlan sormuş:

    “ Fatma, o çuval nedir? Neden onu götürüyorsun? “ “ Mücevher Ağacı’ndan kendime ayıracaklarımı buna dolduracaktım. “

    “ Ne, buna mı? Ama bu dünyanın mücevherini alır, taşıması sorun olur. Bu dolunca belki geriye bir avuç mücevher kalır. “

    “ Tamam işte. Sen de o bir avuç mücevheri bizim köyde dağıtırsın. Hem dünyada benden fakir insan bulamazsın. Tek dikili fidanım bile yok. On sekiz yaşındayım, çeyiz bohçamda bir parça kumaş yok. Bohça bomboş. Çuval mücevher dolu olunca bana tüy gibi hafif gelir. “ Keloğlan, Fatma’nın uyanıklığına ve sirke gibi keskin zekâsına hayran kalmış. Keloğlan ile Fatma, dağ-taş yürümüşler, kasabalardan, köylerden geçmişler, soğuk sulardan içmişler ve sonunda içinde mücevher ağacının bulunduğu kutsal toprakların yakınındaki bir köye gelmişler.
     

    Keloğlan köydekilere durumu anlatmış. Köydekiler, buna çok sevinmişler. Keloğlan ve Fatma’nın yanına yol gösterici olarak Hasan’ı verip, hemen yola çıkmasını öğütlemişler. Keloğlan dönüş yolunda nasılsa bu köyden geçecekmiş. Keloğlan’ın bu köyde dağıtacağı mücevherler şimdiden göz kamaştırmış. Mücevher Ağacı bu köye çok yakınmış ama bu köyden birinin mücevherleri dalından koparması yasakmış, çünkü o zaman Mücevher Ağacı’nın kuruyacağına inanıyorlarmış. Köydekiler, her gittikleri yerde Mücevher Ağacı’nı anlatırlar, yerini tarif ederlermiş. Mücevherler toplandıkça yenisi çıkarmış. Keloğlan, oradaki köyden Hasan’ı aldıktan sonra, Fatma ile birlikte yola çıkmışlar. Üçü birlikte ileri doğru yürümüşler. Daha sonra bir dereye varmışlar.

    Köylü Hasan: “ İşte geldik. Bu derenin adı Hırçın Dere. Dereyi geçtik miydi, kutsal topraklar başlıyor. “

    Fatma: “ Hırçın Dere dedin de, bu derenin neresi hırçın? Sakin sakin akıp gidiyor.”

    Köylü Hasan: “ Fatma, sen onun adına aldanma. Adı hırçındır ama akışı hırçın değildir. Sessizce akıp gider. Kendimi bildim bileli adı hep Hırçın Dere’dir. Eskiler adına öyle demişler. Dereye girmeden paçaları sıvayalım. Korkmayın, bu derenin en derin yeri diz boyunu geçmez. “ Derenin karşı kıyısına ulaştıklarında köylü Hasan:

    “ Buradan ilersi göz alabildiğince kutsal topraklardır. Mücevher Ağacı, Uzun Dede türbesinden ilerdedir.

    Fatma: “ Neden adına Uzun Dede demişler. Boyu iki metre var mıymış?
    Köylü Hasan: “ Uzun Dede çok eskiden yaşamış. Boyu iki yaşındayken iki metreymiş. Yirmi yaşına gelince yirmi metre olmuş, artık uzamamış. Altı yüz yaşını aşkın ölmüş. Yedi yüz, sekiz yüz hatta bin yaşında ölmüş diyenler var. “

    Fatma: “ Gerçekleri araştırsaydın. Bilgi, belge bulsaydın. Bakalım bunlar doğru mu? “

     

    Köylü Hasan: “ Herhalde doğrudur. Öyle gelmiş, böyle gidiyor. Bazı şeyleri değiştirmeye çalışıp kendimi zorlayacağıma, öyle olduğuna inanıvermek kolayıma gitti. Ne anlattılarsa, ne duyduysam peki dedim. Temsilde, tek başıma bir orduyla savaşacağıma, ordunun saflarına katılıverdim, oldubitti. “

    Fatma: “ Sence bir kişi, bir orduyu yenemez mi? “

    Köylü Hasan: “ Belki karşı durabilir ama ne zamana kadar? Koskoca bir ordu bir kişiye yenilmez. Bundan ötesine benim aklım ermez. Her neyse artık kutsal topraklar üzerindeyiz. Bu kutsal topraklar da tüm yorgunluğumu aldı. “

    Fatma: “ Bu toprağın derenin ötesinde kalan topraktan ne farkı var? İkisinin de üstü çayır, çimen, üzerinde ağaçlar var. Böcek, karınca bunda da var, onda da var. Ya ikisine kutsal de, ya da ikisine deme. Toprak işte, kutsallık bunun neresinde? “

    Köylü Hasan: “ Toprağın ikisi de toprak fark yok ama bu kutsal topraklarda Uzun Dede doğmuş, büyümüş. Toprağın her zerresinde, onun ayak izleri varmış. Buralarda basmadık yer bırakmamış. Onun için buralara kutsal topraklar denmiş. Kutsal adamın bastığı yerler kutsal sayılır. “

    Fatma: “ Uzun Dede de mi kutsalmış? “ Köylü Hasan: “ Tabi kutsalmış. “

    Fatma: “ Buna inanayım mı? “

    Köylü Hasan: “ İnanırsın, inanmazsın. Bu sana kalmış. Hem seni zorlayan yok. Paşa gönlün bilir.”

    Fatma: “ İnanmazsam cezalandırılır mıyım? “ Köylü Hasan: “ Cezalandırılmazsın. Kimse sana ceza kesemez. Kutsallık sadece fikirde, düşüncede vardır. Böyle konularda zorlama olmaz. Şudur, şöyledir, başka fikir öne süremezsin, değişik düşünemezsin, diyerek kimse kimseyi kandıramaz. “

    Fatma: “ Hasan Ağa, Uzun Dede zamanında yaşamak ister miydin? Her gün görüşürdünüz, konuşurdunuz. Kim bilir sana neler anlatırdı? Hizmetinde bulunurdun ve sevgisini kazanırdın. “

    Köylü Hasan: “Nerede bende o şans? Keşke eski zamanlarda yaşasaydım ve Uzun Dede’ye can yoldaşlığı yapsaydım. Artık bu mümkün değil. Ölen dirilmeyeceğine, Uzun Dede geri gelmeyeceğine göre, imkânsız konulardan bahsetmeyelim. Fatma istersen imkânlı konulardan bahsedelim. Bilir misin Uzun Dede pek çok keramet göstermiş. Bir keresinde, buralarda kuraklık olmuş. Halk, toplanıp Uzun Dede’ye gitmiş ve yağmur yağdırmasını rica etmiş. Uzun Dede, es demiş, rüzgâr esmiş, yağ demiş, yağmur yağmış. Bir keresinde, parmağını toprağa sokmuş, su fışkırmış. Yirmi metrelik Uzun Dede’nin parmağı bir metreymiş. Sonradan oraya çeşme yapmışlar. Yolumuzun üstünde, aradan kaç yüzyıl geçmiş hala akıyor. Birer tas su için, bakın Uzun Dede Pınarı’nın suyu kendinden tatlıdır.

    Ne oldu Fatma, bakıyorum sesin kısıldı. Buna da yalan desene. “ Keloğlan, Fatma ve köylü Hasan, Uzun Dede Pınarı’nın suyundan bolca içmişler. Su, şerbet gibi tatlıymış. Daha sonra köylü Hasan ayağa kalkmış ve şöyle demiş.

    “ Arkadaşlar, sizinle sohbetin tadına doyum olmuyor ama buraya kadarmış. Bundan sonra yola bensiz devam edeceksiniz. Patika yol, sizi Mücevher Ağacı’na gö türür. Dönüş yolunda başka yol aramayın. Bu, zaman kaybı olur. İlla ki, bizim köyden geçeceksiniz. Ee beni de bolca görürsünüz. Her attığım adımın hakkını isterim. Size boşuna kılavuzluk yapmadım değil mi? “ Bunun üzerine Keloğlan:

    “ Tamam, Hasan Ağa. Sana bolca, sizin köydekilere azarca dağıtacağız. Sonrasında geriye bana ne kalacak da, fakirlere dağıtacağım. “

    Köylü Hasan: “ İyi dedin, Keloğlan. Yalnız benden duymuş olma, ben ve bizimkiler senin elinde ne varsa sahipleniriz ama toplayıcının yanındakine karışmayız. Ondan hak iddia etmeyiz. Fatma’nın elindekiler firesiz geçer. Bilmem durumu anladın mı? “ Fatma’nın elindeki çuvalı Keloğlan’a gösterip gülümsediğini gören köylü Hasan:

    “ Bak Keloğlan, Fatma işin gerçeğini anlamış, sor da sana anlatsın. Yolunuz açık, çuvallarınız dolu olsun. Hemen düşün yola erken dönesiniz, sizin için yoruldum beni de göresiniz. “ Köylü Hasan’dan ayrıldıktan sonra Keloğlan, Fatma’ya dönerek:

    “ Fatma, gördün mü? Adamlar, işlerini menfaat üstüne kurmuş. Gidene ağam, gelene paşam diyorlar ama ceplerinin dolduğuna bakıyorlar. Bunların dümen suyuna girersen, senden iyisi yok. Altı patlar, üstü çatlar, bu fikirler, beni dörde katlar. “

    Fatma: “ Kusura bakma Keloğlan, ama senin düşüncelerin eski zamanda kalmış. Keserle tahtayı kerterken, yongayı kendi tarafına toplayacaksın. Benim bu çuval ne seni, ne beni aç bırakmaz. “ Fatma’nın söylediklerini ağzı açık dinleyen Keloğlan, daha sonra Fatma’nın dile getirdiği teklifi kabul edip, Fatma ile evlenmiş. Nikâhı Keloğlan kıymış.

    Geceler geceleri gündüzler heceleri kovalamış. Sonunda, Keloğlan ile Fatma, Mücevher Ağacı’na varmışlar. Mücevher Ağacı’nın dalları zümrüt, elmas ve yakutla doluymuş. Keloğlan’ın takkesini çıkararak Mücevher Ağacı’nın karşısına oturmasına aldırmayan Fatma, yanında getirdiği çuvalı açarak alt dallardaki mücevherleri toplamaya başlamış. Dikkatle Fatma’yı izleyen Keloğlan, Fatma’nın ne kadar hızlı hareket ettiğini görünce şaşırıp kalmış.

    ” Ey sen hırslı insan! Şu Fatma’nın hızını görsen dilini yutardın. Be kardeşim, insan bu kadar mı hırslı olur? Bin sene değil, on bin, yüz bin sene yaşasan topladıkların sülalene yeter. Bu kadar hırs niye?

    “ Aradan zaman geçmiş, Fatma çuvalı doldurmuş, çuvalın ağzını bağlamış, çuvalın ipini beline dolamış. Keloğlan ağaca çıkmış, üst dallarda kalmış mücevherleri kesesine ve ceplerine doldurmuş. Dönüş yolunda Keloğlan ile Fatma, Hasan’ın köyüne uğramış. Keloğlan’ın bir karışlık kesesi, bir dakikada boşalmış. Fatma ise, Hasan’dan eşeğini bir avuç elmasa satın almış. Mücevher dolu çuvalı eşeğe yüklemiş.

    Keloğlan ile Fatma, günler sonra Fatma’nın köyüne varmış. Bir çuval mücevheri gören köylülerin ağzı kulaklarına kadar açılmış. Yüzlerce köylü, Fatma ile eşeğin etrafına toplanmış. Oynayanlar, zıplayanlar, takla atanlar pek çokmuş. Keloğlan kenarda, kıyıda tek başına kalmış. Buraya ilk geldiğinde iltifat edenler ortada yokmuş. Keloğlan sol eliyle takkesini çıkarıp, sağ eliyle başını kaşımış, sonra iki elini beline dayayıp etrafına bakınmış. Demek bu köyde benim hiç değerim yokmuş, diye düşünmüş. Cebinden çıkardığı iki elması yakınındaki iki köylüye vermiş.

    Keloğlan elmas dağıtıyor, diye köylüler bağırmış. Bütün köy halkı, Keloğlan’ın peşine düşmüş. Keloğlan kaçmış, köylüler kovalamış. Keloğlan ormanda izini kaybettirip, köylülerden kurtulmuş. Ertesi gün Fatma’nın yanına gelen Keloğlan birkaç günlüğüne köyüne gideceğini ve oradaki fakirlere mücevher dağıtacağını söylemiş. Eğer yolda fakir görürsem onları da boş geçmem, demiş.

    Fatma: “ İyi git de Keloğlan, ceplerindeki bir avuç mücevherden başka neyin var? O kadarı kime yeter. “ demiş.

    Keloğlan: “ Var canım, olmaz olur mu? Sen çuvalı doldurur gelirsin de Keloğlan o kadarcık mücevhere kanar mı? Bak mintanımın altı mücevher dolu, demiş ve mintanının üstünü çıkarmış. Yola çıkmadan önce anama iki fanilamı alttan diktirmiş ve içine cepler yaptırmıştım. Ben bu yolculuğa fakirler için çıktım ve onlara destek olacağım. İtiraf et Fatma, sen bile bu ince düşüncemi anlamadın, değil mi? “

    Fatma: “ Doğru, ben bile anlamadım. Sana boşuna Keloğlan dememişler. Karlar altındaki bir köye gider, buz satarsın. Güle güle git Keloğlan, fakirlere mücevherleri dağıt, onları sevindir. Ben de bu çuvalın bir kısmını vereyim, fakirlere dağıt, bir kısmını da bu köyde dağıtacağım. Kalan yarım çuval mücevher ikimize yeter. “

    “ Aslan Fatma, o bir çuval mücevheri kendine saklayacaksın diye ödüm kopuyordu. Şimdi gözümde öyle bir büyüdün ki sorma. “ Keloğlan bir gitmiş, pir gitmiş. Mücevherleri fakirlere dağıtıp, Fatma’nın köyüne dönmüş. Daha sonraki günlerde Keloğlan ile Fatma, bir konak yaptırmış ve bu konakta yaşamaya başlamış. Köye gelişleri bir yılını doldurmuş ki, bir oğulları olmuş. Adını Ali koymuşlar. Birlikte uzun yıllar mutlu yaşamışlar. 
  • Her insanın, hiç olmazsa gidebileceği bir yeri olması gerekmez mi?Çünkü öyle zaman oluyor ki,mutlaka hiç değilse bir yere gitmek gerekiyor.
  • Öncelikle sevgili okurlar selamlar.İletim yoruma,tekrar paylaşıma açık değildir.Söz dinlemez bir şekilde yorum yağarsa kaldırılacaktır.Bunun sebebi karşıt görüşlere kapalılık değil, sitedeki bazı insanların kişinin düşüncelerine saygı duymayıp,çoğunluğun düşüncesinın gücüne yaslanıp ruhsal tacizde bulunmalarıdır.
    Şimdi ben buraya neden çıktım niçin çıktım ?
    Son zamanlarda bazı okurların farklı dinsel,inançsal görüş barındıranları linç etmesi ve bir bakıma karşısındakinin düşüncelerini kendine saklaması adına neredeyse zorbalık göstermesı sebebiyle çıktım.-karşı tarafta uslupsuz dil kullananlar hariç-meselemiz saygı sonuçta.
    Biliyorum çünkü başıma geldi.direk benim düşüncem olmamasına rağmen Tanrıyla alakalı Albert Camusun iletisine zamanında öyle yorumlar atıldı ki Bir daha alıntı yaparken kendimi özgür hissedemedim hep tarttım.Bunun sebebi korkmak değildi.İnsanlarla muhattap olamayacak kadar kendını savunamayacak kadar yorgun,ve iç kabuğuma çekilmiş olmamdan kaynaklıydı.Gördüm ki birileri sustukça Birileri kendine yer ediniyor.
    bu yüzden kendimi ifade etmek istedim.Manas destanı vari giriş kısmımdan sonra konunun gelişmesine geçelim isterseniz
    Oldukça dindar bir ailede büyüdüm,hala da büyümekteyim .Zaman zaman her zaman din konusunda kafam karıştı.İslamı ailemden en iyi şekılde öğrendim.Fakat kafamda oturmayan sürekli bir şeyler oldu.Araştırmaya okumaya başladım.Lisede kafamda hep sorular olsa da Asıl okumalarım üniversitede başladı.okudukça cevaplar değil sorular çoğaldı.Bir gün Deist,Bir gun ateist,bir gün agnostik öteki gün koyu bir islamcı oluyordum.Önce Ateizmi hissettiğim zamanları yazmak istıyorum çünkü bu konuda çok yanlış yorumlanan ve benı fena halde sıkan bir sey var.Ateist olmak sandığınız gibi -bazıları hariç-coolluk gösterisi bir akım değildir. İnsan bu yola isteyerek girmez.Kişiyi bu yola sevk eden zamanla öğrendiklerinin ,kanıtlanmış gerçeklerin dinle çeliştiğini görmesinden kaynaklanır.Durur.Düşünür.İnanamaz içinden tam anlamıyla gelemez.Şöyle düşünün yalanını yakaladığınız birine körü körüne bir daha inanamazsınız.Ve asıl çaresizlık bundan sonra gelir.Aklın reddettiğiyle kalbin ihtiyacı inanılmazçelişir
    canınız yandığında sığınamamak,dua edememek nedir bilir misiniz ? çok kötü bir şey olduğunda 'Allahım ne olur yardım et' dedikten sonra içinden bir sesin 'yok ki zaten olsa da duymazdı demesi.' ve kalbınize extradan bir sancı daha girmesi..
    O an inanca tutunmaya çalışmak ve aklın bulduğu kanıtlarla bunu kuvvetlıce redd etmesi.Bu coolluk değildir Arkadaşlarım.Bu büyük cesarettir.Evrende küçük çaresiz bir yaratık olarak ,kendi başına yetebilmek ve öbür dünyada yanma olasılığını göze almaktır.
    Bunlar hissedilenlerdir. Gelelim içeriğe:
    1.Neden Ateizm seçilir? Eskiler büyük bir inançla Allaha sığınırken Yeni nesilde bu neden bu kadar sık görülür? cevap basit : kaynaklara erişimin çoğalması ve bilimin gün yüzüne dinle çelişen bir çok gelişme bulmasıdır.kutsal kitaptaki bilgilerin o dönem ışığını yansıtmasıdır sadece.Evrim ,uzay,din çarpıtmalarıdır..
    2. İnanç akıl meselesi değildir,kalben yapılır diyenlere.Başkasının kalbinden öncelikle size nedir ? islam hoşgörü diniyse bu barbarlık nedir ? ve sayın okurlar aklınızın kurcaladığını göğsünüze bastıramazsınız.
    3.Allahtan korkmayan kuldan sakınmaz.,işte orada durunuz.Ateizm dönemlerinde asla vicdansız bır insan olmadım.Hiç bir zaman olmadm.Benı burda tanıyan bırkaç arkadaşta bunu bilir.Ben kimseyi suçsuz yere kırmam.Çünkü biri benı kırdığında çok üzülüyorum.ben hırsızlık yapmam.Emeğe,çalışmaya onunla satın alınmış herşeye sonsuz saygım var,ben kimseyi öldürmem ,yaşama hakkı yalnızca kişinin kendisine ait bir sorumluluktur.Dini inancım ne olursa olsn Ahlak yasalarım her zaman kendime has ve iyidir.
    Kendi harçlığımdan kısaar,kedilere mama alıp mahalleye koyarım,oturduğum yerde her yerde su kapları vardır hayvanlar içsin diye.Yaşlı bir insanı ellerinde ağır torbalar taşır görürsem hemen yardım ederim.Övünmek değil bu.Vicdan merhamet ayrı bır muhasebedir.
    4.Bir tek ateistlerde mi akıl var ?
    Kesinlikle aptal bir insan değilim.Bunu kendi gözlemlerim sonucu söylemiyorum.IQ seviyem -güvenilir bir test- normal insan zekasının çok üstünde.Zeki insan inançsız değildir.Sorgular.Bu yüzden çoğu bilim adamı inançsızdır.aranan cevaplar yerine bulunan yeni sorular kaos yaratır ve bu kaos asla dinmez,sonuç olarak bu kaos Kanıtların dini genelde zedelemesiyle Ateizme varır.
    Gelelim Deizm ve İslamiyete.Agnostizm kısmını atlıyorum çünkü çok uzayacak.yeterınce uzamamış gibi :)
    Şu an Ateizmi savunmuyorum.Deizmle -İslamiyet arasında gidip gelıyorum.Neden? Cevap : Kanıtlarımı çürütecek sorular bulmam.
    İlk olarak ilk canlının nereden nasıl gelebileceğinin bilinmemesi,Bu kadar sistematik bir düzenin sahipsiz olabilitesi.
    maddesel Yıldıztozları olarak bu kadar gelişmiş bir ruha sahip olabilmemiz..
    ve sonra kalben sorular belirmeye devam etti.
    Bu kadar insan neden körü körüne inansın?
    Mucizevi olaylar nasıl açıklanabilir?
    Peki kalbinde inan diye ağlayan bu çocuk kim huzur arayan ?
    Bu aşamadan sonra şuna karar verdim.Cevap aramaya devam edeceğim.Önyargısız ,tarafsız.Tanrıya karşı söylevide okuyacağım Tanrı yanılgısını da( Tabi kitabı ben yazmışcasına linçlerden alıntı yapabilir miyim orası bilinmez :)) Kuran'ı da okuyacağım( küçükken arapça okumasını annem öğretti) mealini de , peygamberin hadislerini de ...Tek umduğum ölüm kapımı çalmadan doğru cevabı bulabilmek... Ve arkasında durduğum kalbimin ve beynimin aynı şeye ınandığı bır hayata gözlerımı kapamak.
    Herkesin kafası karışabilir arkadaşlar.Bir çoğunuzunda hep karıştı.Çünkü Bilgi çağındayız,teknoloji çağındayız,kör değiliz.aklımızda yeni sorular bulunması gayet doğal.
    Herkes kendi inancından mesuldur.Kimse kimseyi yargılayamaz hor göremez fakat bu ne yazık ki bir ütopya gibi..Çünkü tek inancın meşru sayıldığı bır konuma doğru yol alıyoruz
    Bir insan isterse Güneşe tapsın,İyi ve erdemli bir insansa benim gözümde değerlidir.
    Karşındakinizin insan olduğunu hatırlayın,Duyguları ruhu olduğunu hatırlayın.Saygı duyun,saygı görün
    Yarın annemlerde birlikte kurban keseceğiz.Ve ben kafamda cevaplanmamış sorular olsa da Onları saygıyla izleyeceğim yardım edeceğim .Cevabımı bulmak umuduyla onlara asla saygısızlık yapmayacağım.
    Okumaya vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.
    Ani bır kararla yazdığım için yanlış şeyler söylemiş olabilirm.Böyle bır şey yaptıysam özrü borç bilirim.
    Bu çirkin dünyada Saldırmayın,sarılın
    İslamiyet Ailesinin de bayramını kutlarım.
    İyi geceler