Anatomi bilginleri demişlerdir ki: Cihanın yaratıcısı, insan bedenini olgun bir güzellik üzere latîf cisimler ve en güzel şekiller kılmıştır. Onun organlarının uygunluğu bir mertebe yumuşaklık, nezaket ve güzellik olmuştur ki onun vasıflarında söz ve açıklama aciz kalmıştır. Onun pak ruhu, anlayış ve sezgiyle, bilim ve hikmetle öyle dolmuştur ki sonsuz bir deniz olmuştur. Güzel suret ve olgun ahlâkla güzel bahçe ve güzel lehçe ile cihana benzersiz gelmiştir. Güzel yürüyüş, şirin söz, güzel eda ve hoş ses ile âlemin aklını almıştır. Çekici güzellik ve tatlı can ile cihanın sevgilisi, irfan ehlinin rağbet edileni olmuştur. Onda âşıklara nice nitelik gelmiştir. Serv-i kadlerde olan şive-i reftarındır Gonca-i femlerde olan lezzet-i güftarındır (Servi boylarda olan gidişinin şivesidir. Gonca ağızlarda olan sözlerin lezzetdir.)
Alıntı
Sanat Felsefesi, Estetik, Schiller, Ressamlar
_Alçak bir takım ihtiyaçların tatmini için kullanılan yetenek, güya artistik bir şekil verir kirli bir muhtevaya. Sanatçı, zayıflık ve kötülükle insanları aldatır ve kendilerini aldatmalarını kolaylaştırır. Sahtekârdır çünkü manevî susuzluklarını temiz bir kaynaktan doyurduklarına ikna eder onları. Sanat’ın nimetinden mahrum kalınan böyle zamanlar manevî hayatın kokuştuğu dönemlerdir. Bu kör ve sağır dönemlerde insanlar şekilci olurlar ve sadece teknik ilerlemelere önem verirler. Bedene faydası olan şeyler ön plana çıkar. Maneviyat aşağılanır hatta yok sayılır. Bu körlük döneminde bile görmeye devam edenler alay konusu olur ama onlar bu kaba saba iştahlar korosuna rağmen manevî hayatı, ilimi ve terakkiyi inleye inleye aramaya devam ederler. _Kandinsky müziği resmetmektedir. Evrensel ruhun nefesini çizmeye çalışmaktadır. _Ruh bir piyanodur. Renkler bu piyanonun tuşları, gözler ise tellerine vuran çekiçleridir. Sanatçı da, o veya bu tuşa basarak insan ruhunu titreten eldir. Güzellik, ruhsal ihtiyaçtan doğar. _Önsöz_ Gauguin, Cezannedan daha görkemli ve ateşlidir, resimleri trajik ya da tutkulu şiirlerdir. Kübizmin asıl atılımı, Cezannedan etkilenen Picasso tarafından gerçekleştirilmiştir. Kandinsky müziği resmetmektedir. Yani o müzikle resim arasındaki duvarları yıkmış ve sanatsal duygu da dediğimiz saf duyguyu ifade etmeye çalışmıştır. Picasso Cezanneın, Kandinsky ise Gauguinin sanatını benzer bir biçimde geliştirdiğinden, iki ressam arasında ilginç bir benzerlik vardır. Michael Sadler _İnsanlar, yalnızca görünür sonuçları değerlendirip, maddiyatı düşündüklerinden, bu ahmak dönemlere özel bir değer atfederler. Maddeden başka bir şeyi düşünmeyen teknik ilerlemeleri “büyük başarı” olarak adlandırırlar. Gerçek ruhsal kazanımlar ise yok sayılır. _Körlük döneminde bile
Felsefe-Düşünce
_İslam = Arapçılıktır. Asimilasyonla inananı araplaştırır. Her müslüman halk, araplaşmaya mahkumdur. Kuran’ın kendisi, Araplar için Arapça olduğunu söyler.(Şura 7) İnsanın tüm yaşantısı, giyimi, yemesi, içmesi, gezmesi, eğlenmesi, sevmesi, düşünmesi ve inanması “çöl bedevîlerinin kabile kanunu” ölçütlerine göre ayarlanmaktadır. İslamlaşarak milli kimliklerini kaybdedip araplaşan halklara örnek: Libya, Mısır, Tunus, Suriye. İslamlaşan kimseler ise asla islamdan çıkamazlar. Cezası ölümdür. Dinden çıkanı öldürün. (Mürted) (Hadis-Buhari) _İslam, inananlarına arap kültürünü dayatıp, milliyet bilincini yok eder. Dindar kesime bakarsanız, araptan farkları olmadığını, araptan çok arapları sevip, savunduklarını görebilirsiniz. Türk kültürüne ve diğer tüm kültürlere düşmanca yaklaşırlar. Bu süreçte daha çok araplaşanlar diğerini beğenmezler. Çarşaflı kadın normal başörtülüyü yeterli bulmaz. Sakal bırakan sakalsızdan, cübbe giyen cübbesiz dolaşandan hazzetmez. _İslamcılık ve Arapçılık birbirine öyle kenetlenmiştir ki ayırmanın imkanı yoktur. Peki islamcılık nedir? Mekke ve çevresindeki araplar için arapça olan arap kültürü İslamı sahiplenip Kur'an'a sarılmak, arapça öğrenmek ve anadili yapmak, arap tarihini öğrenmek, arap gelenekleri gereğince yaşamak, arap kültürünü ve edebiyatını, her şeyini sevmek ve bilmek, arap kültürünü dışındaki her şeyden de uzak durmak demektir. _Al-Bazzaz, (Arap milliyetçiliğinin otoritesi) şöyle der: İslam, Arapçılıktır, arabın öz be öz milli inancıdır. Peygamber Araptır. Kuran Arapçadır. Konular arap kültür ve tarihini anlatır. Hitap edilenler araplardır. İslam, Arapların İslam öncesi geleneklerini sürdürmüştür. İslam tarihi, arap tarihidir. _"Siz Osmanlı'nın 400 yıl arapları yönettiğini söylüyorsunuz ama aslında biz sizi arap kültürüyle asimile edip
Din
OKU/MALAR İlkay Coşkun'un "+ UÇ" şiir kitabına değini: Şiir ve deneme yazılarıyla farklı dergilerde imzasına sıkça rastladığımız İlkay Coşkun, edebiyat dünyamıza katkı sağlayan üretken bir şair/yazar. Daha önce sırasıyla:"Yüreğimden Süzülen Nağmeler, Düş Yolcusu, Bilonsa ve Bimola" adlı şiir kitapları ile "Kahve Bahane, İç Hatlar" adında yayınlanan denemeleri de bulunan İlkay Coşkun'un, Ekim 2020'de, KDY yayınlarından çıkan "+UÇ" şiir kitabı, sade bir ön kapakla önümüzde. Gözde, Gaye, Vefa, Hüzün, Vatan, Tefekkür ve Küçürek adlı yedi bölüme ayrılmış kitap. Gazel ve hece ölçüsüyle yazılmış şiirlerin de yer aldığı kitapta çoğunluğu, serbest şiirler oluşturmakta. Şairin, gelenekten beslenen milli, manevi değerleri önceleyen lirik karekterli şiirlerinin yanı sıra sosyal sorunlara değinen gerçekçilikte yansır şiirlerine. "Gözde" adlı 1.Bölümde, hece ölçüsüyle yazılmış "Gözlesem Seni" ve "Göz Gazeli" şairin, genelde Anadolu kültürü ve irfanıyla yoğrulmuş şiirlere ağırlık vermekte olduğunun habercisidir. Farklı konulardaki şiirleri ve şiir tekniğindeki "yeni"yi arayışı da devam eder şairin. "Tatlı Belâ"da olduğu gibi kısa bazı şiirleri Anadolu ezgileri taşır. Kısa, öz, duru Türkçesiyle seslenir İlkay Coşkun: “ellerin arık / ayakların çarık / yüreğin buruk / umudun kırık / sözlerin ayruk / (boyu devrilmeyesice) Hayali, tasası ve idealleriyle birlikte var olur şairler. Yaş aldıkça zamandan birikir, biriktirir ve kelimelere taşarlar. Şair İlkay Coşkun da "özgürlüğün tınısıyla duyumsuyorum romantizmi" diyerek melankolik bir romantizmle duygularını dökerken, bazen de "siyonist'e alçaktan uçuşlarımızı göster Allah'ım" diye seslenerek en şedit kelimeleri kullanmaktan çekinmez. Kitabın adı, "Uç" olsa da dengeyi gözetir İlkay Coşkun. Geçmişini sürekli sorgular. Arayışı vardır.
YANLIŞ GİDİYORUZ İlçe Ortaokul Almanca Öğretmeni bir arkadaşına şu mektubu yazıyordu: Sevgili.............. Burda boğuluyorum artık. Edebiyat yapmıyorum. Gerçekten boğuluyorum, hava yetişmiyor, soluğum kesiliyor. Hıdırlık Doruğu'nda insanı yere çalan sert yel bile, ciğerlerime boğucu gaz gibi doluyor. Ancak kendimi bilmemesiye, kendimi yitiresiye içtiğim zaman rahat ediyorum. Her sabah dilim paslı, ağzım acı, beynim uyuşuk uyanınca, bir daha içmiyeyim diyorum. Kendi kendime söz veriyorum. Şöyle bir silkinmek, kendime gelmek istiyorum. Olmuyor. Günle birlikte yeniden boğulmaya başlıyorum, havasızım, havasız... Buraya gelirkenki coşkunluğumu yitirdim, içimden taşıp akan su, ölü toprağında göllenip bataktandı. Beni kınıyorsun, değil mi? Burdan bir kurtulsam, ben de kendimi kınayacağım, ikinci yıl bitti işte.'.. Kişi dev olsa, bu işin üstesinden gelemez. Uyuştum, kaldım. Ben de onlara şimdi onlar gibi, anlamsız anlamsız gülerek, — N'ööriyon heyri? diye hal hatır soruyorum: Onlar da bana, — N'ööriyon heyri? diye halhatır soruyorlar. —Ağlıyak da gözden mi olak... diyorlar. Dizden, gözden olmadan başkası yok, bu bir çıkar yol mu? Çözümlenmedi gitti şu sorun, baş tacımız halka mı inecekmişiz, halkımızı kendimize mi yüceltecekmişiz, her neyse bişeyler yapacakmışız... Büyük şehirlerde oturup, halk için düşünmek ne kolay... Buraya gelmeden önceki iyi niyetli aptallığımı, düşünüyorum, içimi bir halk dalkavukluğu kaplamıştı. Bizi nasıl kandırdılar, aldattılar, sonunda, halk dalkavuğu yaptılar. Halk bilir, halk herşeyi bilir, halkta büyük bir sezgi vardır. Yalan, hepsi yalan... «Halk herşeyi bilir» demek dalkavukluğu bile, halkı kendilerinden ayrı, bambaşka, umacı koskocaman bir dev yaratık görmek değil de nedir? Yalandan halkı sever göründükçe halka dalkavukluk ettikçe, bu
Ağlattı:'(
GECE KARANLIĞINDA GAZİ'NİN KAĞNILARI... İbrahim Göktürk'ün 10 Kasım 1964 yılında Ulus gazetesinde yayımlanan yazısında Zihni Kavukçu'nun ağzından pek bilinmeyen bir Ankara gecesi anlatılıyor: "Ben Kurtuluş Savaşı sıralarında Ankara'nın Samanpazarı semtindeki bir askeri hastahanede sağlık memuru idim. Hastahane dediysem öyle ahım şahım bir bina ve kurum aklınıza gellmesin... Burası, o zaman ilk Rus Elçiliği binasının arkalarına düşen koca bir konak bozuntusu ve bozuk bir evdi. Odalar, koridorlar, merdivenler, haraplıktan gıcırdar dururdu... O günlerde muhtelif savaş cephelerinden durmadan hasta ve yaralı askerler buraya sevk ediliyordu... Hastahanemiz yüzlerce yaralı ve hasta ile ağzına kadar doluydu. Buna rağmen binada sağlık personeli olarak bir ben, bir tek de doktor vardı... Nizamiye kapı nöbetçimiz, ünlü kadın kahraman Kara Fatma idi. Elimizde ilaç yoktu ve ameliyat aletleri pek basit ve sınırlı şeylerdi. Tek doktorumuz ise bir operatör bahriye binbaşıydı. Tabii o zaman kendisi hastahanenin her şeyi sayılırdı. Sarı saçlı,yakışıklı, babacan bir deniz subayı. Kasımpaşa'dan kaçarak gelmiş buraya. Üstelik sesi de güzel ve yanık. Rakı bulursa birkaç tek atar akşamları. Bir taraftan hem yanık türküler söyler hem de isli bir petrol lambasının altında yaralıların ameliyatını yapar, kurşunları çıkarır, masanın üstüne dizerdi. Gündüz çalışmaları yetmediğinden gece de bu kesmeli, biçmeli, dikmeli ve gazelli operasyonlar geç vakitlere kadar devam ederdi. Bu esnada ben de bayılan yaralıların başucunda eter koklatır ve kendine yardım ederdim. Tabii o vakit hemşire filan hak getire... Ayrıca balık istifli yaralı ve hastaların inilti, feryat ve figanları çevreden duyulurdu... Yokluk ve yoksulluk diz-boyu, battaniye, karyola v. s. bulmak veya almak olanaklı değil... Üst
Sayfa 453·Kitabı okudu