• İnsanın iç dünyasındaki kargaşa, her zaman, dış dünyanın kargaşasından daha ürkütücüdür.
  • .. Göz açıp kapayıncaya kadar tepsideki helvalar bitiyor.
    Ohhh...
    Sanki hükümet bir çırpıda iç ve dış borçlarımızı temizledi. Sanki terör sona erdi, cari açık kapandı. Evet, insanlarımız bu kadarcık olsun sevinmek, gülmek istiyorlar.
    Bir iyilik edip kalplerinde çırpınan kuşu sakinleştirmek istiyorlar.
  • İktidar Kavgasına Tepki: Hayattan Koparak İçe Kapanma

    Emevî-Hâşimî iktidar kavgasından zarar gören ve yaşanan dramatik olaylar sonucu ümitlerini kaybeden, dindarlıklarının tehdit altında olduğuna inanan bazı kimseler, zahitliği bir hayat tarzı olarak tercih etti. Emevi saltanatının başından itibaren halk ve yöneticiler arasında Küfe, Basra, Mekke ve Medine’de içki âlemlerinin, eğlence ve sefahatin artması sonucunda, Irak’ta, Şam, Hicaz, Küfe ve Basra gibi büyük şehirlerdeki kimi çevreler, “zühd”ü bir hayat tarzı olarak seçtiler.[3] Zahitler ve daha sonra sûfîler olarak yaygınlaşacak olan bu hareket, sadece Emevilere karşı bir protesto hareketi değildi aynı zamanda Haricîlerin dindarlığın şeklî boyutuna vurgu yapmalarına, amelleri/taatleri imanın önüne çıkarmalarına, insanların hayat ve mülkiyet haklarına, inanç hürriyetleri üzerinde baskı kurmaya ve şiddet eylemlerine kalkışmalarına ve de bazı Mutezilîlerin kendi görüşlerini başkalarına zorla kabul ettirme ve nasların sınırlarını zorlayan aşırı akılcılığına da bir tepkiydi.

    Zühd hareketi, kurrâ (Kur’an okuyucular), zühhâd (zahitler) veya kussâs (kıssa anlatanlar) adı verilen, “Kur’an okudukça ve vaz ettikçe ağlayan bir sınıf insanın faaliyetleriyle”[4]başlamıştı. Bu kimseler, halk üzerinde etkili olabilmek ve ikna edici olabilmek için Yahudi, Hristiyan, Gnostik, Budist ve Zerdüşt kaynaklardan gelen bilgileri Kur’an’daki kıssalarla birleştirerek anlatıyorlardı. Bu buhranlı dönemde zahitler de, Emevî ve Abbasî zulmünden kurtulmak için aşırı Şii grupların yaptığı gibi irfanî söylemi kullandılar. Böylece Şii irfancılığının yanında, ilham, keşif ve rüyalara kutsallık atfeden, “düşünce ve yaşayışlarıyla sûfîlik ile İslâm’ı kaynaştırmaya çalışan”[5] Sünnî irfancılığı ortaya çıktı. Bâtıni söylemi benimseyen Sünnî irfancılık, dış kültürlerden ve Şii irfancılığı propaganda eden kaynaklardan etkilenerek Mehdilik fikrini sistemlerinin bir parçası hâline getirdiler Bu anlayış yapılan baskı ve zulümden zarar görmüş kitleler üzerinde etkili oldu. Fazlur Rahman, zühd ve tasavvuf hareketinin Sünni İslâm dünyasında meşru hâle gelmesini İslâm idealinin toplumsal hayatta gerçekleşmemesinin farkına varılmasından sonra çözüm arayışına bağlamakta ve şu şekilde izah etmektedir:

    “Söz konusu bu Mehdilik nazariyesi ile Hz. İsa’nın İkinci Gelişi hakkındaki nazariyenin iç içe girmesi tabii olan bir gelişme İslâmî idealin toplum hayatında gerçekleşmediğini iyiden iyiye fark eden Sünnî İslâm Dünyası’nda bile bu çeşit fikirler vaizlerin de yardımıyla, hayal kırıklığına uğramış halkın kalplerinde hazır bir yer buldu. Mehdi fikri, Sünni kelâm sistemine resmen sokulmamakla beraber Sünnî halk arasında önemini daima korudu. Daha sonra İslâm’a geniş ölçüde giren Yahudi ve Hristiyan kaynaklı uydurma fikirler de bu faaliyet alanının içine girmektedir.”[6]
    Sönmez KUTLU
  • İmam-ı Gazâlî Hazretlerinin buyurduğu gibi "İnsan dış gözü ile bakar, fakat iç gözü ile görür."
  • 18. yüzyıl..
    İngiltere'nin güneyinde iki hanedanlık..
    Yıllarca sükûnet içerisinde yaşayan Bristol ve Truro hanedanlıkları dış mihrakların oyunlarıyla! bir iç savaşın eşiğine gelir.
    Ve anlaşma aşkla sağlanır..
    Hikaye güzel,kurgusu gerçekten iyi ve diyaloglar Işılca'nın herzamanki üslubuyla esprili..

    Ve lâkin,

    Sürekli tekrarlanan olaylarla gereksizce uzatılmış olması akıcılığı bozmuş..
    18.yy da bir Lord ve bir Leydinin aşk hikayesini okurken, esas kız Emma'nın türk kızı vari bitmeyen tripleri,esas oğlan Vincent'in;"Ya benimsin,ya gara toprağın" tadında kabadayılıkları karakterlerin tahlilinden de puan kırdırıyor.
    Sonuc olarak yarım kalmasın diye bitirdigim bir kitap oldu!

    keyifli okumalar..
  • ABD'nin Vermont eyaletinde Rutland & Burlington demiryolunun inşasında çalışan Phineas Gage 1848 yılında tarihin en ağır vakalarından birisini geçirmiştir.
    Demiryolu inşası sürecinde bir kayanın patlatılması gerekiyordu ve patlatılacak olan kayanın üzerine bir delik açıldı. 110 cm uzunluğunda bir demir kullanılarak deliğe barut, fitil ve kum dolduruldu.

    Deliğe doldurulan kum az gelince fitil birden alevlendi ve barut patladı. Patlayan barut 6 kg ağırlığındaki ve 110 cm uzunluğundaki demiri adete fırlattı. Demir müthiş bir hızla Gage'in sol gözünün altından girdi ve kafatasından çıkarak 25 m uzaklıkta bir yere düştü. İşte bu ağır kazadan sonra yaşananlar ise sinir ve psikoloji biliminin en çok tartışılan vakasını oluşturacaktı.

    Gage'in beyninin sol ön lobu tamamen yok olmuştu. Fakat Gage sakince ayağa kalktı ve bir iki dakika sonra konuşmaya başladı. Bilinci gayet yerindeydi. Kimsenin yardımı olmadan bir at arabasına binip 1.2 km uzaklıktaki doktora gitti hem de at arabasında dik oturur vaziyette. Gage kasabaya ulaştığında Dr. Edward Williams'ı buldu. Dr. Williams haliyle onun öldüğünü zannetti fakat nabzı 60'ı gösteriyordu. Yani hayattaydı. Doktorlar hemen Gage'i kontorlleri altına aldılar. 1 ay boyunca çabalayarak kendisini toparlamasını sağladılar. Hesaplaşma
    Gage Bambaşka Bir Adam Oluyor
    Fakat birşeyler ters gidiyordu. Şimdiki Gage ile 1 ay önceki Gage'in alakası yoktu. Karakter olarak bambaşka bir adam olmuştu. Çalışmasına çalışıyordu, eskisi kadar çalışkandı da. Fakat davranışları ve karakteri tamamen değişmişti. Algısal problemler de yaşıyordu. Kendisine yardım etmek isteyenleri bile tersliyordu. Sabırsız bir hal almıştı, kimseye tahammül edemiyordu. Kibar, saygılı bir adam olan Gage şimdi ise küfürbaz ve tahammülsüz bir adam olmuştu.

    Başka bir adam olan Gage 12 yıl bu şekilde hayatını sürdürdü. 12 yıl sonra ise yaralarının sebep olduğu sağlık problemleri nedeniyle yaşamını yitirdi.
    Gage'in bu dönemi birçok bilim adamı tarafından ele alındı fakat ilk etapta çözüme ulaştırılamamıştı. 2001 yılında California Üniversitesinden başını John Van Horn’un çektiği bir grup Gage'in kafatasını Warren Anatomi Müzesi'nden alarak kısa sürekli incelemeye tabi tuttu ve bu kafatasının bilgisayar tomografisini çıkardı. Büyük çabalar sonucunda ikinci kafatasını elde etmeyi başaran ekip, kazada parçalanan kemikler ve kafatasını yaran demir ile ilgili tüm ayrıntıları edinip olayı tekrardan ürettikleri kafatasına uyguladılar. Demirin beyinde izlediği yolu belirleyen ve benzer erkeklerin kafa yapılarını inceleyen ekip demirin nereden girdiğini keşfetti.
    Sonuçlara göre demir sanıldığı gibi Gage'in beynini yarmamıştı. Beynin ortası etkilenmemişti. Asıl olan beynin sol kısmındaki beyaz dokudan fazlasıyla kayıp yaşanmasıydı. Beyaz doku kaybedilince bu beynin sağ tarafında bağlantılı olan yerleri de etkiledi ve buralar hiç bir zaman düzelmedi. İşte davranış bozukluğu da tam burada oluşuyordu. Beyaz doku kaybının ve Gage'in sanal beyninde çıkarılan sinir haritasındaki tahribatların davranışları nasıl etkilediği keşfedilmiş oldu.

    Bu araştırma beynin hangi bölgesindeki hasarın davranışı nasıl etkilediği konusunu çözen tarihi bir araştırma oldu ve bir buçuk asırlık tartışmaları en sonunda neticelendirdi.

    Not: 2. resimde Gage, sol gözünün altından girip kafatasından çıkan 110 cm'lik demiri tutuyor.

    Burada önemli ve ilginç olan iki konu var.

    Birincisi böyle bir travmatik durumdan sonra hayatta kalabilmek, ikincisi de beyinde yaşanan hasardan (veya değişiklik de diyebiliriz) sonra geçirdiği büyük kişilik değişikliğidir. Ruhunun değişmesidir. Bu olayın asıl düşündürttüğü konu ise ruh beden, beden kişilik, beden akıl arasındaki ilişkidir.

    Aynı değişiklik beyin tümörü baskısı yaşayanlarda ya da ilaç kullanımı sonrası beyin kimyası değişenler için de söz konusudur. Örneğin yıllarca sakin ve usturuplu konuşmaları ile tanınan yaşlı bir kadın vücut kimyasının ilaç veya çeşitli nedenlerle değiştiğinde; rahat konuşan, espri yapan, ne konuştuğunu hesaplamayan farklı bir kişiliğe, farklı bir ruh haline bürünebilmektedir.
    Francis Crick, “sevinç ve kederlerimiz, hatıralarımız, hırs ve ihtiraslarımız, kimlik duygumuz, ve özgür irademiz aslında olağanüstü sayıdaki sinir hücreleri ve onlarla ilgili moleküllerin hareketinden başka bir şey değildir” demiştir.

    Eğer öyleyse ve örneklerden de yola çıkarak insan beynindeki sinir hücrelerinin bağlantılarını ve kimyasalların miktarını değiştirdiğimizde veya bunları kontrol altında tuttuğumuzda insan değişiyorsa, ruh da değiştirilebilmekte midir? Yoksa ruh denilen şey bunlardan bağımsız olarak başka bir yerde mi durmaktadır?

    Bir çok felsefi yorum yapılabilir. Ama asıl beni heyecanlandıran nörologlar ve beyin cerrahlarının çalışmalarıdır.

    Nörologlar ve beyin cerrahları hastalıklı beyinler üzerinde çalışarak, beynin iç yapısının normale döndürülmesini veya belirli bölgelerdeki düzensiz işlevleri, derin beyin stimülasyonu veya ablasyon gibi yöntemlerle düzeltmeye çalışmışlardır. Bazı işlemler uyanık hastalar üzerinde yapılmıştır. Çalışmalardan elde edilen gözlemler, beynin yapısı ve işlevleri hakkında ipuçları vermiştir. Beyne elektrik akımı verildiğinde, kişi canlı bir tecrübeye sahip olabilir. Stimülasyonla salınan kimyasallar kişinin algı, ruh hali, kişilik ve akıl yürütmesini değiştirebilmektedir.” (1)

    Eğitimciler konuya şöyle yaklaşabilirler; yani şimdi; tembel olarak adlandırılan çocuklar, küçük bir değişiklikle çalışkan olabilir mi? Ya da matematik korkusu bu şekilde yenilebilir mi mesela? Beyinde yapılabilecek değişikliklerle ders konularının anlaşılması herkes için daha kolay ve sıradan bir şey haline getirilebilir mi? Yani bu bir damla kimyasala ya da bir elektrik akımına mı bakıyor? Bu imkansız olmamakla birlikte, olumsuzluklarıyla da birlikte detaylı düşünülmesi gereken bir konu elbette…

    Phineas Gage olayı bir çok ruhsal hastalıklara çözüm bulmanın yolunu araladığı gibi bir çok soruyu da beraberinde getirmiştir. Antonio R. Damasio, Descartes’in Yanılgısı kitabında Descartesin ruh ve beden ayrımı düşüncesini tartışmaktadır. Descartes ruhun beyinde yerleşmiş ayrı bir yapı olduğu düşüncesi vardır. Ancak Phineas Gage’nin beyin hasarı vakası bu düşüncenin de sorgulanmasına neden olmuştur.
    Tıbben beyin ölümü gerçekleştiğinde varoluş da sona ermektedir. Varoluşun anlamı ve insanların “anlam arayışına” bakış açımız üzerine bu vakanın etkisi nasıl olacaktır? Kişilik, karakter, mutluluk, mutsuzluk, hayattan zevk alama ruhsal yapı nöronların oluşturduğu komplike bir yapı ise ve dış müdahalelerle değiştirilebiliyor ise o halde anlam elimizin altında demektir.

    İnsan zihni çocukluğundan beri ve iradesi dışında sosyal, kültürel ve toplumsal olarak olumlu olumsuz çağının gerisinde bir çok etkilerle maruz kalmıştır. Zihin bir bakıma bunlarla doludur. Beyninde hücresel olarak depolanmıştır. İnsanların ileriki yaşlarda da karar alma süreçlerini de etkileyen bu hücresel bağlar nedeniyle insanların bir bakıma zihni bilinç altına tutsaktır.

    Düşünülürse, Phineas Gage vakası insanoğluna anlam arayışını, yaşama ve varoluş nedenine bakışını da etkileyecek tertemiz bir zihin geçmiş ve tertemiz, özgür bir zihinsel gelecek vaat etmektedir.