• Platon ayrıca şunu da savunur: Ruh bizim vücudumuza gelip yerleşmeden önce de, var olmuştur. Bir zamanlar idealar dünyasındaydı ruh. (Pasta kalıplarıyla birlikte üst raflardan birinde duruyordu.) Ama bir insan bedeninde yeniden kendine geldiğinde, mükemmel ideaları unutmuştur artık. Ve sonra bir şey olur, harika bir süreç başlar. İnsan doğadaki biçimleri algıladıkça, ruhta yavaş yavaş zayıf bir hatırlayış gerçekleşir. İnsan bir at görür —ama mükemmel olmayan bir at (mesela at biçiminde bir kurabiye!). Bu ruhun bir zamanlar idealar dünyasında görmüş olduğu mükemmel atı belli belirsiz hatırlaması için yeterlidir. Böylece ruh asıl evini özlemeye başlar tabii. Platon bu özleme eros diyordu. Bu sözcüğün anlamı sevgidir. Yani ruh kendi asıl kökenine yönelik bir tür "aşk dolu özlem" hissetmeye başlar. Artık bedeni ve duyusal olan her şeyi yetersiz ve önemsiz saymaktadır. Sevginin kanatlarında idealar dünyasındaki "yuvasına" uçmak ister. Bedenin zindanından kaçıp kurtulmayı arzular.
  • Platon daha da ileriye giderek, ruhun bir
    vücuda yerleşmeden öncede varolduğunu
    söylüyordu. Ruh önce idealar dünyasında varolur.
    (Dolapta diğer tüm pasta kalıplarıyla beraber en üst
    gözde durur.) Ruh bir insan vücuduna girer girmez
    mükemmel ideaları unutur. Böylelikle bir süreç
    başlar, evet, muhteşem bir süreç! İnsan doğada ki
    biçimleri algıladıkça ruhunda ufak kıpırdanmalar
    olur. İnsan bir at görür - mükemmel olmayan bir at
    yani. (
  • Ölümsüz bir ruh
    Platon'un gerçekliği nasıl ikiye ayırdığını gördük.
    Birinci bölüm, duyular dünyasıdır. Bu dünya
    hakkındaki yaklaşık ve mükemmel olmayan
    bilgilerimizi, (yine bu kadar yaklaşıp ve mükemmel
    olmayan) beş duyumuzu kullanarak edinebilir.
    Duyular dünyasındaki her şey için "her şeyin
    değişƟği" ve hiçbir şeyin sonsuza dek var olmadığı
    gerçeği geçerlidir. Duyular dünyasında hiçbir şey
    var değildir, burada bir şeyler ortaya çıkar ve sonra
    ortadan kaybolur.
    İkinci bölüm, idealar dünyasıdır. Aklımızı
    kullanarak bu dünya hakkında kesin bilgiye
    ulaşabiliriz. İdealar dünyası duyularla algılanamaz.
    Buna karşılık idealar (ya da biçimler) mutlak ve
    değişmezdir.
  • 158 syf.
    Dostoyevski’nin “Yeraltından Notları” eserini I.Petrov’un verdiği sürgün döneminden sonra yazdığını tahmin ediyoruz.Burada yazar açıkça sürgün döneminde yaşadığı bunalımları, kendini böceğe benzeterek açıkça bizlerle paylaşmış.Muhakkak ki Kafka ve Camus, Dostoyevski’nin “böcek” anolojisinden etkilenmiş olacaklar ki Kafka bunu Gregor Samsa karakteriyle bizlere tüm olağan imgelemiyle aktarmayı başarmıştı.Kitapta salt sürgün döneminin kalıntıları yok, kitapta Dostoyevski’yi “aydın” yapan tüm olgular yer almış diyebiliriz.Kimine göre bu olgular varoluşçuluğun edebiyattaki ilk izlenimleri, kimine göre de Dostoyevski’nin itiraf niteliğinde bir otobiyografisi…Fakat otobiyografi demişken, Dostoyevski’nin yazarların kendi otobiyografilerini tüm çıplaklığıyla okuyucularına dürüst bir şekilde aktaramayacağını “itiraf” etmesi de bizleri bu kitabın bir otobiyografik itiraf eseri olmadığı konusunda pek bir sorgulatmakta.Bu sorgulatma,soru sorma teknikleri neredeyse kitabın çoğu kısmında yer alıyor.Bu da demek oluyor ki Yeraltından Notlar sadece bir roman değil, aynı zamanda okuyucuyla samimi bir diyalog içinde süre gelen bir “sokratik sorgulama yöntemi”, daha doğrusu antik Yunan diyalektiğinin izlerini barındıran bir karşılıklı konuşma…
    Kitabın edebi türünü çok net ortaya koyamasak da bundan daha net olan bir şey var: O da Dostoyevski’nin “hasta bir adam” olduğu.Kitaba “Hasta biriyim ben…” diye başlıyor Dostoyevski.Bu hastalık, kitabın sonuna kadar teşhis edilmeye çalışılsa da ne çare…Varoluşçuluğun çığlıkları son dizelere kadar bas bas inletiliyor Dostoyevski tarafından.Bu çığlıklar kimi zaman Osmanlı,Avusturya-Macaristan ve Rusya’da bulunan ve Avrupa’nın görkemli (!) teknolojisinden,inovasyonundan etkilenmiş komprador aydınları hedef almakta, kimi zaman da tüm toplumu…Dostoyevski çağından oldukça rahatsız.Çağının aydınından da nefret etmekte, toplumun kalıplaşmış değer yargılarını da reddetmekte.Böyle bir insan “hastayım ben” demesin de kim desin? Bu hastalık, eserde bir memur hayatı yaşayan ana kahramanımız tarafından oldukça etkileyici bir şekilde betimlenmiş.”Ana kahraman” lafıma pek aldırış etmeyin.Aslında burada tanık olduğumuz klasik aydın tanımı bulunmuyor.Yani kahramanımız hastalıklı toplumu tedavi etmeye çalışan bir aydın değil.Aksine toplumun tüm hastalığına rağmen “yer üstünde” yaşamak,çabalamak zorunda kalan acınası bir memurun feryadından başka bir şey değil.Yani aydınımız ne aydın olduğunun bilincinde, ne de toplum memurumuzu aydın olarak benimsemekte.Memurumuz kimi zaman varoluşunu sorguluyor,kimi zaman da toplum karşısındaki çaresizliğinin, yoksulluğunun bilincinde olup gururunu ayakta tutmaya çalışıyor.Fakat cabası…Gururu,maddi durumu,varoluşu toplum karşısında adeta azılı bir hayvan tarafından kemiriliyormuşçasına acı çekiyor, zarar görüyor.Tüm bunlara rağmen “yeraltım var benim, o yeter bana” dese de aydınımız, çoğu zaman “yer üstünde” kalmak durumunda kalıyor.Bu zorundalık,istemediği koşullarda yaşama zorunluluğu ve bunun farkında oluşu, memurumuzu içten içe kemiriyor; hırpalıyor.

    “Övülmeye değer olan, iki kere ikinin beş etmesidir!”

    Başlıktan da anlaşılacağı üzere Dostoyevski, çağının fonksiyonel matematiğini deyim yerindeyse “taşlıyor”.İki kere ikinin dört etmesinin verdiği rasyonaliteyi, refah seviyesinin yükselmesinin tüm insanlığın çıkarına olacakmış gibi hareket edilmesini,uygarlığın gelmiş olduğu seviyeyi okuyucuya sorgulatmaya çalışıyor.Bu konuda oldukça başarılı olduğunu inkar edemeyiz.
    “Evet baylar, bildiğim kadarıyla, sizler insanoğlunun çıkarlarının listesini ortalama istatistik ve bilimsel ekonomik formüllerin rakamlarına göre yaptınız.Öyle ya, sizin çıkar listenizde refah, zenginlik, özgürlük, huzur vb. vardır.Öyle ki, bu listenize açıkça ve bilerek karşı çıkacak biri sizin gözünüzde (bu arada elbette benim gözümde de), bağnazın ve delinin tekidir, öyle değil mi?”
    “Uygarlık, insanı daha çok kan dökücü yapmadıysa bile, en azından, eskiden olduğundan daha iğrenç, daha kötü bir kan dökücü yapmıştır.Eskiden kan dökmede bir adalet arayışı vardı ve insanlar öldürmeleri gerekenleri vicdan rahatlığıyla yok ederlerdi.Günümüzde ise, kan dökmeyi iğrenç kabul etsek de, bu iğrençliği eskiden olduğundan daha çok yapıyoruz.Bu ikisinin hangisi daha kötüdür?..Buna siz karar verin artık.Dediklerine göre, Kleopatra (Roma tarihinden örnek verdiğim için bağışlayın beni), kölesi olan kadınların memelerine altın iğneler batırmayı severmiş.Onların çığlıklarından, kıvranmalarından büyük zevk duyarmış.Simdi siz bana bunun, bir bakıma barbarlık dönemimde olduğunu, günümüzün de bir barbarlık döneminde olduğunu ve gene altın iğneler batırıldığını, şimdi de insanlar, barbarlık çağlarında olduğundan daha açık seçik görüyor olsalar bile, mantığın ve aklın gösterdiği gibi davranmadıklarını söyleyeceksiniz.Ama siz, insanoğlunun eski,kötü alışkanlıklarını geride bıraktıktan, sağlıklı düşünceye ve bilime döndükten sonra insan doğasına uygun davranmaya başlayacağına inanıyorsunuz.İnsanoğlunun bilerek,isteyerek yanlış yapmayı bıraktıktan sonra ister istemez, iradesini olağan çıkarlarıyla bağdaştırmayacağına eminsiniz.Üstelik (gerçi benim için de hayaldir ya bu) bilim ona şunu öğretmektedir: Gerçekte insanın iradesi de kaprisi de yoktur, böyle bir şey de hiçbir zaman olmamıştır; o piyanonun tuşları veya orgun ayar vidaları gibi bir şeydir; öte yandan, yeryüzünde doğanın yasaları vardır;insanın yaptığı her şey, onun isteğine göre değil, doğanın yasaları uyarınca kendiliğinden yapılmaktadır.Dolayısıyla, doğanın bu yasalarını öğrenmek, insanın, yaptıklarından sorumlu olmadığının anlaşılmasına yetecek,hayatı da çok kolaylaştıracaktır.Yaptığı her şey bu yasalara göre matematiğe,logaritmik cetvele göre 108 000’e kadar hesaplanarak takvime geçirilecek;ya da daha iyisi,her şeyin netlikle hesaplandığı, belirtildiği günümüzün iyi niyetli ansiklopedik sözlükleri gibi birtakım yayınlar çıkacak,böylece dünyada bir daha yanlışlıklar da,serüvenler de olmayacaktır.
    O durumda(bunu siz söylüyorsunuz) bütünüyle hazır,gene matematiksel kesinlikle hesaplanmış yepyeni bir ekonomik ilişkiler devri başlayacaktır.Öyle ki, her türlü cevabı içerdikleri için,tüm sorular bir anda kalkacaktır ortadan,kaybolacaktır.Sırça köşk kurulacaktır o zaman.O zaman…Tek sözcükle,Anka Kuşu uçup gelecektir.Elbette o zaman, sözgelimi, hayatın dayanılmaz derecede sıkıcı olmayacağını(Her şey çizelgelerde belirtilmiş,hesaplanmışsa yapacak ne kalır insanlara?) kimse garanti edemez(bunu da ben söylüyorum)…
    İnsan(kim olursa olsun) her zaman,her yerde, mantığının ve çıkarının ona emrettiği gibi değil,canının istediği gibi hareket etmeyi sever.Kendi çıkarının tersini yapmayı bile seçebilir,kimi zaman bunun böyle olması bile zorunludur(benim kişisel düşüncemdir bu).”

    İşte Dostoyevski’nin oldukça net bir şekilde özetlediği gibi: “İşte budur her türlü bilimsel teoriyi işe yaramaz kılan”, özgür irade,yalnızca özgür irade…
    İki kere ikiye gelince: Dostoyevski’nin insanın her türlü iradesinin bilimin tekeline sokulmaya çalışılmasına verdiği tepkinin bir başka versiyonunu “iki kere iki dört eder” varsayımında da görüyoruz.Varsayım olarak adlandırıyorum çünkü bilimin metoduna göre bir “realite” olan bu olgu, idealar dünyasında hiçbir değeri olmayan bir yöntemden başka bir şey değil.Bilimin yönteminin kusursuz,oldukça işlevsel ve “hakiki” olmadığını şu dizelerle açıklıyor Dostoyevski:
    “Bu arada ben insanın,gerçek acıdan,yani yıkım ve kargaşadan uzak durmayacağına eminim.Acı, bilincin tek kaynağıdır.Notlarımın başında bilincin insan için en büyük şanssızlığını söylemiş olsam da,insanın onu sevdiğini, hiçbir zevke değişmeyeceğini de biliyorum.Örneğin, iki kere ikiden sonsuz kere yüce bir şeydir…”

    “Çağımızın kafası çalışan her aydını,ödlek ve köle olmak zorundadır.”

    Çağımızın pozitivist düşüncesini de eleştirdikten sonra Dostoyevski, bu düşünce sistematiğinin ürünü olan aydınları da yermeyi ihmal etmiyor.Onlar için “ödlek ve köle” tabirlerini kullanmasının arkasında yatan yegane sebep, statükonun içinde kaybolduklarını belirtmek olmalı.Statüko,yerleşik düzen,matematikçi yaklaşım ona göre iradeyi,özgürlüğü ve tahayyül yeteneğini kısıtlıyor.Avrupai düşüncenin savunucusu olan Batıcılara ise ayrı bir antipatisi var şairimizin.Şu dizelerde onlara geçirmeyi de unutmuyor:
    “Sizden rica ediyorum baylar,19.yüzyıl aydınlarından birinin diş ağrısı çekmeye başlamasının iki veya üçüncü günü inlemesini dinleyin.İlk günkü gibi inlememektedir artık.Yani yalnızca dişi ağrıdığı için inleyen kaba bir köylünün inlemesine benzemez inlemesi;ülkedeki gelişmişlikten, Avrupa’daki uygarlıktan etkilenmiş,duygulanmış,günümüzde dedikleri gibi “topraktan ve halkın özünden kopmuş” biri gibi inler.İnlemeleri pek bir iğrençleşir,sonunda pis bir hırçınlığa dönüşür,günlerce sürer.”
    Dostoyevski’nin yeraltına saklanmasının görüldüğü üzere birçok nedeni var.Bu nedenler gerek toplumsal,gerek bireysel olgulardan kaynaklanıyor.”Yeraltı öylesine korkulacak bir şey değil” demek istiyor yazarımız.Her insanın bir yer altı edebiyatı olmalı,özellikle Dostoyevski’nin gibisinden…Bu yeraltı,hayatla tüm bağı kesmek anlamına gelmez.Hayatta daha hazırlıklı,acılara karşı daha dirençli olmak için bir hazırlık sürecidir aslında.Hayattan kopmak değil fakat ona hazırlıklı,temkinli olmak…Modern insan ihtiyacı olan da budur belki? Sessizlik,zihin detoksu ve her şeyden önce ne istediğinin,amacının ne olduğunun farkında olmak.Günümüzde daha fazla meta,daha fazla obje,daha fazla materyal var.Evet,materyalizm hayatımızın her anında bize yansıyor.Ancak maddecilik derken “subjeyi” unuttuk belki de.İstediğimiz yegane şey refahın doruk olduğu bir dünya mı, yoksa özgürlüğümüzün,irademizin kısıtlanmadığı bir imgelem dünyası mı?..Tüm problem belki de buradan kaynaklanıyordur.
    İşin özüne değinirsek, hepimizin aynı Dostoyevski’nin sığındığı gibi bir “yeraltı” mahzeni oluşturması şart hale geldi.Modern insan, önceliklerini ve ne istediğini, doğayı suçlamadan belirlemeli.Hayatta acı ve sevinç gibi zıtlıkların önemini kavramalı,bunları her türlü “objenin” önüne koyarak “subjelerini” kavramalı,özümsemeli.Belki de yegane ereğimiz budur, bunu yaşayarak,deneyimleyerek öğreneceğiz.Ya da Dostoyevski’nin önümüze sunduğu gibi,okuyarak öğreneceğiz.
  • Önce duyularda var olmayan hiçbir şeyin bilinçte de var olama yacağını vurgulamıştır Aristoteles. Platon da diyebilirdi ki, önce idealar dünyasında var olmayan hiçbir şey doğada da var ola maz. Aristoteles Platon'un bu şekilde şeylerin sayısını iki katına çıkarmış olduğunu savunmuştur.
  • Platon'a göre en yüksek gerçek, akıl aracılığıyla düşündüğümüz şeydir. Aristoteles ise en yüksek derecedeki gerçeğin duyularla algılanan ya da duyumsanan şeyler olduğundan emindir. Platon etrafımızda, doğada gördüklerimizi idealar dünyasında - ve dolayısıyla insan ruhunda- var olanların yansımasından ibaret sayar. Aristoteles tam tersi görüştedir:İnsan ruhunda bulunan şeyler, doğadaki varlıkların bir yansımasıdır. Aristoteles'e göre Platon insan tasavvurlarını gerçek dünyayla karıştıran mitsel bir dünya görüşüne takılıp kalmıştır. Aristo, duyularda var olmayan hiçbir şeyin bilinçte de var olamayacağını vurgulamıştır. Ona göre bir şey duyumsamadığımız sürece aklımız "bomboş" tur. Yani insan doğuştan gelme fikirlere sahip değildir.
  • Ruh bizim vücudumuza gelip yerleşmeden önce de, var olmuştur. Bir zamanlar idealar dünyasındaydı ruh. Ama bir insan bedeninde yeniden kendine geldiğinde, mükemmel ideaları unutmuştur artık. Ve sonra bir şey olur, harika bir süreç başlar. İnsan doğadaki biçimleri algıladıkça, ruhta yavaş yavaş zayıf bir hatırlayış gerçekleşir. İnsan bir at görür - ama mükemmel olmayan bir at-(mesela at biçiminde bir kurabiye). Bu ruhun bir zamanlar idealar dünyasında görmüş olduğu mükemmel atı belli belirsiz hatırlaması için yeterlidir. Böylece ruh asıl evini özlemeye başlar tabii. Platon bu özleme eros diyordu. Bu sözcüğün anlamı sevgidir. Yani ruh kendi asıl kökenine yönelik bir tür "aşk dolu özlem" hissetmeye başlar. Artık bedeni ve duyusal olan her şeyi yetersiz ve önemsiz saymakradır. Sevginin kanatlarında idealar dünyasındaki "yuvasına" uçmak ister. Bedenin zindanında kaçıp kurtulmayı arzular.