Huzur... Adının tam aksine, beni derin bir huzursuzlukla baş başa bırakan o muazzam eser.
Kitabı bitirdiğimde hissettiğim ilk şey, Mümtaz’ın İstanbul sokaklarındaki o yorgun ama hayran adımlarına ortak olduğumdu. Tanpınar; Nuran’a duyulan o naif aşkı, İkinci Dünya Savaşı’nın kapıdaki kasveti ve eskiyle yeni arasında sıkışmış ruhumuzu öyle bir anlatmış ki, kendimi 1940’ların İstanbul’unda bir sandalda, eski bir şarkıyı dinlerken buldum.
Mümtaz’ın dünyasında birini sevmek, onunla aynı mısrada buluşmak, aynı ezgide hüzünlenmek demek. Kitap okumayan, musiki bilmeyen birinin Mümtaz'ın dünyasında kalıcı bir yer edinmesi imkansız bence . Onun huzuru , sevdiği kadın yani Nuran ile İstanbul’un tarihsel güzellikleri ve Klasik Türk Musikisi içinde kaybolmaktan geçmekte.
( Bu hâl gönlümü mest etti... Nedeni belli Bizim için de bu böyledir kişi eskiyi sevmeli en çok elde yazılmış bir notun kıymetini, sadakatin o sarsılmaz kalelerini... Ruhu bir kitabın sayfasına değmemiş, bir ezginin sızısıyla harmanlanmamış insanla yol yürünmez dünya zaten çok gürültülü biz ancak kitabı yük değil, sığınak görenle dinleniriz. Musiki çaldığında susmayı, inceliklere eğilmeyi bilmeli insan . Öyle ya gönlü dünden beslenmeyenin, bugününe sığamam...)
Zamanla Suat’ın o karanlık varlığıyla sarsıldım, Mümtaz’ın estetik arayışıyla teselli buldum. Anladım ki huzur, dışarıda bulacağımız bir şey değil, Tanpınar’ın dediği gibi ancak bir "iç nizamın" meyvesiymiş.
Velhasıl kelâm eğer ruhunuzda bir yerlerde o tarifi imkansız huzursuzluğu taşıyorsanız, Mümtaz’ın adımlarına eşlik edin derim.
Çünkü bu kitap, bize huzuru değil, huzurun neden bu kadar imkansız olduğunu anlatıyor.
Şunu söyleyerek bitireyim bu incelemeyi
"Hayat, her an kendisini yenileyen bir mucizedir... "