• "Herkese hitap eden kitaplar daima pis kokan kitaplardır: küçük-insan-kokusu sinmiştir üzerlerine "
    Friedrich Nietzsche'nin "İyinin ve Kötünün Ötesinde" kitabından bir alıntı.

    Bunu buraya yazdım çünkü Nietzsche'nin bu düşüncesini ilk gördüğümde katılmıştım, hatta "İyinin ve Kötünün Ötesinde" kitabında en sevdiğim satırlardan olmuştu diyebilirim. Şimdi ise Nietzsche'nin bu konuda yanıldığını düşünüyorum, en azından 'Oblomov' için.
    Öyle bir şey ki Oblomov! Tanıştığıma pişmanım, çünkü tesirinden uzun bir süre kurtulmam imkansız. Ama eğer tanımış olmasaydım daha çok pişmanlık duyardım. Bir yandan herkes okusun istiyorum çünkü herkese hayat dersi verebilecek düzeyde, bir yandan da bencilce davranıp bu saatten sonra kimsenin okumasını istemiyorum.
    Hatta ve hatta itiraf etmeliyim ki öyle satırlar, öyle sayfalar vardı ki paylaşmaya dahi kıyamadım, kıskandım diyebilirim.

    "Ne var ki bu kitapta?" Dediğinizi duydum.
    Aşk, acı, hayat, keder, umut, pişmanlık, gözyaşı, ders ve en önemlisi bu duyguları yaşadığınız satırlarda, tanıdığınız-tanımadığınız ve sizinle aynı duyguları yaşamış, yaşayan ve yaşayacak olan insanların varlığı var.
    Öyle bir kitap ki herkesin üzerinde yaratmış olduğu ve yaratacağı etki aynı. Aynı dediğim için sıradanlaşmış olarak algılamayın bunu, yaratacağı tutku, hüzün, acı aynı.

    (Kendinize bir iyilik yapmak istiyorsanız eğer; Okuyun.
    Bana bir iyilik yapmak istiyorsanız; Okumayın!) Şaka şaka :)) bu kitabı herkes okumalı.

    İkna edici gelmediyse yazdıklarım
    Bide şunu okuyun; "Şuan da 1000k ta 'Oblomov' adında 17 kullanıcı var. Öylesine isimlerini 'Oblomov' yaptıklarını düşünmüyorsunuzdur heralde" :))

    Bende öyle düşünmüştüm :) Şimdiden keyifli okumalar dilerim:)
  • İlk incelemem, umarım daha nice güzel kitaplar okur daha nice incelemeler yaparım. Bir hatam olduysa mazur görün.

    OD, İskender Pala ile tanıştığım ilk kitaptır ve kendimi “neden daha önce tanışamadın bu yazarla?” diye sorgulatmıştır.
    Mevlana, Yunus Emre için “Ben onun ayak izlerini hep kendi ayak izlerimden önde gördüm” demiştir. Tanıyalım Yunus’u, Can Yunus’u, Bizim Yunus’u.
    “Bizim Yunus’ diye bahseder Pala kendisinden. Gerçektende kitabı okudukça öyle olur. Onun kendini kaybedişini, ilahi aşk ile bulmaya çalışmasını ve bu uğurda fedakarlıklar yapmasını kalbinin derinliklerine kadar hissediyor insan. Yunus’un perspektifi ile bakmaya başlıyor, sayfalar ilerledikçe tasavvuf aşkını bu kadar içten yaşayan birine imreniyorsunuz.
    Tabduk Sultan’a gitti Yunus, hizmet etmek, Hakk adına elden ne geliyorsa yapmak için odun taşıdı, su taşıdı ama yinede yeterli bulmadı şiirler, sözler öğrendi söyledi, iyikide söyledi. Odunun eğrisini bile sokmadı içeri ‘burası öyle bir yerdir ki buraya değil eğri adam, eğri odun bile giremez’ dedi. Yeri geldi odun taşımanın maneviyatına bir şey katmadığını düşündü ama sonradan öğrendi taşıdığı odunlarla nefsini körelttiğini.
    “Yaradılanı severim, yaradandan ötürü” diyor Bizim Yunus. Seviyorsunuz, o hiçbir şey beklemeden verilen sevginin güzelliği, ferahlığı içinizde goncasından açılan gül gibi açılıyor.
    Sitare için o benim yıldızım dedi. Ondan tek hatırası olan yıldızlı heybesini hep yanında taşıdı. Bu fani dünyaya ait tek eşya olarak onu tuttu yanında. Dünyanın neresine giderse gitsin hep heybesine bakınca hatırladı, zaten unutamadığı Sitare’sini. Bu nasıl bir aşk, nasıl bir sadakattir ki araya giren zamana, mekana, olaylara aldıkmaksızın hep süveydasını (sevda, kalbin derinliklerindeki siyah nokta) hatırladı.
    Seneler geçti yaşlandı Bizim Yunus ama yaşlandıkça sevgiside, ilmide arttı. Artık dünya gözüyle değil kalp gözüyle görmeye başladı. 63 yaşındaydı, belkide yaşadığı hayattaki en mutlu kavuşmada gözlerini kaybetti ve dermanını biliyordu fakat o “Adı güzel kendi güzel Muhammed’in mübarek gözleri bu dünyayı 63 sene gördü bizede ziyadesi gerekmez” dedi.
    Okuyun, okutturun sevgiyi, aşkı, hasreti öğrenin.
  • İnsan ölmek için dünyaya geliyordu. Bunun anlamı neydi? Hayatımız oraya buraya takılarak ve bekleyerek geçiyordu. Bizi bir yerlere götürecek treni bekleyerek. Sıcak bir ağustos gecesi bir otel odasında koca göğüslü bir kadını bekleyerek. Farelerin şarkı söylemesini bekleyerek. Yılanların kanatlanıp uçmasını bekleyerek. Oraya buraya takılarak.
  • BU KİTABI HERKES OKUMALI, HADİ HERKES ALSIN! DÜNYA ÇOK GÜZEL İYİLİKLER YAPALIM...

    Kitabı elime almamın ardından 2 şey düşündüm. Bu kitabı az sonra okuyacağım ve okuduktan sonra ne yapmalıyım?
    1. tercihim herkesin yaptığı gibi kitabı bolca överek, herkes alsın okusun destek olsun diye bir çeşit dilencilik yaparak ki bunları yazarken de günlük iyilik kotamı doldurmuş oluyorum, kitabın okunmasını sağlayacağım.

    Ya da 2. tercih olarak kitap hakkındaki görüşlerimi ciddiyetle, abartmadan yazacağım.

    Tabii ki hangisini tercih ettiğimi anlamışsınızdır.

    Öncelikle bana bu kitabı hediye eden Oğuz'a (Oğuz Aktürk) teşekkür ederim.

    Dünya hiçbir zaman güzel bir yer olmamıştır ve daima kaosa sürükleniriz. Burada insanın kendisi de zaten kaosu daha çok sever. Distopya okuyanlar bilir.

    Ee şimdi de şöyle bir olay dönmeye başladı. Rukiye Hanım 2 yıl uğraşarak bi' kitap yazmış. Sonra da Oğuz sağ olsun burada iletiler paylaşarak alınmasını, desteklenmesini sağladı. Ama benim kafama takılan nokta şu oldu.

    Burada ağır ithamlara maruz kalabilirim (kalpsiz, ruhsuz gibi...) ama fikirlerimi özgürce savunmak istiyorum. Herhangi bir kitabı ki buradaki çoğu okur bu kitaptan edebi bir haz almak ister, o edebi hazzı alamayacağını bile bile neden okursun?

    X kişisi kitap yazmış ve hadi ona destek olalım diye mi? Şimdi bana birisi söylesin, kitabını alıp okumak sonra da gelip buraya "Çok güzel, kesinlikle okumalısınız. Hadi herkes satın alsın." demek ne kadar mantıklı?

    Öncelikle tatmin etmeye çalıştığınız kendi ruhlarınız bunu bilin. Herhangi bir insana iyilik yapmak farklıdır, iyilik yaptım diye kötülük yapmak ise çok farklı...

    Kanadı Kırık Melek'in Kanadına Takılanlara ise bu yapılıyor. İnsanlar iki yüzlüdür bunun birkaç örneğini size gösterebilirim. İsim vermeden bir örnek vermem gerekirse, kanser olan bir kadın var ve onu takip eden kesim tamamıyla güzel olduğu için takip ediyor. Çirkin bir kadına kimse yardım etmez.

    Bu kitaba da yapılan kötülük bana göre kitabı yüceltmek. Dostoyevski'nin yanında hiçbir şey bu kitap. Açık konuşmak gerekirse kitap, içinde sadece hikayeler barındırmış olsa ve de yazarı hakkında hiçbir fikir sunmasa, benim gözümde çöpten farksızdır.

    Burada inceleyeceğim 2 kısım var.
    1. kısım kitabın kendisi,üslubu... Yani kitabı kitap olarak inceleyeceğim.
    1. kısım da ise Rukiye Hanım'dan bahsedeceğim.

    Kitap oldukça amatörce yazılmış. Özellikle dikkat ederek okudum ve amatörce yazılmasının yanında yazım hataları ise yok. Sadece bir yerde buldum onu da umarım düzeltirler.
    Kitapta geçen hikayeler ise eskiler bilir, Samanyolunda çıkan dizilere, filmlere benziyor. Her olaydan hadi bir hakikat çıkaralım misali...

    Seni de Allah bu şekilde sınıyor. Test ediliyorsun, merak etme bunların karşılığını alacaksın.
    Din Felsefesinde de çokça tartışılan bu kısım Kötülük Problemi diye geçer.
    Rukiye Hanım ise bu problemi kendine göre bir çeşit dine bağlayarak çözmeye çalışmış. Buna saygı duymamın yanında da benim fikirlerimle zıtlık içerisinde olduğunu belirtmek isterim.

    Bir diğer kısım ise kitapta geçen olayların gerçek hayattan çok ama çok kopuk olması. Kitabı okuduğunuz zaman anlarsınız, kimse kitaptaki gibi diyaloglara girmiyor :D Bu bana çok komik geldi ama saygı duyarım. Kendisi insanları yeterince gözlemleyemeyecek, inceleyemeyecek durumda olduğu için...

    Gözüme çarpanlar ise şunlar oldu:
    58. Sayfada geçen konuşmada Melek adlı karakter bir diğer karaktere "zaten yarı çıplaksın" diyor. Burayı sevmedim.

    119. sayfada ise Ömer adlı karakter,ki benim de adım Ömer, "Ben de bir engelli adayıyım." diyor. Bu söz çok ama çok önemli. Kitabı okuduğunuz zaman anlayacaksınız ki aslında her insan bir "engelli adayı". Bir gün bizim de kaza yapmayacağımız ne malum?

    141. sayfada da Rukiye Hanım şöyle bir yorum yapmış Facebook'ta: "Benim ilk hedefim örnek alınmaktı." Bu kısım çok ama çok önemli neden mi?

    2 Kısımdan bahsedeceğim demiştim ya hani, o 2. kısım bu işte. Örnek alınmak.
    Birisi çıkıp bir kitap yazmış. Çok güzel! Kendisi %99 engelli birisi ve herkesin de gördüğü gibi ya da yaptığı, kendisine yardım amaçlı kitabı alalım ve okuyalım. Sonra da durmadan övelim.
    Bu değil olay! Yukarıda da dediğim gibi kitap oldukça amatör! Ve ben bu kitaba neden 10 puan verdim?

    Rukiye Hanım'ın 141. sayfada söylediklerinden dolayı... Örnek alınması gereken bir kişi o çünkü!

    Burada zaten diğer arkadaşlar hikayesini bolca yazmışlar incelemelerinde, ben ise bu kısmı pas geçerek şunları söylemek istiyorum. Bu kitabı okuyun! Neden mi?

    Rukiye Türeyen sizlere de örnek olsun. Kalkıp kitap yazmış, bu kitapta anlattıkları ise kendi gözünden, kendi tecrübelerinden... Aslında bulunmaz bir nimet!

    Hani hastalandığınız zaman anlarsınız ya kıymetini sağlığınızın... İşte hayatınızın da kıymetini anlamanız için, topluma ve kendinize faydalı bir birey olmanız için, hayat kalitenizi artırabilmek için okumalısınız bu kitabı.

    Çok konuştum, linç de yiyeceğim büyük ihtimal ama umrumda değil.

    Okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim.
  • Kimsen olmadığını düşün bir. Diyelim ki siyah olduğun için yatakhaneye gidip kağıt oynayamıyorsun. Nasıl hissedersin kendini o zaman? Düşün ki bütün gün burada oturup kitap okumak zorundasın. Hava kararana kadar at nalı oynayabilirsin tabii, ama sonra işte buraya gelip kitap okumaktan başka yapacak bir şeyin yok. Kitaplar işe yaramıyor. İnsanın yanında olacak birine ihtiyacı var.'' İnlemeyi andıran bir sesle devam etti: ''İnsan yanında biri olmazsa delirir. Kim olduğu hiç önemli değildir, yeter ki yanında olsun.'
    .
  • Yeni bir yağmur damlası çarpıyordu cama. Yaşanmışlıkların,yaşının sonucu olan kırışık bir o kadar yorgun bir o kadar hüzünlü gözlerle bakıyordu dışarıya. Cama vuran yağmur damlalarının sesini dinliyordu camın yanındaki koltukta. Kendine özeldi bu oda, huzurevinin en üst katında bulunuyordu. Düşünüyordu uzun uzun ,zaten başka ne yapabilirdi ki burada ?”Neden” dedi. “Neden o kadar büyütmeme, sevmeme rağmen biri bile beni aramıyor ?”Anneydi o. Darılırdı ,gücenirdi. Şimdi bile arasalar hiçbir şey olmamış gibi davranabilirdi.

    İlk önce oğlu geldi aklına. Gözleri doldu. İlkokuldaki gösterisi,söylediği şarkı,anneler gününde aldığı çiçek ,yazdığı not geldi aklına. Eşi vefat etmişti çocukları daha çok küçükken. Bir evi geçindirmek de zordu haliyle. Evlere temizliğe gidiyordu. Bazen elleri parçalanacak gibi oluyordu ama olsundu. Her şeyi çocukları içindi. Zorlukla okuttu onları. En iyi eşyaları, en iyi kitapları aldı onlara. Sonra oğlunun verdiği söz geldi aklına. “Ne olursa olsun seni hiç bırakmayacağım “Anneler gününde söylemişti bunu. Demek sözler de yalandı. Bir şeyler olmuştu ve bırakmıştı. Ne olduğunu bilmiyordu. Kendisi yıllardır kanser hastasıydı. Oğlunun okuduğu zamanlarda hasta biri için konforlu olmayan bir yerde oturduğundan dolayı devlet onu buraya almıştı. Sonra ne arayan oldu, ne soran. Arkadaşından aldı oğlunun evlendiği haberini. Gidememişti düğününe. Günlerce ağlamıştı.

    Sonra bir gök gürültüsü duydu. Kızı geldi aklına. O öyle değildi. Daha çok düşkündü annesine. Üniversiteye giderken de hep haberleşiyorlardı. Sonra bir gün annesi kızını aradı. Kızı ise “Anne çok işim var sana döneceğim”demişti. O gün bugündür kadın ne zaman arasa ulaşamıyordu kızına. Huzurevi sessizdi. İnsanları, duvarları soğuktu. Aile şefkati ,sevgi yoktu. Hergün böyle oturup düşünüyordu. Tek bir şey merak ediyordu. “Neden ?” Yere düşen yağmur tanelerine bakarak uzun uzun daldı ...


    Gelen telefonlarla ilgilenen görevli ufaktan uyuklarken telefon çaldı. Ve hemen telefonu açtı.
    -Merhaba.Ben Şüheda hanımla görüşecektim.
    -Neyi oluyorsunuz hanımefendi ve isminizi öğrenebilir miyim ?
    -Kızıyım. İsmim Pınar.
    -Tamam Pınar hanım hemen telefonu götürüyorum.
    Görevli çok şaşırmıştı. Yıllardır arayanı soranı olmayan bu kadını ne olmuştu da aramışlardı ? Merdivenleri hızlı hızlı çıktı. Kapıyı tıkladı ve içeriden ses gelmeyince yavaşça kapının kulpunu çevirerek içeri girdi. Şüheda hanım yine yağmuru izliyordu. Yanına gitti. Omzuna dokundu,hiçbir tepki alamadı. Eğildi ve yüzünü çevirdi. Soğumuş ,gözlerinden düşen tek bir son gözyaşıyla bu hayata veda etmiş o güçlü kadını gördü karşısında.

    Evet çıkabileceği en uzun ve dönülmez yola çıkmıştı bile...
  • Daha önce hiç Tanpınar okumamıştım. Demek ki hâlâ çok eksiğim var. Uzun zamandır bu kadar etkili ve arka planı dolu bir kitap okumadım. Yazarın hayat, zaman, ölüm, insanlar ve musiki hakkında ne kadar çok söyleyeceği söz var? Kaç ömürde biriktirmiş bunları? O biriktirip yazdığı halde biz okumamışız bile!

    Tanpınar okuma listemde bulunuyordu. #36315449 etkinlik vasıtasıyla Tanpınar okumalarını öne almış ve tanışmış oldum. “Feyza„ “ya teşekkürlerimi sunuyorum. Bundan sonrasında ise “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” ve “ Mahur Beste”yle devam edeceğim.

    Huzur teknik olarak roman kategorisinde olsa bile daha çok denemeye benzetilebilir. Zira yazarın okurlarına aktarmak istediği birikimi göze batacak şekilde öne çıkıyor, bu mesajların romanın önüne geçtiği söylenebilir. Hatta ben önüne geçmesini özellikle tercih ederim. Bu açıdan bakıldığında Huzur'un hikâye yönünün çok ilgimi çektiğini söyleyemem. Aşk, dram ve ayrılış kavramları itibariyle konu iyi işlenmiş olsa da asıl mesele “Huzur” değil. Yazarın huzursuzluğa dair aktarmak istediği o kadar çok şey var ki! Roman bir aracı olmuş sadece. Bir yandan hikâye, kurgusu ve aktörleri ile devam ederken, yazar soluk soluğa bütün mesajlarını romana sığdırmaya çalışıyor gibiydi.

    Yazarın hacimli bir kitaba sığdırabildiği bütün sorgulamaları ve çatışmalarını bir incelemeye sığdırmak mümkün değil. Öncelikle, 2.Dünya Harbi öncesi Türk halkının endişeli duruşu üzerinden savaş kavramı ve aktörlerinin sorgulanmasıyla başlayabiliriz.
    Daha sonra “Suç ve Ceza” da olduğu gibi cinayet fikrinin sorgulanması, modern tıp, ilaç ve suni tedavi yöntemlerinin sorgulanması, insanoğlu, kürtaj ve yaşam hakkının sorgulanması. Ve özellikle Nuran’ın kendi iç dünyasında Mümtaz’la ilgili yaşadığı çatışmalar ve sorgulamalar bir romanda görmeyi en çok aradığım noktalardandı. Irsiyet ve aile kültürü gibi faktörlerin kişilerin yaşam, evlilik ve mutluluk kavramlarına etkileri çok güzel işlenmiş bir romandı.

    Son bölümde İhsan’ın hastalığı anlatılırken; İnsan, eşya, değerler ve hatıralar üzerine tam usta işi bir birikim göze çarpıyordu. Bu bölüm, Tolstoy’un İvan İlyiç'in Ölümü nü hatırlattı. Yine yakın zamanda okumuş olduğum Beş Katlı Evin Altıncı Katı nda olduğu gibi “Huzur”da da tutkulu bir aşk ve aldatılma şüphesi vardı.
    Ama hepsinden önemlisi yazarın kitabı musiki eşliğiyle birlikte sürüklemesiydi. Yazarın Türk musikisi ve makamlarına hâkimiyeti ve ilgisi göze çarpıyordu. Itri’den, Tamburi Cemil Bey’den ve özellikle Eyyubi Bekir Ağa’nın “Mahur Beste” sinden sıkça bahsedildiği için buraya linkini bırakmak istedim.

    https://www.youtube.com/watch?v=j1L5OlX8MHs

    Kitapta okuduğum birçok noktada duraklayarak, düşünerek ve yazara saygı duyarak okumaya devam ettim. Uzan zamandır ilk defa bir kitaptan bu kadar çok alıntı paylaştım. Daha fazlası da paylaşılabilirdi. Ama en güzeli bence buydu:
    #37521053

    İyi kitaplara rastlamanız dileğiyle...