“Kızıl”i okurken hissettiğim en yoğun şey, içimdeki o sessiz gerilimdi. Zweig öyle bir atmosfer yaratıyor ki, olaylardan çok karakterin kafasında, duygularında dolaşıyorsun. “Kızıl” benim için sadece bir hastalık değil; bastırılmış duyguların, itiraf edilemeyen arzuların ve insanın kendi kendine yabancılaşmasının simgesi gibi. Karakteri yargılamak kolay gibi görünüyor ama sayfalar ilerledikçe anlıyorsun ki, bazen insan en çok kendisiyle mücadele ediyor.
Zweig’in en çarpıcı yönü, tutkuyu romantikleştirmemesi. Tam tersine, ne kadar sarsıcı ve yıkıcı olabileceğini sakin, neredeyse durgun bir dille gösteriyor. Bu sakinlik, hikâyeyi daha dokunaklı kılıyor; çünkü büyük patlamalar yok, sadece içten içe büyüyen bir huzursuzluk var. Karakter aklıyla duyguları arasında sıkışmış; ne tamamen vazgeçebiliyor ne de tamamen teslim olabiliyor.
Ve sonunda karakter tutkusu uğruna kendini adıyor, başka bir hayatı iyileştirerek kendi mutluluğunu buluyor, ama trajik bir şekilde kendi yaşamına veda ediyor. Bu son, insanın hem kırılganlığını hem de iyileştirici gücünü düşündürüyor. Benim için bu kitap, insana dair öyle incelikli ve sarsıcı bir bakış sundu ki, uzun süre etkisinden çıkamadım.