• Herkes benim meşrebim güzeldir diyebilir,en güzel benim meşrebim diyemez.bu kadar basit bir mantık kuramını bir türlü anlamadığımız dan dünya tatsız bir yer oldu.benim vatanım,benim inancım,benim ailem vs vs güzeldir de..en güzel benim olandır deme.herkes böyle dediği için kan durmuyor.
  • 225 syf.
    ·2 günde·8/10
    Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Sis kitabını yorumladım:
    https://youtu.be/0QsuJ9RyBtA

    Unamuno kitabının bir novella olmasını istememişti. Bu yüzden "nivola" tanımıyla kendine özgün bir tür yarattı. Ben de bu incelemenin inceleme olmasını istemedim. Roquentin'in baskılarıyla bu incelemenin adı tarihe "oncilome" olarak geçmiştir. İspanya tarihi bunu da yazsın bakalım.

    Bask Bölgesi + Katalonya + Endülüs + Diğer İspanyol şehirleri = İspanya

    Kan + balgam + safra + sevda = Sağlıklı vücut

    Orfeo + Evridiki + Aristaeus + lir = Müzik

    Augusto (kan) + Eugenia (balgam) + Ludovina (safra) + Rosario (sevda) = Sisle vücut bulan sesli bir İspanyol "nivola"sı.

    Sisin hangi çeşidinden başlamalı?

    Kitap, 1914 yılında yazıldı. I. Dünya Savaşı'nda İspanya tarafsız devlet kaldı. Kitabın yazımından 5 yıl önce 1909 yılında Trajik Hafta'da anarşistler, sosyalistler ve cumhuriyetçiler militarizme ve sömürgeye karşı isyan etmişti. Siyasi sis.

    İspanya coğrafyası Bask Bölgesi, Katalanlar, Endülüs İspanyası ve belli başlı diğer İspanyol şehirlerinden meydana geliyor. Coğrafi sis.

    Orfeo, Aristaeus'tan kaçan sevgilisi Evridiki'yi bulmak için Tanrılardan müzik ve liri aracılığıyla yardım ister. Mitolojik sis.

    Augusto'nun olmak ve görünmek istediği karakter çıkmazı Mauricio. Psikolojideki karşılığı alter ego. Psikolojik sis.

    İbn Sina gibi tıp alimlerine göre vücutta dört sıvı vardır: Kan, balgam, safra ve sevda. Kısaca ahlat-ı erbaa. Bunlar vücutta dengeli bir miktarda karışırsa vücut da sağlıklı olur. Fakat biri diğerinden fazla olursa bünyenin sağlığı bozulur. Bask Bölgesi, Katalanlar, Endülüs İspanyası ve diğer İspanyol şehirleri dengeli bir miktarda karışırsa sağlıklı bir İspanya vücudu olur. Eğer Madrid Barcelona'dan fazla olursa İspanya'nın vücudunun sağlığı bozulur.

    Augusto, Eugenia, Ludovina ve Rosario karakterleri dengeli bir şekilde karışırsa edebi bir Sis olur. Eğer kadın karakter Eugenia Rosario'dan fazla olursa Unamuno'nun edebi kurmacasının dengesi bozulur. Unamuno da kitabında böyle demiş bize:

    "Karıştırmak gerek. Özellikle karıştırmak, her şeyi karıştırmak. Uykuyu uyanıklıkla, düşü gerçekle, özgünü sahteyle karıştırmak; bütün her şeyi tek bir siste karıştırmak." (s. 190)

    Gerçek ile kurmaca karışır edebi sis içerisinde. Kan olan Augusto'nun, mide işlevindeki safra Ludovina'nın hazırladığı özsularıyla karışması gibi:

    "(...) midenin kanı oluşturan özsuları hazırladığını, kalbin, işlevlerini yerine getirebilmeleri için beyni ve mideyi bununla beslediğini, beynin de midenin ve kalbin hareketlerini idare ettiğini söylüyordum." (s. 214)

    Sevdayı karşılayan Rosario, normalde tiksineceğimiz ve insanın kafasını sürekli bulandıran balgam işlevindeki Eugenia ve mide işlevindeki Ludovina'yı fizyonomik bir sis içerisinde karıştırır:

    "İmgelemime ve kafama hitap eden Eugenia, yüreğime hitap eden Rosario, mideme hitap eden aşçımız Ludovina." (s. 155)

    İnsan, köpeğin Tanrısı. Orfeo, lirin Tanrısı. Tanrı, insanın Tanrısı. İnsan ölürse köpek ölür. Orfeo ölürse müzik ölür. Tanrı ölürse insan ölür.

    Karıştırmak gerek. Özellikle karıştırmak, her şeyi karıştırmak. Bütün her şeyi tek bir siste karıştırmak...

    Orfeo, Augusto'nun köpeği. Anarşizm, militarizmin köpeği. Müzik, piyanonun köpeği. Eugenia, piyano çalar. Augusto, lir Tanrısı köpeği Orfeo'yla birlikte hayatının müziğine kavuşur. Intro'da müzik ölüyse, outro'da da müzik ölüdür. Müzikal sis. Bütün her şeyi tek bir siste karıştırmalı.

    Unamuno, Bask Bölgesi (Bilbao) doğumlu. Üstkurmaca. Kurmaca içinde kurmaca. Yazarla karakteri konuşturmaca.

    "Kadınlar çok göz alıcı ve güzel
    Yüreğim öyle salak ki haberi yok yaşlanmışım
    Bu ben, ben değil
    Bu ben, ben değil" Peyk - Bu Ben şarkısı

    Augusto, salağın teki. Kendisinin öteki bir ben'e sahip olduğunu söyler. Alter ego. Yüreği de çok salak. Rosario. Bir kadını seven bütün kadınları sever. O kişi için bütün kadınlar göz alıcı ve güzel olur.

    Karıştırmak gerek. Özellikle karıştırmak, her şeyi karıştırmak. Bütün her şeyi tek bir siste karıştırmak...

    Katalanların çalışkan ve ticari bir zekası var. İspanyollar bunları balgam gibi görüp vücutlarından atmak ister. Oysaki kan, balgam, safra, sevda olmadan dengeli bir vücut sağlığı da olmaz. İspanyollar neşeli, eğlence arayan ve boğa güreşleriyle vakitlerini geçiren "kan"lı canlı bir millet. Safrası, butifarra, fideua, chorizo sosis, paella. Sevdası Bask ve Endülüs arasındaki mesafenin uzaklığı. Mesafeler ne kadar uzaklaşırsa duyulan sevgi de o kadar artar. Augusto ve Eugenia'nın yaşadığı gibi.

    "Özgürlük, akılsız yüreğe göre değildir." Dostoyevski.
    Özgürlük, Katalansız İspanya'ya göre değildir.
    Özgürlük, Augusto'suz Eugenia'ya göre değildir.
    Özgürlük, Augusto'suz Orfeo'ya göre değildir.
    Özgürlük, Evridiki'siz Orfeo'ya göre değildir.
    Özgürlük, anarşizmsiz militarizme göre değildir.
    Özgürlük, Sis'siz Unamuno'ya göre değildir.

    Karıştırmak gerek. Özellikle karıştırmak, her şeyi karıştırmak. Bütün her şeyi tek bir siste karıştırmak...
  • 1724 syf.
    ·13 günde·Beğendi·9/10
    Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Sefiller kitabını yorumladım:
    https://youtu.be/Jq8mQGv-pY4

    Sefillik* temalı bu inceleme bana 13 gün boyunca arkadaşlık etmiş 1724 sayfalık dünyanın en uzun sefalet destanının sadece birkaç sayfalık özüdür. Elek hayat, elekten geçemeyen taşlar ise sefil insanlardır. Bu incelemeyi benim ellerim değil, sefil insanların kanları yazmıştır.

    Peki, nerede, kimde, neden aramalı bu sefilliği? Kimdir bu sefil insanlar? İncelemenin okuyucusu bu cevapsız sorulara cevap aranacağını kendisi anlamıştır.

    https://i.ibb.co/...yoksulluk-varken.jpg
    Belki de bu fotoğraftan başlamalı sefilliğin tanımını aramaya. Ellerinde "Onca Yoksulluk Varken" kitabı ve devamında kafalarında "Bize mi çattı bu sefillik?" düşünceleri. Gülüşsüz, parıltısız gözlerde, renksiz, cansız bir tende sefilliğin tezahür ettiği duygusal yansımalar. Sefilliği aramaya bu çocuğun göz bebeklerinin içinde başladım yıllar önce fakat dünyanın kaçınılmaz yuvarlaklığı gibi kendimi yine başladığım yerde elde 0 halimle buldum.

    Devam ettim sefilliği aramaya.
    https://i.ibb.co/3yNHKZY/umran.jpg çıktı karşıma. Bilmediği bir hayatta bilmediği birileri tarafından yüzü, gözü bu hale getirilmişti. Kimdi, ne istiyordu bu insanlar? Anlayamamıştı. Anlatmamışlardı. Üstündeki renksiz ve duyguları yok edilmiş tezahürünün, cansız ve bitkin bakışlarının nedenini bile soramayacak sefillikte bulunmuştu.

    Devam ettim sefilliğin kaynağını bulmak için...
    https://i.ibb.co/CKLmk7g/aylan.jpg çıktı karşıma. İsimlerin ne önemi vardı? Nasıl olsa çoktan unutmuştuk onları, değil mi ama? Bana yüzünü dön, dedim. Seni göremiyorum, dedim. Dönmedi, dönemedi. Denizin kumları, deniz suyu, tuz, medcezir, dalgaların oluşmasını sağlayan bütün gemiler, denizin köpüğü, deniz kızları, su altı canlı aleminin hiçbiri onu bana döndüremedi. Bugüne kadar hiçbiri böyle bir sefillik türüyle karşılaşmamışlardı. Bilimselliğe boyun eğen denizin dalgaları, yıkamaya devam etti cesedi, bütün sefilliğiyle.

    Şimdi de esas sefile gelelim: https://i.ibb.co/...ukluk_fotografim.jpg
    Nasıl da gülüyor, nasıl da gözlerinin içi parlıyor. Nasıl güzel ve tertemiz kıyafetleri var. Ne güzel yukarıdan kafasına bomba düşmeyen, tamamen güvenlikli bir bölgede ve evde yetiştiriliyor. Neden gülmesin ki? Cesedinin fotoğrafının çekilemeyeceği bir yaş ve koşulda.
    Battaniyesi var üşüdüğünde üstüne örtebilecek,
    Yiyeceği var tıka basa karnını doyurabilecek,
    Parası var istediği gibi harcayabilecek,
    Ailesi var istediği gibi sevebilecek...

    Aslında esas sefilin kendim olduğunu anlayalı o kadar uzun zaman geçti diyeme... DANK!

    O da ne? Kafama bir şey dank etti. Bir kitap. Adı Sefiller. Kendi kendine 1656. sayfası açıldı:
    "Mutlu olmak korkunç bir şey! İnsan halinden nasıl da memnundur! Bunun kendisi için yeterli olduğuna nasıl da inanır! Yaşamın yanlış hedefi olan mutluluğa yönelirken, gerçek hedef olan sorumluluk nasıl da unutulur."

    Bu kitap mı anlatabilecekti bana sefilliğin tanımını, kaynağını, bütün çeşitlerini, aşağıda olmayı ve aşağılık olmayı? Bu kitap mı anlatabilecekti bana "sfl" kökünden gelen kelimenin harflerini kanla ve açlıkla seslendirmeyi?

    Akson ve dendrit uçlarım arasında gelip giden sinirlerime, duygularıma sirayet eden bütün bu sayfalarda duyguların rengarenk uçlarını Sefiller karakterleriyle mi adlandıracaktım artık?

    Vicdan azabının Jean Valjean ve Javert karakterleri arasındaki psikolojik gelgitlerini gözlerimin hüzün ordusu olan gözyaşlarıyla mı okuyacaktım?

    Liderleri çarpışırken sefalet içinde kıvranan insanın içinde olup biten manevi savaşları mı yoksa Wellington ile Napolyon'un 1815 yılının bir günü Waterloo Savaşı sahnesinde en sefil ordunun kim olduğunu kanıtlama amacıyla karşılaşıp bir hendek yüzünden sefaletin vahşet ve kan ile elde edildiğini mi düşünecektim aklımın odalarında?

    Zeka ve ileri görüşlülük gerektiren savaş taktikleri mi yoksa yiyecek ve para gerektiren hayatta kalma taktikleri mi sefilliği alıp götürecekti bir lağımın içerisinde başka diyarlara?

    Zaferlerin azaldıkça özgürlüğün arttığı 19. yy Fransa siyasi ve toplum düzeninde, karakterlerin sefaletle birlikte tam tersine düşünce dünyalarının enginliği betimlenecek ve zenginlerin düşünce dünyalarının darlığı mı eleştirilecekti?

    Manastır hayatı ve çilehanelerin dışarıdaki sefil insanları görmemizi engelleyen bir göz bandı oldukları mı kanıtlanacaktı?

    Suçunun pişmanlığıyla, ahlaka yönelim ve örnek insan olmayla, itiraflarla, adalet ve vicdan gelgitleriyle, Paris lağımlarıyla bir insan id-ego-süperego döngüsünü nasıl tekrar tekrar yaşayabilecekti?

    Salt ekmek hırsızlığı yüzünden kürek mahkumiyeti gibi yüz kızartıcı bir suçla birlikte hayatı boyunca etiketlenmekten kaçamamak hukuk sisteminin sistemsizliğine mi verilecekti?

    1789 ve 1830 Fransız ihtilalleri, 1832 Saint-Denis sokağı barikatlarının direnişiyle birlikte aynı zamanda tinsel bir devrime, askeri düzenin acımasızlığına, devrimi ve rejimi savunan toplumun farklı katmanlarındaki insanların toplum hayatındaki konuşmalarına mı tanıklık edecektim?

    Kurşunun bir silahın namlusundan çıkma anıyla hayat dolu bedenlere bir bir saplanmaları arasında geçen süreyi hesaplayıp, dünyada o kesitte neler olup bittiğini mi düşünecektim?

    Yoksa dünyanın en uzun sefalet destanının içerisine polisiye ve gerilim esintileri de serpiştirilip çocuk-anne-baba psikolojileriyle, sefilliğin çaresizliğinden hayatla oynadığı kumarda kitaplarını, dişlerini, saçlarını ve hayatını ortaya koyan insanlarla mı tanışacaktım?

    Sefiller bir duygu gökkuşağıdır. Hiçbir duygunun eksiksiz bırakılmadığı ve unutulmadığı bu sefalet destanında aklıma gelen duygulara göre karakterlerin eşleştirilmesi aşağıdaki gibidir:
    ACI : Fantine, Jean Valjean, M. Gillenormand
    HIRS : Javert, Jean Valjean, Enjolras, Courfeyrac, Grantaire
    NEFRET : Thenardier, Javert, Eponine, Azelma, M. Gillenormand
    KISKANÇLIK : Eponine, Azelma
    İFFET : M. Myriel, Cosette
    UTANÇ : Cosette, M. Gillenormand
    FEDAKARLIK : Fantine, Jean Valjean, Gavroche, Fauchelevent, M. Mabeuf
    KORKU : Jean Valjean, Cosette, Claquesous, Montparnasse, Babet, Gueulemer
    CESARET : Jean Valjean, Enjolras, Gavroche, Marius, Courfeyrac
    UMUT : Jean Valjean, Fantine, Cosette
    MERAK : Jean Valjean, Javert, Fantine, Marius, Cosette, M. Gillenormand
    SEVGİ : Fantine, Marius, Cosette, Jean Valjean
    TUTKU : Marius, Cosette, Javert
    ÇARESİZLİK : Jean Valjean, Javert, Fantine, Marius, Cosette, M. Mabeuf, M. Gillenormand, Gavroche, Petit-Gervais, Dükkandan kovulan iki çocuk
    HÜZÜN : Fantine, Cosette
    MERHAMET : Fantine, M. Myriel, Jean Valjean
    ŞÜPHE : Javert

    Bu duygu panoramasının hepsini yaşatabilen yazar Victor Hugo'dan, yazarın yazdıklarını okuyup kendisini dünyanın en sefil insanı hissetmesi gereken ise okurdan başkası değildir.
    İncelemenin okuru eğer incelemeyi buraya kadar okumuşsa sorulması gereken soruları esas kendisine sorması gerektiğini anlamıştır.

    SAKIN AMA SAKIN!
    Kimse sefilliği başkasında aramasın.
    En büyük sefiller güruhu bu ekranda yazılmış olan bu cümleleri harika bilgisayarları, son teknoloji telefonları, engelsiz vücutları, gören gözleri, duyan kulakları, eksiksiz giyimleri, sosyal medya profilleri, güzel kitapları, sıcak evleri, güvenlikli şehirleri ile birlikte okuyandır.
    Esas Fransız İhtilali, esas Saint-Denis barikatları direnişi, esas Gezi Parkı, esas ruhumuzun Sarı Yelekler'i bu kaçınılmaz gerçeği anladığınızda direnmeye güç bulacaktır.

    Uyanmanın zamanı gelmedi mi artık?
    Kim diyor ulan sana bunları yapmanı?
    Kim sana boyun eğ diyor?
    Teslim olma, diren isteklerine, diren kendi lüksüne, diren kendinin sefaletine...
    https://www.youtube.com/watch?v=_XSBEAmMD9c

    "Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık." Dostoyevski
    Her şeyi fazlasıyla anlayıp hayat boyu geçmeyen bir hastalığa sahip olmaktır *sefillik.
  • 360 syf.
    ·5 günde·8/10
    Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Şato kitabını yorumladım: https://youtu.be/ClrNEe_Sswo

    "Hiç durmadan sorunu hayırlı bir sonuca ulaştırmak için çabalıyorduk, ama sürekli olarak kaçıp kurtulmak istediğimiz meselenin içine daha fazla gömülüyorduk." Franz Kafka

    Kaç haftadır bu kitaba inceleme yazabilmek için Kafkaesk bir hava renginin olmasını bekledim. Ulaşmak istediğim mekanla arama havanın rengini koydum, ne kadar koyuysa o kadar iyiydi.

    Şato, yarım kalmış bir kitaptır. Dava kitabındaki olumsuz ve distopik hava yerine Şato nedense kitap boyunca sizi umut verici şekilde bir mekana ulaştırma güdüsü içerir. Düşünceler, insan ile bir mekana ulaşma amacı içerisinde ortada bu denklemin eşitliğe ulaşmasını sağlayan havanın rengini belirler. Ne kadar yakınlaşırsan o kadar uzaklaşırsın Şato'da, çünkü Kafka'nın mekanları insanlarla mekanlaşır ve Kafka'nın insanları ise mekanlarla insansılaşır. Böylece bulanık ve muğlak da olsa bir Kafka silüeti edinmiş oluruz. Yetmedi mi? Peki.

    Dönüşüm kitabındaki id basamağını geçmiş, egosuyla sorgulamış fakat süperegosunda kısılı kalmış Gregor Samsa'nın, Dava kitabındaki id basamağını çok çetin yaşayan, ego basamağındaki sorgulamalarından sonra süperegoya geçmeye fırsatı kalmamış K.'nın aksine Şato kitabındaki K. id döngüsünden çıkamaz. Her zaman tutkuyla, azimle, şevkle otoriteye, şatonun heybetli mimarisine, kişi odaklı bir iktidara ulaşmayı çabalar. Fakat sanırım bu noktada Gotik mimariden bahsetmek gerekecek biraz.

    Şato mimarisi denince Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Masal Şatosu yerine bu romanda akla sivri uçlu kuleleri, dominant renkler olan siyah, beyaz ve gri renkte tonları, göğe doğru yükselme hevesi gösteren bölümleri içeren bir Gotik mimari gelir. Bu sivri uçlar ve göğe doğru yükselme hevesi otoritenin heybetini, ihtişamını göstermek amacı içerisinde gelişir. Gotik mimaride binalar yatay yerine dikey yönde uzamak isterler. Aynı insanın karşısına dikilen otoritenin alt kesimden olan farkını ortaya koymak için onun üzerindeki ezici üstünlüğünü, görkemini ve ulaşılamazlığını göstermek isteyen bir yansıtış gibi değil mi? İnsanların ihtiyaçlarına ve sorunlarına, insan ölçülerinin proporsiyonlarına eğilen mimari Rönesans ve Barok zamanlarındadır, kanaatimce eserde insan sorunları üzerine düşünülen bir mimari ve roman yapısı olsaydı K. da bu "id" aşamasında sıkışmış kalmazdı diye düşünüyorum.

    Bu roman 1926 yılında yazılmıştır, yani Gotik mimari dönemi asırlar öncesinde kalmıştır diyebiliriz. Yani roman ve içinde barındırdığı dönem itibariyle roman insanlarını anakronik diye tanımlarsak yanlış olmaz kanaatindeyim. Kafka, Şato'da bürokrasiler ve otoriteye ulaşma çıkmazları arasında aynı zamanda kimsenin de bu ulaşma yolu içerisinde yardımını alamadan kalmış insanın ne kadar çağa uymaz ve eskimiş olduğunu da göstermeye çalışmış olabilir.

    Olabilir, düşünüyorum, yapabilir, edebilir, şöyle olabilir, böyle düşünülebilir. Bir ortamda Kafka konuşuluyorsa orada kesinlik belirten yargılar kullanmak tehlikelidir, bunun yerine sürekli olarak kaçıp kurtulmak istediğimiz meselenin içine daha fazla gömülmeyi tercih ediyorum.

    *Ekstra ve kendi yaptığım bir tespit olarak şu an faşizm üzerine okumalar yaptığım kitapta faşizm hakkında "Liberalizm, muhafazakarlık ve sosyalizm 19. Yüzyıl'ın ideolojileriyken, faşizm 20. Yüzyıl'ın, bazılarının dediği üzere özel olarak da iki dünya savaşı arasının çocuğudur." diye bir kısım geçiyor. Ve bu kitap 1926 yılında yazılmış, ve bu tam olarak iki savaşın arasında yayınlanmış olduğunu gösterir! Durun birkaç şey daha söylemem gerek.

    "Modern medeniyet insana daha çok özgürlük sağladı ama beraberinde de yalıtılmışlık ve güvensizlik tehlikesini de getirdi. Dolayısıyla, kriz dönemlerinde bireyler özgürlükten kaçıp, güvenliği tüm erki elinde bulunduran bir LİDERE veya bir TOTALİTER DEVLETe boyun eğmekte arayabilmektedirler."

    Bu romandaki K, faşizmin yaşandığı dönemler arasında bir kolunun 1. Dünya Savaşı tarafından, diğer kolunun ise 2. Dünya Savaşı tarafından çekildiği bir eski-yeni çıkmazlığına bürünür. Bunu çizimini yapmaktan başka bir şekilde doğru dürüst açıklayamıyorum :
    https://i.ibb.co/0GnxF3M/IMG-1518.jpg
  • 140 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Yeraltından notlar çoğu insana ağır gelebilir. Hatta çoğu insansa okudum demesine rağmen hiçbirşey anlamamıştır.Kitap 2 kısımdan oluşuyor. Birinci kısımı kime sorarsanız sorun büyük ihtimal "Bir insanın iç dünyasını", "Yanlız bir adamın ruh halini.", "Bir insanın düşünceleri ilesavaşını" anlatıyor gibi cümleler duyarsınız. Ben size farklı bir bakış açısı sunayım.Evet kitap birinci kısımda yanlızlaşmış bir adamın düşünceleri ile boğulmasını anlatıyor.Bu düşünce savaşı kısımına Yeraltı demiş. 2. Kısımda da o kişinin hayatından notlar veriyor. Bu kitabı okudukdan sonra bazı ruhsal bozukluklar hakkında bilgi edinin. Anksiyete bozuklukları, bipolar gibi.. Özellikle anksiyete bozukluklarından okb, derealizasyon, depersonalizasyon ve süper ego gibi bozukları hakkıyla öğrenin. Sonra bu bilinçle tekrar okuyun. Hatta bu rahatsızlığa sahip kişileri dinleyin ki kitaptaki şahıs ile çok fazla benzerlikler göreceksiniz.

    Daha önce okuyanlar için şu şekilde örnekler vereyim okb takıntı demektir.Notlar kısımındaki anılara bakınız hepsinde ağır takıntılar var ve bu takıntılar onu çok ciddi harap ediyor. Spoiler vermek istemiyorum ama bu bilinçle tekrar okursanız ne demek istediğimi anlarsınız.Misalen anksiyetelilerin en büyük baş belalarından birisi düşünmektir. Sürekli zihin fırtınası yaparlar.Gerek düşüncelerini sakinleştirmek gerek krizleri hafifletmek için sıkça hayal kurarlar.Krizleri dedim, mesela o düşünce fırtınasına dalınca ayları harap olur.Kendilerini başka bir dünyaya soyutlarlar. Bu kısımları kitabı okuyanlar anlamışlardır zaten. Okumayanlar ise okuduklarında anlayacaklardır ne demek istediğimi.

    İşin özü eğer bu kitabı okuyacaksınız önce (özellikle anksiyete bozuklukları) ruhsal rahatsızlıklar hakkında bilgi edinin. Eğer okumuşsanız da bu tür rahatsızlıkları hakkıyla öğrenip tekrar okuyunca farklı bir haz alacaksınız.
  • 538 syf.
    ·7 günde·7/10
    Bu serinin, ilk iki kitabı daha güzeldi açıkcası ama Şeytanı Uyandırma'da iyidi, diyebilirim. Bu sefer katili bulamadım, bu kitapta katil kim acaba diye düşündüm ama öyle aşırı derece: Bulmalıyım, tarzı değil, yani bu hissi veremedi. Diğer kitaplara nazaran, Dave'nin iç dünyasına daha çok yer verilmişti; çünkü diğer kitapta kafasından vurulması sebebiyle psikolojik olarak düşük bir modda ve kendisiyle, etrafındakilerle içten bir tartışma halindeydi. Ama yine de bu durum karşısında çıkan olayda doğru soruları sorması ve doğru cevaplar aramasını engelleyemedi. Polislerin her zaman açık fikirli olması gerekir ama bu kitapta görüyoruz ki; dava çözmek, suçluyu yakalamak yerine, ego savaşı derdinde olup asla hata yaptığını kabullenmeyerek, işleri yokuşa sürmeye çalışan ahmaklar da ne yazık ki her yerde mevcut. Dave, bu kitapta aile ilişkilerinde de büyük ilerleme kaydetti, bana kalırsa ve yazar da, Dave'nin ailesini, bize daha çok açmış oldu.
    David Gurney, bir tanıdığı olan gazeteci Connie Clark'in kendisinden büyük bir iyilik istemesi üzerine bir duruma müdahil olur. Connie, master yaparken ki seçtiği tez konusunun, herkesçe çok beğenilmesi ve bunun bir "RAM" tv tarafından, belgesel olarak yayınlanması yönünde anlaşma sağlamış olan kızı Kim'in; yaptığı şeylerin ne kadar doğru olduğu, nasıl bir yol izlemesi gerektiği, annesinin tersine gitmek için yanlış şeyler yapmaması konusunda Dave'den, akıl vermesi yönünde yardımcı olmasını ister. Belgesel, çözülemeyen cinayetlerden biri olan Good Shepherd adıyla, 10 sene önce, Mercedes kullanan birkaç zengin insanın öldürülmesi üzerine, geride kalan ailelerin üzerindeki uzun dönem etkilerini kapsar. Bir de Kim'in eski sevgili sıkıntısı vardır. Bu iki olaya da fazlasıyla müdahil olan Dave, gündemde yeni cinayetlerin baş gôstermesi ile yine kendini tehlikenin içinde bulur.
    Ortaya çıkan katil, kişi olarak olmasada genel anlamda beklenilendi, yani öyle "Vay be" etkisi yaratmadı. Okurken bazı yerlerinde ürpermedim değil.
  • 640 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Uzun bir süredir inceleme yapmadım. Çünkü okuduğum film ve kitap incelemeleriyle kendi yorumlarımı karşılaştırınca ciddi bir fark gördüm ve yazdıklarımdan utandım. Adamlar oturup kitabı bitirip en güzel cümleleri ayırt edip bulabiliyorlar sonra da kitaptan örnek vere vere toplumsal analizinden karakter psikolojisine kadar verilmek istenen asıl mesajı ortaya seriyorlar. Hayır acaba ben mi salağım diye düşünüyorken ne filmlere ne de kitaplara inceleme yapmamaya karar verdim.

    ***SİTE YÖNETİCİLERİNE NOT: Aslında kimsenin göremeyeceği bir kısım olsa, kitap hakkındaki incelememizi oraya yazsak, sadece biz görsek. Bu şekilde pek rahat değilmişim de kendimi kısıtlıyormuşum gibi hissediyorum. Yazın umursamayın demeyin. Yine de baskı altındaymışım gibi hissediyorum. (Buradan bir psikanaliz denemesi çıkar bence.) Nereye isteklerimizi fırlatıyorduk? Sanki istekler diye bir sayfa vardı. Dur bunu bitirip onu bulayım.--Hacı abiyi hatırladım şimdi. Burada olaydı şimdi onunla bu yeni güncelleme nasıl olurdu acaba diye tartışıyor olurduk. O da gitti tabii. Olduğumuzla kaldık burada.--

    Şimdi kitaba gelelim. Bir düşündüm de çok uzun bir yazı olacak gibi. Umarım sıkılırsınız. Yok cidden, bırakın okumayı gidin başka şeylerle uğraşın; kafanızı duvarlara falan vurun.(Bu cümleleri önceki incelememde kullandığımı hatırladım. Demek ki kendime zerre güvenmiyorum. Ayrıca kaç ay önce yazdığım cümleleri bir daha yazıyorsam bu hala aynı durumda olduğumu gösteriyor bence. Bu da burada kalsın, sonra üzerine düşüneyim.) Şimdilik incelemelerde gördüğümü yapmaya çalışacağım: önce olayları özet geçerim, sonra entel kuntel bir-iki tane toplumsal analiz (günümüz türkiyesini -dünyasını- gösteriyor mahiyetine.)Son kısma da klasik sosyolojik eleştiri sunarım. Finalde kitap tavsiye edilir ve olay biter. Her zamankinden yani. Bir deneyelim.

    Ayrıca fantastik zırvalıklar okumayan realist arkadaşlar da bir denesin en azından. Çünkü ben de okumazdım fantastik falan zaten bu ilk serim olacak bu türde. Ben bağnaz bir yapı göstermiş olmamak, en azından denedim ve beğenmedim diyebilmek için başladım, sizi bilemem. Ki beğendim de gayet. (Ayrıca siz okumayanlar, yıllar sonra bu serinin film falan olur sonra buralar değerlenir. Haberiniz ola yani.)

    Dövmeli adam üzerinden tüm seriyi yorumlayacağım ki yeni başlayanlara rehberlik olsun.

    Olaylar gelecekte geçiyor öncelikle. Yeryüzü 300 yıl önceki en büyük nüvelik(klasik fantastik kitaplarda olan tuhaf yaratıklarımız) saldırısında fazlasıyla kayıp verip, yine fazlasıyla zarar görmüştür. O kadar ki araba, TV, internet, telefon gibi araçların yanında nüveliklere saldırıda kullanılan saldırı muhafazalarının(bir çeşit sihir. Fantastik bir durum değil bu ya da sihirli annemdeki sihir de değil. Canlılığın ruhu gibi, her canlıda olan güç. Budizm, hinduizm onlarda vardı böyle ruh falan. Evrenin gücü, ruhu öyle bir şey yani. Sembollerden oluşur bu muhafazalar. Nüvelik öldürünce gücü o muhafazaya geçer.) hepsi kaybolur. Eski dünyadan kalma çok az bilgi kırıntısı kalmıştır artık. Yani ilkeli bir yaşam var. Sadece savunma muhafazaları kalmıştır. Bu nüvelikler Nüveden sadece gece vakti yeryüzüne çıkabiliyorlar çünkü gündüz vakti güneş ışığı onların bedenlerini yakıp tüm sihirlerini, ruhlarını yok ediyor. Yani geceleyin tüm dünya sessizce köşesine çekiliyor. Krasia denilen şehir devletinde yaşayan çöl insanları hariç...

    İşte böyle bir dünyada Arlen diye (evet her fantastik kitapta olan göklere çıkarılacak arkadaş bu) bir vatandaş yaşadıkları bazı olaylar sonucu (sürprizbozan mı olmuş adı? İşte ondan fırlatmamaya çalışıyorum, yoksa anlatırdım bu olayları da o değilde TDK ne diye Engin Altan Düzyatan gibi kelimeleri yabancı kelimelere karşılık olarak buluyor ki? Ben şahsen böyle yeni kelimelere alışmadım, bir türlü kullanma isteği olmuyor. Harf inkılabı sırasında (bu anlatacağım dibine kadar yanlış bilgi olabilir çünkü sadece duydum hiçbir yerden doğrulatmadım. Ama sağda solda sebepsizce anlatıp dururum.) Tren için kullanılması istenen ''çok getirgeçli çok götürgeçli üstten öttürgeçli alttan ittirgeçli araç'' cümlesi tutmayınca tren olsun o zaman demişler. (Belki 3-4 kelime fazla söyledim, ama orada 9 kelime var.) hatırladıkça kınarım yani. Bir politikacı kadar sert kınarım öyle böyle değil...

    Neyse fazla şımardım kitaba dönelim. Bu Arlen denilen çocuk geceleyin tavuk gibi kafesimize sinmeyi kabullenemiyor ve her şeyi değiştirecek olan o ilk dokunuşu –kelebek etkisi gibi, git gide dokunuşları yapanların sayıları ve etkileri büyüyor- yapıyor. Sonrası sürprizi bozar bence.

    Seriyi tanıtayım:
    1.kitap: Dövmeli adam. Bu kitapta Arlen’i ağırlıklı olarak,Leesha’yı Rojer’i anlatıyor.
    2.kitap: Çöl mızrağı. Genellikle Jardir’in bakış açısından bazı olaylar, ayrıca Arlen, Leesha, Rojer anlatılıyor
    3.kitap: Günışığı savaşı. Çoğu zaman İnavera’nın gözünden baksa da, Arlen, Jardir, Leesha, Rojer, Abban da anlatılıyor.
    4.kitap: Kafatası tahtı. Henüz okumadım. Sırada bekliyor.
    5.kitap: Türkçeye çevrilmedi veya yazılmadı.
    6.kitap: Henüz yazılmadı. Son kitap olacak

    Krasialılar vardı bir de. Yaşayış ve kültürleri araplarla oldukça benzer. Çoğunun bana kalırsa bağnazca bağlı olduğu bir dini var ve çölde yaşıyorlar. Ayrıca çok sert bir toplumsal sınıflaştırma var. İmam ve rahipleri var ‘dama’,’ damajiiting’(kadın imamlar gibi bir şey.) Kulağa hoş gelen bir dilleri var(Arapça da öyle bence. Biraz sert bir dil gibi, sanki kırbaç şaklatıyormuş gibi ama Kur’an okunan bir yerdeyseniz çok hoş bir tınısı olduğunu düşünüyorsunuz.) Cennet, Cehennem vs. vs. baya bir kültür birikimleri var yani. Ama diğer insanlardan farkları bunların geceleyin bir köşeye sinmek yerine alagilerle –nüvelik kelimesinin krasia dilindeki karşılığı- her gece savaşıyorlar. Çünkü bu kutsal kitap Evejah’ta emredilen bir şey. Cenneti garantilemenin nadir yolarından biri. Zaten 2.kitap Krasia da geçiyor. 1.kitap için bu kadarı yeterli.

    Buraya kadar yazdığım kısım kitabın konusu falandı. Tüm bunların yanında hiyerarşik düzene, dinlere ve özellikle kadının toplumdaki yeriyle beraber erkek egemen toplumları hunharca eleştirmiş. İnsanın bir fantastik kitaptan beklediği ‘’ olayı anlat geç alttan alttan bir iki güzel cümle fırlat çık aradan, kasma çok’’ falan oluyorken yazar kalkıp açık açık yerin dibine sokmuş, aşağılamış bildiğin. Bence serinin en güzel yönlerinden biri de bu.

    Mesela kitapta sık sık din adamlarıyla jonglörler aynı işi yaparken göze çarpıyor.(Tabi ben bunu 3.kitapta ancak fark edebildim. Hâlbuki ilk kitaptan beri öyleymiş.) Jonglörler insanları eğlendirip güldürerek onlara dünyanın ne kadar korkunç bir yer olduğunu kısa bir an için bile olsa unutturabiliyorlar. Bazen hikâyeler anlatıp onlara umut aşılayabiliyorlar. Tabii karşılığında para kazanarak. Aynı şeyi din adamları da insanlara diğer dünyada cennet cehennem gibi vaatler ve cezalar verip onları uyuşturarak (bu kelime için bana kızacaksanız zerre umursamayacağım. Çünkü bu yüzden bana kızmış olmanız kendi bilgi ve inanışınızdan küstahça emin olduğunuzu gösteriyor olacaktır. Bir anlamda bağnaz demek istedim evet. Ben bu cümlelerimi bir düşünceye yöneltmiyorum, sadece herhangi bir düşünceye hiç sorgulamadan, üzerinde hiç düşünmeden bağlanana kişilere yazıyorum. Benim mesela sırf İslam düşüncesiyle uyuşmadığı için sırf uyuşmadıkları için komünizmle falan uğraşan arkadaşlarım var ya da tam tersi ‘Müslümanım ben cennete girecem’ cümlesinden başka cümle kullanmayan başka bir arkadaşıma en basit ve temel dini eleştiri yönlendirdiğimde anında konuyu değiştirip, salağa yatıyor. İşte eleştirdiğim şey bu, şu din ya da bu inanış falan değil… Bir dine ya da düşünceye inanıp o yönde yaşayan tanıdıklarım var. Gayet saygılı ve açık fikirli insanlar. Bana kalırsa dinlerde bir doğruluk payı var ise eğer istedikleri şey bu tür insanlar ama iş kişisel çıkara, ranta gelince geri zekâlı rolü yapıyor olmaları bana bazen cehennemin varlığını dilettiriyor…) hem devlet adına o bölgede kontrol sağlanmış oluyor hem de din adamları bu işten maddi bir kazanç sağlıyor. Kitaptaki her şehir ve köyde bu durum var. Ama dinin baskısı sonucu en çok yıpranma ve zarar gören topluluk Krasia halkı olmuş. Yöneticilerini ‘’ıstırırım, yalarım ben ya. Adam gibi adamdır...’’ Diyerek seven bu insanların ‘bence’ böyle olma sebebi: dinlerine göre öbür dünyada cehennem korkusu ile beraber, yöneticilere en küçük bir saygısızlık durumunda, en küçük bir başkaldırı durumunda idam edilmelerinin korkusu olmuş. Yani baskı ve korkuyla yönetiliyorlar. Zaten yönetilen kesim ve orta kesim okuma yazma bilmiyor, ki bilse bile bilgiye erişimleri çok kısıtlı olacak…
    Bu dini yönetimin bir diğer sonucu da aşşırı net bir biçimde toplumsal sınıfların oluşması olmuş. Krasia kanunlarına göre (Bu kutsal kitap Evejah oluyor.) Toplumun en üst katında (Bundan sonraki sınıfların, makamların isimlerini sallayacağım, hepsini değil elbette, elimden geldiğince doğru bilgi girmeye çalışırım tabii de kelimeler birbirine çok benzer çoğunu hala karıştırıyorum. Maksat incelemeyi geçirmek olsun. –bkz: yanlış bilgi nasıl oluşur?—En azından dürüst davrandım.) Sharum ka denilen komutan ve devlet yöneticisi var. Bu mutlaka erkek olur. Bence ilginç olan hemen sonra Damajah denilen kadın imamlarının başını çeken bir kadının yönetimde söz sahibi olması. Bu güzel bir özellik bence. Sonra dama (rahip) ve damaji’tingler(rahibeler) geliyor. Buraya kadar ki kısım yönetici kısmıydı ve en zengin kesim oluyor. Orta kesim diyebileceğimiz dal’sharumlar ve kai’sharumlar var bunlarda ordu yerine geçiyor. Ama okuma yazma durumu yok. Devlete körü körüne bağlılık var çünkü onların her türlü ihtiyaçları devlet tarafından karşılanıyor. Bunlar ayrıca tüm dünyada geceleyin nüveliklerle savaşan tek insanlar oldukları için ego, kibir de tavan yapmış. Bunların yanında en alt sınıf sayılabilecek yönetici olamamış kadınlar ve savaşçı olamamış erkekler olan khaffitler. İsimleri bile sesli söylenince küfür gibi çıkıyor ağızdan, öyle bir alt sınıf yani. Bu kadınlar ve khaffitler her gün üst sınıftakiler tarafından her türlü aşağılanma ve iteklenmeyi hak ederler, gerekirse(ya da birinin canı sıkılırsa) bunlar dart tahtası, kum torbası görevi görürler. Yani her an öldürülmeye idam edilmeye açık bir yaşamları var. İşçi, esnaf kesimi gibidirler yani. Olmazlarsa olmaz olan grupturlar, sayıları da çoğunluk olacak kadar fazladır elbette, ama işte itaat, korku, tehdit, baskı, din gibi etkenler bunların köşelerine sinmelerine sebep olmuş. Aslında bilseler onlar olmadan hiçbir işin yürüyemeyeceğini belki birleşirler ve..( iş biraz komünist manifestosuna döndü. Bu kadarı yeterli bence. Ama ciddi olarak sayıca fazla olmalarına rağmen, olmazlarsa devlet yönetiminin duracak olmasına rağmen dinin baskısı, babadan oğula geçen khaffitlik sonucu küçüklükten gelen dışlanmışlık onları pasif kılıyor. Böylece itaat ve kontrol sağlanmış oluyor. Komünizm falan dedik de aklıma geldi: yaşasın mutlak olmayan doğru, yaşasın hiçbir şey…)

    Var mı okuyan bir insan evladı? Kaldıysa birazcık daha saçmalayıp şımararak sizleri de kaçıracağım.
    Vaay hakikaten uzun yazmışım. Keşke daha entelimsi, daha felsefi bir kitaba böyle uzun uzun yazabileydim. Neyse devam.

    Son olarak kadınlara olan bakış açısını da anlatayım. Aslında böyle bir konu son zamanlarda fazlasıyla öneme binmiş durumda iken (en azından bir kesim için, okuyup sorgulamayan, bağnaz ve rantçı kesim ile yönetene zerre batmıyor gibi bu konu. Hayır illa sizin de mi anneniz, eşiniz, kızınız, kız kardeşiniz, otobüste dayak yesin, kafasına parke taşı yesin, bıçakla torba deşer gibi delik deşik edilsin, tahrikten tecavüze uğrasın… Bu isteyeceğim şey vahşice olacak, düşmanımdan bir farkım kalmayacak ama her gün aynı haberle karşılaşacaksam, ne zaman kız arkadaşım, annem dayak yiyecek diye korkacaksam, varsın en şerefsiz düşmanım gibi olayım. Zaten başka dilden anlamıyorlar. ‘Umarım öldürülenlerin, dayak yiyenlerin ahı tutar da aklınız başınıza gelsin diye, daha beterlerini yaşayasınız…’ Ulan aşağılık pislikler, ben böyle bir şey dilediğim için utanıyorken siz nasıl onca ölüme rağmen hala rahatça uyuyabiliyorsunuz anlamıyorum…) kitap iyi geldi. Çünkü önce kadınların ezildiğini gösterip okuru çok sinirlendirmiş yazar sonra yine okuru tatmin ede ede onların intikamını alıp kitapta yavaş yavaş (3. Kitapta hissetmeye başlıyorsunuz, öyle yavaş) bir kadına karşı bakış açısının iyi yönde değişimini sağlamış. Bu bence kitabın en güzel özelliklerinden biri, hatta en güzeli olabilir.

    2,5 saattir yazıyorum parmaklarıma kramp giriyor artık. Benden bu kadar. Saat 4.30 olmuş. Gece gece yazmak da iyi geldi, içimi de döktüm biraz biraz. Neyse çok uzattım.

    Herkese iyi okumalar.

    ***BİRKAÇ GÜN SONRA NOT: Bugün bir Dostoyevski incelemesi okuyunca fark ettim de, Peter Brett karakter ve ruh analizi konusunda Dostoyevski'ye fazlasıyla benziyor. Fantastik kitap okumayan Dostoyevski'ci arkadaşlar bana biraz kızabilir ama bu benim fikrim. Yani kitaplarını düşününce, özellikle serinin ilerleyen kitaplarında bu iyice göze çarpıyor.

    ***AYLAR SONRA NOT 2: 4. Kitabı da okudum. Harikaydı. Iyi ki fantastik okumam demeyip de başlamışım. Öyle güzeldi. Hatırlayınca sanki benim başımdan geçmiş gibi heyecanlanıyorum be. Özledim de biraz. 5. kitap çıksın bir an önce. Okuyayım.