• "pekçok iyi adam bir kadın tarafından köprü altına düşürülmüştür."
  • "Ay'a çok bakmayın çocuklar, diye uyarır onları, iyi değildir. 
    İyi değil mi, niye?
    Öyle derler, aya bakmak iyi değildir.
    İyi olan nedir peki?
    Sabahleyin gözünü açar açmaz yeşile bakmak."
    Rasim Özdenören
    Sayfa 24 - İz yayıncılık - 12. Baskı
  • Sanırım; orta halli, çerez bir film izlemekle Tess Gerritsen okumak aynı kategoriye dahil edilebilir. Ayrıca kurduğum bu cesaret kokan cümle de birçok ağır eleştiriye maruz kalabilir, bunun farkındayım. Sonuçta modern polisiyenin en önemli isimlerinden birinden bahsediyoruz burada. Hatta tıbbi polisiye için belki de bir numara diyebiliriz. Ama ne yapayım, kendisinin "bu iyiymiş" diyebileceğim kitabına sanırım denk gelmedim daha. "Gece Nöbeti", Gerritsen'ın genel tarzına daha yakın bir romandı. Araştırdığım kadarıyla söylüyorum. "Yörünge" ise Gerritsen hayranları için belki de daha farklı bir soluk. Kurduğu gerilimi ve yarattığı kırılma noktalarını klasik iyi/kötü kovalamacasına dayandırmadan yapıyor. Böylelikle hikayemizde bir "kötü adam" yok diyebiliriz. Elbette bunun sürprizi kaçmasın, kitabı okurken kısa bir süre de olsa tahminlerim kötü karakter arasın isterdim, fakat arka kapaktaki kocaman yazı sayesinde başlamadan ipucu sahibi oldum. Yerine göre gereksiz ve tatsız olabilecek bir durum.

    Kitabın farklı bir temel üzerine oturtulması güzel ama üzerine çıkılan katlarda kullanılan malzemeler aynı. Klasik bir Amerikan filmi boşanması üzerine bir kez daha kesişen yollar... şeklindeki kabız bir özetle bile bir nebze açıklanabilirmiş. Klişelerin üzerinde fazla durmak tahmin edilebilir olmanın yoluny daha fazla aralar. Diyalog ağırlığı yoğun olan bir eserde diyaloglar da klişe olunca bir süre sonra kendinizi konuşmaya dahil edebiliyorsunuz. İyi bir nokta mı yoksa değil mi, tartışabilir miyiz? Hayır, tartışamayız. Çünkü değil.

    Klişelere rastlayıp bunun üzerine uzun sayılabilecek bir roman okumak da bir nebze üzücü olabiliyor. Daha da üzücü olan nokta ise, bu uzun sayabileceğimiz romanda karakterlerin sığ ve son derece tahmin edilebilir olmaları. Karakter sayısı fazla olunca ve yeterli tanıtılmadıklarında, bir süre sonra kimin kim olduğu konusunda karışıklıklar olabiliyor. Belli bir süre sonra da olaylara kapılamayınca bu durumu önemsememeye başlıyorsunuz.

    Tess Gerritsen anlatımı basit ve akıcı. Çerezlik kitap anlayışına hizmet edip hızla tüketilecek bir eser ortaya çıkardığı için cok da büyük bir artı diyemem. Yoğun bir anlatımı akıcılaştırmak başka, basitçe anlatmak bambaşka bir şeydir. Sanırım, bundan sonra Tess Gerristen okuyacağım zaman otoritelerce en iyi olarak nitelendirilen eserlerini seçeceğim. Başka türlü merakımı çelebileceğini sanmıyorum.
  • Edip Cansever'in "Yangın" şiirinde geçen şu kısmı belki bir yerde görmüş olabilirsiniz:

    "Sizi görmüyor muyum dikkat!
    Trenlere çikolata yediriyorum."

    Bunu ilk gördüğüm zaman bana bir şey ifade etmemişti. Sanırım Cansever, Hayal Ovası'nda şiir atını doludizgin koştururken böyle bir şey yazmıştır diye düşünüyordum.

    Lakin bazen zaman ilerledikçe anılar unutulmak yerine kendini daha da sivrilterek hatırlatıyorlar size kendilerini. Ortaokul zamanı gittiğim bir dershanede Yerli Malı haftası gereği herkes bir şeyler yapıp getirsin, o gün ders yapmalıyım denildi. Ben de annemin yaptığı aşure dolu tencereyi sınıfa getirdim. Sınıfta masalar köşeli U şeklinde dizilmiş, herkes yaptığını çoktan getirip yerleştirmişti. Ben de tencereyi koyup oturdum boş bir yere. Sonra bir ara kalkacaktım ki, kolum tencereye çarptı ve benden tarafa olan duvara doğru döküldü. Çok fena bozulmuştum. Ondan sonrasını da hatırlamıyorum zaten. Eve gittiğimde annem nasıl geçtiğini, aşurenin beğenilip beğenilmediğini sorunca verdiğim şu cevabı çok iyi hatırlıyorum: "Onları bilmem ama duvarların sevdiği kesin!"

    Şimdi şu anı alıp, en başta bahsettiğim şiire dönünce bazı mısralar ne kadar da anlamlı oluyor. Kim bilir belki de Cansever annesiyle içi pek de temiz olmayan bir trende seyahat ederken, yer bulmak için arada dolanan bir adam koluna çarptığı için elinde çikolata duvara sürtünüp mahvolduğu için bu şiire eklemiştir böyle bir kısmı, ya da bilmem başka bir senaryo. Orası sizin, benim hayal gücüme kalmış. Veyahut da dediğim gibi, hayal gücünün sınırlarında gezerken yazmıştır böyle bir şeyi, gerçekliği yoktur. Kim bilir?

    Velhasıl kelam buradan çıkartmak istediğim sonuç, hayatınızda yaptığınız herhangi davranışın, yazdığınız herhangi bir cümlenin, attığınız herhangi bir adımın, bir kelimeye verdiğiniz herhangi bir tonun bir insana nasıl tesir ettiğini asla ve asla bilemezsiniz tam olarak. Ya şimdi ya da sonra. Tıpkı Cansever'in o dizesi ve benim aşure hikâyem gibi.
  • Birçok erkekler gibi o da gezindiği zaman daha iyi düşünebiliyordu.
    Hüseyin Nihal Atsız
    Sayfa 40 - Ötüken Neşriyat
  • DİKKAT SPOİLER VE ALINTI VARDIR !!!

    UNAMUNO , BİR YAMAN ADAM , BİR YAMAN YAZAR

    Unamonu uzun zamandır aklımda olan fakat okumadığım bir yazardı, en ünlü kitabı SİS. Onu henüz okumadım ama bu okuduğum ilk kitabı, bu öyküler bana göre muhteşemdi. İnsanın özünü, çelişkilerini, saf halini ,sevgiyi,nefreti ve türlü duyguları önümüze seren adamlardan yazar, gönül adamlarından tabiri caizse.

    Çeviren Behçet Necatigil. Bana göre çok iyi ve ruh katarak çevirmiş hakkını teslim edelim.

    İncelemede pek alıntı yapmayı sevmiyorum ama bu sefer bir hikayeden bolca alıntı eklemek istiyorum.

    10 tane kısa öykü var kitapta, en uzunu ise 50 sayfa olan ve kitaba adını veren "Yaman Adam". Kısaca, güçlü bir adamın hikayesi ve sevdiği kadının, ama ne sevgi.. Yaman bir hayat,yaman bir ilişki, yaman bir sevgi. Kadın da onu sever ve öyle bir bağlanır ki anlatılmaz okunur. Toplumun erkeğe biçtiği güçlü olma rolü ve hayat şartlarının da getirdiği katılığı o kadar güzel anlatmış ki yazar mest ediyor ve günümüzde de pek değişen bir şey yok dedirtiyor.

    Diğer en sevdiğim öykülerinden biri "Aşkın Hücumu" oldu. Bu öykü 8 sayfa ama ne dolu ne özel geldi bana, belki fazlaca da romantik ve dramatik olsun buna da ihtiyaç yok mu yani ara sıra ?
    Bu öyküden bolca alıntı paylaşıyorum size, nerdeyse tamamını okumuş kadar olacaksınız, bakın hele şu üsluba.


    “Bu kadar lafı edilen , şairlerin hemen biricik konusu olan aşk nedir acaba, diye düşünüyordu Anastasio. Çünkü o, aşıkların aşk dediğine benzer bir şey hissetmemişti ömründe. Sadece bir kuruntu muydu aşk, yoksa zayıf kimselerin hayatlarındaki boşluğa veya can sıkıntısına karşı korunmak için kullandıkları itibari bir yalan mı? Anastasio'nun duygusuna göre hayattan daha boş,daha sıkıntılı, daha manasız,daha saçma bir şey olamazdı çünkü.”

    “Zavallı Anastasio acınacak bir hayat sürüyordu; bomboş ve gayesiz bir hayat sürüyordu ve içinde zayıf bir ümit, zayıflığına rağmen bütün hayal kırıklıklarına meydan okuyan bir ümit taşımayıp da sonunda elbet bir gün aşkın kendisine geleceğinden emin olmasaydı şimdiye kadar yüz kere canına kıyardı şüphesiz. Ve Anastasio boyuna seyahate çıkıyor, aşkı aramaya yollara düşüyor, bir yol kavşağında ansızın aşkın hücumuna uğrayacağına inanıyordu adeta.”

    “İsim yapmış erotik yazarların hepsini , seksüel aşk çözümleyicilerini incelemek gelmişti aklına: aşk romanı namına her ne varsa cümlesini okuduktan sonra henüz tam erkek olmamışlarla, bir bakıma artık erkek olmaktan çıkmışlar için yazılmış o pek biçare eserlere kadar indi; baldır bacak edebiyatının en azgın örneklerine kadar alçaldı. Tabi bütün bunlarda aşk adına bulduğu şey , hemen hemen bir hiçten ibaret kaldı.”

    "Ben de mi böyle olacağım " diye düşündü. "Meşum kadın , aşkı hiç düşünmediğim bir anda peşinden mi sürükleyecek beni?" Ve Anastasio , bu kaderi aramaya seyahat üstüne seyahate çıktı.

    "Bir gün gelecek ki " diyordu içinden. "Aşkı bulacağım diye beslediğim o cılız ümit de sönüp gidecek bir gün! Ya gençliğimi yahut hiç değilse olgunluk çağımı anlayıp tadamadan ihtiyarlık gelip çatarsa nice olur benim halim? Ya gün gelip de ne yaşadım ne de bundan sonra yaşayabileceğim demem gerekirse ? Ben korkunç bir şanssızlığın mı kurbanıyım, yoksa bütün insanlar birlik olmuşlar da yalan mı söylüyorlar?" Ve Anastasio , kötümser oldu.

    “Dalgın dalgın oturdu, çorbayı bekledi.Başını kaldırıp da bakışlarını yolcu dizilerinde üstünkörü gezdirince bir kadın gördü; kadın o sırada büyücek , terütaze ağzına bir elma dilimi götürüyordu. İkisi de göz göze geldi ve sarardılar. Karşılıklı sarardıklarını görünce daha da sarardılar. Göğüsleri kalkıp kalkıp iniyordu. Anastasio , vücudunun ağırlaştığını duyuyor, uzuvlarını saran soğuk bir karıncalanmadan rahatsız oluyordu.”
    Anastasio ayağa kalktı, titreyerek ona yaklaştı; kurumuş, susuzluktan kavrulmuş, titrek bir sesle kadının kulağına fısıldadı:
    "Neniz var? Rahatsız mısınız?"
    "Bir şeyim yok, hayır, teşekkür ederim"
    "Müsaade buyurun!" Ve Anastasio, titreyen parmaklarıyla genç kadının bileğini tuttu.
    O anda birinden ötekine bir ateş seli boşandı sanki. Birbirlerinin sıcaklığını hissettiler. Yanakları alev gibi yanıyordu.
    "Ateşiniz var" diye kekeledi Anastasio ancak işitilebilir bir fısıltı halinde.
    Bir başka dünyadan, maveradan geliyora benzeyen bir sesle, cevap verdi kadın:"Ateş bana senden geçti!"

    "Yolculuğa devam edemezsiniz" dedi Anastasio.
    "Evet ben burada kalacağım" cevabını verdi kadın.
    "Biz burada kalacağız " diye düzeltti Anastasio.
    "Evet, biz..Ve ben sana anlatacağım!Her şeyi anlatacağım!" diye ilave etti kadın.
    Valizlerini aldılar, bir arabaya bindiler. Ve arabada karşı karşıya oturmuş, diz dize sıkışmış, bakışları iç içe geçmiş bir halde kadın, Anastasio'nun ellerini avuçlarına aldı ve ona kendi hikayesini anlattı. Bu Anastasio'nun kendi hikayesiydi, tıpatıp aynı hikaye! Kadın da aşka seyahat ediyordu.Kadın da aşkı itibari bir yalan , hayatın sıkıntısını gidermek için bulunmuş bir çare olarak görüyordu.

    Karşılıklı itiraflarda bulundular; birbirlerine içlerini döktükçe kalpleri o nispette sükuna kavuştu. İlk anın acıklı perişanlığını kurtuluşa benzer bir büyük gönül rahatlığı takip etti. Birbirlerini çoktan beri , daha doğmadan önce tanıyorlardı sanki; ama bir taraftan da geçmiş günlere ait bütün hatıralar hafızalarından silinmişti; zamansız,ebedi bir "şimdi" içinde yaşıyor gibiydiler.

    “Derme çatma bir otelin küflü bir odasına kapandılar. Günün tamamını,daha ertesi günün bir kısmını bu odada geçirdiler. Sağ mıdırlar, öldüler mi,dışarıya ses seda sızmıyordu. Sonunda otelci huylandı, vuruşlarına bir cevap alamayınca kapılarını kırıp odalarına girdi. Otelci onları yan yana, soğuk ve kar gibi beyaz,yatakta çıplak yatar buldu. Çağırdığı doktor intihar etmediklerini, kalp sektesinden öldüklerini söyledi.
    "Nasıl, ikisi de mi?" diye haykırdı otelci.
    "İkisi de!" diye cevap verdi doktor.

    Her iki ölünün hüviyetleri tespit edilemedi. İkisini de mezarlığa götürdüler, nasıl buldularsa öyle,çıplak ve beraber ,bir mezara gömdüler; üzerlerini toprakla örttüler. Bu topraktan otlar bitti, bu otlara yağmur düştü. Onları ölüme sürükleyen gökyüzü, mezarları başında ağlayan tek kişi oldu.”

    Diğer 8 öykü de farklı farklı konularda ve okutuyor kendini. Unomuno henüz yeterince okunmayan özel bir yazar, keşfedilmeli. Keyifli okumalar dilerim.