• 1-  MOZART
    Mozart hakkında herkesin bildiği 2 şey vardır. Bunlar, 6 yaşında beste yapabildiği ve 35 yaşında öldüğünde kimsesizler mezarlığına gömüldüğüdür. İnsanlık tarihinin belki de en yetenekli bestecisi olan bu özel şahsın saray ahalisi tarafından el üstünde tutulan bir müzisyenken nasıl sefalet içinde öldüğü halen bir muammadır. Yine de bu kısa sürede ürettiği 600’dan fazla eser ile ölümsüz olmayı başardı.Mozart'ın kedi taklidi yapmaktan hoşlandığını biliyor muydunuz? Bir prova sırasında sıkılıp bir masanın üzerine atlayarak miyavladığı söyleniyor!
     

    2- BEETHOVEN
    Beethoven, Mozart’ın aksine tüm hayatı boyunca saygı gördü ve çok kalabalık bir cenaze töreni ile omuzlarda taşınarak defnedildi. Asabi bir karaktere sahip olması nedeniyle etrafına kötü davranmasıyla meşhur olan dahi müzisyenin, 20’li yaşlarının sonuna doğru işitme problemleri başladı ve hayatının son 10 yılını sağır olarak geçirdi. Ama sağırlık bu dehayı durdurmadı ve bugün Avrupa Birliği’nin de marşı ve dayılarımızı telefon melodisi olan 9. Senfoniyi bu dönemde besteledi.


    3-Fıkracı Haydn
    Mozart’tan bahsedince Haydn’dan bahsetmemek olmaz. Nitekim ikili yakın arkadaşlar. Haydn da Mozart gibi şakaları sever, fıkralara bayılırdı. Haydn’ın çok sayıda enteresan öyküsü var. Bunlardan en ilginci ölümüyle ilgili olan: dâhilerin beynini inceleyen bir grup Haydn öldükten 1 hafta sonra mezarını açıp ve kafası çaldılar!
    Haydn, St. Stephen’den ayrıldıktan sonra birkaç yıl boyunca açlıktan ölme noktasına geldi. Bir piyanist ve kemancı olarak profesyonel düzeyde değildi. “Hiçbir çalgıda sihirbaz” olmadığını kendisi de kabul ediyordu; “ama hepsinin gücünü ve çalışmasını biliyordum. Kötü bir klavsenci ya da şarkıcı değildim ve kemanla bir konçerto çalabiliyordum.” Ama birçok müzisyen bunu yapabiliyordu. Sekiz yıl boyunca Haydn “berbat bir hayatı zar zor sürdürmek” zorunda kaldı. Bohem bir yaşam sürdü. C. P. E. Bach’ın müziğini inceledi ve zamanın ünlü bestecisi Nicola Porpora’dan birkaç ders aldı. Azar azar ilerleme kaydetti ve kuşkusuz ünü artıyordu. 1758’de Kont Ferdinand Maximilian von Morzin’in müzik müdürü ve bestecisi olarak atandı. İki yıl sonra yaşamının en büyük hatasını yaptı. Maria Anna Aloysia Apollonia Keller ile evlendi.

    4-Rahip Liszt
    Franz Liszt gençliğinde rockstarlara yakışır yaşam yaşadı ve evlilik dışı çocuklarıyla dikkatleri üzerine çekiyordu. Fakat yaşlandığında Liszt Katolik bir rahibe olma yolunda ilerledi. Resmen rahibe olamadı ama bu yönde eğitim aldı.
     
    5-Sıradışı Wagner
    Richard Wagner oldukça sıra dışı biri ve sayısız enteresan hikayesi var. Wagner’ın karısı Cosima, Litz’in gayrimeşru kızlarından biriydi. Wagner karısı Cosima’ya renkli kostümler ve iç çamaşırları sipariş ederdi. Bu kıyafetleri giyen ise kendisinden başkası değildi!
     
    6-Obur Handel
    Barok dönemden George Frideric Handel’in zamanına ışınlanalım. Handel zengin sofralara ve iyi şaraba bayılırdı. Bu öyle bir tutku ki zengin hastalığı olarak bilinen gut hastalığına tutulmuştu. Bir akşam evinde misafir ettiği bir çizer sanatçı bu yemekten sonra kendisiyle ilgili bir karikatür çizmiş, Handel’i şarap fıçısına oturan iri bir domuz olarak resmetmişti.
     
    7-Kahve Tutkunu Bach
    Benzersiz konçertolarıyla bilinen Bach Leipzig'de bulunan Café Zimmerman'da düzenli olarak 4 fincan kahvenin 3’ünü tüketirdi. Kendisinin kahve alışkanlığından kurtulmaya çalışan bir kadın hakkında ünlü ve bir o kadar saçma Coffee Cantata isimli bir eseri var.
     
    8-Papaz Vivaldi
    Bir papaz haberi de Barok dönemden geliyor: ünlü besteci Vivaldi 25 yaşında Katolik bir papaz olmuştu. Kendisi kızıl saçlı olduğu için Vivaldi’ye “Kızıl Papaz” olarak da anılıyordu.
     
    9-Bay Mükemmel Mendelssohn
    Felix Mendelssohn can sıkacak kadar her konuda başarılı olan bir adamdı. Bestekarlığı dışında iyi bir yazardı ve eğlencesine çizip boyayarak çizgi filmler yapmıştır. Mendelssohn’un arkadaşı Attwood bir taksinin arka koltuğunda Yaz Gecesi Rüyası uvertürünü kaybetti. Yerinde başkası yazdığı tek kopyanın kaybolması karışında çılgına dönebilirdi. Mendelssohn oturup aklındaki notaları yeniden kağıda döktü.

    10-Kalbi Pariste olan Frederic Chopin.
    Mozart gibi 6 yaşında piyano eğitimine başlayan süper yetenek Polonya’nın küçük bir köyünde doğdu. Dehası ortaya çıkıp şöhret kazandıktan sonra Fransa’ya yerleşti ve maddi olarak sıkıntısız, rahat bir hayat yaşadı. Buraya kadar normal giden hikaye 39 yaşında veremden ölmesiyle dramatik bir son ile bitti. Ama ilginç olan cenazesinde kendi bestelediği ve hepimiz ‘aaa evet, oymuş’ demesine sebep olan cenaze marşının çalınmasını istememesidir.Tarihin en büyük piyanistlerinden biri olan Chopin sağken çok az konser verdi ve özellikle salonun yakın çevresini tercih eden bir piyanistti. Chopin fiziksel olarak çelimsizdi ve en iyi çalışında bile hiçbir zaman salondan sesler yükselmedi. Sonlara doğru bir fısıltı olurdu. Yaşamının başında, büyük salonlarda asla çalmaması gerektiğini öğrendi ve Paris’te halkın önüne son çıkışı yirmi altı yaşındayken, 26 Nisan 1835’te gerçekleşti Geri kalan ömrü boyunca -1849’da öldü- yalnızca üç resital daha verdi ve onlar da, piyano imalatçısı Pleyel’in salonunda, sayıları 300’ü aşmayan özenle seçilmiş bir dinleyici topluluğuna verilen yarı-özel resitallerdi.

    11-TCHAİKOVSKY
    Kuğu Gölü, Uyuyan Güzel ve Fındıkkıran gibi bale müziklerinin bestecisi olarak ünlü olan Tchaikovsky’nin hayatı da diğerleri gibi çok inişli çıkışlı oldu. Duygusal ve sırlarla dolu olduğu bilinen besteci çok fazla takdir görmesine rağmen hiçbir zaman kişisel mutluluğu yakalayamadı. Bu durum gizemli bir ölümle son buldu. Şöyle ki, bazıları kolera salgınına bağlı olarak hayatını kaybettiğini söyler. Bazı müzik tarihçileri de bu naif insanın intihar ederek hayatına son verdiğini iddia ederler.

    12-PAGANİNİ
    Keman virtüözü Paganini’nin etkileyici kişiliğini şöyle açıklayabiliriz. Yukarıda saydığımız hiçbir deha onun gibi sahnede keman kırmadı. Sadece tek teli kalmasına rağmen konseri tamamladı. Kumar tutkusu yüzünden kendine ait bir kumarhane açtı. Tutuklandı hapis yattı. Ayrıca üstün yeteneği nedeniyle ruhunu şeytana sattığı söylendi. Daha ne olsun.

    13-Robert Schumann
    Schumann ilk ciddi müzik dersini on sekiz yaşında aldı. Ama profesyonel bir piyanist olarak meslek yaşamı, başlamadan bitti. Kısa yoldan parmak reflekslerini hızlandırmaya çalışan aceleci Schumann, bir parmağına kalıcı hasar veren bir zımbırtı icat etti. Kazadan ötürü çok üzülmemiş gibi görünüyor. Geleceğinin bestecilikte olduğunu zaten biliyor olmalı.
    Kulağına devamlı müzik sesleri geliyormuş, o kadar ki artık kendi müziklerinin tempini bile tutturamıyormuş, bu yüzden kendini köprüden suya atmış, kurtarılınca iki yıl akıl hastanesinde yatmış ve orada vefat etmiş..

    14-George Frideric Handel
    Handel dindardı ama bağnaz değildi; Hawkins’e Kitabı Mukaddes’i bestelemekten keyif alacağını söylemiş. Muazzam bir oburdu; Joseph Goupy’nin ünlü karikatürü, onu, etrafı yiyecekle çevrili bir şarap fıçısının başında oturmuş domuz suratlı biri olarak gösterir. (Handel, Groupy’yi vasiyetnamesinden bu yüzden çıkarmış gibi görünüyor.) Yüksek sosyetede rahatça dolaşıyordu. Sanat için sanat yapan müzisyenlerden değildi. Eğlenceye kolay ikna olabiliyordu.
  • 136 syf.
    ·4/10
    Atsız Beğ'in yazdığı yine güzel bir eser okudum. Kitap hakkında hiçbir yorum veya değerlendirme okumadığım için kitabın oluşumunu bilmiyorum ama iki eserin birleşiminden oluşuyor. İlk bölüm Dalkavuklar Gecesi ile başlıyor. Bu bölümde eski bir devlet hükümdarının şarabı bulması, ne olduğunu çözmeleri ve şarabın bağımlısı olduğunu anlatıyor. İkinci bölümde ise bir grup çıkarcı insanların devleti kötü işlerde kullanmalarını, herşeyi kendi kafalarına göre yaptıklarını anlatıyor.  En beğendiğim bölüm Z Vitamini oldu. Çünkü devlet yönetiminin basit bir görev olmadığını, herşeyin belli bir düzene göre gitmesi gerektiğini çok güzel bir şekilde anlatılmış. Bence okunup bazı konuların anlaşılması gerekiyor. Okumanızı öneriyorum. Sıkıcı değil. Sayfa sayısının da az olması hemen kitabı bitirmenizi sağlayacaktır. İyi okumalar
    Kitap yorumlarınızı bekliyorum.
  • 302 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Kitap dili çok hafifti. Çok hızlı bir şekilde bitirebileceğiniz bir kitap diyebilirim. Çocuk kitabına yakın bir kitap ancak büyüklerde okuyabilir. Peki kimdir bu Momo? Samimiyetin son temsilcisi diye düşünebiliriz. Momo ailesi olmayan, bir amfitiyatroda yaşayan küçük bir kız çocuğudur. Momo’yu normal insanlardan ayıran bir özelliği var. Çok iyi bir dinleyici olması. Ne var bunda diyebiliriz. Momo’ya bir şey anlatılınca pür dikkat karşısındakini dinliyor. Bu öyle bir dinlemedir ki, karşısındakini daha çok şevke getiriyor, daha çok anlatmasına sebep oluyor. Bu bazen 2 kişi arasındaki problemi dinlemek oluyor, bazen fantastik hikayeler anlatan insanları dinlemesi de oluyor. Kimi kimsesi olmadığı için beslenme ihtiyacını çevre halkının yaptığı yardımlar sayesinde gideriyordu. Momo’nun çevresindeki çocuklardan ve o dönemden biraz bahsetmek istiyorum. Çocukların henüz teknolojinin, kuralların, sistemler içerisinde sıkışmadığı, ailelerinin onlarla vakit geçirmeye çalıştıkları dönemlerde yaşıyor, eğleniyordu. Oyuncaklar olmaksızın herhangi bir nesne ile yaratıcı oyunlar oynayabilen bir dönemdi bu. Her şey böyle günlük gülistanlık giderken bir gün Duman adamlar diye bir grup ortaya çıkıp insanların zamanlarını çalmak istiyor. Bunu direk olarak yapmıyorlar tabi ki. İnsanların kafasını ömür hesaplamasıyla karıştırıyorlar. İşte gününün şu kadar saatini şuna ayırırsan sana şu kadar kalır. Bu yaptığın yanlıştır, senin kendin için çalışman lazım gibisinden bir şeyler söylüyorlar. İnsanların fikirleriyle zehirleyip sadece daha çok çalışmalarına, önemli olanın samimiyet, aşk, sevgi, bağlılık, hoş sohbet vb… şeyler olmadığını asıl önemli olanın bir konfor elde etmek, daha çok para kazanmak olduğunu savunuyorlar. Yazar burada kapitalizm eleştirisi yapıyor aslında. Bu duman adamlar fantastik bir hikayede olsa kapitalizm temsilcileri gibi işlenmiş. Bu adamlar tarafından zehirlenen insanlar daha çok çalışmaya başlayıp, küçük çocuklarını yalnız bırakıyor, onlarla oynamayı, vakit geçirmeyi azaltıyor ya da kesiyorlar. Duman adamlar bunlarla yetinmeyip, küçük çocukların zamanını çalmak için onlardan yaratıcılıklarını alıp tek tip çocuklara dönüşmesine ve ileride sorgulamayan, belirli sınırlar içerisinde kalan, birer sistem piyonları olmalarına dönüştürmeye çalışıyorlar. Bunu da onlara basit oyuncaklar vererek sağlıyor. Mesela bir duman adam yani kapitalist temsilci Momo’ya bir oyuncak bebek veriyor. Bebek sadece 3 cümle söylüyor: Merhaba ben bibi ( ismini şuan hatırlayamadım ). Ben seninim ve herkes seni kıskanacak. Bana daha çok şeyler gerek. Aslında herkes seni kıskanacak derken diğer çocukların o bebeği görüp istemesi ve satın almasıdır. Kız bebekle oynarken sıkılacak, bu bebeğe bir de erkek bebek eşlik etmeli diyeceksin. Yeni bebek isteyeceksin. Bana çok şeyler gerek derken aslında verilen mesaj ise bebekler için yeni kıyafetlerdir. Sonradan yapılan bu tür oyuncaklar yüzünden çocuklar yaratıcılıklarını ellerinden almaya çalışıyorlar. Yetmiyor çocukların dışarıda oynamalarının ileride topluma sorun oluşturacağını, onların birer suçluya, serseriye dönüştürüleceği mesajı veriliyor. Çocuklarla vakit geçirmeyi azaltan veya istemeyen aileler çocuklarını çevrelerinde kurulan “çocuk depoları”’na yolluyor. Burada yaratıcılıklarını ellerinden almaya yönelik dersler görüyorlardı. Tek tip insanlar üretmek, her zaman insanları sömürmek isteyen sistemlerin birinci önceliği olmuştur. Aslında yazar zamanı düzgün ve verimli kullanmayı tavsiye etmektedir. Daha çok para kazanmak yerine biraz daha az kazanıp, çocuklarla vakit geçirmeyi, onların gelişimine yardımcı olmayı, iyi bireyler yetiştirmeyi ve bunun sonunda iyi bir dünya oluşmasını istemektedir. Yazarın fantastik bir şekilde yazmak istediği kitaptan aldığım mesajlar bunlardır. Kahramanımız bu adamları engelleyebilecek mi? Gerisi spoiler.
  • 219 syf.
    “Sadece çocukken güler insan, diğerleri palavra. Çünkü insan büyüdükçe komikliklere değil, acılara gülmeyi öğrenir aslında.”
    Bob Marley

    "Mutluluk için ne az şey gerekir! Bir tulum nağmesi. Müziksiz bir yaşam, yanılgı olurdu."
    Putların Alacakaranlığı - Friedrich Nietzsche

    "Bob"ları severim; Bob Ross gibi, Bob Dylan gibi, Bob Marley gibi.. Aileden biri gibi yani.
    Ne demişidim," Her Bob Zion'a çıkar!"

    Sahi bir düşünün, müziksiz bir dünya? Hele de Reggae’siz bir dünya nasıl bir yerdi acaba? O kadar eskiyi bilemem ama şimdi size Reggae’nin doğuşunu ve benim için anlamından bahsedeceğim, elbette ki bu kitap bağlamında.

    Şimdi şu şarkıyı açıp Reggae dünyasına yumuşak bir giriş yapalım. Değişim için çal etkinliğinin Bob Marley ayağı:

    https://youtu.be/4xjPODksI08

    Önce Rasta ile ilgili anahtar kelimeleri verelim:

    RASTA,RASTAMAN: Rastafari dinini kabul etmiş, o dine inanmış kişilere verilen ad.

    RASTAFARİ: Eski Etiyopya İmparatoru Haile Selassie’yi Siyah Mesih olarak niteleyen ve onu tanrının yeryüzündeki yansıması olarak gören dini ve felsefi hareket. Bu isim Heile Selassie’nin gerçek adı olan “Ras Tafari” den alınmıştır.

    BABYLON : Rastafari dininde, bu dünyayı belirten sözcük. “Bu dünya” ile anlatılmak istenen acılar, sıkıntılar, pislik ve kötülüğün birleşimi olan bir yaşama biçimidir.Rasta’lara göre Babylon, beyazlara özgüdür ve “Babylon sistemi” nin koruyucuları da onlardır. (bugünün para babalarını sayabiliriz). Babylon geriletici, gelişmeyi köstekleyici ve insanı ota çevren bir yaşam biçimidir.( günümüz yaşam şartları için kullanabiliriz)

    DREADLOCK: Saçların hiç kesilmeden uzatılarak, omuzlardan aşağıya bırakılmasıdır. “Dreadlock” ta toka, örgü, saç bağı gibi şeyler kullanılmaz. Zamanla birbirine dolanır ve bildiğimiz rasta örgüsü şeklini alır. Yıkanmazlar, yıkanırsa da doğal sabunla ve çok az sıklıkla yıkanması gerekir. Bu saçlar bilinci simgeler ve Rasta’yı uyanık tutar.

    GANJA: Marijuana’ya rastafaryan anlayışta verilen ad.

    HERB: Bkz. “Ganja”

    HYPOCRITE: İngilizce anlamı “ikiyüzlü” olan bu kelime ile sömürgeci ve baskıcı beyaz yönetimler ve onların temsilcileri işmar edilir. Kimi zaman yardakçılar olarak da kullanılır. Bob Marley çok sefer kullanmıştır şarkılarında.

    JAH: Rastafari dininde tanrıya verilen ad. Yehova sözcüğünden elde edilmiştir.

    MENTO: Reggae’nin en eski atası olarak bilinen, Jameika’daki ilkel folk müzik türü.

    NANTY: Kabiliyetli, becerikli kimse.

    SISTREN: Kız kardeş, dost, arkadaş, broooğğğ

    DREDREN: Erkek kardeş, yoldaş, broooğğğ

    TAM: Genelde yünden yağılan, dreadlock ların üzerine takılan sarı, kırmızı, yeşil renklerde olan şapkalar.

    ZION: Matrix filminden de hatırlarsınız, insanlığın son kalesidir. Rastafari’de, söz verilen topraklar anlamına gelir. Soyut bir kavramdır. Babylon’un zıttıdır. Ulaşılacak yer, mutluluk ülkesidir.

    Bize (Rastalara) yıllarca esrarkeş, müptezel, hippi, serseri, saçı sakalı karışık vs gibi ithamlarda bulunup, Reggae sound ritmiyle atan narin yüreğimizi üzdüler. Bob Marley için de çok şey söylediler. Peki ben nasıl tanıştım onunla? Şöyle:

    Bir yaz günü, sene 2005. Dayımın oğlundan karışık mp3 cd si doldurmuşum. Babama güç bela, borç harç aldırdığım cd çalara takmışım o cd’yi ve ılık Haziran rüzgarı saçımı, yeni tellenen sakalımı ve tüm tüylerimi okşarken, köylülerden aldığım tütünden ince bir dal sarmışım. Mavi duman havaya yükselirken ilk defa o sesi duydum. “ no woman no cry…” O an tüm dünyayı ve sahilleri dolaştım, okyanuslarda kanat açtım. Çok sonraları kim olduğunu öğreneceğim kişiyi o zaman çok sevmiştim. Kadın yok ağlamak yok, sandığım sözleri, ilerde abim düzeltti: “Hayır kadınım, ağlamak yok” idi onun anlamı. İşte o yaşımda artık bir rasta idim.

    Üniversiteye gelince de Jameika’lı bir çocukla baya muhabbet ettik. Esrar tekkelerinde takıldık bir süre, tekke kendi evimizdi ama mahalle ve dünya kiralıktı, üstelik en adi kiralık bir katil BABYLON ve onun çarklıları, çarkları.

    Geçenlerde Beyazıt’ın oralarda geçerken sahaflar varmış, bilmiyorum oraları, gittik. Dolaşırken yerde 5 tl lik kitaplar arasında gördüm bu kitabı. Okumam lazımdı çünkü.

    Kitaba gelelim:

    “Ve gülümse, Jamaica’dasın
    Gel, gülsün yüzün Jamaica’da
    Hepimiz birlikte, Jamaica’da
    Şimdi gelin Jamaica’ya
    Duygulu kent, duygulu insanlar
    Görüyorum eğleniyorsunuz
    Reggae ritmiyle dansederken
    Ey güneş adası, gülümse
    Halkımıza yardım edeceğiz…”

    6 Şubat 1945 günü St. Ann’ın az uzağında bir dağ evinde, Robert Nesta Marley yaşamla tanıştı. Yemyeşil bir dağ eteği ve yöresi. Bu köye “zamanın yavaş geçtiği yer” de denirdi. Onun doğduğu ev müze halindedir.
    Beyaz bir baba ve siyahi bir annenin birlikteliğinden doğmuştur ve “ben ne siyahların tarafındayım ne de beyazların” demiş. Gelgelelim babası aileyi terketmiş. Babasız büyüdüğü için tüm eş dost konu komşu ona sahip çıkmış. Büyükbabası en büyük yardımcısıydı. Onun müzikle tanışmasına vesile olmuş pek çok konuda dünya görüşünü etkilemiştir.

    Zamanla okuldan okula şehirden şehire geçim derdi ile savrulan aile Trenchtown’a yerleşir. Nesta burada demirci çıraklığı yapar ama aklı hep müziktedir. Yaşadığı yerde hırsızlık, cinayet, yoksulluk almış başını gitmiştir. O bunlardan hep geri durmuştur ve genelde ailesi ile vakit geçirmiştir. Bu dönemlerde Jimmy Cliff ile tanışmıştır ve müzik dünyasına adım atmıştır.

    Jimmy Cliff’i bunun ile hatırlarsınız belki;
    https://youtu.be/xzGV9Bl6CGg

    İlk plağını doldurur ama tutulmaz. Yılmadan devam eder ve “The Wailing Wailers” grubunu kurarlar arkadaşları ile. Daha sonra yeni bir soluk gelir müzik piyasasına. Bu dönemdeki siyasi çalkantılar gençleri varolma savaşına sürüklüyordu. Bir kuşak düzene karşı durmaya başlıyordu. Dayatılan hayata isyan ediyor, müziklerinde artık “rude boy” denen kültür baş gösteriyordu. Ve Wailiers bu akımın öncülerinden oldu.

    Daha sonra “Rastafari” olgusu ile tanıştılar. Bu öğreti ve felsefe onları, yani asileri devrimci yaptı.

    Gruptan ayrılan üyeler oldu zamanla. Ekonomik sorunlar baş gösterdi. Zorluklar dalga dalga geldi. İleride eşi olacak kadın Rita’yı alıp Amerikaya taşınan annesinin yanına gittiler. Geçim derdinden dolayı pek çok işe girip çıktı. Demirciliği sayesinde Chrysler fabrikasında iş buldu. Ama Sam Amca’nın çukuru onu boğuyordu ve Jamaica’ya döndü. Eski dostlar bir araya geldiler ve patlattılar bombayı:

    https://youtu.be/87HqYVb_mvA
    https://youtu.be/eZ3eA5gxiLs

    Ama hükümet baskısı devam ediyordu ve bir grup üyesi esrar içmekten dolayı tutuklanmıştı. Tüm bunlardan bunalan Bob bir süre çiftçilik yaptı. Yediği kazıkların sonrasında kötü insanlara şunu söyledi “ onlar hakkında kötü şeyler söylemek istemiyorum ama söyleyecek iyi şeylerim de yok.” Çünkü onun besteleri çalınıp kullanılmaya başlanmıştı.

    “Gerçek şu ki, herkes seni incitecek. Yapman gereken tek şey, acı çekmeye değer birini bulmak.”
    Bob Marley

    Hepimizin bildiği şarkısı ise “no woman no cry” dır kuşkusuz. Bu parça Trenchtown’da geçen günlerini anlatır onun.

    “Bu büyük gelecekte
    Geçmişini unutamazsın,
    Sil gözlerini diyorum sana
    Hayır kadın ağlama”

    Artık Reggae dünyayı sarmıştır. Daha sonraki dönemlerde bazı şarkıları Jamaica’da yasaklanmış, sansüre takılmıştır. “Sakıncalı düşünceleri” müziğine yansımıştır çünkü. Gördükleri ve yaşadıklarını artık tutamaz içinde.

    Yasaklı şarkılara bir kaç örnek:
    https://youtu.be/4XHEPoMNP0I
    https://youtu.be/BR0fQ6wJb6A
    https://youtu.be/5Qe23LVs2O4

    Amacı: insanları birleştirmekti. Tüm insanları. Tek silahı gitarıydı. Bu uğurda düzenlenen “Smile Jamaica” konseri düzenlendi. Konser bedavaydı ve tüm halka teşekkür mahiyetindeydi. Ama bir şekilde konser engellenmek istendi ve Bob Marley’in evi kurşunlandı konserden evvel.
    Tüm ısrar ve baskılara rağmen Bob vazgeçmedi ve sahne aldı. Saldırı engel olması amacındaydı ama halkın sevgi selini ve coşkusunu artırmaya yaramıştı.
    Artık bu zayıf saçları dreadlock olan çikolata renkli adam dünyayı sallıyordu.

    https://youtu.be/za01QWLXisQ

    RASTAFARİ

    Marcus Mosiah Garvey, siyahların özgürlüğünü ve kurtuluşunu savunan efsanevi 20. yüzyıl peygamberi olarak kabul edilir. Öğretisi ve yaşamı Bob Marley’i derinden sarsmıştır.

    Özgürlük, bağımsızlık gibi kelimelerin anlamını çok zaman evvel unutmuş, köleliğin verdiği yıkımı yaşayan siyah insanlar dünyası için Garvey ve felsefesi yepyeni bir ses, bir umut oldu. Bu öğreti tüm siyahların birleşmesi ilkesine dayanıyordu.

    Garvey aynı zamanda ödüncü yaklaşımlara ve bu yaklaşımların temsilciliğini üstlenen siyahi liderlere de savaş açtı. Bu liderler yaptıkları konuşmalarda, siyahların beklenen güzel günlerin bu dünyada değil, “Cennet”te gerçekleşeceğini söyleyerek,bu insanları sömürmeye hizmet veriyorlardı. “Cennete itirazımız yok” dedi Garvey, “ama şu anda dünyada yaşıyoruz. Ve çok ayrıdır. İlgimizi bu dünyaya yoğunlaştırıp özgür ve bağımsız uluslar yaratmalıyız.”

    En büyük düşü ise siyahları ait olduğu yere yani Afrika’ya taşımaktı. Bu uğurda taşıma şirketi kurdu ve siyahilere hizmet verdi. Daha sonra ABD tarafından cezalara çarptırıldı ve taşıma izni iptal edildi.

    Artık siyahlar arasında bir peygamber olarak görülüyordu. Afrika’da bir kralın tahta çıkacağını ve kurtuluşun yakın olduğunu dile getirmişti ve yıllar sonra Etiyopya’da bir kral tahta çıktı: Ras Tafari. Beklenen kral oydu. Yeni din bunun ardın doğmuş oldu böylece. Siyahların umudu olan bir din: Rastafari!

    Rastafari mensupları sade giyinir. Tam adı verilen 3 renkli şapkaları onları belli eder. Kırmızı: dökülen kanı, sarı: sahip olunan zenginliği, yeşil: yeryüzünün verimliliğini temsil eder.

    Neyse efendim. Bob Marley Rastafari ile tanıştıktan sonra müziği ve felsefesi farklı bir boyuta ulaşır. Küçücük, dar bir görüş alanına bağlanıp kalan bireyin, dünyayı ve insanlığı göremediğini, kuru, anlamsız bir yaşam sürdüğünü düşünüyordu Marley. Batı dünyası ve Batı kültürünün yaptığı buydu ona göre: insanları küçük dünyalarına, küçük yaşamlarına hapsetmek. Batılılar yani beyazlar. Artık müziği bu insanlığı ayağa kaldırmaya yöneliktir.

    https://youtu.be/oyFmNPoDbDU

    Babylon’un baskılarına tepki vardır artık:

    “Nasıl hala oturabiliyorsun orada
    Ne zaman çevreme baksam
    Acı çeken insanlar görüyorum
    her yerde…”

    Bu kadar şan şöhret neticede para demekti. Ama önce şunu bir izleyiniz dostlar:
    https://youtu.be/VjLSIauDEX0

    "mülk seni zengin yapar mı? Para hayatı satın alamaz. Benim zenginliğim hayatım, sonsuza dek."

    Bob kazancının büyük bir çoğunluğunu yardım kuruluşlarına bağışlıyordu. Kötü durumda olan Jamaica’lılara ayda yaptığı bağış 200bin doları geçiyordu. Afrikadaki okul, kilise, hastane gibi yerlere de yardım ediyordu.
    Şarkıları içinde belki de en anlamlısı “Redemption Song” olsa gerek:

    “Kurtarın kendinizi zihinsel kölelikten
    Kendimizden başkası özgür kılamaz aklımızı”

    “Eşlik etmeyecek misin
    Bu özgürlük şarkılarına ?
    Çünkü tek sahip olduğum, kurtuluş şarkıları,
    Kurtuluş şarkıları”

    https://youtu.be/QrY9eHkXTa4

    Kitabın içinde çok hoş bir röportaj da var. Umarım okuyanlar için keyifli olur.

    Bir gün Bob yere yığılır ve yapılan araştırmalar sonucu kanser olduğu ve çoğu yerini sardığı ortaya çıkar. Memleketinden uzakta olan Dost Bob, tüm umutlar tükenince evine dönmek üzere yola çıkar ama çok fenalaşan Kral, acil hastaneye yatırılır. Tüm bekleyişin ardından 1981 yılının 11 mayıs sabahı Reggae kralı Bob Nesta Marley hayata veda eder. 36 yaşında ve ününün zirvesinde iken aramızdan ayrılır.

    Bu en ünlü Rasta, Babylon’daki cefasını tamamlamış ve Zion’a gitmiştir.

    Peygamber olan Bob artık zion’daki tahtındadır ve oturmuş en kallavi cigaralardan içiyordur. :)

    Onun ardından dünya bu müziği daha iyi tanıdı ve sevdi. Teşekkürler Jah, teşekkürler Bob, teşekkürler Ras Tafari…

    Mezarında hala “GANJA” yetiştiği söylenir. Bir gün orayı ziyaret edebilirsem bunun teyidini yaparım sevgili dostlar.

    Onun ardından şu sözler havada süzülür:

    “Ne zaman işitir gibi olsam
    bir kırbacın şakırtısını
    Buz gibi akar kanım,
    Anımsarım, esir gemisinde
    Ruhumu nasıl yaraladıklarını…”


    Esen kalın dostlar, Jah sizinle olsun. RASTAFAY!!!

    Bonus şarkılar, keyifli okumalar, sağlıcakla dinlemeler :)

    https://youtu.be/KLL3DKZAzig
    https://youtu.be/Li41j14n4aY
    https://youtu.be/ysUcCHngH-I
    https://youtu.be/_fF4x-LljWo
    https://youtu.be/j2G_FA7weGk
    https://youtu.be/pZ7RjaFIP80

    Karadenizden Reggae :)
    https://youtu.be/gUXIDTbrMJo
    https://youtu.be/_SaF9RTqqQI
    https://youtu.be/GDIaH5NzT7U
    https://youtu.be/O8L5_6FaU_0
  • Psikologlar, ısrarla, insan davranışlarının önceden tahmin
    edilebileceğini savunurlar. Deneysel psikolojinin temelleri, bu
    gerçek üzerine atılmıştır. Psikologların, insan davranışlarıyla
    ilgili bir teoriyi test etmek için kullandıkları yöntemlerden biri,
    teoriyi kullanarak insan davranışlarını tahmin edip edemeye­
    ceklerini görmeye çalışmaktır.
    Örneğin, davranışlarımızı, düşüncelerimizin şekillendirdiği
    görüşünü ele alalım. Üniversite araştırmacısının bu teoriyi nasıl
    test ettiğini hatırlıyor musunuz? Bu düşünceyi, çocukların tep­
    kisini tahmin etmek için uygulayarak. Bir ilkokula gidip, çocuk­
    lara bir puzzle verir. Sizin de hatırlayacağınız gibi, puzzle'ı çöz­
    meleri için çocuklara çok az zaman verdiğinden, hiçbiri başarılı
    olamaz. Bu görevin, imkansız olduğunu başlangıçta söylemez.
    Bunun yerine, bir grup çocuğu, yeteneksiz oldukları için başa­
    rısız olduklarına, bir başka grubu da, kendilerini zorlamadıkları
    için başarısız olduklarına inandırır.
    Ardından, çocuklara başka birpuzzle verir. Davranışlarımızı
    düşüncelerimizin şekillendirdiği görüşünden yola çıkarak, yete­
    neksiz olduklarına inanan çocukların daha çabuk pes edecekle­
    rini; kendilerini çok zorlamadıklarına inanan çocukların kolay
    kolay yılmayacaklarını tahmin eder.
    Elbette, tahminlerinde haklı çıkar.
    Bu yüzden, insan davranışlarının tahmin edilemez olduğu
    efsanesine asla inanmayın. Bir insanın davranışı hakkında yapa­
    cağınız tahminin, her zaman yüzde yüz doğru çıkacağı gibi bir
    kural yoktur. Karşınızdaki insanın tepkisini tahmin etmek, hava
    durumunu tahmin etmeye benzer: Her zaman haklı çıkacağınızı
    bekleyemezsiniz, ama iyi bir tahmin, büyük bir engeli aşmanıza
    yardım edecektir.
    DR DAVİD STİEBEL
  • Artık depresyon için üç tedavi yöntemimiz olması güzel bir şey: antidepresanlar, bireysel ve grup psikoterapisi ve okuma terapisi.
    David Burns
    Sayfa 25 - Psikonet Yayınları
  • 272 syf.
    ·4 günde
    Öncelikle şunu söylemeliyim ki bu yazı bazı kişileri rahatsız edebilecek içeriktedir, rahatsız olucağınızı düşünüyorsanız okumadan geçiniz.


    Kitabın ilk sayfası Mehmet Âkif Ersoy’a ait, “Eski divanımız dopdolu oğlanla şarab
    Biradan, fahişeden başka nedir şiir ü şebab.” şiir ile başlayıp “Okuyun! Büyük Atatürk’ün Osmanlı sisteminden neden nefret ettiğini daha iyi anlayacaksınız.” cümlesi ile bitiyor. Kitabı okurken cidden midem bulandı. Ancak midemin bulanmasının sebebi eşcinsellik falan değil, zira kitap temel olarak bunu anlatmıyor, Osmanlı’da aristokrat kesimden başlayarak küçük oğlanları nasıl sömürdüklerini, onları nasıl birer cinsel eşya olarak kullandıklarını ve bunun halk arasında yaygınlaşmasını anlatıyor.

    Şunu da söylemeliyim ki yazar eşcinselliği ahlaksızlık olarak tanımlıyor. Bu yüzden de kitaba önsözünden sonra kutsal kitapların eşcinsellik hakkında neler dediklerini alıntılayarak yazmış.
    Ayrıca oğlancılığın halk şiirinde olmadığını, divan şiiri ile başladığını söylüyor. Ona göre Osmanlı’dan önce Türklerde eşcinsellik diye bir şey yokmuş ve Osmanlı ile birlikte gelen Araplaşmayla birlikte bu da hayatımıza girmiş. Ve Osmanlı’da oğlancılık yapanların kendilerini zaten Türk oalrak tanımlamadıklarını söylüyor kendisi. Ancak ben buna katılmıyorum. Çünkü hayatta eşcinsellik diye bir gerçek var sonuç olarak ve bu cinsel yönelim her millete, her dönemde görülmüştür.

    Oğlancılık, 15. yüzyıldan başlayarak Osmanlı’da öyle bir yayılmış ki şair Gazalî Osmanlı’yı Lût Kavmine benzetmiş. Devlet ise buna dur dememiş olacak ki bunu Kâbusnâme ile devlet protokolüne sokmuşlar. Zaten zaman zaman padişahlar arasında da bu cinsel yönelime sahip olanlar olmuş. Padişahları eğiten öğretmenler, onların şairleri ve çevrelerindeki diğer kişilerden de bu eğilime sahip olanlar olmuş.

    “Kâbusnâme adlı protokol kitabı, Ziyaroğulları’ndan Keykavus tarafından oğlu Giylanşah’a öğüt kitabı olarak yazılmıştır. Bu kitap, 15.yüzyılın ilk yarısında Sultan ll. Murad’ın isteği üzerine Mercimek Ahmet tarafından Farsçadan Türkçeye çevrilmiştir. Kitabın “Cimada Faidelisi ve Ziyanlısı Kangısıdır Anı Beyan Eder” başlıklı bölümünde oğlan ve kadın kullanmak şöyle anlatılmaktadır:

    “Yaz olacak avretlere meyket ve kışın oğlanlara; ta ki tendürüst (sağlıklı) olasın. Zira ki oğlan teni ıssıdır (sıcaktır); yazın iki ıssı bir yere gelse teni azıdur ve avrat teni soğuktur; kışın iki sığuk bir yere gelse teni kurudur, vesselam.” (Keykavus, Kâbusnâme, çev. Mercimek Ahmet, der. Orhan Şaik Gökyay, 3.basım, Devlet Kitapları, İstanbul, 1974, s.113)

    Bu kitap ll. Murat ve sonraki padişahlar tarafından okunmuş ve örnek alınmıştır.”

    “Osmanlı’da oğlanlar söyle sınıflandırılmıştır: Acemi oğlanı, içoğlanı, şehir oğlanı, hamam oğlanı, şamar oğlanı, tavşan oğlanı, ateş oğlanı.

    Bunlardan ilk ikisi, esir alma veya devşirme yoluyla oluşturulmuştur. Diğer dört grup ise doğrudan doğruya şehirlerdeki cinsel ticaret üzerinden ortaya çıkmıştır.” diyor yazar.
    Hatta devlet bu oğlanların kullanım ücretini bile belirlemiş. Bu da oğlancılığı devletin resmi sisteminin bir parçası olduğunu göstermekte.

    Bu oğlancılar esir pazarlarından aldıkları erkek çocuklarını seks kölesi olarak kullanmışlar bildiğiniz. Dönem şairlerinden de anladığımız kadarıyla hepsi “kılsız, tüysüz ve beyaz” çocuklar istediğinden genellikle Hıristiyan çocuklarına sarmışlar. Yine bu şiirlerden bu çocukları nasıl kandırdıklarını da görüyoruz. Çocuklara oyuncaklarla yaklaşıyorlarmış, toplu sünnet düğünlerine koşa koşa gidiyorlarmış.

    Gelibolulu Âli, Görgü ve Toplum Kuralları Üzerine Ziyafet Sofraları adlı eserinin “Bıyığı terlememiş ve Sakalı Çıkmamış Olanları Beyan Eder” bölümünde şöyle demiş: “İmdi, tüysüzler soyundan (oğlanlardan) namert lokması olanların çoğu Arabistan p.çleri ve Anadolu Türklerinin veled-i zinalarıdır. Gerçi Rumeli vilayetinin gerçek köçekleri yumuşak başlı olır, ama Bosna ve Hersek memleketinin cılasun oğlanları kişinin dediğine uymakta, istediğini yapmakta hep uysal olurlar. Lakin bunların sürdüğü güzellik ve cazibe süresini hiçbir diyarın tüysüzleri sürmez. Nicesi otuz yaşına barıncaya kadar güzel yüzünde gönlüne üzüntü olacak kıl görmez. İmdi Türk çocukları, Arabistan’daki ele avuca sığmaz, civelek çocuklar güzellik yönünde hepsinden kısa ömürlü olurlar...” diyerek kullanmak için Hıristiyan çocuklarını tavsiye etmiştir.

    Bu kullanılan oğlanlar tabii ki işi isteyerek yapmıyorlarmış. Yani kitapta anlatılanlar daha çok tecavüz vakaları.
    “Bu oğlanların kullanılabilmeleri için onların bu işe alıştırılmaları gerekiyordu. Bunun için de sarayda görevliler bulunuyordu. Çok daha önemlisi, bu oğlanları köle olarak pazarlayanlar, onları bu işe zorla alıştırıyorlardı.

    Köle oğlanların bu tür kullanımı yaygınlaşıp çok ilgi çekince, bu kez özellikle Ege adalarındaki bazı noktalarda, örneğin Sakız Adası’nda Rum oğlan çocukları ailelerinden alınıp bu iş için hazırlanıyorlardı. Bu hazırlık sürecinde oğlanlar kullanılmaya alıştırılmaktaydı. Bu eğitim sürecinde zıbık (yapay erkeklik organı) türü aletler de kullanılıyordu... Oğlan artık kullanılmaya hazır hale getirilince ise, onu İstanbul’a getirip piyasaya sürüyorlardı.” diyor yazar. Başlangıçta zorla yapılan bu işler, oğlanlar büyüyünce adları sanları duyulunca bu işi sürekli haline getirmek zorunda kalıyorlarmış. Oğlancılığın halk arasında normalleşmesinden sonra ortaya “karı p.zevenkliği ve oğlan p.ezevenkliği” işleri çıkmış. Ancak “oğlan p.zevenkliği” daha yaygınmış. Bu işleri yürütenler dindar görünerek toplum arasında saklanıyorlarmış. “Evliya Çelebi, İstanbul’un dört bölgesinde (Merkez, Galata, Eyüp ve Üsküdar) 1060 meyhane bulunduğunu buralarda altı bin kadar insanın çalıştığı bildirilmektedir. Bu meyhaneler Boğaziçi’nin iki yakasından Kadıköyü’ne kadar uzanmaktadır. Kentin değişik noktalarında 800 kadar da “ayaklı meyhane” denilen gezici rakı satıcıları bulunmaktadır.” Bu meyhanelerde erkek ve kadın fahişeler de çalışırmış. Şair Gazalî’nin aktardığına göre cuma sabahları kadınlarla, akşamları ise erkeklerle birlikte olmak artık nerdeyse bir gelenek haline gelmiş.

    Osmanlı’da kadınların bu kadar aşağılanıp, dinsel sebeplerden ötürü sokağa bile çıkamadığını varsayarsak bu durumun bu kadar yozlaşması tabii normaldir. İslam dini sebebiyle kadın ve erkeğin birbirinden tamamen ayrılması Osmanlı’da kadınların sokağa çıkamaması ile sonuçlanmıştır. Mesudî’nin eserinde cennette vaad edilen oğlanların, ulema sınıfı tarafından makatlarının olup olmayacağı bile tartılışmış. Tûr Suresi’nin 24.ayetinde vaad edilen parlak oğlanalar nedeniyle dönemin hocaları oğlancılığı meşrulaştıran fetvalar vermiş. Oğlancılık yapan şeyhler ortaya çıkmış. Bu durumda ise erkeklerle cinsel ilişkiye girmek yüceltilmiştir. 16. yüzyıl âlimi Sinaneddin Yusuf el-Amasî’nin şunları yazmış:
    “Durum öyle bir noktaya geldi ki artık bununla övünüyorlar ve sakalsız bir gence sahip olmayanları (şöyle diyerek) ayıplıyorlar: ‘Livata yapmıyorsun ve şarap içmiyorsun, öyleyse sen galiz bir mustafasın. Sen görgüsüzsün, bizim de seninle işimiz yok.’ Dönemin şairlerine baktığımızda “Mert erkeklerin erkeklerle, naif erkeklerin ise kadınlarla birlilte olacağı” söylenmiş, kadınlar şiirlerde “kahpe” denilerek aşağılanmış. Tabii bu durum kadınlar içerisinde de eşcinsel ilişkiye sebep olmuş. Bu özellikle haremler içinde başgöstermiş. “Ayrıca kadın kadına sevişme oldukça yaygındır. Saray yaşamını çok iyi bilen Ali Ufki Bey (Albert Bobovius) anlatıyor:

    “Doğu halklarındaki ahlak bozulması sadece erkeklere bulaşmamış, kadınlarda sık sık birbirlerine âşık olmuşlardır. Saraydaki ve haremdeki gedikli kadınlar, genç ve güzel cariyelerin hoşuna gidebilmek için ellerinden geleni yaparlar; onların yüzüne düzgün çekmekten, üstlerine giysilerini düzeltmekten çok hoşlanırlar ve sık sık armağan verirler. Hatta bu cadolozlar kendilerini tatmin etmek için fırsat kollar ve kadın dostlarıyla yatabilmek için akla hayele gelebilecek her yolu denerler...” (Topkapı Sarayı’nda yaşam/ Albert Bobovius ya da Santuri Ali Ufki Bey’in Anıları)”, “Yüzlerce genç kadının erkeksiz biçimde iç içe ve koyun koyuna yattıkları haremde elbette ki cinsel arzular kaçak yollardan karşılanmaya çalışılmıştır. Bu yüzden de Harem’deki cariyeler ve öbür hizmetçi kadınlar (kalfalar) zıbık denilen yapay erkek organı da kullanmak dahil her yolu denemişlerdir. Bunlar arasında ortaya çıkan seviciliğin şiddetle cezalandırıldığı biliniyor. Ayaklarına taş bağlanıp denize atılarak boğulan binlerce adsız cariyeden rahatlıkla söz edilebilir.” diyor yazar. Hatta yine Şair Gazalî’nin aktardığına göre, o dönemlerde kadınlar için zıbık dükkânları açılmış. Kadınlar istediği gibi gidip sipariş verebiliyorlarmış/verdirebiliyorlarmış. Aynı zamanda, dönem şairleri evlilik öncesi cinsel ilişkinin de görüldüğünü yazmışlar eserlerinde(çok edepsizce ve küfürlü yazdıkları için alıntı yapmıyorum).

    Bu tecavüz kültürünün halka yansımasıyla birlikte erkek tecavüzleri yaygınlaşmış. Sokakta gezen yüzü parlak, sakalsız ve yakışıklı erkekler kollarının altında, tecavüz tehlikesine karşın bir tane hançer barındırırlarmış mutlaka. Şair Ahmed Gazalî, Kitab-ı Dâfi-ü’l Gumûm adlı eserinde şöyle anlatmış: “Bir mahbub (güzel) oğlan şarap içer, kendinden geçer. Onun sohbet arkadaşları bu durumu anlayınca orada donunu çözerler, oğlanı istedikleri gibi düzerler. Oğlan sabah olup da uyanınca g.tünün acısını şarabdan zanneder ve ‘Şu şarab iyi nesne, ama artesi gün insanın g.tünü acıtmasa’der.” Bu tecavüze uğrayanlar ise adının “pasif eşcinsel”e çıkmaması için kimseye bir şey demezlermiş. Hatta sırf “adını yayarız” diyip tehtidle tecavüz edenler de yaygınmış. Yani durum böyleymiş..

    son olarak da cumhuriyete geçişle birlikte oğlancılığın toplum arasında son bulduğunu, çünkü ceza kanununa erkeklere tecavüzle ilgili yasalar koyulduğunu yazmış yazar. Bununla birlikte de Cumhuriyet Dönemi’nde bu tür tecavüz vakaları cezasız kalmamış.

    Bugün Osmanlı’yı sanki şeriatı, Türk’ü temsil eden bir devlet gibi göstermeye çalışanlar Osmanlı’yı hiç araştırmamış kişilerdir. Eğer Osmanlı’da “gerçek şeriat” uygulansaydı 600 yıllık tarihinde nasıl bu kadar az kayda geçmiş tecavüz raporu olsundu, nasıl Osmanlı’da alkol ve uyuşturucu kullanımı bu kadar yaygın olsundu, nasıl genelevler olsundu..

    Yazar kitapta oğlancılıktan hariç Osmanlı’da eşcinselliğe, Osmanlı’daki oğlancı şarilere ve padişahlara, Osmanlı’daki Türk düşmanlığına, içki kültürüne, esir pazarlarına ve uyuşturucu kullanımına ve şu an “Osmanlı torunuyum” diyen kişilerde ve hükümette cereyan eden oğlancılığa (erkek çocuklarına tecavüze) dikkat çekmiş, sayfa ayırmış. Bazen bazı yerlerde tekrara düşmüş, bir sayfada verdiği bilgiyi on sayfa sonunda tekrar edip üstüne bilgi eklemiş. Ancak bu benim gözüme çok çarpmadı. Akıcı bir şekilde okunuyordu.

    Bence kesinlikle okunması gereken bir kitap bu. Özellikle de Osmanlı konusunda okuma yapıyorsanız. Yazar, Osmanlı’da oğlancılığın olmadığını söyleyen akademislenleri kitabında zaten eleştiriyor, isimlerini ve yazdıklarını veriyor. Yazar, kitabı kaynak bombardımanına tuttuğu için gayet ikna ediyor insanı zaten. Yani, çöp bir kitap değil bunu demek istiyorum.