Mehmet, bir alıntı ekledi.
 15 May 00:18

Sana,Bana,Vatanıma,Ülkemin İnsanlarına dair
Kadınlar bilirim ülkeme ait
Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak
Göğüsleri Çukurova gibi münbit
Dağ gibi otururlar evlerinde
Limanlar gemileri nasıl beklerse
Öyle beklerler erkeklerini
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.

Şiirler, Erdem BayazıtŞiirler, Erdem Bayazıt

Öylesine Bir Sayıklama (2. gün)
Osman Y. - #29541288
Erhan - #29542321

K-Günaydın uyan artık, çok yeme dedim sana iyi zıkkımlandın.
E-Haaaa neeeee saat kaç ?
K-11 oldu ayı gibi yatıyorsun.
E-Sağol çok naziksin.
K-Annemi aramayı unutma bugün doğumgünü.
E-Tabi ki emredersin ne demek , niye aramayayım ki yani.
K-Şu sakalını da kes artık tanınmaz hale geldin.
E-İyi be tamam giderim bugün berbere.
K-Senin kahrını benden başka kim çeker şu dünyada?
E-Hiç kimse biliyorum.
K-Kahvaltı hazır hadi ya eyyy daldın mı yine ne uykusu bu ?
E-Hay ben senin.. ne güzel rüya görüyordum.
K-Biliyorum ben o rüyaları.
------
E- Ne kadar fitne fesatsınız
K- Kim fitne fesat, o çoğul eki nerden geliyor
E- İşte sen, annen, bütün kadınlar
K- Annem kadar taş düşsün başına
E- Yani genel olarak söyledim aslında
K- Ben bilirim o genellerini senin, aramamak için ne uyduracağını şaşırdın
E- Arayacağım dedim ya, nerden ne çıkarıyorsun yine
K- Tabi ben hep bir şeyler çıkarırırım zaten, sizin gibi sütten çıkmış ak kaşık olamıyoruz beyefendi
E- Tamam geri alıyorum, tüm laflarımı, bak arıyorum şimdi anneni de
K- Arama, kıymeti yok artık, bir kere de kendi kafana göre aramak yok zaten. Ben seninkileri her kandil arıyorum
E- Ee, arama sen de, ben aramıyorum ki
K- Aramayayım da arkamdan saymadıkları kalmasın di mi
E- Tamam ara tatlım, kapatalım bu konuyu , kahvaltıda ne vardı?
K- Yok kahvaltı mahvaltı, rüyanda gördüğün o şırfıntı hazırlasın sana kahvaltıyı.
E- Ya nerden çıkarıyorsun yi..
K- Yine değil mi, yine evet. Belki seviyordur o senin sakalını
--------
E- Bak şöyle yapalım; ben gidip sakalımı keseyim.
K- Hayırdır? Bir randevun mu var?
E- Hayır. Akşam bir pasta alıp annenlere gideriz belki
K- Sen önce ara geç olmadan, akşam bakarız
E- Bakarız mı?
K- Evet bakarız. Biraz limoniyiz şu sıralar.
E- Bana neden bahsetmedin?
K- Benimle iki çift laf konuştuğun mu var?
E- İki gündür sakalım hakkında destan yazdın.
K- Ne alakası var şimdi konumuzla?
E- Onun yerine bundan bahsedebilirdin.
K- Aklıma gelmedi sana anlatmak.
E- Tamam işte, düzelir akşam aranız. Bundan güzel bahane mi var?
K- Bilmiyorum, canım çok sıkılıyor...
E- Dur, neden ağlıyorsun şimdi durduk yere?!
--------

Öylesine Bir Sayıklama (2. gün)
Osman Y. - #29541288

K-Günaydın uyan artık, çok yeme dedim sana iyi zıkkımlandın.
E-Haaaa neeeee saat kaç ?
K-11 oldu ayı gibi yatıyorsun.
E-Sağol çok naziksin.
K-Annemi aramayı unutma bugün doğumgünü.
E-Tabi ki emredersin ne demek , niye aramayayım ki yani.
K-Şu sakalını da kes artık tanınmaz hale geldin.
E-İyi be tamam giderim bugün berbere.
K-Senin kahrını benden başka kim çeker şu dünyada?
E-Hiç kimse biliyorum.
K-Kahvaltı hazır hadi ya eyyy daldın mı yine ne uykusu bu ?
E-Hay ben senin.. ne güzel rüya görüyordum.
K-Biliyorum ben o rüyaları.
------
E- Ne kadar fitne fesatsınız
K- Kim fitne fesat, o çoğul eki nerden geliyor
E- İşte sen, annen, bütün kadınlar
K- Annem kadar taş düşsün başına
E- Yani genel olarak söyledim aslında
K- Ben bilirim o genellerini senin, aramamak için ne uyduracağını şaşırdın
E- Arayacağım dedim ya, nerden ne çıkarıyorsun yine
K- Tabi ben hep bir şeyler çıkarırırım zaten, sizin gibi sütten çıkmış ak kaşık olamıyoruz beyefendi
E- Tamam geri alıyorum, tüm laflarımı, bak arıyorum şimdi anneni de
K- Arama, kıymeti yok artık, bir kere de kendi kafana göre aramak yok zaten. Ben seninkileri her kandil arıyorum
E- Ee, arama sen de, ben aramıyorum ki
K- Aramayayım da arkamdan saymadıkları kalmasın di mi
E- Tamam ara tatlım, kapatalım bu konuyu , kahvaltıda ne vardı?
K- Yok kahvaltı mahvaltı, rüyanda gördüğün o şırfıntı hazırlasın sana kahvaltıyı.
E- Ya nerden çıkarıyorsun yi..
K- Yine değil mi, yine evet. Belki seviyordur o senin sakalını

*falah *, bir alıntı ekledi.
05 May 18:53 · Kitabı okuyor

Bilirim bilirim :)
Bilemezsin bu kadınlar fena olunca ne kadar fena oluyorlar.

Eylül, Mehmet Rauf (Sayfa 43 - Nilüfer)Eylül, Mehmet Rauf (Sayfa 43 - Nilüfer)
Hira, bir alıntı ekledi.
30 Nis 20:17 · 8/10 puan

Kadınlar bilirim ülkeme ait
Yürekleri akdeniz gibi geniş, soluğu afrika gibi sıcak
Göğüsleri çukurova gibi münbit
Dağ gibi otururlar evlerinde
Limanlar gemileri nasıl beklerse
Öyle beklerler erkeklerini
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.

Şiirler, Erdem Bayazıt (Sayfa 80 - İz Yayıncılık)Şiirler, Erdem Bayazıt (Sayfa 80 - İz Yayıncılık)
Demet Delikanlı, bir alıntı ekledi.
27 Nis 01:13 · Kitabı okudu

Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair
Kadınlar bilirim ülkeme ait
Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak
Göğüsleri Çukurova gibi münbit
Dağ gibi otururlar evlerinde 
Limanlar gemileri nasıl beklerse 
Öyle beklerler erkeklerini
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.

Şiirler, Erdem Bayazıt (Sayfa 80 - İz Yayıncılık)Şiirler, Erdem Bayazıt (Sayfa 80 - İz Yayıncılık)

TÜRKÜ KÖŞELERİNDEN
'Dilerim Allah'tan sızlasın için... ' bir cümledir okuduğunda sadece, hissedildiğinde değişir, cümlelikten çıkar, hayat olur, canlanır da can olur. Üzülen, kırılan, ağlayan bir kalpten çıkar...

...

Türkü'nün Suna'sı, Fahri Kayhan'ın eşidir. Fahri Bey, eşi Suna'yı çok sevmektedir. Sevmelerin dile getirilmesinin ayıplandığı dönemlerde Fahri Bey daima eşine olan sevdasını dile getirir. Suna da, büyük bir aşkla bağlıdır Fahri Bey'e.

Hamam sefaları, o dönemlerde kadınların en büyük eğlencesidir. Kadınlar kararlaştırdıkları bir günde toplanıp hep beraber hamama giderler. Kadınların arasındaki Neriman Hanım, Suna'nın kimselerin bilmediği sırtındaki beni farkeder. Kıyafetlerinden varlığı anlaşılmamaktadır bu benin. Neriman Hanım, Suna'nın yakın arkadaşıdır aynı zamanda.

Neriman Hanım eve döndüğünde Suna'nın sırtındaki beni kocası Mustafa Bey'e anlatır. Aradan günler geçer. Fahri Bey bir gün, evlerinin civarındaki kahvehanede Mustafa Bey'e denk gelir. Bir dizi diyalogdan sonra aralarında münakaşa başlar, karşılıklı küfürleşmeye gider mesele. Fahri Bey'in tehdidine karşı Mustafa Bey:
"Sen benimle kavga edeceğine, karına sahip çık. Ben senin karının sırtındaki beni dahi bilirim" diye çıkışıverir.

Fahri Bey, duyduklarına inanamaz. Tek sevdiceği Suna'sının kendisine ihanet ettiği fikrine kapılır. Yabancı bir adam, eşinin sırtındaki beni nereden bilecektir!
Eve vardığında, Suna'sı anlatır kendini Fahri Bey'e. Gözünün ondan başka kimseyi görmediğine ikna olur Fahri Bey.
İkna olmuştur olmasına ama, kafasındaki şüphe hiç gitmez Fahri Bey'in. Suna'sına kötü davranmaya başlar o meseleden sonra.
Bir akşam yemek esnasında sudan bir sebeple başlayan münakaşa sonrasında Fahri Bey alır ceketini, atar kendini sokaklara.

Sabaha karşı eve gelir. Eve girdiğinde gördükleri karşısında donakalır. Tek sevdiceği Suna'sı kendini asmıştır. Başucunda bir mektup bırakmıştır, Suna.

Son dizeleri şunlar olmuştur:

- "Kusura bakma beyim. Uzun zamandır kafandaki soru işaretlerinin sebebini bilmekteyim. Kendi adımı temize çıkarmak için başka yol bulamadım. Şunu unutma ki, ben sana hiç ihanet etmedim."

Fahri Bey, sevgilisinin cansız bedenini ipten ayırır, yere yatırır. İçi yangın yeridir artık Fahri Bey'in. Sözün tükendiği yerde, kelimelerin küllerinden o meşhur türküyü yakmıştır:

Şafak söktü gine sunam uyanmaz
Hasret çeken gönül derde dayanmaz
Çağırırım sunam sesim duyulmaz
Uyan sunam uyan derin uykudan

Çektiğim gönül elinden
Usandım gurbet elinden
Hiç kimse bilmez halinden
Uyan sunam uyan derin uykudan

Bunca diyar gezdim gözlerin için
Niye küstün bana el sözü için
Dilerim Allah'tan sızlasın için
Uyan sunam uyan derin uykudan

https://youtu.be/L7epuTkWBDo

Beyzanur, bir alıntı ekledi.
24 Nis 00:19 · Puan vermedi

Kadınlar bilirim
Limanlar gemileri nasıl beklerse
Öyle bekler erkeklerini
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.

Şiirler, Erdem BayazıtŞiirler, Erdem Bayazıt

Cenaze
Sert bir esinti var bugün, genelde hava işlerine pek kafa yormam ama Fahri amcanın defnedileceği gün havanın birden bire bu kadar sertleşmesi tuhaf. Rüzgar; sapı, samanı, tozu karıştırıp savuşturdukça cenaze alayındaki nemli gözlerin sım sıkı kapanmasına sebep oluyor. Her kapanan gözün ardındaki insan belleği yalnız başına bir hayatı sonlandırmış olan Fahri amcanın hikâyesini bilir. Onun hikâyesini bilenler bugün burada ona karşı son görevlerini nemli gözlerle yerine getirmekteler.

Hayatı beklemekle geçen bir kadının, yine hayatı bir kadının gönlünü kazanabilmek için beklemiş olan bir adamın cenazesinde; erkeklerden ayrı, biraz uzakta olan kadınlar içinde gözlerim Nermin ablayı arıyor. O saçlarıyla bir saksıda süs bitkisi gibi görünen kadının, yıllar içinde yavaş yavaş gençliğini, gençliği ile birlikte güzelliğini, güzelliği ile birlikte kurumuş bir çiçeğe dönüşünü film izler gibi izledim. Benim dışımda apartman sakinleri, mahalleli, hatta tüm kasaba Nermin ablanın hikâyesini değişik değişik sürümleriyle sinemaya çekilip izlenmiş filmler gibi anlatıp durdular. Köşe başlarında, kahvelerde, pazarda, çarşıda, akşamları ev oturmalarında anlata anlata bitiremediler. Özünde hep aynı hikâyeyi lakin herkes kendi iç dünyasına göre eklentiler yaparak anlattı durdu. Ben Nermin ablanın alt komşusu olarak O’nun da, oğlu Tosi’nin de, sonradan onların karşı dairesine taşınan Fahri amcanın da yaşam öykülerine birinci dereceden tanık oldum yıllar içinde.

Rusya’ya giden kocasını beklemiş olan Nermin abla ile çocukluklarından beri Nermin ablaya âşık olan Fahri amcanın hikâyesi demek böyle son bulacaktı. Ben öyle çok kitap okumuş biri sayılmam, lakin arkadaşlarla bu iki yaşama, hatta Tosi’yi de katarsak, bu üç yaşama, bu üç kişinin yaşadıklarına gerçek değilmiş gibi bakardık da; bir kitapta, bir film de üçleme yapılmış da biz onları okuyormuşuz, izliyormuşuz gibi değerlendirirdik. Sonu olmayan, bitmeyecekmiş gibi gelen karakterlerin yaşamı gibi gelirdi bize. Şimdi bu sert esinti içinde, toz bulutları arasında bir yaşamın final sahnesinin çekildiğini, birazdan yönetmenin kestik diyeceğini, Fahri amcanın da kalabalığın arasından çıkıp geleceğini düşlüyorum. Yıllarca bitmeyecek bir hikâyenin kahramanlarından birinin ölmesi, bende olduğu kadar tüm kasabada da matem havası oluşturdu. Aslında kasabalı için ölen Fahri amcadan çok, içlerinde yaşattıkları umut olmuştu. Merhum iki gün hastane morgunda beklerken, neden iki gün bekletildiği de tam manasıyla anlaşılmamışken tüm kasaba işi gücü bıraktı, Fahri amcanın ölümüyle yeni boyut kazanan Nermin ablanın, Tosi’nin hatta ölmüş olmasına rağmen Fahri amcanın hikâyesini baştan sona değiştire değiştire anlattı durdu.

Tosi daha ufacıkken pıtır pıtır koşuşmalarını dinlediğim üst kattan aşağıya, zaman içinde ergenliğe adım atan asi bir delikanlının, esas itibariyle babasına karşı içinde oluşan öfkenin sebep olduğu, ona göre anlamsızca bir bekleyiş içerisinde olan annesine karşı sarsıcı sözlerini duyar olmuştum. Böyle iç parçalayıcı anlarda, usulca daire kapısından yukarı doğru yöneldiğimde, onların kapısının önünde yine çaresizce kapıya vurmakla vurmamak arasında bekleyip duran Fahri amcayı gördüğüm anlarda, gerisin geri dönüp daire kapımı yavaşça kapatır, yere çömelir ve halen neden bu evden taşınmadığımı, taşınamadığımı sorgular dururdum. Acıdığım hayatların birer birer parçası olmamda, Tosi’nin çocukluğunda, bir gece onu avutmak için lunaparka götürüp eve döndüğümde, Nermin ablanın bana sarılıp, sabaha kadar kucağımda uyumasının ve uykuya dalmadan önce göğsüme akıttığı gözyaşlarının yanı sıra yüreğime kor gibi bıraktığı çaresizliğin acısının da yeri olduğunu biliyorum.

Nermin ablanın evini her gün temizlemesinde yatan gerekçenin, uzaklardan gelecek kocasını beklemek olduğunu zaman içinde öğrenmiş oldum. Vaktinde ailesinin de karşı çıkmasına rağmen kaçarak sevdiğine varması, bir gelinlik bile giyemeden yaşadığı büyük aşkla hiçbir şey düşünmeden evlenmesi, sonrasında kocasının Rusya’ya çalışmaya gitmesi, belli bir zaman sonra kocasından hiçbir haber alınmaması ve Nermin ablanın her gün dönecek umuduyla kocasını beklemesi üzerine gerçekten çok kafa yordum. Bazen akşamları onunla demlediğimiz çayı yudumlarken, aşkı ile ilgili anlattıklarını dinlerken, beni böyle sevecek bir kadınım olacak mı diye düşlere dalıp giderdim. Belli bir süre sonra Nermin abla benim gözümde, bir deliden çok bir tanrıça gibi olmuştu. Kızaran elmacık kemiklerinin yansıması ile ışıldayan gözlerinin içinde, anlattıklarını dinlerken dalıp giderdim. Belki zamanında ailesi onun yaşadığı aşkı destekleseydi, şimdi Nermin ablanın hayatı bambaşka olabilirdi.

Onu bu cenaze alayında göremiyorum. Şimdi acaba hangi duygular içindedir. Fahri amca Tosi on iki yaşlarına geldiğinde bizim apartmana taşınmıştı. Sonradan zaman içinde onun hikâyesini öğrenmiştim. O apartmana geldikten sonra, Nermin abla biraz daha içine kapanmıştı. Daha doğrusu yıllar geçtikten sonra parçaları bir araya getirmeye başladığımda Nermin ablanın yavaş yavaş gözlerden uzaklaşmasının sebebinin Fahri amca olduğunu anlamıştım. İyi bir adam olduğuna hiç şüphe duymadım, birkaç kez akşam yemeğinde Nermin ablamın evinde hep birlikte olduğumuz anlarda Fahri amcanın gözlerinde gördüğüm kederin aynısını defalarca Nermin ablada gördüğümü bilirim. Tosi ile Fahri amca iyi bir ilişki içine girmişlerdi. Tosi özlediği baba hasretini Fahri amcanın sıcak yaklaşımında gideriyordu. Tosi’nin okuluna veli olarak giden Fahri amca, çocuğun bükük boynunu doğrultmuştu. Bazen o yemek masasında misafir olanın sadece ben olduğumu düşünüyordum. Onların hikâyesini bilen herkes gibi bir gün evleneceklerini düşünürdüm. Lakin düşündüklerim yıllar geçtiği halde gerçekleşmedi. Nermin abla asla Fahri amcayı kendisine bir eş olarak düşünmedi.

Son toprak parçası da mezara atıldıktan sonra, son dua edilirken, yağmurun düşmesiyle rüzgâr toz bulutlarını da alıp gitti. Toprağın ıslanmasını yağmur üstlenmişti adeta, birden rüzgârla birlikte kalabalıkta dağıldı. O zaman Tosi’yi mezarın başına çökmüş bir halde fark ettim. Bir zamanlar kapımı çalan, bugün babam gelecek diyen Tosi, kocaman adam olmuş, gelmeyen babasının yerini alan Fahri amcayı mezarının başında gözyaşlarıyla uğurluyordu. Yanı başına çöküp elini omzuna attığımda, birden dönüp bana sıkıca sarılması, göğsüme hıçkırıklarla gözyaşlarını akıtması, yine yıllar önce annesinin de aynı şekilde bana sarılıp, göğsümde ağlamasını hatırlattı. Sözün bittiği anlarda, hiçbir kelam para etmez. Ağzımdan sadece başınız sağ olsun sözcükleri dökülüverdi. Öylece yağmurun altında ne kadar süre kaldık bilemiyorum. Zaman durmuş, her şey bitmiş gibiydi. Kocaman adam, ufacık Tosi gibi en acımasız yürekleri bile parçalayacak şekilde ağlıyordu. O anları düşündükçe, baba sevgisine muhtaç bir çocuğun nasıl acılar çekebileceğini anladığımı sanıyorum.

Cenazeden bir hafta sonra apartman girişinde bırakılmış postaları ayrıştırırken, Fahri amcadan Tosi adına gönderilmiş bir zarf dikkatimi çekti. Yaklaşık bir hafta önce postalanmış bir zarftı. Evime uğramadan direk yukarı çıktım. Nermin ablanın kapısını tıkladığımda kapıyı Tosi açmıştı, Nermin abla ortalıkta görünmüyordu. İçeri girdiğimizde mutfağa geçtik. Tosi içiyordu, masa da iki kadeh rakı vardı. Biri sulandırılmış, biri sek. Hiçbir şey sormadım. Fahri amcayla içiyormuş gibi yaptığını anladım. Hiç iyi görünmüyordu, zarfı verip vermemekte tereddüt ediyordum. Açıkçası zarfta neler yazdığını çok merak ediyordum. Tosi zarfı açıp okuduktan sonra Fahri amcanın ölümünün bir kaza sonucu değil de, intihar sonucu olduğu ortaya çıktı. Daha doğrusu kaza geçirdiği an, gerçekten kaza mı, intihar mıydı net bir şekilde anlaşılamasa da, mektuptan anlaşıldığına göre Fahri amca o gün bir şekilde yaşamına son vereceğini ifade etmekteydi. Tam manasıyla veda mektubu yazmıştı:

“Tosi umarım beni bağışlayabilirsin. Seni gerçekten oğlum gibi sevdim. Seni asla Nermin’e açılan bir kapı olarak görmedim. Annen ile okul yıllarında, babanla yaptıkları bir kavga sonrası ilk defa yakınlaşma fırsatı bulmuştum. O zamandan beri ona olan sevgim ve ona kavuşabilme hayalim asla yok olmadı. Yıllarca içimde taşıdığım bir umudu yaşattım. Hayatım içinde yaptığım en büyük hatanın acısını bugünlere kadar çekmek zorunda kaldım. Umut işte, umut oldukça yaşamdan insan nasıl vazgeçer. Yaşama beni bağlayan annene tekrar kavuşabilme umuduydu. Nermi’nin ailesi hem kendisine hem de babana yeterince baskı yapıyordu. Bu baskılar sonucu bir şekilde elime geçen şansı berbat ettim. O zamanlar yazlık sinemalar vardı. Annenle birlikte ilk defa akşam vakti birlikte vakit geçirme şansını bulmuştum. Benim için çok önemli bir akşam olacaktı. Onu etkileyebilecek her türlü hazırlığın planlamasını yapmıştım. Evinden onu almam bile sorun teşkil etmiyordu, Orhan’dan uzaklaştırılmış Nermin, ailesi için büyük mutluluktu, güneş batmış, hava kararmış, sokak lambalarının ışıkları yanmıştı. Arnavut kaldırımlı sokaklardan sinemaya doğru yürüyorduk, evden yeterince uzaklaşınca, gömleğimin içine sakladığım gülü vermenin vakti geldiğini düşündüm. O anı hiç unutmam. Kızarmış elmacık kemikleriyle, etli dudaklarında beliren gülümseme hiçbir zaman gözlerimin önünden gitmedi. Artık kendime olan güvenimde artmaya başlamıştı. Ağzım daha iyi laf yapıyordu, her attığımız adımda onu etkilediğimi düşünüyordum. Sinemaya birkaç sokak kala ona sinema yerine yamaca gidip oturmayı, gökyüzündeki yıldızları seyretmeyi teklif ettim. Filmin biteceği zamanlarda da evin yolunu tutarız dedim. Keşke öyle bir teklifte bulunmasaydım, keşke O da teklifimi kabul etmeseydi. O, içinde bastırdığı Orhan’dan ayrılma acısını unutmak istiyor, ben de kendimi ona beğendirmeye çalışıyordum. Gülücükler yamaç yolunda da yüzünden eksik olmadı. Ağustos ayının sıcaklığı hava kararmasına rağmen devam ediyordu. Sıcaktan şikâyet edecek durumda değildim, dünya yansa umurumda değildi. Yamacın bir kenarına oturduk, gökte pırıl pırıl parlayan yıldızlar buradan bir başka gözüküyordu. Hafif bir esinti yüzümüzü, bedenimizi yalamaya başlamıştı. Rüzgârda savrulan saçlarıyla Nermin, benim için adeta bir melek gibiydi. Birden şarkı mırıldanmaya başladı, sen de söylesene diyordu, ben ise sadece bakabiliyordum. Gözlerinin içinde yıldızların yansımasını görüyordum, daha önce onun hiç öyle güldüğünü duymamıştım. Gülümsemesi, gözlerinin parlaklığı, yanaklarının kızarıklığı, saçlarının savrulması, şarkı söylerken sesinde yakaladığım lezzet ve insanı kendinden geçiren kahkahası, her şey bir düş gibiydi. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım. Her şey beş dakika sürmüş gibiydi. Eve dönme vakti geldi dediğinde, yüzümün düşmesini fark edip, elimi tuttuğunda yandığımı zannettim. Birden tüm güvenim yerle bir oldu. Heyecandan titrediğimi hissediyordum. Hayatım boyunca o andan daha güçsüz bir duruma düştüğümü hatırlamıyorum. İçimde fırtınalar koptuğu halde ağzımdan bir tek kelime çıkmıyordu. Tüm sözcükler boğazıma dizilmiş, birbirlerini sıkıştırıyordu. Yüzüme baktı, yine o hoş tebessümüyle hadi deyip, elimden tutarak beni yamaçtan Arnavut kaldırımlı sokaklara doğru götürmeye başladı. Dönüş yolunda gözlerim görmüyordu sanki,O benim kılavuzum olmuştu. Birden bire duruverdiğinde, semadaki yıldızların içinde yaşadığı gözlerini görüverdim. Elimi sertçe çekince, neden durduğunu anladım. Üç kişi karşımızda duruyordu. Daha önce hiç görmediğim üç kişi. Ağzımdan yine hiçbir sözcük dökülemedi. Hiçbir şey yapamadım, birinin elinde bıçak vardı. Gözlerim bıçağa kilitlenmiş bir halde dona kalmıştım. Ağustos sıcağında buz kesmiştim. Biri beni kollarıyla sarıp, boğazıma bıçağı dayamıştı. Biri bir tane sigara yakmıştı. Biri Nermin’in üstüne doğru yürümüştü, Nermin çığlık atmaya kalkınca yüzüne inen bir tokatla yere serildiğinde gözlerimden yaşlar geldiğini fark etmiştim. Fahri dediğini duydum, birkaç kez Fahri dedi. Ben hiçbir şey yapamadım.

Bu olaydan sonra bir kaç hafta hastanede yattığını biliyorum, ziyaretine bile gidemedim. Sonraları Nermin’lerin evin kapısına üç kişinin bedeninin bırakıldığını duyduk. O üç kişiden ikisi, evin önünde, aldıkları kurşun yaraları sebebiyle ölü bulunmuştu, biri de hastane yolunda ölmüştü. Üç kişiyi de oraya babanın bıraktığı mahalleli arasında konuşulup durdu. O günden sonra babanı bir daha gören olmadı. Nermin’i bir defa çarşıda gördüğümde yüzüme bile bakmadan yanımdan geçti gitti. Sonra duyduk ki annen de kayıplara karıştı. Ben bu olaydan sonra kendimi asla affedemedim, içimde yaşadığım vicdan azabıyla bir gün kendimi annene affettirebilmeyi bu yaşamda son görevim olarak kabul ettim. Yıllarca annenin izini sürdüm. Babanın Rusya’ya gittiğini öğrendikten sonra, annene ekonomik destek verebilmek için elimden geleni yaptım. O her seferinde beni geri çevirdi, bir gün iyice çaresiz kalınca, senin de geleceğini düşünerek, sonradan geri vermek şartıyla, benden para almayı kabul etti. Bir arkadaş gibi olmayı başardık ama asla onun gönlünü kazanamadım. O halen babana âşık. Hayatının en zor günlerinde kendi hayatını yok eden babana âşık. O yamaçtan dönüşte yaşanan olaylardan sonra beni gerçekten affetmeyeceğini iyice anladıktan sonra yaşamının manası da kalmadı benim için. Günden güne eksiliyoruz ama bitmiyoruz demiştim. Ben artık bittim. Tüm varlığımı size bırakarak gidiyorum. Annene çok iyi bak. Lütfen beni affedin...”

Mektubu bitirdikten sonra masaya bıraktı, çekinerek kağıdı elime aldım ve okudum. Mutfak kapısında Nermin ablanın bize baktığını gördüm. Ayağa kalkarak oturması için sandalye çektim. Üçümüzde masada öylece oturduk. Hiç birimizin ağzından bir sözcük çıkmadı. Tosi şişeyi bitirdi, ikinci bardaktaki sulandırılmış rakıyı da içti. Nermin abla peş peşe sigaraları yaktı. Dünyada ne kadar keder varsa, o akşam, o gece, o sabah tüm yüküyle o masadaydı. Kederin yükünden ezilmiş iki insan karşısında ben de ne yapacağımı bilemedim. Bir ara benim gözyaşlarım akmaya başladı. Sessizce ağladım. Güneş doğduğunda hiçbir sözcük söyleyemeden, Nermin ablanın kurumuş yanaklarını öperek, evden sessizce çıkıp gittim.

İhtiyar- geçici insan masalları