• Yazarın etkileyici düşünceleri ve muazzam bir anlatımı var. Daha çok deneme havasında yazılmış, konu başlıklarına açılmış fikir deryası.

    Ancak kitapta beğenmediğim birkaç şey var. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki olumsuz düşüncelerim çeviri kaynaklı olabileceği gibi yazar ile aramızdaki edebi kültür farkından da kaynaklanıyor olabilir.

    Öncelikle kitabın bazı yerlerinde çok fazla devrik cümle var. Cümle içinde veya birbiri ardına gelen cümlelerde kafiye de çok fazla var. Ayrıca paragraflar ortalama 2 ile 4 satır arasında. Tüm bunlar birleşince düz yazıdan ile şiir havası birbirine karışmış hissi verdi bana. Bazı noktalarda yinelenen bu olaylar beni aşırı sıktı.

    Beğenmediğim bir diğer nokta da, yazar bu kadar akla dayalı konuşmalar, beyin fırtınasına yol açan sözler sarf ederken çok fazla somut betimlemelerde bulunması ve odağı dağıtması. Dereler, şarkılar vb. bunlara örnektir.

    Her şeye rağmen güzel bir kitap. İnsanı düşündüren, sorgulatan, faeklı bakış açısına sahip düşünceler var. Bana göre sorun teşkil eden bu durumlar olmasatek seferde okunup baş ucu kitapları listesine girebilecek muazzam bir kitap olurdu benim için.
  • Öyleyse biz besmele çekip tevekkül edelim, Hakk gelir 'biz' şiirini Murad eder ve hakkı bilen yüzlere tebessüm düşer..

    Hikmet Anıl ÖZTEKİN ~Elif Gibi Sevmek 1
  • Bir ELHAMDÜRİLLAH mısrası yazarız İNŞİRAH iner hatrına..
  • Bu sabah tam evden cikacakken dağıtıcı memur ile kapıda karşılaştık.. ismimi sordu ve bende mustafa pektaş dedim o heyecanla:-) yok fatoś deyince kitap dedim.. kitabım mi geldi diye.. :-))) ve kitabı aldığım gibi tabi itiraf etmek gerekirse ilkin imzaya baktım:-) çok teşekkür ediyorum Başlangıç yazarı MUSTAFA PEKTAŞ hocamıza... kitabın kapak tasarımı benim çok ilgimi çekti.. zamana bırakılmış inançlar mi desem hayatlar mi desem daha bir sürü şey uyandırdı.. Belki de zamanla olan büyük savaşım var diye dikkatimi çekti... bilmiyorum....

    Önsöz de şiirin ne olduğu değil de ne olmadığı konusuna değinmiş olmasi farklıydı.. bende şiir okurken redif, kafiye kıta olayını pek sevmem.. şiirler gayet açık ve akıcı bir üsluba sahipti.. çoğu yerde sitemkar ruh hali ve hayat beklentilerinin kırgınlıklarıni hissetim..birçok satır Himm.... galiba bende yaşadım bunu dediğim anlarım oldu.. kadın konusuna anne konusuna değinmiş olmasi ayrıca benim dikkatimi çekti ve kitaba gömüldum resmen.. bana göre şiirler kitaba döküldü mu o artk yazarın özel hislerinden çıkıp toplumsal hislere dönüşür. Ve bende kitapta bir çok yerde o hisleri tattım...ah hocam dediğim nokta olmadı mi oldu... bu da benim feminist ruh halimden olsa gerek:-) aşk ve kadın konusunda biraz kadınlara yüklendiğini hissetim..:-/ onun dışında gayet samimi gayet güzel şiir tadı aldım... kaleminizin akış çizgisi her zaman açık olsun hocam... yureginize emeginize sağlık.. okunmasını tavsiye ederim:-)
  • Nazım Hikmet Ran

    Kendisini küçükken bulmaca çözdüğüm gazetelerin bulmaca sayfalarında tanıdım. Ve soru şuydu: Ünlü şairimiz Nazım Hikmet'in soyadı nedir? Garip gelse de bu şekilde tanıştım kendisiyle.

    Değerli şairimizin bu kitabı bir derleme şeklinde çeşitli zamanlarda yazdığı şiirlerden oluşuyor. Kısaca pek tanıdık gelen şiir olmadı. Popüler olan bu şiir hemen dikkatimi çekti:
    ###
    Çocuklar inanın inanın çocuklar
    Güzel günler göreceğiz güneşli günler
    Motorları maviliklere süreceğiz
    Güzel günler göreceğiz güneşli günler

    Şairimiz şiirlerini serbest ölçüyle yazdığı için bir kafiye düzeni yoktur. Kendisi fütürizmin Türkiye' de ki ilk temsilcilerinden biridir. Sürekli gelecek, özgürlük, birlik ve beraberlik gibi konuları işlemiştir.

    Ayrıca bu kitap, şairimizin ilk kitabı olmasıyla da ayrı bir öneme sahiptir.
  • Adını "Otuz Beş Yaş" adlı bir şiirinden alan kitap, Tarancı'nın doğa, aşk ve ölüm ile ilgili şiirlerinden oluşuyor.
    Bazı şiirlerde kafiye'nin oluşması için şiirle alakası olmayan kelimeler yerleştirilmiş satır sonlarına.
    Ölümle ilgili şiirleri derin duygularıyla kaleme almış yazar. Zaten Cahit Sıtkı denildiğinde akla "Ölüm" gelir.
    "Gün eksilmesin penceremden" ve "Ölü" en beğendiklerimin arasındaydı.
    Okunulacak güzel şiir kitaplarından bir tanesidir.
  • YAZMANIN METAFİZİK BOYUTU: “NUN MASALLARI”

    M.NİHAT MALKOÇ

    ‘Nun’ bir harf olmaktan öte bir metafor… “Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun” diye başlar Kalem Suresi… ‘Nun’ olan yerde kalem ve hokka esas duruşta bekler… Kalem insanla, “nun” hokkayla eş sayılmıştır hep… ‘Nun’ çok kere hilali ve hilal kaşı çağrıştırmıştır. “Zü’n-Nûn” terkibinde de Yunus’u… ‘Nun’ maşukunu arayan âşıktır hem… Kur’an’da en çok kafiye yapılan dört harften biridir o… Kur’an’ın yarısında ‘nun’ harfiyle yapılmıştır kafiyeler… Kafiyelerin hazine ambarıdır ‘nun’… Estetiktir, zarafettir…

    ‘Nun’, Nun Masalları’nın olmazsa olmazıdır. Nazan Bekiroğlu üstademizin koltuk değneğidir adeta. İki nun arasında kalan “Nazan”ın kaleminin tılsımı, gönül hokkasının mürekkebidir nunlar… Ona tutunur birbirinden güzel ve özel hikâyeler… “Nun Masalları’na değinmek için böyle süslü bir girişe ne gerek vardı. O zaten baştan sona söz ziynetleriyle doludur. Sözün naz makamıdır o…” diyeniniz olabilir. Bizimkisi de belli ki bir avuntu işte…

    Nazan Bekiroğlu, iki nun arasında kalmış bir duygu işçisi… Akademisyen, öykücü, romancı, denemeci… Hissiyat hamurkârı… Trabzon’da denize nazır penceresinde dünün hayal kırıntılarını toplayıp bugüne taşıyan bir eski hayat koleksiyoncusu… Daha da ötesi bir kelime sihirbazı… Hokkasında biriken kelimeler yüreğine değince tadımlık denemeler, hikâyeler ve romanlar olup çıkıyor okurun karşısına. Artık herkesin hissiyatı oluveriyorlar.

    Nazar Bekiroğlu aynı zamanda benim gibi binlerce kişinin hocası makamında… Onun rahle-i tedrisatından geçmiş olmanın gururunu ve bahtiyarlığını yaşadım hep… Onu 1988 yılında tanıdım bir öğrenci olarak… Doyumsuzdu dersleri, fakat o yıllarda paylaşmıyordu yazdıklarını; ama hep yazıyordu. Belki kalem alıştırması yapıyordu o yıllarda, bugüne hazırlanıyordu. Milenyumda bir yıldız olarak doğmak için adım adım yükseliyordu asumana.

    Geç tanıştı okur onunla. Hep gizli kaldı, ta ki okurun ve yayıncıların baskılarının taşma noktasına kadar… O hep biriktirdi, mükemmele varıncaya kadar da hep işledi yazdıklarını… Birçoğunu da geri dönmemek üzere çöp kutusuna attı. Zira yazmak aceleye gelmezdi. Yazar paylaştıklarıyla oluştururdu kimliğini. İşte onun kimliğinin oluşmasında ve okurla tanışmasında ilk basamak olan bir eserden “Nun Masalları”ndan söz etmek istiyorum. Kelimelerin raks ettiği bir söz gülistanından… Sözlerin naz makamına vardığı o eserden…

    “Kaç zamandır yazmak istiyordu. Şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği biçimde söylemek, yazmak istiyordu. Yazmak istiyordu da, kamış kalemi, âharlanmış kâğıdı eline alır almaz içinde bir yer bumbuz kesiliyor, aslında sımsıcak olan o şey, bir türlü kâğıda akamadan yok olup gidiyordu” diye başlar Nun Masalları’nın ‘Hat ve Rasat’ hikâyesi… Bu ifadeler sanki yazarının şahsî hayatının tezahürüdür. Zira o, anlatmayı anlama çabası olarak görüyor. O, Karadeniz’in mavi sularına bakan evinde de, fakültede de kelimelere yeni anlamlar ve yeni hayatlar yüklüyor; kelimeleri kuşanıyor adeta.

    Nazan Bekiroğlu’nun ruh imbiğinden süzülen “Nun Masalları”, acıyla hüznün yoğrulduğu bir hayal teknesi… Yazarını okurun gönlüne taşıyan bir ilk eser… Müellifin ilk göz ağrısı… Hikâyenin şiirle sarmaş dolaş olduğu, imgelerin ayaklarının yere değdiği bir sihirli kelimeler platformu… Zira Bekiroğlu bir kelime sihirbazı… Aharlanmış kâğıtlara dökülen sözcükleri evvela sihir süzgecinden geçiriyor kanaati hâsıl oldu bende. Bir sözcük bu kadar da ruhu yaralamaz ki… “Remz” makamındaki şekiller bu kadar canlı, diri ve iri durmaz ki!... Kalem, erbabının nazik ellerinde olunca olmazlar oluyor işte. Kanatlanıyor kelimeler…

    “Nun Masalları” şiir gülsuyuna banılmış hikâyelerden vücut bulmuş bir eski hayaller sandığı… Bu sandık açılınca etrafa yayılan rayiha, bize mazinin doyumsuz hazzını yaşatıyor. Geçmişin serlevhalarına sinen kalpteki titrek hüzün, yorgun başını satırlardan kaldırıp okuyucuya göz kırpıyor. Bununla da kalmayıp ‘kâri’nin elinden tutarak onu dünde gezdiriyor; dün-bugün-yarın ekseninde muhkem köprüler kurduruyor kelimeleri güçlü taşıyıcı direkler belleyerek. Osmanlı’nın, ruhları diri ve iri kılan aşk esintisini yanı başınızda hissediyorsunuz.

    “Nun Masalları” yazmanın metafizik boyutu… Hayatı sırtlayan kelimelerin çıkardığı ahenkli sesler… Soyut bir dünyanın kalbe yansıyan renkleri… Aslında bu öyküler ilk kez gün yüzüne çıkmış değil. Zira Nazan Bekiroğlu’nun belirli zaman aralıklarında Dergâh dergisinde okura sunulmuş öykülerinden oluşuyor Nun Masalları… Fakat bütünlük bu kitapta sağlanıyor. Birbirinden güzel ve doyumsuz bu hikâyeler bir bebek misali bu kitapta kundaklanıyorlar.

    Şahsî kanaatim odur ki “Nun Masalları” ve onun yazarı Nazan Bekiroğlu, son dönem hikâyemizin yüz akıdır. Sait Faik ve Ömer Seyfeddin’den sonra Türk hikâyesini soluklandıran, ona bambaşka bir ivme kazandıran ve hikâyemizin önünü açan yazardır Nazan Bekiroğlu… O, hikâyeyle şiirsel anlatımı bütünleştirerek apayrı bir sentez elde etmiştir. Artık hikâyemiz onunla uzun bir yola girmiştir, bundan sonra ‘yol’ budur. Bu yolu izleyecek zirveye varmak isteyenler… Değişen zaman, milenyum hikâyesinin rotasını da belirlemiştir.

    Dört bölümden oluşan “Nun Masalları” adlı kitaptaki hikâyelerin kötüsü yok bence. Birinci Bölüm/Hattat ve Padişah, İkinci Bölüm/Genç Mezarlık Bekçisi, Genç Kalfa ve Son Padişah, Son Bölüm/Diğerleri - Nigar Hanım, Sevgili… Hepsi de birbirinden güzel ve özeldir bu hikâyelerin… Fakat yine de benim Nun Masalları’ndaki favori hikâyemdir “Kara Yağmur… Bu hikâyede kelimelerin kanat seslerini duyarsınız satır aralarında. Acıdan başka nasibi olmayan bir tenin ürpertileri, gelgitleri, çelişkileri var bu hikâyede… Sorular yumağı, kahramanın ruhunu sıkıştırıyor, iç hesaplaşmalar da cabası… Bu hikâyedeki tasvirler; cümleleri şiir makamına taşıyor, ifadeler şiirden besleniyor. Sonra ruhunuza değiyor kanat esintileri. Roman tadında bir hikâye okumuş olmanın hazzı damağınızda kalıveriyor.

    Nun Masalları’ndaki her bir bölüm birbiri içinde bir bütünlük teşkil eder. Hattatlar, cariyeler, padişahlar, nakkaşlar arasında gidip gelirsiniz. Ruhun en uç noktalarına değen kalemin seyri seferidir her bir hikâye… Ruhunuzun mahremine değiyor bir gizli el… Birinci okuyuşta elde ettikleriniz ikinci, üçüncü okuyuşlarda elde edeceklerinizin zekâtı mesabesinde kalıyor. İmgeler direniyor sıradanlığa… Okundukça kendini ele veriyor ve kabak yaprağı gibi açılıyor sere serpe… Geleneğin sıcaklığı değiyor kalbinizin buz tutmuş noktalarına.

    “Nun Masalları” bir örümcek ağını andırıyor aslında. Yani hikâyeler ayrı görünseler de bir bütünlük teşkil ediyorlar. Hikâyelerin hepsi de bir büyük resmin tamamlayıcıları… Puzzle veya lego da diyebilirsiniz isterseniz… Hepsi de ana yapının ayrılmaz parçaları mahiyetinde. Mevcut örgü bir örümcek ağı misali bütün ana resmi kuşatıyor. Dil sade olsa da o sadeliğin içinde bir Osmanlı Türkçesi çeşnisi ve derinliği var. Kelimelerin taşıdığı yük konuşma dilinin çok çok ötesinde. Kitapta o kadar güçlü çağrışımlar var ki hikayelerden neşet eden nostalji sağanağında ecdadınızın teninin sıcaklığını bile rahatlıkla hissedebiliyorsunuz.

    Tasavvufî esintiler de var Nun Masalları’nda… Tarihten yararlanan yazar Nazan Bekiroğlu, kuru malumatlara boğmuyor yazdıklarını. Tarihi, ruh süzgecinden geçirerek duygunun özünü yakalıyor. Geçmişten gelen nostaljik esintiler katılaşan ruhları yumuşatıyor.

    Nun Masalları’nda ayrıntılarda saklı her şey… Ayrıntıları gereksiz göremezsiniz bu eserde. Zira her şey onların narin sırtlarına yüklenmiş. Sırları deşifre etmede ayrıntılar anahtar rolü üstleniyor bence. Arayış içindeki kahramanlar bu ayrıntılarda kimliklerini ortaya koyuyorlar. Onların dünyasına girebilmek, resmin bütününü eksiksiz yakalayabilmek için o dar sokaklardan sürünerek de olsa geçmeyi göze almalısınız. Zahmeti hazzına değer doğrusu.

    Bir arayışın ürünü “Nun Masalları”… Kahramanlar kendilerine çıkış yolu ararken, dar kalıplara sıkışıp kalan Türk hikâyesi de kendine dosdoğru bir yol arıyor. Neticede herkes aradığına nail oluyor; perdeler aralanarak özlenen günışığına kavuşuluyor. Kurgudaki ana kahraman bir padişah olsa da aşkın evrenselliği sizi de dâhil ediyor hikâyeye… Yürekteki nümayiş, dilde eylem alanı buluyor kendine. Kitabı okurken biraz da kendi masalınızı katıyorsunuz satır aralarına. Böylece duyguların güçlü mıknatısı merkeze çekiyor beninizi.

    Az ve zor yazan Nazan Bekiroğlu’nun beklediğine değiyor okuyucuyla paylaştıkları. Zira yazdıkları saman alevi gibi sönüp gitmiyor; kalplere kazınıyor, geleceğe taşınıyor. O, yürekler arasında aşk çimentosundan sağlam köprüler kuruyor. Tebrikler kalem erbabına...

    Yayınlandığı Yer: Mortaka Dergisi/Güz 2010/Sayı: 15