Geri Bildirim
  • I.veda neziri

    sözün harfi bağışlamadığı yerden geldim
    sabır telkin eden ayaklarımı unutup
    taşın ve suyun uzağına geldim
    oysa erkenmiş daha
    ceplerimi sökerek ayrıldığım kendimden
    ne kadar uzak düşsem
    çeşmeler yine susacakmış yüzüme
    geç oldu ama bunu da bildim: 
    yarıldı aklımın serinliği
    herkes bir nehrin dalgınlığıyla baktı bana
    ben ey paslı sözlerin sahibi
    onca zaman sonra
    herkesin yalanın saçlarını okşadığı yere geldim

    herkesin veda hevesiyle toprağa imrendiği yerde
    iki gece beş kış uyudum rüyama
    kara atlar kışı geldiğinde
    artık kalbime gerek yok, diyordum
    olsa da faydasız
    beni kadırgamdaki üveyiklere mahcup kılacak
    hangi kelime geçit
    dokunduğum ipeklerden yükselen zerre
    bana neyi fısıldar, diyordum
    ama bir gün bir harf parmaklarıma dar geldi
    kirpiklerimin işaret ettiği vadiye baktım
    bir gün ceketimle bir kapıya yığılıp durdum: 
    adımın geçtiği yerde bana kim üşüyebilir, dedim
    her taşa tuttuğum alnımı kim unutturabilir bana

    daha çok dökülmeden varıp sormalıydım çünkü
    ellerim titrerken çıraklığım nerde bitti
    sebepsiz ıslanırken yoksul eskilerim
    kayaları yalıyan köpeklere eşlik ettimse niye
    kendimi soldurmakla ünlendim sonunda
    sandım ki su bana sırrını bağışlayacak
    taşa rastlayan bir çivi nasıl susarsa
    öyle eğileceğim her kuşkuya
    sandım ki söğüt ağaçlarına ağlayan 
    ürkek süvarileri susturabilir
    ellerine bakarak büyüyenleri sevip
    okuduğum veda yüzleri unutabilirim
    çıraklığım nerde biter bilmeden
    yedi cüretle geçtim kapılardan
    yine de kaplan kini bırakmadı beni

    hududa kulak veren boynuma 
    ne söylediysem faydasız
    kırmızı karlar yağarken affedecektim 
    herkesi ve nezirimi
    bu başkasının kini olmalı, dedim
    bu gergef eski
    vahdeti bozdum, daha çok mahvolmak için
    çelikten aynalar tuttum çöle
    haram sularda dağladım marifetimi
    ne yapsam, ne yapsam
    yine de hep, ah
    düşmanımın teni çekti beni

    en sonunda
    başkasının kanatlarıyla vurdum kıyıya
    yaralı atlarım, kırbamdan dökülen kan
    gelip almaya gücümün yetmediği iştah
    havaya atılan taşla vardım kapılara 
    çok eskiden yeterdi bana
    duvara dayanmış tüfeklerle aldığım soluk
    sanıyordum ki
    rüzgâr her sözü süpürmeden anlayacaktım: 
    herkes ölüm kınaları sürünüp beni unutacak
    ah ve ay’la görünecek görünmeyen
    etimde sınanan bir veda ki
    içimden o kelâm-ı kadîm akacak: 
    beni herkes en son gördüğüyle hatırlayacak

    çünkü temaşakârların yalanıyla indim
    çocukluğumun yılan sarnıcına
    dilim ve rüyam geride kaldı
    uzak düştüm yas çadırlarının kahrına
    kırk inziva bakarken gözlerim
    dedim: kara yazlar biriktireceğim yazgıma
    gün gelecek göç edeceğim sarnıç ve şerrimden
    ellerinden dövme güller düşürüp
    güneşe sırt dönenler
    kısmet ve Allah’ı burada değildi
    diyesilerdi bana

    II. veda tavafı

    puhu kuşlarıyla uyanıp
    endam aynasında gördüğüme kıyam etsem
    o isli tandırın etrafında ne kadar dönsem de
    bir kuyu başında herkes kadardım işte
    herkes kadar sevdim hatamı
    söz olsun ki kustum öğrendiğim kelimeleri
    ve eğildim uzağımdaki seyrime
    kuyuya düşen kara çocuğa bakarken
    son kez bakarken bende kararan bana
    solarken solan her insan kadar 
    sordum suya karışan arzuma: 
    bir kötülük vaadidir insan
    ey gizli çürüyen sima
    yol dönsem şimdi kime

    uzak kervanlara terk edilmiş atlar gibi bakmasaydım
    başkasının gözleriyle sevmeyecektim kendimi
    bir tenha bulaydım kara kışlağımda
    eğilip yalıyacaktım sağramı
    ah, sırtımda rüya ve rüzgâr
    ölüm suları dökünüp
    yeniden sırdaş olacaktım cesedimle
    ey zamanı kısa denilen heveskâr suret
    kadınların hatırladıkça içlendikleri
    o çok çocuklu çıkrık sesi
    belki bu kadar incitmeyecekti beni
    yalnızlığın herkese düğme olduğunu bilmesem
    daha ikiydi tavafım, belki gitmesem..

    bir geyiğin gözlerinde kıştı uyandığımda
    oysa öğrenmiştim dişlerimi sıkmadan
    göklere yakın uyumayı.
    fakat dizlerim geyikler kadar koşarken tuzağına
    hep bir fukara öfkesi belli etti beni
    yokluk vadisinde ziyan seferiler
    dönüp son kez baktılar bana
    dediler: zamana küs
    öldürdüğün yılanları gömmek için gelme 
    ağunu kirpiklerinin hürmetine sakla
    çünkü kış kanat germez toprağın imâsına
    nasılsa herkes ömrünü yer
    dön sen
    kalbin acısını ayakların sızısı alır
    dönsen de

    daha uzağa gidebilirdim ayaklarım olmasa
    yükümü mola taşlarında indirmez
    geceden geceye katrana bulamazdım göğsümü
    parmaklarım her beladan hevesini alır
    anlardım: geçer zaman
    insan kötülüğüyle nam alır
    ve ricat eder yılan derisine
    bir elin bir ele selamıyla
    velev ki geçer zaman
    hâşâ, demedim, ama
    kalpte zina gibi geçti söz içimden: 
    daha gül sen, daha gül
    insan duman hevesindedir dünyada

    yarasaların kanat sesleriyle
    atımın masum boynundan inip
    iki harf arasında şüpheyle kıvranan
    toprağa ve adıma baktım
    bir yaprak gibi ağdım boşluğa
    ağzımdaki sağanağı dindirdim
    ve fakat rüyâ terzisi razı gelmedi
    kendimin kal’asında kirli durmama: 
    avuçta sıkılmış bir taş gibi durma, dedi bana
    çünkü sorar her taş, sormalı: 
    neden benim kadar katlanmadın bana

    kaç zaman sonra
    eksik tavafıma bakıp
    uzak gözüyle ağlayan bir kadına söz düştüm: 
    kıvranan ömrün uzun olsun, dedi bana
    o yokluk burcunda git ve gel
    Allah bir tenha bulur belki sana
    belki bana gel..

    III. veda hutbesi

    ey sabahına uzak düşüp meydanda sıra bekleyen
    çok yer dolandım sonunda yanına düştüm
    sokaklara vardırmadım gözlerimi ama gördüm: 
    şehirde herkes tebdil, erkekler yalan
    orada herkes tacir arzusunda
    şimdiden sonra her söz tehir gelir onlara
    orada zifiri kadınlar zamanla kendilerine kararır
    denizi bilmeyen çocuklar suyu söyletir: 
    şehirde herkes teşhir, kadınlar yalan
    andolsun ki neden sustuğu şüphe
    bir seda kadını sevdim orada
    uzadı saçları, görmedim
    her harfi sağdım
    alkışlar aldım şehirden çıkarken
    erkekler ayan da, her kadının kalbi sır
    neden, bilmedim

    bildiğim, o haram duvardan neden geçtiğim
    neyim varsa geride bıraktım çünkü
    oysa gözlerim ki biri kibir biriktirir
    biri içlenirdi ötekinin mahsenine
    meğer denizi buluncaya kadarmış nehrin telaşı
    hasılı bir bardakta iki suymuş kıymet ve kıyam
    anladığımda gelip durduğum duvar
    kollarına aldı beni ve git, dedi: 
    daha uzağa ve doğu’ya
    saçlarını arkaya yaslayacak kadar
    öğren yokluğun yılan dilini
    doğu’da her şey bir vedayla sezilir
    ey sözün sedefi
    seni göndermez
    anlam ve âmâ nerde
    kulağına fısıldardım ammâ
    sen de bir riyânın çocuğusun sonunda

    iki taşın sesinden çıkan alazla
    her sabah yediğim toprağı unutup
    soğuk taşlar biriktirdim sabahla gelenlere
    ama her seferinde yatır uykusuyla 
    döndüm herkese ve ezberime: 
    şüphesiz, o eski ağunun çocuğusun sen
    denilen tekrarı duydum her seferinde
    karaağaç, karaağaç
    sen de duydun mu, dedim
    duydum, dedi
    ama ben sözümü yutar taşımı çoğaltırım
    her sırrını meydan eden o şüphe beytine: 
    ey geceden geceye katran isteyen
    yoksulun oldum her seherde

    göğsüme doldurduğum kemikler yetmez olunca
    altın ufağı ayaklarıyla yolu tozutan kadınlar
    hüsran renginde baktı bana
    yüzümdeki peçeden umar yok, dedim onlara
    kendine şehvet dedirten dünyadan payım yok
    bir kırbacın iç çekişinden beklediğim sadakat
    incimi nerde düşürdüğümü hatırlatmıyor bana
    kusur benimdir, başa dönen tespihle affedin beni
    boynum eğilirken çıkardığım ses
    nöbet durduğum uykular, sonunda: 
    bu kimin haramıdır, diyecek bana

    son gece, bir kadının çadırında
    eğildim kar kuyularının ateşine
    mübarek akşamdır diye yaktığım kandil
    kıstığım kadın, sırrım ol, dedi
    korkarım gizli bir bıçak imtihan ediyor beni
    çünkü ay batarken hendekler kazacaklar sana
    ve sen söyleneceksin: 
    sırtındaki ben, gözündeki kıymık 
    neden görünüyor şimdi bana
    ve belki yeni bir mezhep için
    ferman edeceksin feryat edenlere: 
    aşk bir yutkunmadan başka nedir
    aşk bir yutkunmadan başka nedir
    yeniden ırayacak yolların
    sanırsın yeniden çöl ve bedir

    kör akşamların hışırtısını duyduğumda
    artık hakkım yoktu
    kimsenin otağında söz dökmeye
    hile ve hevestim herkesin huzurunda
    sim yeşili sularla örttüklerinde beni
    uzak, mor bir örtüydü doğu’nun rüzgârında
    duydum: herkes başkasının ateşiydi sonunda
    böylece uzadıkça uzadı ardımda tüten akşam
    geceye ellerini açanların sancısı sararken beni
    ey hâlâ yollardan bir göz uman
    ey kör, dedim 
    her nefes kafestir artık
    her nefes kafes
    beni senden soracaklar, şahit ol! 
    inandım: biriktirdiğim nal sesleri ezel
    inandım: her şey ben gittikten sonra güzel

    Kemal Varol ~ Katran
  • Geminin tek kaptanı olur gerisi mürettebattır.
    Kalbin de tek sahibi olur gerisi teferruattır.

    Necip Fazıl Kısakürek
  • Dostum her şey bana bir soru sorman ile başladı. Ne zaman oldu bilmiyorum ama iyi ki oldu. Sen zor zamanlarımda beni güldüren insan inşallah hep iyi insanlarla karşılaşırsın ve yeni yaşında bir sürü kitap sahibi olursun, inşallah ömrün boyunca kitap okumayı bırakmazsın kitaplar senin sırdaşın sen de benim... (Okuma Delisi)
    Güzel dostum iyi ki varsın, iyi ki doğmuşsun, doğum günün kutlu olsun biricik dostum. Beni de hayatın boyunca unutmaman dileğiyle...

    "Kutlu olsun doğum günün, kötülükler uzak olsun
    Mutlu ol ömrünce, üzülmeler sana yasak olsun
    Kalbin kırılmasında, üzerinde kir pasak olsun."
  • 1998 Yılında Almanya’da yaşadığım dönemde, çok değer verdiğim bir arkadaşımın hediyesiydi Küçük Prens. Bana hediye edilen ve hayatımda hediye olarak aldığım ilk kitaptı! Severek ve beğenerek okuduğum bu güzel kitabı en azından birde ben yorumlamak istedim. Küçük Prens çocuklar ve yetişkinler için 1943'teki yayınından bu yana çok sayıda okuyucu kitlesine sahip olan bir öykü kitabıdır ve hala popülerliğini korumaktadır. Japonya’nın Hakone isimli şehrinde bir Küçük Prens müzesi bulunan, Güney Kore’nin Gyeonggi-do kentinde Küçük Prens temalı bir köy olan müze ve köy turistlerin uğrak noktalarındandır. 2000 yılında da, yazarın doğup büyüdüğü Fransa’nın Lyon şehrinde bulunan hava alanına Saint Exupéry’nin adı verilmiştir. Antoine de Saint-Exupéry’nin 1943 yılında basılan “Küçük Prens” kitabı 73’üncü yılını dolduruyor. İşte dünya edebiyat tarihinin en kayda değer eserlerinden biri olan, bugüne kadar 250’den fazla dile çevrilen, 140 milyondan fazla satış rakamına ulaşan ve üzerine 11 kez filmi çekilen bu kitap aslında çok uzun yıllar öncesinden kaleme alınmış olmasına rağmen benim zannımca ülkemizde 2000’li yıllardan sonra daha da popüler oldu.

    “Dünyada bu kadar popüler olmuş kitabın bir bölümünde Türk bir gökbilimciden bahseder, hem de küçük prensin geldiği gezegeni ilk kez gören ve uluslararası bir kongrede sunan bir bilim adamı olarak. Fakat kıyafetinden dolayı onu kimsenin ciddiye almadığını anlatır ve ekler `büyükler böyledir işte´…” (Alıntı)

    “Bu durum kendi tarihini, kendi liderini tartışmaktan, tanımaktan, karşı durmaktan veya savunmaktan çekinen bir sistemin özgüven eksikliği değil midir? Görüyoruz ki; bu durum dün böyleydi, ancak bugün de böyle.” (Alıntı)

    Yazarın esrarengiz ölümü ve 65 yıl sonra gelen itiraf:
    Dünya Savaşı sırasında görevi gereği 31 Temmuz 1944’te Akdeniz semalarında havalanan yazardan bir daha haber alınamadı. Ta ki 1998 yılında, Marsilyalı bir balıkçının yazara ait bilekliği bulana ve 2004 yılında yine Marsilya kıyılarında yapılan araştırmalar sonucu uçağın enkazı bulunana kadar. Ölümünden 65 yıl sonra, bir Alman pilotu Hors Rippert, yazarın kullandığı uçağı düşürdüğünü itiraf ediyor ve “İçinde kimin olduğunu bilseydim ateş etmezdim,” diyor. (Alıntı)

    Kitabın özeti:
    Bir pilot, uçağıyla ilgili teknik sorunlar nedeniyle Sahra'da acil iniş yapmak zorunda kalır. Sadece sekiz gün yetecek kadar erzakı vardır ve bu çölde ölüm tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu ıssız çölde daha öncesinden de yetişkinler arasında kendisini sık sık hissettiği gibi yalnızdır. Yetişkinlerin dünyasında hayal gücüne yer yoktu ve tüm umuduna rağmen onların arasında kendisine hiç arkadaş bulamadı. Daha küçük bir çocukken, yetişkinlerin hepsi resim çizmek yerine tarih, coğrafya, matematik ve dilbilgisiyle ilgilenmesini öğütlemişlerdir ve bu öğütler de sonunda onun bir pilot olmasına yön vermiştir.

    Çölde yalnız geçirdiği ilk gecesinden sonra, ondan bir koyun çizmesini isteyen küçük bir adam tarafından uyandırılır. Birkaç başarısız denemeden sonra, pilot, sinir olmuş bir şekilde sonunda, istenen koyunu içeren bir kutuyu çizer ve koyunun bu kutu içerisinde olduğunu söyler. Beklenmedik bir şekilde, bu küçük adamı tatmin eder ve küçük Prens’in dünyasına bir kapı aralar. Bu sebepten ötürü küçük Prensin minik bir gezegenden geldiğini ve bir çiçekten kaçtığını öğrenir. Ona (çiçeğe) âşık olmuştu, ama onun tuhaf ve boş jestlerini ve onun içinde olan kendi hislerini çözememişti. Böylece kendisine deneyim edinmek ve arkadaş kazanmak için gezegenden gezegene bir yolculuğa çıktı. Az az da olsa, pilot küçük Prens’in tüm hikâyesini öğrenir, çünkü yanındaki yoldaşı genelde sorulara neredeyse hiç cevap vermemektedir.

    Küçük Prens’in hikâyesindeki yolculuğu onu ilk önce 6 değişik gezegene götürdü. Orada kendi garip hayal dünyalarında tutsak yetişkinler ile karşılaştığı öğrenir: Bir kral bütün evrenin ona (küçük Prens’e) itaat etmesi gerektiğine inanmaktadır. Kibirli birisi, kendisinin dünyanın en iyi, en zengin ve en zeki insanı olarak kabul edilmesini istemektedir. Bir sarhoş, tüm ümidini içkilerde utançla yitirir ve içtiğini unutmak istiyor. Bir işadamı yıldızların sahibi olduğunu ve sadık sayı dünyasının ardında saklandığını düşünür. Bir fener çalışanı saçma bir iş eğitimini takip eder ve bir coğrafyacı olarak sorgulanabilir yöntemlerle bilgiyi zenginleştirir.

    Küçük Prens yeryüzünde ilk olarak yılanla buluşur. Küçük adamı ilk kabullenen ve ona yardım etmek isteyen ilk formdur yılan. Arkadaş araması sırasında dünyada bir sonuca ulaşamayacaktır. Bir yol sonunda onu bir gül bahçesine götürür. Burada gülüne benzeyen binlerce gül keşfeder. Çiçeği tarafından aldatıldığı düşüncesi onu bir çaresizliğe sürükler. Kendisinin (çiçek) eşsiz olduğunu iddia etmişti. Bu yüzden küçük Prens kırılmıştır ve acı bir şekilde ağlar ve o anda tilki beliriverir.

    Tilki küçük Prens’in kendisini evcilleştirmesine müsaade eder, çünkü o da kendini yalnız hissetmekte ve bir arkadaşa ihtiyaç duymaktadır. Bu sebepten tilki yeni dostuna arkadaşlık ve sevginin gizemini adar. Önemli olanın görünmez olduğunu ve sadece kalbin gözüyle iyiyi görebileceğini öğretir tilki ona. Sen sadece uydurduğun şeyleri anlarsın diye öğretir tilki. Böylece, küçük Prens sonunda gülünün ona yalan söylemediğini fark eder. O (gülü) eşsizdir, çünkü gezegende sahip olduğu ve özenle ilgilendiği yegâne şeydir o. Diğer güllerin onun için bir anlamı yoktur. Onun kendisi evcilleştirdiği için ondan kendisi sorumludur. Ve küçük Prens gezegenine sevgili gülüne tekrar geri dönmeye karar verir. Yolculuğunun da son durağında pilotla buluşur.

    Pilotun erzakı artık bitmiş, tükenmiştir ve çölde uçağını tamir edemeden sekiz gün geçmiştir. Böylece pilot ve küçük Prens su için çölde umutsuz bir arayışa giderler. Beklenenin aksine, pilot iyi bir su kuyusu bulur. İkisi de buldukları kuyu ile susuzluklarını gidererek enerjilerini toparlarlar. Pilot uçağına geri dönerken, küçük Prens tekrar yılanla buluşur. Yılan, Prens’e gezegenine dönmenin bir yolunu teklif eder. İkisi de ertesi gece için bir buluşma yeri ayarlıyorlar.

    Pilot uçağını başarıyla tamir ettikten sonra geri döndüğünde, küçük Prens’in aklından neler geçtiğini tahmin eder. Yeni arkadaşını kaybetmek istememektedir. Yine de, küçük Prens ile birlikte bir yıl önce dünyaya düştüğü yere gider. Burada küçük Prens pilota hediye olarak yıldızlar verir. Yıldızları gülüşüyle sembolik olarak birbirine bağlar ve sonrasında da son adımını atar. Yılan seri bir şekilde kumdan dışarı sıçrar ve küçük Prens’i ayak bileğinden ısırır. Cansız gibi yere düşer ve gezegenine döner. Ölümcül kabuğunu yeryüzünde, dünyada bırakır. Ölmüşüm gibi görünecek, ama bu gerçek olmayacak diye talihsiz pilot arkadaşını teselli etmişti.

    Küçük Prens’imizin konusu; Bu eserimiz küçük bir çocuğun gözünden yetişkinlerin bazen hiç farkına bile varmadan yaptıkları yanlışlarını anlatmaktadır. Kahramanımız yaptığı gezileriyle yetişkinlerin insanların bakış açılarını çözme, öğrenme gayretindedir. Kitabımız, küçük bir çocuğun ruhu ile bir yetişkinin anlayışının birbirlerinde nasıl uzaklaşabildiğini ufak masallar ile bizlere aktarmaktadır. Çocuklar ile yetişkinlerin arasındaki perspektif değişikliğini ele alır.

    Küçük Prens kitabının ana fikri; Küçük Prens, küçüklerin ve büyük insanların okuyup anlamlar çıkarmaları gerektiğini düşündüğüm bir kitaptır. Kitap, yetişkinlerin düşüncesiz tavır ve hatalarına eleştirel bir şekilde bakmaktadır. Zaman ilerledikçe, insanlar büyüdükçe çocuk ruhundan uzaklaşarak, çocuk psikolojisini nasılda unutabildiklerini ifade etmektedir. Çocuklarımızın, yetişmekte olan neslin ve anne babaların okuması gereken bir hikâye kitabıdır.

    Küçük Prens kitabının başlıca kahramanları:
    Küçük Prens: Gezegeninde güzel bir çiçek ile yaşayan, çeşitli gezegenleri dolaşan, son durağı olan dünyamızda pilotumuz ile karşılaşan ve ona kendi hikâyesini anlatan çocuk kahramanımızdır.
    Yazar (Pilot) : Küçük yaşlarda resim yapma yeteneğine yetişkinler tarafından kayıtsız kalınan, büyüyünce de pilot olan yazarımızdır. Uçağı arızalandığı için mecburen çöle iniş yapmak zorunda kalır ve çölde tanıştığı Küçük Prens ile dost olur.
    Kral: Kendi gezegeninde yapayalnız yaşayan ve her şeye hâkim olduğunu düşünen birisidir.
    Kendini Beğenmiş Adam: Küçük Prens’in seyahati esnasın bir başka gezegende tanıştığı, kendini çok beğenmiş bir insandır.
    Sarhoş: Utancını unutabilmek adına sürekli içki içen hikâye kahramanıdır.
    İş Adamı: Sürekli hesap-kitap işleriyle meşgul olan ve bu işi aşırı önemseyen bir insandır.
    Bekçi: Gezegende olan tüm fenerleri gece-gündüz durumuna göre yakıp söndüren kişidir.
    Kâşif: Masa başından hiç kalkmadan, kâşiflerin edindikleri bilgileri not tutan kişidir.
    Demiryolu Makasçısı: Yaklaşmakta olan trenleri bazen sağa, bazen de sola yönlendirme işini yapan kişidir.
    Satıcı: İnsanlara zaman kazanmaları için su ihtiyacını giderici haplar satan kişidir.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesinde görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • "Geminin tek kaptanı olur gerisi mürettebattır.
    Kalbin de tek sahibi olur gerisi teferruattır."
    -Necip Fazıl Kısakürek
  • Daima Bilgili Kişileri Dinle. Bir Işi Bitirince, Yeni Bir Işe Başla.

    Bilmediklerini Bilenden Öğren. Bildiklerini De Bilmeyenlere Öğret.

    Sıkıntılar Mevhibelerin Sergisidir. Bazen Istikameti Kemâle Ermemiş Kişi, Kerametle Rızıklandırılabilir.

    Her Söz Sâdır Olduğu Kalbin Kisvesine Bürünmüş Hâlde Ortaya Çıkar. Bir Kimse Kendi Hakikatine Arif Olursa, Hiçbir Itikat Ile Kayıtlı Olmaz.

    Evlere Izinsiz Girmeyin.
    Eğer Söz Sahibi Isen, Hak Ile Söyle, Hak İle Hükmet. Heva Ve Hevese Uyma.

    Sakın Ola Ki iki Kişinin Arasını Bozma. Bu Durum Dini Yıkar.

    Faydasız Ilim, Şifasız Ilaca Benzer.

    Güzel İlim, Çalışma Ile Beraber Olandır.
    Her Halinde Iyi Niyetli Olmağa Gayret Et.
    İbadetin Başı, Niyettir. Insanları Hayırlı Işlere Teşvik Edenler, Sevaba Ortak Olurlar.

    Üç kişi bir yerde iken, ikisinin gizli Konuşması veya üçüncünün bilmediği bir dil ile konuşmaları doğru değildir.

    Muhiddin Ibn-i Arabi