• Genç adamın biri, Dermiş babasına her gün;

    'Benim de dostlarım var, sendeki dost gibi'

    Baba, itiraz eder, Olmaz öyle çok dost, hakikisi

    Belki bir, belki iki, Fazlasını bulamazsın gerçek, hakiki...

    Devam eder durur konuşma...

    Aralarında başlar bir tartışma,

    Karar verirler bir sınava,

    Dostun hakikisini anlamaya...

    Bir akşam bir koyun keserler,

    Ve koyarlar çuvala.

    Baba der ki oğluna, 'Hadi al bu çuvalı, şimdi götür dostuna'.

    Çuvaldan kanlar damlamakta,

    Sanki öldürmüşler de bir adamı,

    Koymuşlar çuvala,

    Dıştan böyle sanılmakta.

    Delikanlı sırtlar çuvalı,

    Gider en iyi bildiği dostuna, çalar kapıyı.

    O dost, bakar ki bir çuvala hem de kanlı,

    Kapar hızla kapıyı delikanlının suratına,

    Almaz içeri arkadaşını,

    Böylece tek tek dolaşır delikanlı,

    Kendince tanıdığı, sevdiği dostlarını.

    Ne çare,hepsinde de sonuç aynıdır.

    Evlat geriye döner.

    Ama içten yıkılır...

    Babasına dönerek; haklıymışsın baba ' der.

    Dost yokmuş bu dünyada ne sana, ne de bana.

    Baba 'hayır Evlat 'der, benim bir dostum var bildiğim.

    Hadi, çuvalı alda bir kerede git ona.

    Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar.

    Alnından ter, çuvaldan kanlar damlar...

    Gider, baba dostuna. Kabul görür, sevinir.

    O dost, delikanlıyı alır hemen içeri.

    Geçerler arka bahçeye.

    Bir çukur kazarlar birlikte,

    Çuvaldaki koyunu gömerler adam diye,

    Üzerine de serpiştirirler toprak.

    Belli olmasın diye dikerler sarımsak...

    Genç adam gelir babasına; 'Baba, işte dost buymuş' diye konuşunca,

    Babası; 'daha erken, o belli olmaz daha.

    Sen yarın git O'na, çıkart bir kavga,

    Atacaksın iki tokat, hiç çekinmeden ona,

    işte o zaman anlaşılacak, dostun hakikisi.

    Sonra gel olanları anlat bana...'

    Genç adam, aynen yapar babasının dediğini,

    Maksadı anlamaktır dostun hakikisini, babasının dostuna istemeden basar iki tokadı!

    Der ki tokadı yiyen DOST; 'Git de söyle babana, biz satmayız Sarımsak tarlasını böyle iki tokada'!

    Sevilecek biri olmadığın zamanlarda bile Seni Sevmeli...

    Sarılacak biri olmadığın zamanlarda bile Sana Sarılmalı...

    Dayanılmaz olduğun zamanlarda bile Sana Dayanmalı...

    Dost dediğin; fanatik olmalı;

    Bütün dünya seni üzdüğünde Sana moral vermeli.

    Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli,

    Ve ağladığında, seninle ağlamalı...

    Ama hepsinden daha çok;

    Dost matematiksel olmali;

    Sevinci çarpmalı...

    Üzüntüyü bölmeli...

    Geçmişi çıkarmalı...

    Yarını toplamalıi...

    Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı...

    Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı...

    İşi bitince seni bir tarafa atmamalı...
  • "Eserden alınmıştır."

    Lale Bahçesi
    Genç adam artık büyüdüm der gibiydi, çıkışır gibi konuştu:


    - Benim de dostlarım var baba!


    Baba biliyordu dostun dosttan farkını, alttan aldı:


    - Oğul, gerçek dostu bulmak zordur.


    Delikanlı ısrarlıydı, onun da bildiği şeyler vardı. Hatta bazı şeyleri babasından iyi bilirdi:


    - Benim dostlarım benim için canlarını bile verirler!


    Ne kolay söylenmiş bir sözdü bu! Oysa adam ne bedeller ödemişti bunu anlamak için.


    - Demek bu kadar güveniyorsun dostlarına...


    Oğlunun konuşma tarzı adamın içini burkmuştu biraz, ama renk vermek istemedi. Bir taraftan da onun bu kendinden emin hali hoşuna gitti. Kendisi bu yaşında bile kolay kolay yapamazdı bunu. Bir yandan da oğlunun toyluğunu görüyordu. Elbet herkes gibi o da yaşayıp öğrenecekti. Fakat baba sorumluluğu da vardı, bir şeyler yapmalıydı.


    - Ne dersin, diye sordu, dostların seni ne kadar seviyor öğrenelim mi?


    Delikanlı altta kalmak istemedi. Dostlarına güveni tamdı ama doğrusu biraz da meraklanmıştı.


    - Tamam, dedi, ama nasıl olacak bu iş? Şefkatle oğlunun gözlerine baktı adam:


    - Sen büyükçe bir çuval bul, gerisini bana bırak.


    Adam gidip ağıldan bir koyun çıkardı, bahçeye getirip kesti. Oğlunun meraklı bakışlarının arasında koyunu çuvala soktu. Çuvalı delikanlıya uzatırken:


    - Şimdi en güvendiğin dostuna git, ben bir adam öldürdüm de. Bakalım ne yapacak, dedi.


    Delikanlı sırtına yüklendi kanlı çuvalı. Akşamın karanlığında arka sokaklardan geçerek yürüdü. Bu iş kolay olacaktı. Gidebileceği o kadar çok dostu vardı ki... Rast gele birini seçti. Yürümeye devam etti. Çuvaldan süzülen kan ellerine, boynuna bulaşmıştı. Nihayet dostunun evine vardı. Bir eliyle çuvalı sıkı sıkı tutarken, diğeriyle kapıyı çaldı. Dostu karşısındaydı. Şaşkınlıkla arkadaşının ellerine, yüzüne bakıyor, anlamaya çalışıyordu. Çuvalı fark edince saklanamayacak bir endişeyle sordu:


    - Hayırdır, bu da ne? Delikanlı;


    - Birini öldürdüm, diyecekti ki, daha sözünü ta-mamlayamadan kapı yüzüne kapanıverdi.


    Şaşırdı delikanlı. Elinde kanlı çuval, kapının önünde kalakaldı. Tekrar kapıyı çalacak oldu, vazgeçti. Gidebileceği daha bir sürü gerçek dostu vardı nasılsa. Uzaklaşırken döndü, bir kez daha baktı dostunun evine. Perdenin kenarından biri kendisini izliyordu. Aniden perde çekildi, odanın ışığı söndü sonra.


    Verilen sözler geldi aklına, dostluk yeminleri, yaşanan onca şey geldi. Babası haklı mıydı yoksa? Bir başka dostunun evinin önünde durdu, ümitliydi bu kez. Fakat yine aynısı oldu. Sonra bir başkası, bir diğeri...


    Gece yarısına kadar omuzunda kanlı çuvalla dolaştı durdu delikanlı. Ayakta duracak hali kalmamıştı artık. Kırgın ve öfkeliydi. Çaresiz evin yolunu tuttu. Babasının yüzüne bakmaya utanıyordu. Çuvalı bir kenara bırakırken babasına döndü.


    - Sen haklıymışsın, dedi, dünyada gerçek dost yokmuş!


    - Belki, dedi adam gülerek, belki de vardır. Şimdi de benim bir dostuma gideceksin. Ben falancanın oğluyum, bir adam öldürdüm diyeceksin. Bakalım ne olacak?


    Delikanlı mahcubiyetinden kaçacak yer arıyordu zaten. Seve seve kabul etti. Hem, belki babasının dostuna gittiğinde de aynı şeyler olacaktı. Sanki öyle olmasını istiyordu. Gecenin karanlığına daldı, yeniden sokakları arşınlamaya başladı.


    Babasının yerini tarif ettiği evin kapısına gelince önce çuvalı bir kenara bırakıp biraz soluklandı delikanlı. Dört yanı bahçeyle çevrili büyük bir evdi burası. Kapıyı çaldı, çuvalı omuzuna alıp beklemeye başladı. Kırk beş-elli yaşlarında, irice gözlü, hafif şişman, saçları yer yer ağarmış bir adam açtı kapıyı. Delikanlının halinden kötü bir şeyler olduğunu sezinleyerek;


    - Hayırdır evlat, dedi, sen kimsin?


    Bizimki kendini tanıtıp olan-biteni anlatmaya başlayınca, adam ellerini dudaklarına götürüp:


    - Sus, dedi, aman bir duyan olmasın! Gel içeri gir önce.


    Hemen bir kazma kürek getirdi. Evin arka tarafındaki lale bahçesine aceleyle bir çukur kazdılar. Gecenin karanlığında çuvalı çukura koyup, üstünü toprakla kapattılar. Taze toprağın üstüne de biraz öteden söktüğü lale fidanlarını dikti adam. Delikanlı elini-yüzünü yıkarken ona yatacak yer hazırladı.


    - Bu gece kal evlat, diyordu, ne olur ne olmaz, sabah olsun gidersin...


    Delikanlı adama hayranlıkla bakıyor, kendi dostlarını düşünüp, işte, diyordu, işte gerçek dost!


    Bütün ısrarlara rağmen gitmek için müsaade almayı başardı. Bir an önce eve dönüp, babasına, sen haklıymışsın, demek istiyordu.


    Yorgundu delikanlı. Omuzunda çuval yoktu artık, ama o yorgundu. Bu bir tek gecede bütün dostlarını tanıyıvermişti. Yürüyordu. Bir günde birkaç yıl büyümüştü sanki. Uzaktan evlerinin ışığını gördü. Biraz daha yaklaşınca pencerenin önündeki karaltının babası olduğunu fark etti. Koşarak ellerine sarıldı babasının.


    - Haklıymışsın, dedi, gerçek dost başka bir şey, sen haklıymışsın...


    Olan-biteni gülerek dinledi adam.


    - Dur bakalım, dedi, bu kadar acele etme, hele bir yarın olsun...


    Ertesi gün öğlen vakti baba dostunun evine doğru yürürken utanıyordu delikanlı. Bunu nasıl yapacaktı? Babasının neden böyle bir şey istediğine anlam veremiyordu. Gidip o adama herkesin içinde bir tokat atacaktı! Ses çıkarmazsa biraz daha hırpalayacaktı. İyi ama babası neden böyle bir şey yapmasını istemiş olabilirdi? Böyle yaparak neyi anlayacaklardı?


    Evin olduğu sokağa geldiğinde işinin biraz daha zor olacağını fark etti. Yüzü kızardı birden. Caminin köşesini dönerken, avluda birilerinin oturduğunu görmüştü. Babasının dostu az sonra olacaklardan habersiz, birkaç ihtiyarla sohbet ederek ezanı bekliyordu.


    Cami avlusunda oturanlara doğru yürüdü. Yüzünün, kulaklarının yandığını hissediyordu. Yaklaşıp, oradakilerin şaşkın bakışları arasında adamcağıza bir tokat vurdu. Ama adam bırakın karşılık vermeyi, ses bile çıkarmadı. Bir kez daha kendinden utandı delikanlı ama henüz işi bitmemişti. Tartaklamaya başladı adamı, bir tokat daha vurdu. Adam bir şeyler anlamıştı sanki. Delikanlıyı kollarından tutup kendine doğru çekerek kulağına fısıldadı:


    - Evlat, var git babana selam söyle. Biz öyle birkaç tokada lale bahçesini bozmayız...
  • Eşref gibi yerinde duramayan savaşçı bir karakter için tutsaklığa dayanmak zordu. Teslimiyet; hareket kabiliyetini yitirmek, eylemsizliğe zorlanmak ve eski düşmanlarının elinde tutsak olmaktan kaynaklanan sayısız rahatsızlık anlamına geliyordu. İlk önce Arabistan’da, ardından Kahire’de ve son olarak Malta’da olmak üzere neredeyse üç yıl boyunca savaş esiri olacak kalacak, bu esnada alışık olmadığı uzun bir eylemsizlik dönemiyle cebelleşecekti. Söz konusu dönem yaralarına iyileşmek imkânı verecek, fakat zaman geçirmesi için kendisine çeşitli meşgaleler
    bulmasını gerektirecekti. Eşref, bu mecburi aylaklık döneminde bile Birinci Dünya Savaşı’nın küresel sonuçlarından etkilenecekti. Birinci Dünya Savaşı’nın küresel boyutu ve topyekûn savaşa dönüşmesi, bu savaşın esaret düzenine de yansımıştır. Savaş sırasında 6.6 ile 8.4 milyon insanın hapsedildiği hesaplanmıştır. İtilaf Devletlerince Endonezya, Doğu Afrika gibi bölgelerde gözaltına alınan esirler ve Arabistan çöllerinde yakalanan Eşref, kendilerini onlar için aynı ölçüde uzak olan Man Adası, Yeni Güney Galler, İngiliz Kolumbiyası, Barbados, Trinidad, Burma, Hindistan, Mısır ve Malta gibi bölgelerde buldular. Diğer tarafta ise Kuzey Afrika’dan, Hindistan’dan, Kanada’dan, Birleşik Devletler’den, Fransa’dan, Britanya Adaları’ndan, Rusya’dan vb. alınan esirler, sayıları 300’ün üzerinde olan Alman kamplarında toplanmıştı. Bu hapishanelerin yol açtığı bir arada bulunma hâlleri, savaşın
    en büyüleyici fakat az çalışılmış boyutlarından birini teşkil etmektedir. Ortaya çıkan milliyetler, siyasi ideolojiler, etnisiteler, dinler, diller, gelenekler ve toplumsal sınıflar karışımı akıllara durgunluk vericiydi. Bu küreselleştirici tecrübenin Eşref ’i nasıl etkilediğini saptamak zor olsa da, bunun kendisinin ufkunu açtığı, ülkesi ve kendisinin bu tecrübedeki rolü üzerine düşünme fırsatı verdiği açıkça görünmektedir. Eşref ’in esaret günleri 13 Ocak 1917 tarihinde başladı. Hayber’de ele geçirilmesinden birkaç gün sonra, bu yeni ve alçaltılmış statüsünü henüz idrak etmeye çalışırken, Hicaz’da oradan oraya götürülecekti. Başlangıçta yaralarının yakıcı acısından başka pek az şey düşünebiliyordu. Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Abdullah, Eşref ve birliğinden geriye kalan birkaç adamı toplamak
    için bir müfreze göndermişti. Bunlar Abdullah’ın selamını iletip Eşref ’i bir devenin üstüne yerleştirdiler. Hayvana binmeye çalışması Eşref ’in acısının daha da artmasına neden oldu. Daha kötüsü, devenin sırtından, muharebe meydanında oluşan kıyımı daha iyi görebilmesi moralini bozmuştu. “Millet sağda, solda, sırtlarda parçalanmış yatıyor. Hepsinin de ayağındaki dona kadar elbiseleri alınmış idi.” Eşref toprağa düşen yoldaşlarının ruhlarına Fatiha okuyabilmek için orada biraz beklemek istedi. Bedeviler, “sanki arkadaşlarını öldüren onlar değilmiş gibi” Eşref ’in duasına katılarak ve adamlarının cesaretlerini överek, Eşref ’in gözündeki durumlarını kısmen değiştirdiler. Toprağa düşenler için söylenen birkaç acıklı sözün ardından grup, “Kuşların Şeyhi”nin sıcak bir şekilde karşılanacağı Abdullah’ın karargâhına doğru yola çıktı. Abdullah Eşref ’i Arabistan’daki bağlantılarının kimler olduğu ve buraya savaşmaya neden geldiği konusunda sorguya çekerken ve Emir, isyancı unsurların İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne düşmanlıkları ile Osmanlı hükûmetine bağlılıkları arasında bir nebze samimiyetsiz
    bir ayrım yapmaya çalışırken Eşref ’e tıbbi tedavi uygulandı. Eşref bir kölenin dizlerine yatırıldı ve İsa isimli bir doktor yaralarını tedavi etti. Gücünü toplaması için kendisine yağ ve bal getirildi ve geriye kalan yegâne elbisesi olan kanlı ve parçalanmış üniformasını değiştirmesi için de bir ihram verildi. Ertesi gün Hadiye isimli yere gitmek üzere yola koyuldular. Hadiye’ye ulaşmak üzere sarsak deve üzerinde yaptıkları bir günlük yolculuk, Eşref ’in yaralarının yeniden alevlenmesine neden oldu. Aldığı yaralar çöl şartları ölçüsünce bakım gördüğü için artık ciddi şekilde iltihaplanmıştı. O gece uyuyabilmesi için Doktor İsa tarafından kendisine önce bir doz, ardından da
    ikinci doz morfin verildiyse de Eşref çok acı çekiyordu. Sabah olduğunda bacağı “normal boyutunun iki katına” çıkacak kadar şişmişti ve “kalçasından aşağısı sanki kalın bir kütük gibiydi.” Kalçası karardı ve baldırında mor benekler çıktı. Maalesef önlerinde yolculukla geçecek iki gün daha vardı. Abdullah Eşref’e iyi bakılmasını sağlamaya çalıştıysa da, bulundukları yerde yapılabilecek pek az şey vardı. Bu sırada Emir, bir telgraf direğine
    Eşref ’in kendisinin “misafiri” olduğunu belirten bir not iliştireceğine dair bilgi verdi. Böylelikle Eşref ’in tutsak olduğu duyulacaktı. Bu, Eşref ’e Medine’deki Fahri Paşa’ya yazmak için müsaade isteme cesaretini verdi. Fahri Paşa’yı muharebe ve ele geçirilmesi konusunda bilgilendirecek ve ondan yaralı ve tutsak olduğu haberini ailesine bildirmesini isteyecekti. Göreceğimiz üzere, haberlerin Pervin’e ve ailenin geri kalanına ulaşması biraz zaman alacaktı. Bu sırada grup, yolculuğa devam etti. Bir vakit Eşref ’in acısı öylesine şiddetlendi ki devesinden inerken düşüp bayıldı ve bandajlarını değiştirmeye çalışan doktora, duyduğu yakıcı acıyla vurdu. Tüm bu çileli süre boyunca Eşref çektiği acıya rağmen gururunu elden bırakmamakta kararlı davrandı. Kendisine eşlik eden Bedevilerden biri bir saygısızlık alameti gösterdiğinde Eşref derhal ona haddini bildirdi. Abdullah, Eşref ’e kendisini rahatsız etmeye teşebbüs eden adamların hepsini cezalandıracağı güvencesini verdi ve hatta doktor İsa’ya Eşref ’e en ufak nezaketsizlik gösterecek herkesi vurmasını emretti. Fakat asıl büyük dert Eşref ’in bacağı idi. Abdullah yarayı bizzat inceledi. Hayatının kurtulması için bacağının kesilmesi gerekeceğinden giderek daha fazla kaygılanan Eşref, Abdullah’tan operasyonu icra etmesi için bir Osmanlı askerî tabibini çağırtmasını istedi. Abdullah ise yarayı
    yolculuğun kötüleştirdiğini söyleyerek yakında iyileşmenin başlayacağını belirtti ve sabır telkin etti. Abdullah ertesi gün Eşref ’in devesinin iki tarafına eşyalar yükletip yatak şekli verdirdi, böylece Eşref yolculuğa sırt üstü uzanarak devam edebilecekti. Bu önlem, ağırlığı bacağından alarak devenin sarsak hareketlerinin etkisini azaltmıştı. Böylece ilerlemeye devam ederlerken, Abdullah Eşref ’in yarasından ve yaraya neden olan muharebeden
    söz açtı. Emir ona silahsız ve küçük bir gruba sahip olmasına rağmen neden teslim olmadığını sordu. Eşref bir askere yakışır şekilde yanıt verdi. Bunu kolaylıkla yapabileceğini, fakat bu durumda vazifesini yapmaktaki başarısızlığından dolayı “ciğerinin müebbeden kanayacağını” söyledi. Akabinde, hayret verici bir şekilde, Abdullah isyana katılması durumunda ordusunu Eşref ’in komutasına vermeyi teklif etti. Tahmin edilebileceği üzere, Eşref
    bu teklifi reddetti: Abdullah Bey, ben Müslümanım. Sizin harekâtınızı da kritik etmiyorum. Çünkü bu bana ait bir şey değildir. Fakat her şeyden evvel ben bir meslek sahibiyim ve askerim. Ben dün hasım namına silah attığım bir orduya bugün şu hâle düştüğümden dolayı, değil kumandanlık yapmak, hasım olarak geldim, hasım olarak gitmek istiyorum. Bunu lütfen biliniz ki hakkın sizde olmuş olduğunu bilsem bile yine sanatıma leke getirmemek için teklifinizi kabul etmem. Fakat bu vaziyet ile ben bu teklifinizden çok müteessir oldum."
    Abdullah utanıp özür diledi ve atını dörtnala sürdü. Eşref gelecek günlerde isyancılarla kader birliği yapmayı seçmiş Arap kökenli eski meslektaşlarının bir kısmıyla karşı karşıya gelecekti. Bunlar tatsız karşılaşmalar olacaktı.
    Eşref ’in bacağıyla ilgili tartışmalar sürüyordu. Bacağı gören herkes, kesilmesi gerektiğinde mutabık kaldı. Abdullah sonunda insafa geldi ve Eşref ’e, Medine’deki askerî tabibe [Söz konusu doktor Rasih Bey’dir. (ç.n.)] yazması için izin verdi. Bu sırada, yerel tıbbi uygulamalar yapan bir Bedevi hekimi ortaya çıktı. Eşref ’in Bedevileri aşağılayan bir tavırla genellikle “Osmanlı Oryantalizmi”ni yansıtıyor gibi görünen hatıratında, kendisinden imalı ve şüpheci bir şekilde bahsettiği bu Bedevi “hekim” isteksiz hastayı muayene etmeye çalıştı. Lakin Eşref, Abdullah’a, “yeşil tırnakları ve elinde tuttuğu aslı faslı gayrı malum bir edviye ile” bu adama itimadı olmadığını söyleyerek bunu reddetti. Emir ısrar etmedi. Tam o sırada, Taif Emiri olan Şerif Şakir isimli bir başka kabile reisi geldi. Kendisi muharebe sırasında Eşref ’in adamlarına karşı icra edilen süvari hücumuna komuta etmişti. Eşref ’in yarasını inceleyen Şakir yarayı bizzat tedavi etmeyi önerdi ve eğer Eşref beş dakika içerisinde faydasını görmezse işlemi bırakmaya söz verdi. Ayrıca cerahatli yarayı kurcalamak şöyle dursun, ilaç kullanmayacağını ve ona elini bile sürmeyeceğini belirtti. Şaşıran, fakat açıkça meraklanan Eşref, Şakir’den izahat istedi. Şakir ona bacağını
    ısıyla tedavi edeceğini söyledi. Yerde 22 cm derinliğinde geniş bir çukur kazacak ve bu çukur, minyatür bir sauna, bir çöl saunası görevi yapacaktı. Bir ateş yakıp beş-on kadar taşı bu çukurda kızdıracaklardı. Yaranın ağzı bu çukurun üstüne getirilecek ve bacağının üstüne bir battaniye örtülecekti. Eşref ’in battaniyeye sarılacak bacağının altından girecek bir el sıcak taşlara su dökecek ve yaralı uzva nüfuz edecek bir buhar ortaya çıkacaktı. Şakir
    bu teknikten birçok kez anında fayda gördükleri konusunda güvence veriyordu.
    Eşref, bir nebze gönülsüz de olsa teklifi kabul etti. Belinden aşağısı soyulup çukurun üstüne yerleştirildi, Şerif Şakir operasyonu bizzat yönetiyordu. Beş dakika içerisinde, Eşref bacağının yumuşadığını ve kan dolaşımının başladığını hissetti. “Günlerden beri hasret kaldığım tatlı bir uyku üzerime çöktü.” Ardından, işlemin topuğundan beline kadar bütün bacağının tedavi göreceği şekilde genişletilmesini istedi. Çukur gerektiği kadar genişletildi, sıcak taşlarla dolduruldu. Eşref yarım saat içerisinde acısının kalmadığını fark etti. Bacağı terliyor ve yarasından
    “hayret etmemenin kabil olmadığı sarı-mor cerahat” boşalıyordu. İşlemin ardından Eşref on dört saat süren deliksiz bir uykuya daldı. Uyandığında kendini günlerdir ilk kez acıkmış buldu. Bu mahallî tedavi sayesinde cerrahi müdahaleden kurtulmuştu ve iyileşiyordu. Bu, esaret durumuyla daha iyi başa çıkabileceğinin kuşkulu olduğu bir vaziyete yol açacaktı. Büyük ve küçük sorunları kolaylıkla görebiliyordu. Örneğin, serbest bıraktığı kölelerden bazıları Bedeviler tarafından ganimet olarak alınmıştı ve şimdi yeniden köleleştirilme tehlikesi altındaydılar. Sudan
    kökenli bu adamlar Medine’de sefer kuvveti toplarken kendisine katılmışlardı. Bu adamların altısından dördü, biri göğsünden ağır yaralanmış olmak üzere, muharebeden sağ çıkmıştı. Geriye kalan adamlarına göz kulak olmak düşüncesi Eşref ’in zihnini kendi sorunlarından uzaklaştırdı ve maksat ve vazife anlayışını yeniden canlandırdı.
    Birkaç başka hadise, muharebe hakkındaki konuşmalar ve Bedevilerle birkaç irtibatın ardından, kervan yoluna devam etti. Sonunda Eşref ’in İngilizlere gönderilme vakti gelmişti. Abdullah İngilizlere Eşref ’e iyi bakmaları için bir mektup yazdı ve Eşref ’in Kahire’de kalacağı zaman zarfında iyi bir evde tutulması için gereken masrafları karşılamayı vaat etti. Ayrıca Kızıldeniz’deki Yenbu limanına kadar kendisine refakat edecek bir kervan ayarladı.
    Eşref orada İngilizlere teslim edilecekti. Kervan 28 Ocak 1917’de Yenbu’ya vardı. Fakat çok geçmeden planların değiştiğini öğrendiler. Şerif Hüseyin Yenbu’daki valisine Eşref ’in önce Cidde’ye, ardından da Mekke’ye gönderilmesine dair haber göndermiş, Eşref ’in kaçmak hususundaki şöhreti konusunda da valiyi uyarmış, fakat bu “önemli kişiye” iyi bakmalarını emretmişti. Grup Yenbu’da bir İngiliz gemisine binip, güneydeki bir sahil kenti olan ve Şerif Hüseyin kuvvetlerinin karargâhı hâline gelen Rebiğ’e gitti. İngilizlerin Hicaz’daki temsilcisi Albay Cyril
    Wilson ve isyana katılmış olan Arap kökenli bazı eski Osmanlı subayları da oradaydı. Bu kişiler, Trablusgarp Savaşı’nda Derne’de Eşref ’le birlikte çarpışan, fakat Irak’ın istikbaldeki Başbakanı Nuri el-Said olacak Nuri Bey ile eski Teşikat-ı Mahsusa subayı Aziz Ali el-Mısrî, yani gelecekte Mısır askeriyesinde önemli bir rol oynayacak olan bir Çerkesti. Eşref ’in gemisi Rebiğ’e yanaştığında, Albay Wilson ve Aziz Ali Bey, Eşref ’i ziyaret etmek için güverteye çıktılar. Fakat Eşref ’in Aziz Ali’yle karşılaşması garip bir karşılaşma oldu. İki adam Libya’da İtalyanlara karşı birlikte savaşmış, ama şimdi kendilerini daha büyük bir savaşın zıt taraflarında bulmuşlardı. Aziz
    Ali, birçok Osmanlı subayının Balkan Savaşları’nda çarpışmak üzere bölgeden çekilmesinin ardından Libya’daki komutanlık görevini bırakıp gitmesi ve Osmanlı askerî fonlarını zimmetine geçirmesi nedeniyle divan-ı harbe verilmişti. Başlangıçta ölüme mahkûm edildiyse de, muhtemelen İstanbul’un bu popüler ve tecrübeli Arap subayından bir kahraman yaratmaktan korkması nedeniyle cezası hafifletilmişti. Aziz Ali, Eşref ’i görür görmez onu içtenlikle kucakladı ve geçmiş olsun dedi. Eşref irkilmişti: “Şimdi ben hayret ve teessürle acayip bir manzara karşısında kalmıştım. Dün bu Aziz Ali Bey bizim orduda memleketimizin müdafaasına memur, şimdi ise onun zıttı. Hayret, hayret!” Eşref, Şerif Hüseyin isyanı saflarında “Paşalığa” ve “Harbiye Nazırlığına” terfi ettirilmiş olan
    Aziz Ali’yle kendini baş başa bulmuştu. Aziz Ali karşılaştıkları koşullardan yakındı; Eşref ’in kendisini bir hain olarak görmesinden korktuğunu, aslında kendisinin Türk milleti için kan ağlamaya hâlâ hazır olduğunu söyledi. Eşref ’in “Kuva-yı Milliye” dönemindeki taraf değişikliğini düşününce, eski meslektaşının Osmanlı subaylığından isyancı “Paşa”lığa geçişini böylesine sert bir şekilde yargılamış olduğunu görmek ilginçtir. Akabinde, Şerif Hüseyin’den Eşref ’in gemiyle Cidde’ye gönderileceğine ilişkin haber geldi. Bu hareketli limanda kıyıya çıkan Eşref, şehir eşrafından oluşan bir heyet ve askerî törenle, bir kahraman gibi karşılandı. Bir yemeğin, Hüseyin’den bizzat
    gelen bir çağrının ve yeni giysiler istemek için bulduğu bir şansın ardından, Eşref ve adamları Mekke’ye götürülmek üzere yola çıkarıldılar. Eşref, İslam’ın doğduğu topraklara varacağı vakit çok daha kötü bir şekilde karşılanacağından habersizdi. Yolcuları şehrin dışında, aralarında Hüseyin’in yaveri olan Rauf el-Kubeysi’nin de bulunduğu bir grup bekliyordu. Rauf eski bir Osmanlı subayıydı ve Eşref ’in aktardığına göre, “pintiliğiyle
    meşhur” olduğu Harbiye’de Eşref ’in sınıf arkadaşı olmuştu. Şimdi, oldukça farklı koşullar altında karşılaşmışlardı. “Ben bu kirli mahlukun istikbalci olduğunu zannettim. Meğerse Şerif[in], kafasızlığını, şerefsizce olan muamelesini bana tatbike memur imiş.” Küçümsenmeye ve herhangi bir saygısızlık belirtisine karşı hep hassas olan Eşref ’in şimdi şikâyet etmeye değer bir sebebi vardı.
  • 223 syf.
    "Taht oyunları oynadığınızda ya kazanırsınız ya da ölürsünüz."
    CERSEI LANNISTER

    https://i.hizliresim.com/bvRlZV.jpg


    Muhammed'in cenazesi yerde dururken başında ne Mekkeliler'den kaçarken sığındıkları mağarada yanında olan en yakın arkadaşı Ebubekir, ne de diğer en önemli destekçisi Ömer vardı. Yanında Ali vardı ve cenazesinde de sadece 17 kişinin olduğu söylenir. Ebubekir ve Ömer o sırada Muhammed'in yerine İslam devletinin başına kimin geçeceğini tartışıyorlardi. Bir şekilde Ebubekir'in geçmesi kararlaştırıldı. Ali'den de bağlılık yemini beklendi. Ancak Ali bu yemini etmedi. Muhammed'in Ali'nin halife olmasını telkin ettiği iddia edilen bir sürü rivayetler var ancak hiçbirinde açık bir şekilde bu ifade edilmemiş. Bununla birlikte Ali'yi övdüğü birçok sözü var, mesela Ali'ye Allah'ın Aslanı demiş ve bunun gibi birçok övücü sözler etmiş. Ayrıca Muhammed ölmeden evvel odadakilerden kağıt kalem istemiş ancak odadakiler onun bu isteğini yerine getirmemisler. Odadakiler de Ömer, Ebubekir, Ayşe... Ayşe İfk olayından dolayi halihazırda Ali'ye karşı olumsuz bakan ve onunla arası olmayan birisi, Ebubekir de Ayşe'nin babası ve İfk olayında kızının ve haliyle kendi adının lekelenme riskine düştüğü için o da Ali'ye olumsuz bakıyor olabilir. Ömer zaten iktidar peşinde...

    Bu esnada İfk olayina kısaca değinelim: Muhammed şehirden dışarıya gittiği vakitlerde Ayşe'yi yanına alırmış. Bir gün yine kervan giderken Ayşe tuvaletini yapmak için uzaklaşıyor ancak kimse onun deveden indiğini görmüyor. Ayşe işini görürken Muhammed'in kendisine hediye ettiği kolyesi yere düşüp dağılınca onu toplamak için oyalaniyor, bu esnada kervan hareketleniyor ve yoluna devam ediyor. Ayşe biraz hızlı yürüse kervana yetişebilecekken bunu yapmıyor ve nasılsa biri gelip beni alır diye düşünüyor. Ama kimse onun yokluğunun farkına varıp geri gelmiyor. Kervandan kopmuş bir asker olan Safvan Ayşe'yi görüyor ve onu devesine oturtup onunla şehre geliyor. Şehirde bu olayın dedikodusu yapılmaya başlanıyor. Muhammed dedikodulara inanmasa da bir siyasetçinin başının belası olan bu tarz dedikodulara karşı da temkinli davranmasıni biliyor; Ayşe'yi babasının evine yolluyor. Ali'ye danışıyor. Ali Ayşe'den boşanmasini telkin ediyor. Yani bir nevi Ayşe'nin dedikodularına inanmış oluyor. Sonrasında Muhammed Ayşe ile konuşmaya gidiyor ve mükemmel bir zamanlama ile âyet geliyor ve Ayşe'nin suçunun olmadığı anlaşılıyor. Bu olayda Ayşe ile Ali'nin arasındaki gerilimin tohumları atılmış oluyor.

    Ebubekir, Ali'yi ikna etmesi için Ömer'i yolluyor. Ömer Ali'nin evini sarıyor ve yakmakla tehdit ediyor. Ali evde ailesinin de bulunması nedeniyle riske girmiyor ve pes ediyor. Bu sırada Ömer kapıya sertçe yüklenip içeri girdiği esnada Fatma yere düşüyor. Fatma hamileydi ve bu olaydan kısa bir süre sonra çocuğunu düşürüyor. Çocuğunu kaybetmiş Fatma, Ebubekir'den kendisine babasından miras kalan toprakları istiyor ama Ebubekir bu toprakların topluma/devlete ait olduğu söyleyip bu isteği reddediyor. Ancak öte yandan Ebubekir, kızı Ayşe'ye Bahreyn'de bereketli toprakları bağışlıyor. Fatma ölüyor. Bu sıralarda dinden çıkanlar ve zekat vermek istemeyenler isyan çıkarıyorlar. Ali her zaman birlikten yana olduğu ve fitneden 'korktuğu' için küs kalmıyor ve Ebubekir'e Ridde savaşlarında ve akabinde destek veriyor.

    "Çok sevdiğimiz şeyler bizi her zaman mahvetti, delikanlı. Bunu hatırla."
    JEOR MORMONT

    https://i.hizliresim.com/gPRkBO.jpg

    Ebubekir ölüyor. Şunu not edelim: Ebubekir ilk dört halife arasında eceliyle ölen tek kişidir. Muhammed'den sonra toplanan şura bu sefer önemli görülmüyor, çünkü Ebubekir yerine Ömer'in geçmesini söylüyor ve Ömer geçiyor. Ali için halifelik başka bahara kalıyor. Ancak Ömer yokken Ali onun yerine bakıyor ve Ömer, kendisinden sonra yerine Ali'yi aday olarak göstereceğini söylüyor ve bir nevi herkes rahatlıyor. Ancak Ömer Ali'yi aday gösteriyor ancak onunla beraber başkalarını da ve bir konsey tarafından yine seçimin yapılması öngörülüyor. Bu konseyde kendileri de halifelik isteği olan ve Ayşe ile akraba olan Zübeyr, Talha gibi isimler de bulunuyor. Sonuç olarak halife Umeyye'lerin güçlü ve zengin ismi Osman seçiliyor. Ali yine geri planda kalmaya ve karışıklık çıkarmamak için geri durmaya devam ediyor.

    Osman zamanında ilk defa saray yapmalar, israf, adam kayirmalar, rüşvet gibi herkesin tepkisini çeken olaylar yaşanmaya başlıyor. Osman kendi yakınlarına yani Umeyye'lere birçok ayrıcalık tanıyor. Adaletsizlik dört nala geziyor. En sonunda Ali de bu duruma isyan ediyor. Bir süre sonra herkes Osman'ın halifeligi bırakmasıni istiyor. Ancak Osman buna yanasmiyor. Çünkü Osman önceki iki halifenin kendilerini Muhammed'in halifesi(muavini-yardimcisi) olarak nitelemelerine karşın, o kendisini Allah'ın muavini/halifesi (Allah'ın yeryüzündeki temsilcisi) olarak niteliyor. Haliyle asırlar sürecek bir olumsuzluğun kapısını açmış oluyor. Osman'ın aradığı bir vali cinayete karışıyor. Osman bu konuda adaleti saglayamiyor, yine adam kayiriyor. Olaylar büyüyor. Suriye taraflarından ordu gelince onları teskin edici sözler veriliyor. Ali de kefil oluyor ve herkes rahat nefes alıyor. Ancak ordu dönerken uzerinde halifenin mührünün olduğu bir haber taşıyan ulaği yakaliyorlar ve halifenin ikili oynadığını görüp daha öfkeli şekilde geri dönüyorlar. Akabinde artık olayların önünde Ali de duramiyor ama son olarak oğulları Hasan ile Hüseyin'i Osman'i korumaları için yolluyor. Ancak Osman Kuran okurken katlediliyor hatta Kuran sayfalarının da kana bulandıği söyleniyor. Bu olayı herkes esefle karşılıyor. Kesik parmaklar ve Osman'ın kan içinde kalan gömleği Şam Valisi Muaviye'ye gidiyor ve Muaviye bunları Şam camiisinde uzun zaman sergileyerek stratejisinde önemli bir yere koymuş oluyor. Suriye ordusunun gelmesi, onlar dönerken ulakla giden haber; bu olayların arkasında daha sonra Muaviye'nin yanında olacak olan Marvan'in olduğu iddiaları da bulunuyor. Marvan bu olaylar olurken Osman'ın en yakın ismiydi.

    Neticede artık uzun zamandır beklenen oluyor ve Ali halife oluyor. Ali, Ekrem İmamoğlu gibi artık adam kayirma yok diyor ve herkes onun özlenilen düzeni tesis edeceğini düşünüp rahatlıyor. Ancak olaylar insanların istediği şekilde gelişmiyor. Ayşe her ne kadar Osman'a şiddetle muhalefet etmiş olsa da onun katledilmesinin çok vahim bir hata olduğunu söylüyor ve bunu Ali'ye karşı kullanarak propaganda yapıyor. Olaylar büyüyor ve Ümmetin Annesinin ordusu ile Allah'ın aslanının orduları karşı karşıya geliyor. Cennetle müjdelenen iki insanın böyle karşı karşıya gelmesi oldukça gariptir. Cemel vakası denilen savaş başlıyor ve kan gövdeyi götürüyor. Ayşe devesinin üzerinde orduyu yönetiyor. Zübeyr ile Talha öldürülünce savaşın Ali'nin kazandığı ayan beyan ortaya çıksa da Ayşe askerlerine savaşa devam edilmesini söylüyor. Askerler buna anlam veremese de Ummetin Annesine de karşı çıkamıyorlar. En son Ali, Ayşe'nin devesine nişan alınmasını istiyor ve deve yere yığılınca Ayşe ele geçiriliyor ve bu kanlı savaş bitiyor. Ancak o zaman Ali de ve özellikle Ayşe oluşan durumun vahametini anliyorlar. Ali buna rağmen Ayşe'ye iyi davranilmasini askerlerine telkin ediyor ve Ayşe'nin evine sağlıcakla ulaşmasını sağlıyor.

    Bu elem verici olaydan sonra ise sular durulmuyor. Ali, Osman'ın valilerine merkeze dönme emri veriyor. Bunlardan sadece Muaviye emre itaat etmiyor. Ali'ye yanindakiler bu işi diplomatik yoldan çözme telkinlerinde bulunuyorlar ama Ali siyasi oyunlar peşinde koşmak istemiyor; emrinde diretiyor. Muaviye ise Ali'yi, Osman'ın katillerini bulmamasi yönünde suçluyor. Ali bu konuda gerçekten ustelemiyor, Osman'ın başına gelenleri hak ettiğini de düşünüyor olabilir. Her durumda sonuç olarak Ali ordusuyla Muaviye üzerine yürüyor. Ali Kufa'da merkezini kuruyor. Ali aslında geçici olarak buraya gelmiş olsa da olayların uzaması neticesinde burada uzun süre kalıyor ve Muaviye bunu da stratejisinde kullanmış oluyor. Çünkü Ali Mekke ve Medine'den merkezi uzağa taşımış olarak oraların cazibesini düşürmuş algısı oluştmus oluyor istemeden. Ayrica Muaviye şairleri kullanarak şehirde Ali'nin savaş istediği, kendisinin savaş değil barış ve birlik istediği yönünde propaganda yapıyor. Böylelikle düzeni bozan ve savaş çığırtkanlığı yapan konumuna Ali düşmüş oluyor. Sıffın Savaşı başlıyor ve Ali bu savaşı da kazanıyor ki Muaviye zekasını bir kez daha kullanarak mağlup olmaktan kurtuluyor. Muaviye ordusuna Kuran ayetlerini kılıçlarının ucuna geçirmeleri talimatını veriyor. Ali oyunu görse de ordusuna dinletemiyor ve Muaviye'nin aramızda Kuran hakem olsun teklifine uymak zorunda kalıyor.

    https://i.hizliresim.com/OrORgn.jpg

    Bu sırada Vahab önderliğinde Hariciler(Retçiler) ortaya çıkıyor. Bunlar ne Ali'yi ne Muaviye'yi tanıyor, hatta ikisini kafir ilan ediyorlar. İslam tarihindeki ilk tutucu Müslümanlar oluyorlar. Günümüzdeki Vahabiler de onların bıraktığı yerden devam ediyorlar. Bu retçiler Kuran'ı yorumlayip ona katı şekilde uyulmasıni istiyorlar; halifeye uymuyorlar ve kendi mahkemelerini kurup sert cezalar veriyorlar. Sonunda Ali ile savaş meydanında karşı karşıya kalıyorlar ve Ali bir kez daha galip geliyor. Yine çok kanlı bir savaş oluyor. Ali en çekindigi ve istemediği iç savaşlarla uğraşmaya devam ediyor.

    Muaviye bu şekilde kendisi kılıç kullanmadan Ali'yle savaşmis ve onu yipratmis oluyor. Ali ve Muaviye'nin temsilcileri bir araya geliyor. Ali'nin temsilcisi ortak bir karara varildigini söylüyor mutlu şekilde ancak ondan sonra konuşan Muaviye'nin adamı ise artık iki halifenin olduğunu ilan ediyor. Tarihte Kuran'ı ilk defa siyasete alet eden Muaviye bir nevi zafer kazanmış oluyor. Bundan sonra da Muaviye kendi iktidarını saglamlastirmaya devam ediyor. Ali ise bir harici tarafından saldırıya uğruyor ve yaralaniyor. Ali yandaslarina eger ölürsem bu işi kan davasina baglamayin yeni bir iç savaşa sürülenmeyin uyarısında bulunuyor. Yarası ağır olmasa da kılıçtaki zehir nedeniyle ölüyor. Bu satırları okurken aklıma şu replik ve sahne gelmişti:

    "Lannister’lar saygılarını ilettiler."
    ROOSE BOLTON (Rob Stark’ı öldürürken.)

    https://i.hizliresim.com/WXRVOm.jpg

    Bu esnada bir mola verip Ali ile Muaviye'yi kiyaslayalim. Ali daha çok bir inanç insanı olarak tasvir ediliyor. İnancına sıkı sıkıya bağlı ki Muhammed'e inanan ilk erkekti. Onun için ölmeyi göze almış ve her daim yanında yer almış birisidir. Oldukça iyi bir savaşçıdir ancak savaşmaktan hazzetmedigi de söylenir. Yine oldukça mert ve dolambacli yolları bilmeyen veya bunlardan hazzetmeyen biri olarak görülüyor. Bununla birlikte diplomatik açıdan ve stratejik açidan zayıf birisi olduğu da aşikardir. Çünkü her ne kadar oldukça romantik gelse de Ali hakkındaki bu anlatımlar, gerçek hayat bu romantizmle yürümüyor. Ayrıca bu romantizm de sanıldığı gibi çok da güzel bir şey değildir. Çünkü sonuçta kaybettiginde iyi emellerini gerçeklestirememis oluyorsun. Stratejik ve diplomatik davranmak demek, illa kötü bir şey demek değildir. Aksine çok gerekli özelliklerdir. Bunun için Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı sırasındaki izlediği yolları ve taktikleri tetkik etmenizi öneririm. Bunu birçok büyük komutanda veya devlet adamında görebilirsiniz. Mesela Churchill'in İkinci Dünya Savaşı sırasında izlediği politika ve taktikler... Bu açıdan gelelim Muaviye'ye, Yezid kadar üstünde kötü olduğu yönünde uzlaşma olmasa da bir kesimin oldukça kötülediği, başka kesimlerin de çok sevemediği bir isim. Ali ile savaşta namertce davrandı yönünde eleştiriler var. Namertce denilen olaylar aynı zamanda birer stratejidir. Eğer onun kadar akıllıysan bu tuzaklara düşmeyeceksin veya bunlara karşı strateji üreteceksin. Öyle sadece 'mertlikle' veya kol gücüyle iş yürümez. Muaviye'nin sözlerinden birkaç örnek verelim:

    "Birisi bana bir saç kılıyla bile bağlansa o bağı koparmam. Eğer o çekerse bırakırım, o bırakırsa çekerim."

    "Kirbacimin yeterli olduğu yerde kılıcımı, dilimin yeterli olduğu yerde de kirbacimi kullanmam"

    "Iktidarimizla bizim aramıza girmedikleri sürece, insanların dillerine karismam."

    Bunlar akıllı ve stratejist bir insanın sözleridir. Ayrıca bir kesimin iddiasına göre de Muaviye olmasa İslam devleti dağılabilirdi. Bunun ne kadar doğru olduğunu bilemem. Ancak son olarak şu da var ki bu tarz iktidar oyunlarında her zaman mağlup olan kahramanlaştırılır. Bu kahramanlaştırılma her geçen nesilde daha da ulvi boyuta erer ve o kişi hakkında bir tanecik olumsuz söze tahammül edilemez. Kişi bir melek gibi sunulur. Eğer bu iktidar savaşını Ali değil de Muaviye kaybetseydi kim bilir tarih farklı yazılacak ve şu an Muaviye'yi mağlup olmuş hakkı yenmiş bir 'kahraman' olarak anacakti insanlar.

    Ali kaosu hep tehlike olarak gördü ve hep ondan kaçınmak istedi ama Muaviye bunu bir fırsat olarak gördü.

    "Kaos bir çukur değildir. Kaos bir merdivendir."
    PETYR BAELISH

    https://i.hizliresim.com/gPRkG3.jpg

    Muaviye, Ali'nin oğlu Hasan'a mektuplar yazar ve halihazırda savaş istemeyen Hasan'ı ikna etmeyi başarır. Kendisinden sonra Hasan'ın halife olacağı sözünü verir. Ancak Hasan'ın ölümü sözünü tutmak istemeyen Muaviye için iyi bir haberdir. Muaviye halifeligi babadan oğula gecirmek ister. Zaten Ali taraftarlarinin iddiası da bir nevi bu değil midir ki diye düşünür. Çünkü onlar da ehli beyti yani kan bağını öne çıkarırlar. Ayrıca Muaviye kendi yönetiminde hem Bizans yönetim düzenine hakim kişiler bulundurur. Haliyle babadan oğula taht düzenin daha az kargaşaya neden olduğunu ve bu açıdan daha uygun olduğunu düşünür. Oğlu Yezid'i her ne kadar içkiye düşkün ve yönetimde etkili bir isim olmasa da kendini askeri olarak kanıtlamış biri olarak görür. Oğluna da Hüseyin'i öldürmemesi yönünde tavsiye verdiği rivayet edilmiş.

    Yezid iktidara gelince derhal Hüseyin'in peşine asker yollar. Hüseyin'e ise babasına ihanet eden veya onun arkasında sağlam olarak durmamis Kufa halkindan gel başımıza geç yönünde haberler gelir. Hüseyin'e buna guvenmemesi telkin edilse de dinlemez.

    "Bu büyük ve güzel bir söz. Hepimiz doğduğumuz aynı köşede yaşıyor ve ölüyoruz ve asla dönen dolabı anlamıyoruz. Ben hepimizden birisi olmak istemiyorum."
    OBERYN MARTELL

    https://i.hizliresim.com/WXRVjm.jpg

    Ancak Kufa halkını bu haberleri göndermek yönünde ikna eden kişi Yezid'in komutanı tarafından öldürülür ve Kufa halkı sindirilir. Hüseyin'in etrafı çölde kuşatılır ve susuzlukla ile savaş arasında kalırlar. Birçoğu savaşmayi seçer ve katledilir. Hüseyin'in de başı kesilir ve dönüş yolunda mizragin ucuna takılarak aşağılanir. İslam dünyasının utanç ile anacaği olaylar yaşanır. Ancak şu kesin ki İslam dünyası bu olaydan sonra bir daha tam anlamıyla birlik olamayacak ölçüde birbirinden ayrılmıştır. Hüseyin Isavari bir konuma yukseltilir yani İsa nasıl Hristiyanlar için bir simge olduysa, Hüseyin de İsa'ya benzer adımlarla Şiiler için bir simge haline gelir.

    Yazar, Sunnilere göre Hüseyin'in az sayıda adamıyla çöle yürümesi olayının onun yönetime ehil olmadığı yönünde bir işaret olduğunu söylüyor. İslam dünyasında önemli bir isim olan İbni teymiyye'nin kötü bir liderle geçirilecek altmış yılın, beceriksiz bir liderle yaşanacak bir tek geceye tercih edileceği yönündeki sözlerinin kabul gördüğünü ifade ediyor. Bununla birlikte yazar "İlk dört Halifeyi - Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali - raşidun ya da akıllılar, hak yolundan gidenler olarak adlandıran da İbn Taymiya’dır ve o dört Halife, Sünni İslamda hâlâ öyle bilinirler." ve "Muaviye, parçalanacak gibi görünen büyük İslam imparatorluğunu korudu; o olmasaydı İslam bölünüp yıkılabilirdi. Oğlu Yezid babası kadar usta bir politikacı değildi, ama dinsel otorite sahibi olamamasına -hiç de dindar bir adam değildi- karşın, onun iktidarına da dayanılabilir, katlanılabilir denebilir. İbn Taymiya, siyasi liderlerden ruhani liderlik de beklenemez diyor ve bunu söylerken kendini de savunuyordu." İbni teymiyye'nin bu fikirlerinin hala korundugunu da ifade etmiş.


    Son olarak 'Peygamber'in ölümünün akabinde içinde cennetle müjdelenen insanların da olduğu ve şu an dahi her biri üzerine en ufak bir toz bile kondurulmadan anılan insanların böylesine bir karmaşa ve kan deryalarina neden olmaları karşısında heralde son söz ancak bu olabilir:


    https://i.hizliresim.com/Lv0prV.jpg



    İyi okumalar..
  • 542 syf.
    ·10/10
    Türkiye'de değerini göremeyen çok önemli bir şahsiyet olduğunu farketmek için bile sadece küçük bir delil bu kitap ama ne yazık ki yıllar geçmesine rağmen aydınlatılmak istemeyen bir cinayet,insanın yüreği dayanmıyor.Allah bu ülkeyi Muhsinlerden eksik etmesin.